Doğum Kontrolü Yapmayan Müslüman Ülkeleri ve Aileleri Ne Bekliyor?

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, TÜRGEV’in yirminci kuruluş yıldönümü toplantısında yaptığı konuşmada “… Zürriyetimizi artıracağız diyorum. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz. Rabbim ne diyorsa, sevgili peygamberim ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Birinci derecede görev annededir[1]” görüşünü dile getirdiği yazılı ve görsel basında yer almıştır. Cumhurbaşkanı’nın daha önce de, Kayseri’de katıldığı bir düğünde 5 çocuk önerisinde bulunduğu basına yansımıştı[2]. Başbakanlığı döneminde ise, Bosna Hersek’i ziyaret ettiğinde Saray Bosna Üniversite’sinde yaptığı konuşmada da konuk olduğu ülkeye 5 çocuk uyarısında bulunmuştu[3]. Cumhurbaşkanı politikaya girdiğinden bu yana, topluma çok çocuk sahibi olma konusunda birçok kez uyarıda bulunmuştur. Ben, yurttaşlarımızın ve Müslüman ülke halklarının böyle bir öneriye ve uyarıya gereksinimleri olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, biraz sonra veriler eşliğinde de açıklayacağım üzere, şimdiye kadar en yüksek düzeyde nüfus artışını sağlaya geldiler. Müslüman ülkelerin, çok çocuk sahibi olmak yerine, ana-çocuk sağlığına ve nitelikli lâik eğitime ağırlık vermelerinin ulusal çıkarları, ulusal güvenlikleri, ülkelerin ve halklarının gönenci açısından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerimi okurlara bazı veriler eşliğinde açıklamak amacıyla bu yazıyı hazırladım. Türkiye’nin nüfusu 1927 yılında 13,648,270 iken, 2015 yılı sonunda 78,741,053 e yükselmiştir. 87 yılda ülkede yaşayan nüfus 4.8 kat artmıştır. Buna yurt dışına göç etmiş ve orada artmaya devam eden yurttaşlarımızın sayısı dahil değildir. Türkiye bu nüfusu ile dünya ülkeleri arasında 18 inci sırada bulunmaktadır. TÜİK’in geleceğe yönelik hesaplamalarına göre, nüfus 2023 yılında 84.2 milyonu aşacak ve 2050 yılında da 93.4 milyonun üzerine çıkarak tavan yapacaktır. Görüldüğü üzere, Türkiye’nin de nüfus artışı yönünden endişe edeceği bir durum yoktur. Sanal ortamda yer alan “Nüfusa göre İslam Konferansı Örgütü üye ülkeler sıralaması” başlıklı bilgiye göre, üye 57 Müslüman ülkenin nüfusu 1,468,119,824 kişidir. Bu sayı dünya nüfusunun yüzde 21.5 na eşittir[4]. Bu 57 ülkeden nüfusu yüksek olan ve önde gelenlerinin 1978-2012 dönemindeki 34 yılda başta nüfus artışları olmak üzere bazı göstergelerde ortaya koydukları çabaları tablolar eşliğinde okurlarla paylaşmak istiyorum. Tablo 1 de anılan dönemde seçilen ülkelerin nüfus artışları ile günün ABD doları cinsinden kişi başına düşen Gayrı Safi Milli Hasılaları karşılaştırılmaktadır. Bu bilgilerin karşılaştırmaya dayalı anlamlı bir sonuç verebilmesi için de Güney Kore’ye ilişkin aynı verileri tablolara koymakta fayda görüyorum. Tablo 1 den de görüleceği üzere, Müslüman ülkelerin yavaş nüfus artışı gibi bir sorunu yaşamamışlar, nüfusu dünyada en hızla artan ülkelerin ön sıralarında yer almışlardır. Tablo 1 dikkatle incelendiğinde incelenen 34 yıllık dönemde, Güney Kore’nin nüfusu sadece yüzde 36.6 oranında artmasına karşın kişi başına milli geliri 21 kat artmıştır. Güney Kore’nin kişi başına milli gelirindeki bu düzeydeki artış (dünyadaki tüm ülkeler için ayrı ayrı hesaplama yapmadığım için bu deyimi kullanacağım) sanırım bu dönemdeki en yüksek artıştır. Bu sonuç, Güney Koreli ailelerin gönencinde çok büyük bir artış sağlamış ve ülke barış ve huzuruna da önemli katkıda bulunmuştur.

Tablo 1 İslam Konferansı’na Üye Ülkelerden bazılarının 1978-2012 döneminde nüfus artışları ve kişi başına GSYİH değerleri (cari dolar değeri üzerinden) 2015 IMF uzman tahminleridir
  Ülkeler Nüfus 1978 milyon Nüfus 2012 milyon   Artış Yüzde   1978 K.B. GSYİH $   2012 K.B. GSYİH $   Artış Yüzde 2015 K.B GSYİH $
G. Kore 36.6 50.0 36.6 1,160 24,454 2,108 27,195.2
Endonezya 136.0 248.0 82.4 360 3,700 1,028 3,362.4
Pakistan 77.3 177.4 129.5 230 1,260 448 1,450
Bangladeş 84.7 155.3 83.4 90 858 853 1,286.9
Nijerya 80.6 168.2 108.7 560 2,739 389 2,742.9
Mısır 39.9 85.7 114.8 390 3,226 727 3,740.2
Türkiye 43.1 74.1 71.9 1,200 10,646 787 9,437.4
İran 35.8 76.2 112.8 2,160 7,710 257 4,877.1
Sudan 17.4 37.7 116.7 320 1,662 419 2,175.4
Fas 18.9 33.0 74.6 670 2,031 203 3,078.6
Cezayir 17.6 37.4 112.5 1,260 5,583 343 4,318.1
Afganistan 14.6 29.7 103.4 240 690 188 600.0
Uganda 12.4 35.4 185.5 280 656 134 620.2
S. Arabistan 8.2 29.5 259.8 7,690 24,883 224 20,612.6
Irak 12.2 32.8 168.9 1,860 6,649 257 4,819.5
Malezya 13.3 29.0 118.0 1,090 10,834 894 9,556.8
Yemen (*) 7.4 24.9 236.5 495 1,289 160 1,302.9
Mozambik 9.9 25.7 159.6 140 564 303 534.9
Suriye (**) 8.1 21.4 164.2 930 2,807 202 v.y.
Fildişi Sahili 7.8 21.1 170.5 840 1,281 53 1,314.7
Tunus 6.0 10.8 80.0 950 4,187 341 3,922.7
Libya 2.7 6.3 133.3 6,910 13,035 89 6,058.7

(*) Yemen, 1978 yılında Güney ve Kuzey Yemen olarak iki ayrı devlete bölünmüş olduğu ve iki devlet daha sonra birleştiği için 1978 yılı için kişi başına GSYİH iki devletin GSYİH ve nüfusları göz önüne alınarak yazar tarafın hesaplanmıştır. (**) Suriye’nin 2012 yılı için kişi başına GSYİH verileri kaynakta yer alan belgelerde yer almadığı için IMF veri tabanında yer alan son veri olan 2010 yılı kullanılmıştır. Kaynak: World Development Report 1980, World Bank, World Development Indicators 2015, World Bank. Buna karşın, Tablo 1 de yer alan Müslüman ülkeler içinde aynı dönemde en düşük nüfus artışı yüzde 71.9 la Türkiye’de gerçekleşmiştir. Buna rağmen Türkiye’de kişi başına milli gelirini, Güney Kore’nin üçte biri kadar, 7.9 kata yakın artırabilmiştir. Bana göre, Türkiye, 2003 yılından bu yana yüksek faiz politikası ile büyük ölçekli sıcak para çektiği için TL/dolar kuru gerçekçi olmaktan uzak kalmıştır. TL dolar karşısında gerçekçi değerini koruyabilmiş olsa idi, kişi başına düşen dolar cinsinden milli gelir değeri çok daha düşük düzeyde olacaktı. Bu konuyu tartışmaya burada girmeyeceğim. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler, bu sitede daha önce yayınlamış olduğum “Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=625 bağlantısından erişebilir. TL’nin dolar karşısında değer yitirmesinin kişi başına milli geliri nasıl etkilediği de Tablo 1 in son sütununda görülmektedir. Tablo 1 de en dikkat çekici veriler Suudi Arabistan, Yemen, Fildişi Sahili ve Libya’ya aittir. Bu dört ülkenin nüfus artışları kişi başına milli gelir artışlarından daha yüksektir. Bu durum özellikle Yemen, Fildişi Sahili ve Libya bakımından büyük farkla böyledir. Tablo 1 de yer alan ülkeleri teker teker incelemeyeceğim. Onu okurlara bırakıyorum. Ancak tabloda yer alan ülkelerden özellikle petrol ve doğal gaz üretenlerin toplam GSYİH rakamları 1978-2012 döneminde petrol fiyatlarının anılan dönemde ham petrol fiyatlarının 12.79 dolardan 109.45 dolara çıkması ile çok ciddi boyutta arttığını, bunun da kişi başına düşen GSYİH rakamlarını yükselten temel olgu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Ham petrol fiyatlarının uzunca bir süredir 50 dolar dolayında olmasının İran, Suudi Arabistan, Cezayir, Irak ve Libya’nın kişi başına milli gelirlerini nasıl etkilediği Tablo 1 in son sütunundan görülebilir. Tablo 1 incelenirken, 34 yıllık dönemde, doların satın alma gücünün düştüğünü de hatırda tutmak gerekir. O nedenle, ülkelerin nüfus artış oranları gerçek artışı gösterirken, kişi başına düşen milli gelir artışları reel artış olmayıp, dolardaki enflasyon etkisini de içeren yapay bir artışı göstermektedir. Kısaca kişi başına milli gelir gerçek artışları Tablo 1 de yer alan oranlardan daha düşük olduğunu hatırda tutmak gerekir. Bu bilgiler de göz önünde tutulmak kaydı ile şu husus çok dikkat çekicidir. Güney Kore’nin 1978 yılındaki kişi başına milli geliri Türkiye’nin gerisinde iken 2012 yılında bu ülkenin kişi başına milli geliri Türkiye’den yüzde 130 yüksek düzeye çıkmıştır. İki ülkenin kişi başına milli gelirleri arasında farkın bu boyutta açılmasında iki neden çok önemlidir. İlki ekonomik yapı ve ekonomik büyüme farklılıkları, ikincisi ise 34 yılda Türkiye’nin nüfus artışının Güney Kore’nin 2 katı olmasıdır. Yüksek nüfus artışının kişi başına geliri ve dolayısı ile gönenci nasıl etkileyeceğini kısaca gördükten sonra, şimdi de aynı ülkelerin orta öğretim çağındaki nüfusun ortaöğretim kurumlarına kayıt oranlarının nasıl değiştiğini ve işgücüne katılım oranlarının ne boyutta kaldığına göz atalım. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir. Continue reading ‘Doğum Kontrolü Yapmayan Müslüman Ülkeleri ve Aileleri Ne Bekliyor?’

Neden TBMM Yerleşkesi Demir Parmaklıkla Çevrilmemeli!

Yazılı basında çıkan bir haberlerde, terör örgütünce, 17 Şubat 2016 günü Merasim Sokak’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin servis araçlarına bombalı saldırıda bulunulması üzerine, TBMM’nde güvenlik önlemlerinin artırılması için neler yapılması gerektiği konusunda bir toplantı düzenlendiği belirtilmiştir. Bu bağlamda alınacak diğer önlemlerin yanında, yerleşke bahçe duvarlarının, estetik bir mimari kullanılmak suretiyle, yüksek demir çitle çevrilmesine de karar verildiği basında yer almıştır[i].

Terörün arttığı bir ortamda, vatandaşların korunmasına yönelik önlemler alınırken, TBMM yerleşkesinin güvenliğini yükseltecek düzenlemelere gidilmesini doğal karşılamak gerekir. Ancak, bu önlemler çerçevesinde, TBMM yerleşkesinin çevresinin “estetik” bir düzenleme ile de olsa duvar ve demir parmaklıklarla çevrilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu benim kişisel düşüncem olduğu kadar, Cumhuriyet kurulurken, Devlet binalarının Bakanlıklar bölgesinde yerleştirilme planına baktığımda gözlemlediğim bir mimari mantığı ve felsefeyi de yansıtmaktadır. Bu mimari mantık ve felsefeyi iki görüntü serisi eşliğinde açıklamak istiyorum.

Birinci Görüntü

TBMM Yerleşkesine İçişleri Bakanlığının bulunduğu noktadan baktığınızda Görsel 1 deki görünümle karşılaşırsınız.

Görsel 1

fft22_mf2266290[1]

Görsel 1 caddeye kadar olan alanı kapsamasa bile İçişleri Bakanlığının önünden geçenler çok yakından bilirler ki, caddenin hemen yanındaki kaldırımdan sonra TBMM’nin ön bahçesi başlar. Bu ön bahçe, Yerleşke inşa edilip hizmete açıldığı günden beri, yaya kaldırımından ne bir demir parmaklıkla, ne bir bitkisel engelle, ne de bir çitle ayrılmamıştır ve ayrılması akla bile getirilmemiştir. TBMM’ne Çankaya ve Dikmen giriş kapıları arasındaki tüm bahçe doğal yapısı ve botanik güzelliği ile yaya kaldırımı ile bütünleşir. Bu kaldırımda iki kişinin yan yana yürümesi çok zor olmasına ve kaldırımla bahçe arasına hiçbir engel konulmamasına rağmen, benim bilebildiğim kadarı ile, bugüne kadar bu bahçeyi geçerek TBMM’ye girmek isteyen hiç kimse olmamıştır. Oldu ise de kimsenin aklına bir engel koymak düşüncesi gelmemiştir. Çankaya ve Dikmen kapıları arasındaki bu bahçenin engelsiz olarak yapılıp korunması, bana göre, çok anlamlı ve çok demokratik bir mesajı içermektedir. Ülke huzur ve barış içinde olduğu için bu bahçe bir engelle çevrilmemiştir. Seçtiğin ve yetki verdiğin vekillerin bu binada sana hizmet üretmektedirler, onlarla aranda hiçbir engel yoktur, onlara her an ulaşabilirsin! Bu durum, aynı zamanda TBMM Genel Kurul Salonu’nda yazılı “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesinin uygulamaya yansıtılmasıdır.

Başlangıçta basında yer aldığını yazdığım bilgiye göre, işte bu alanın “estetik” bir demir parmaklıkla kapatılması düşünülüyormuş. Bu alana estetiği ne denli zarif olursa olsun konulacak duvar ve/veya demir parmaklık, istenmese de vatandaşa; seçtiğin vekillerin kendilerini güvende hissedebilmek için bu engeli koydular ve artık senin seçtiklerine ulaşman da engellenmiştir mesajı verilmiş olacaktır.

Bu yerleşke, TBMM’nin kullandığı üçüncü ve son yerleşkedir. TBMM’nin daha önce kullandığı diğer iki yerleşkenin görüntüleri de Görsel 2, 3, 4 ve 5 de yer almaktadır.

Görsel 2

Atatürk, TBMM Binası, 1920

Kaynak: EBA.Gov.tr

1920 yılına ait görselden de açıkça görüldüğü üzere, ilk TBMM Binasının da çevresinde duvar, çit veya parmaklık benzeri koruma düzenlemesi yoktur ve Meclis, halk tarafından sevgiyle sarmalanmıştır. Bu bina 23 Nisan 1920 ile 15 Ekim 1924 arasında TBMM olarak kullanılmıştır. Görsel 3 de bu binanın 1954 tarihindeki görünümü yer almaktadır. Müze olan binanın kenarında küçük bir duvar vardır. Sanırım bu duvar, bina müze haline geldikten sonra inşa edilmiştir.

Continue reading ‘Neden TBMM Yerleşkesi Demir Parmaklıkla Çevrilmemeli!’

Bu Topraklar Son Durağımız!

Televizyonlarda izleye geldiğimiz ve yazılı basında okuya geldiğimiz bilgilere göre, eğer gerekli önlemleri zamanında almaz isek, ülkemiz elli yıl içinde geniş ölçüde çölleşmiş olacak! Bu saptama, geçen hafta toplanan Erozyon Konferansı’nda açıklanmıştır. Bu ilk bakışta sarsıcı ve ürkütücü bir açıklamadır, ancak bu topraklara karşı işlediğimiz suçları anımsadığımızda, tam zamanında yapılmış önemli bir uyarıdır! Elli yıl gerekli önleyici ve düzeltici önlemleri almak ve tarihimizdeki efsaneyi yeniden yaşamamak için yeterince uzun bir süredir.

Bizim kuşakların ortaokulda öğrendiği efsaneye göre, Orta Asya’dan göç etmemizin arkasındaki neden büyük kuraklık ve göllerin kurması imiş.

Eğer öğrenciler, sıradan yurttaş, çiftçi, iş adamı, bürokrat, bilim insanı ve politikacılar olarak bu ciddi bilimsel uyarıyı göz ardı eder ve bu sevgili topraklara karşı suç işlemeye devam edersek, kaçınılmaz sonuçla yine karşı karşıya kalacağız. Ancak bu kez, başka topraklara göç edebilme gibi bir seçeneğimiz yok, bu topraklar bizim son durağımızdır! Ya bu toprakları yaşanacak bir cennete çevireceğiz ya da cehenneme. Her ikisi de bizlere bağlı!

Bu aşamada, bir an durup, bu topraklara karşı bizzat kendimizin işlediği veya başkalarının işlemesine göz yumduğumuz zararlara ilişkin olarak belleklerimizdeki bilgileri anımsayıp sayalım.

  • Akarsularımızın üzerine birçok baraj yaptık, ancak, bu su havzalarını ağaçlandırarak yağışların toprak erozyonuna yol açarak barajları toprakla doldurmasını önleyemedik. Şimdi akarsularımız barajlara su yanında toprak da taşıyarak bu barajların ekonomik ömrünü kısaltmakta.
  • Sulama projeleri için önemli yatırım harcamaları yaptık ve yapmaya devam ediyoruz, ancak, sulanan topraklardaki tuzlanmayı önleyecek yatırımlar için gereken yatırım harcamalarını yapmadık. Bu nedenle sulamasını yaptığımız yerlerden bazıları çölleşme adayı konumuna geldi.
  • Akarsuların yanına kamu ve özel kesim olarak sanayi tesisleri kurduk, ancak atık suları arındırmak için gereken kaynakları ayırıp arıtma tesisleri kurmadık. Bu hatalarımız nedeni ile Sakarya ve Yeşilırmak’ta kitlesel balık ölümleri gerçekleşmektedir. Haliç’ten birçok sanayi kuruluşunu kaldırmamıza rağmen yeniden canlı yaşayabilir konuma gelmesi için uzun yıllar beklemek zorunda kalacağız.
  • Hidroelektrik potansiyelimizin ancak yüzde kırkını kullanabilmemize rağmen, 1988 yılında dış finansmanının bir bölümü Japonya’dan sağlanan (bu kredinin önemli bir bölümü geri ödenmiştir) ve geri kalan kısmı da Dünya Bankası tarafından programa alınan Kayraktepe Barajı’nın yapımına başlanmasını bir tarafa bırakın, bildiğim kadarı ile, su altında kalacak arazinin kamulaştırılmasına bile başlanmamıştır. Buna karşılık, Yatağan, Gökova ve diğer yerlerde yüksek hava kirliliğine yol açacak düşük kalorili kömür yakacak termik santralleri kurduk bile.
  • Bu ülke, akarsular, deniz, rüzgâr ve güneş gibi yüksek enerji potansiyeline sahip birçok temiz kaynağa sahiptir. Bu alanlarda küçük ve orta ölçekli yatırım yapmaları için özel sektör kuruluşlarını özendirecek yerde, mevcut kurulu hidroelektrik santrallarını özelleştirip, yeni termik santrallar yapmaya çalışıyoruz.
  • Kaynak ve çabalarımızı yeniden ağaçlandırmaya harcayacağımıza, pikniklerde, anız yakmakla, arazi açmak için çıkan ve çıkarılan yangınlarla zaten az olan ormanlarınızı azaltmaya devam ediyoruz.
  • Karadeniz’e ve diğer denizlere sanayi atıklarının akmasına göz yumuyoruz.
  • Büyük kentlerin çevresindeki su toplama havzalarına kaçak yapılmasını özendirdik ve göz yumduk.
  • Kanalizasyonları akarsulara, göllere ve denize dökmeye devam ettik.
  • Kışları konutlarımızı yazlık giysilerle oturacak şekilde ısıtmak için özensizce hidrokarbon yakıtları tüketiyor ve küresel ısınmayı hızlandırıyoruz.
  • Kentlerin çevrelerinde çöp yanardağları yaratıyoruz.
  • Ozon tabakasını aşındıracak ürünleri ve teknolojileri kullanmayı sürdürüyoruz.
  • Çevreyi ek zehirli gazlarla kirletecek şekilde araçları gereksiz ve yersiz şekilde gazlamaya devam ediyoruz.                 
  • 1974 petrol krizinden önce geliştirilmiş teknolojilerle motorlu taşıt üretip kullanılmasına göz yumuyoruz.
  • En az bunlar kadar çevreyi etkileyecek şekilde karıncalar gibi üremeye devam ediyoruz.

 

Olasıdır ki, benim bilmediğim yol ve yöntemlerle doğaya zarar verecek davranışları da sürdürüyoruz. Ve bütün bunları durup bir an nereye gitmekte olduğumuzu düşünmeden tekrar tekrar yapmaya devam ediyoruz.

Yanlış anlamayın, sanayileşmeye veya gelişmeye hiç de karşı değilim. Karşı olduğum şey, vahşi kapitalizm yöntemleri ile doğaya zarar vererek sanayileşmektir. Bu yöntemlerle içimizden bazıları çok daha hızla zenginleşebilir ve hatta bu zenginliklerini harcamak için diğer ülkelere bile göç edebilir. Ancak ulus olarak bir başka toprağa göç etmemiz olası değil. Sonuçta, bu doğa cinayetlerine sesini çıkarmayan çoğunluk olarak ağır bedeli ödemek zorunda kalacağız. Sustukça, ödeyeceğimiz fatura kabarmakta!

Bir kez daha belirtmek isterim ki, bu sevgili topraklar ulusumuzun son durağıdır. Bu topraklara kendi verdiğimiz zararlardan koruyalım! Bu mücadele sorumluluğumuzu, soyumuzdan gelenlere ve geleceklere aktaramayız. Fazla zamanımız kalmadı! Sonuçta öz saygımızın gereği olarak doğaya yönelik suçlarımıza karşı sesimizi yükseltelim!

Yukarıda okuduğunuz metin, 27 Eylül 1994 günü “Turkish Daily News” gazetesinde İngilizce olarak yayınlanan yazımın Türkçesidir. Bu metni okurken aklınızdan bunların yirmi iki yıl önce yazılıp yayınlanmış olabileceği hiç geçti mi? Sanmıyorum! Çünkü aynı hatalarımızı günümüzde de hız kesmeden sürdürüyoruz. Üstelik 1994 yılında açıklanan elli yılın, yirmi iki yılını geride bırakıp, her yıl çevre felaketlerini daha yoğun olarak yaşamamıza rağmen, inat ve ısrarla aynı hataları yinelemekle kalmayıp, yeni yanlışlarla doğaya çok daha büyük zararlar vermeyi sürdürüyoruz. Yeni hatalarımıza ilişkin ek açıklama yapmadan önce yukarıdaki yazıda yer alan bazı bilgileri güncellemek istiyorum. Continue reading ‘Bu Topraklar Son Durağımız!’

8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek

Yaklaşık bir ay sonra ülkemizde ve dünyada yeni bir “8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü “ kutlamaları yapılacak. Yine her yıl olduğu gibi alışılmış, sıradan ve içeriğine pek de inanılmayan politik mesajlar yayınlanacak, kadın örgütleri çeşitli etkinlikler düzenleyecek, günün anlamı vurgulanacak, kadınlara karşı artmakta olan şiddet olayları kınanacak. Sonra, 9 Mart günü, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde, 7 Mart günü nerede kalmıştık anlayışı ile toplumlarda ve ailelerde kemikleşmiş eski davranışlar ve uygulamalar ile kadına yönelik dayatma, hor görme ve zaman zaman da cinayetlere varan şiddete geri dönülecektir.

Uluslararası Kadın Günü’nün tarihçesini öğrenmek için internette Türkçe olarak arama yapıldığında wikipediada şu açıklama ile karşılaşılmaktadır; “8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40,000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, ardından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10,000 i aşkın kişi katıldı. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonel’e bağlı kadınlar toplantısında Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Türkiye’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında ‘Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekânlardan sokaklara taşındı. ‘Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı’ programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle 1975 yılında ‘Türkiye 1975 Kadın Yılı’ kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. …[i]

Aynı arama İngilizce olarak yapıldığında yine wikipediada şu açıklama yer almaktadır; “(Bilinen) İlk Kadınlar Günü kutlaması 28 Şubat 1909 günü New York’ta yapıldı. Bu kutlama, Amerikan Sosyalist Partisi tarafından, 1908 yılında Uluslararası Kadın Tekstil İşçileri Sendikası’nın düzenlediği grevi anma amacıyla düzenlenmişti. Daha sonraları ileri sürülen iddiaların aksine 8 Mart günü böyle bir grev yapılmamıştı. 1910 yılının Ağustos ayında, Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanacak olan ‘Sosyalist İkinci Enternasyonal’ genel toplantısı öncesinde ‘Uluslararası Kadınlar Konferansı’ düzenlendi. Bu toplantıda, kısmen Amerikan sosyalistlerinden etkilenen Alman Sosyalist Luise Zietz herhangi bir tarih belirtmeksizin her yıl kutlanmak üzere ‘Uluslararası Kadın Günü’ önerisini ileri sürmüş, bu öneri sosyalist arkadaşı daha sonra komünist lider olan Clara Zetkin tarafından desteklendi. (17 ülkeden gelen 100 kadın)delege, bu öneriyi, kadınların oy kullanması dahil eşit haklarını gerçekleştirme düşüncesi ile kabul etti. İzleyen yıl, 19 Mart 1911 günü Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de bir milyonu aşkın kişi Uluslararası Kadın Günü’nü kutladı. Bu kutlamalar sırasında sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda 300 gösteri yapıldı. Viyana’da kadınlar Ring Sokağında (Ringstrasse) Paris Komünü şehitlerini onurla anan pankartlarla gösteri yürüyüşü yaptılar. (Bu gösterilerde) Kadınlar oy ve kamuda görev alma haklarının verilmesini istedi. Çalışma hayatındaki cinsel ayırımcılığı protesto ettiler. …[ii]” İngilizce dilinde yapılan aramada Birleşmiş Milletler’in resmi sitesinde Uluslararası Kadınlar Günü sayfasında da yukarıda değinilen İngilizceden çevrilmiş metne yakın bir bilgi yer almaktadır. Bu metinde sadece 1908 yılında New York kentinde grev olmadığı iddiasına yer verilmemiştir.

Yukarıda Türkçe ve İngilizce dilinde wikipediadan derlenen bilgiler özet olarak sunuldu. Aralarında önemli fark bulunmasına rağmen bu farkların üzerinde durmayacağım. Çünkü bu yazıyı yazıp, kutlamalardan erken bir tarihte yayınlamak istememin nedeni farklıdır.

Bu yazı için hazırlıklara başladığımda ulaşabildiğim “kadın tarihi” konusundaki ilk kitap, İngiliz feminist Mary Wollstonecraft (1759-1797) tarafından 1792 yılında “Kadın Haklarını Savunma” (Vindication of Rights of Women) ismi altında yayınlanmıştır. Bu kitabın Türkçesi 2015 yılında İş Bankası yayını olarak “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” başlığı ile çıkmıştır. İkincisi ise, ABD’li Doktor William Alexander tarafından 1796 yılında Philadelphia’da iki cilt olarak yayınlanmış görünüyor. Kitabın özgün adı: “The History of Women- From the Earliest Antiquity to the Present Time” olup dilimize “Kadınların Tarihi-En Erken Antik Dönemden Günümüze” olarak çevrilebilir. Bu iki kitaptan daha önce kadın tarihi konusunda yayınlanmış kitaplar var ise, bunlara erişememek benim kusurum olmuştur, o nedenle de hem okurdan hem de varsa o kitapların yazarlarından özür dilerim. Wollstonecraft’ın 1792 de yayınlanan kitabının 10 uncu bölümü “Ulusal Eğitim” başlığını taşıması, bence kendi eğitim tarihimizi anımsadığımızda üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken bir husustur.

Benim bu yazıda sorgulamak ve okurların da sorgulamasını istediğim husus, ülkemizde Dünya Kadınlar Günü’nü ne denli bilgili ve bilinçli olarak kutladığımızdır. Diğer bir deyişle, Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, ülkemiz ve dünya tarihi boyunca kadınların karşı karşıya bırakıldığı zorluklar, dayatmalar, haksızlıklar, ayırımcılık, kıyımlar, şiddetler ve zulümleri biliyor muyuz, biliyorsak ne kadarını biliyor ve ne kadarını anımsıyoruz? Bu yazımla okurlara bilgiçlik taslamak niyetinde değilim. Çünkü, ben bu konudaki kendi cehaletimi gidermek için okuduğum bazı kitaplardan yapacağım çeşitli alıntılarla, henüz bu kitapları okuma fırsatını bulamamış insanlarımızı bu kitaplardan en az birini, 8 Mart 2016 Dünya Kadınlar Günü kutlamalarından önce okumaya özendirmeye çalışmaktır. Bu yazımı okuma fırsatını bulanlara da bir önerim olacak. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nden önce tanıttığım bu kitaplardan en az bir veya ikisini kendileri satın alıp okudukları gibi, eşlerine, kız ve erkek çocuklarına mutlaka okutmalarını isterim. Hatta ekonomik olanaklarının el verdiği boyutta, sevdikleri arkadaş ve dostlarından hiç olmazsa birkaçına bu kitaplardan hediye ederek onların da bu konuda bilgilenip bilinçlenmelerine katkıda bulunmalarını isteyeceğim.

Kitapları tanıtma sıralamam kitaplara verdiğim önem önceliklerimi göstermemektedir. Tanıtım sıralamamın temelinde, önce kendi ülkemizin kadın tarihi konusunda bilgi sunan bir kitabı tanıttıktan sonra, Avrupa kadın tarihine ilişkin bilgi veren kitapları tanıtarak dünya kadın tarihi konusunda bir bütünlük sağlamaktır. Daha sonra yeniden ülkemiz kadın tarihine yönelik olarak okuduğum kitapların tanıtılmasına geçilecektir. Bunu izleyecek şekilde kadınların dinler tarihindeki yeri konusunda bilgi veren bir kitabı tanıtıp, sonra da İslam dininde kadının durumunu incelemiş iki ilahiyatçının kitaplarına yer vereceğim. En sonda da günümüz Türkiye’sinde ve dünyasında kadının durumunu değerlendiren bir kitabı tanıtacağım.

Tanıtımları bitirdikten sonra da genel bir değerlendirme sunacağım.

Okur bu sunum bölümünden sonra, kitap başlıklarına ve yazarlara bakarak dilediği kitap tanıtımını okuyup son bölüme geçebileceği gibi, tanıttığım sıra ile tüm kitap tanıtımları okuduktan sonra hangi kadın tarihi konusunda bilgilerini pekiştirmek için hangi kitaptan başlayacaklarına karar vermeleridir. Benim önerim ikinci yolun seçilmesidir.

Kitapları lise bitirmiş kız çocuklarının yanında mutlaka erkek çocuklarına okutulmasını önemsiyorum. Çünkü, bu kitaplar erkek çocuklara da, hem cinslerinin tarih boyunca kadına yaptıkları baskı, dayatma, hatta zulüm, işkence ve şiddete varan davranışların kadınlarda açtığı bireysel ve toplumsal yaraları ve kötülükleri öğreterek, başta kız kardeşleri ve anneleri olmak üzere diğer kadınlara saygılı olma bilincini kazandıracağını ve gelecekte eşlerine sevgi yanında saygı duyma duygusunu pekiştireceğine inanıyorum.

  • “Osmanlı Kadın Hareketi” Serpil Çakır, Metis Yayınları

İlk basımı 1994 yılında yapılan bu araştırma kitabının dördüncü basımının ancak Kasım 2013 yılında yapılabilmiş olmasında hepimizin büyük kusuru ve vurdumduymazlığı olduğunu düşünüyorum. Düşünün ülkemizin kadın tarihi konusunda çok önemli yeri olan bu kitap 19 yılda sadece dört basım yapabilmiştir. Her basım 1,000 kitap olarak yapıldı ise 19 yılda 4,000 kitap okuyucuya sunulabilmiş demektir. Her basım 2,000 adet ise, okuyucuya sunulabilen 8,000 adet olmuştur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2013 yılı için belirlediği hane halkı sayısı 20,220,578 dir. Bu durumda, Osmanlı Kadın Hareketi kitabının piyasaya sürülen sayısının 8,000 olduğunu ve kurumsal (kütüphaneler, özel/kamu kurumları) satın alması olmadığını ve son basımın tümünün satıldığını varsayarsak (20,220,578/8,000=2,527.6) yaklaşık 2,500 haneden sadece birinde bu kitabın bulunduğu sonucuna varabiliriz. Hesaplamayı bir başka türlü yaparsak, 2014 yılında ülkemizde 15 yaş üzeri kadın ve erkek nüfusu sırasıyla 29,532,327 ve 29,301,147 dir. Buna göre Osmanlıda Kadın Hareketi kitabı (29,532,327/8,000=3,691) yaklaşık 3,700 kadından birine veya kadınların sadece (8,000/29,532,327=0.00027089) on binde 2.7 sine ulaşabilmiştir. “Okunmuştur” yerine “ulaşabilmiştir” sözcüğünü kullanmamın nedeni, akademik değeri yüksek bu tür kitapların her satın alan tarafından baştan sona okunduğu konusunda emin olamamamdır. Kaldı ki, bu kitapların büyük çoğunluğunun Prof. Dr. Çakır’ın öğrencileri tarafından satın alındığı düşünüldüğünde öğrenci dışı insanlarımızın bu kitaba erişimi çok daha düşük oranlara inecektir. Benim yaptığım bu küçük hesaplamayı karamsar buluyorsanız, siz her kitabın en az 2 veya 3 kişi tarafından okunduğu varsayımına göre kendi hesabınızı yapın ferahlıya biliyorsanız ferahlayın.

Benzeri hesaplamaları tanıtımını yapacağım diğer kitaplar için yapmayacağım. Dileyen okur yukarıdaki veriler ışığında kendisi yapabilir. Continue reading ‘8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek’