8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek 2

Hepimizin üzülerek gözlemleye geldiği gibi ülkemizde kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddet, kötü davranışlar yanında taciz ve tecavüzlere ilişkin olaylar giderek artmaktadır. Bu konuda yazılı basının üçüncü sayfasında en az bir haberin yer almadığı gün hemen hemen yok gibi. Benzeri şekilde erkek çocuklara kötü davranış, taciz ve tecavüz olaylarında da artış haberine sıkça rastlanmaktadır. Hepimizin açıkça dile getirmesek bile giderek artan ortak endişemizin, basına yansıyan olayların buzdağının su üstündeki görüntüsü olma olasılığı olduğuna eminim.

Bu gelişmelerin diğer huzursuz eden boyutu ise, dünyanın hemen her tarafında, özellikle geri kalmış ve eğitim düzeyleri düşük toplumlarda bu eğilimlerin daha sık ve yüksek olmasına karşın, eğitim ve ekonomik düzeyi daha yüksek toplumlarda daha seyrek ve sayıca düşük olarak gözlemlenmekte olmasıdır. Bu durum da sorunun küresel boyutunu göstermektedir.

Bu olayların gerek ülkemizde ve gerek dünyada artmasında, toplumların ve toplumlar içindeki kadınların ve elbette erkeklerin, tarihsel süreçte kadına yönelik şiddet ve kötü davranışlar konusunda yeterince bilgilendirilmemesinin ve dolayısı ile bilinçlendirilmemesinin önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadına ve kız ve erkek çocuklarına yönelik şiddet ve kötü davranışları sergileyen erkeklerin de bir annelerinin olduğunu, o anneden temel öğrenimlerini öğrendiklerini unutmayalım. O anneler yeterince bilgili ve bilinçli olabilselerdi, kesinlikle erkek çocuklarının kadına yönelik eğitim ve öğretimine çok daha özen gösterirlerdi.

Bu bilinçlenmeye katkıda bulunabilmek anlayışla, 7 Şubat 2016 tarihinde bu sitede yukarıdaki başlığı taşıyan ilk yazımı 8 Mart Uluslararası Kadın Günü kutlamalarından bir ay önce yayınlamıştım. Dileyen okur, anılan yazıya şu bağlantıdan erişebilir; www.hikmetulugbay.com/?p=685 . O yazımda genel bazı bilgiler sunduktan sonra tarihi süreç içinde kadınlara yönelik şiddet ve kötü davranışlar konusunda okuyup beğendiğim ve birçok şey öğrendiğim çok değerli on iki araştırmacının eserlerini özetle tanıtmış ve hem kadın hem de erkek okurlara anılan kitapları okumalarını önermiştim. Yazımı kutlamalardan bir ay önce yayınlamamın nedenini de okurların hiç değilse bir kitabı 8 Mart 2016 dan önce okuyabilmelerine zamanlarının olması düşüncesi idi.

Bu yıl 8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamaları nedeni ile söz konusu on iki kitaplık listeye yine beğeni ile okuyup, birçok şey öğrendiğim iki kitap daha eklemek istiyorum.

  1. Ferman

Bunlardan birincisi Mustafa Mutlu’nun Kırmızı Kedi Yayınlarından 2016 sonlarında çıkan “74. Ferman” isimli kitabıdır. Mutlu, kitabın kapağına şu notu düşmüş; “Bu romanda anlattıklarım keşke hayal ürünü olsaydı …” Kitap, Tanrı’ya erişmek, dualarını sunmak ve tapınmak (ibadet) için farklı yol ve yöntemler izleyen Irak’ın Sincar bölgesinde yaşayan Ezidilerin son yıllarda yaşamak zorunda bırakıldıkları zulüm, vahşet ve kıyımları anlatan bir romandır. Ancak kitabı okurken bu romanın gerçek olayların, roman yazış biçimi ile kurgulanıp sunulduğu güçlü duygusunu ediniyorsunuz. Kitaptan alıntılar yapmayacağım. Zira alıntılanacak birkaç cümle ve cümleler ne bütünün içerdiği üzüntüleri, ızdırapları ve vahşeti yansıtamayacaktır. Kitap, bir toplumun yaşamak zorunda bırakıldığı büyük bir trajediyi gerçekçi bir anlatımla okura aktarmaktadır. Kitabı okurken sıkça gözleriniz buğulanacak, yer yer gözyaşlarınıza engel olamayacaksınız ve bazı sayfalarda insanlık adına utanç duygularını yaşayacaksınız ve yer yer okumaya ara verip coğrafyamız üzerinde yerleşen ve belki de daha doğru bir sözcükle yerleştirilen kara bulutları hangi rüzgârların, hangi çıkar hesaplarının ve hangi bilgisizliğin ve bilinçsizliğin taşıdığını düşünüp sorgulama gereksinimin duyacaksınız. Kitapta bu karabasanı yaşayanların, yaşananların yarattığı yıkımları aşabilmek için yeri geldiğinde nasıl bilgece davranabildiklerini de gözlemleyebileceksiniz. Bu yaşanan trajedinin fizik ve ruhsal yaralarını onarmak ve sarabilmek için ülkemizin yetiştirdiği bir bireyin doktor olarak sergilediği çabalar, nitelikler ile özveriyi okudukça da onur, kıvanç ve gurur duyacaksınız. Ben kitabı anlattığım bu duygular ve sorgulamalar içinde okudum ve çok şey öğrendim.

Romanın aktardığı felaketlerin büyük bölümünü kaçırılan genç evli kadınlar, genç kızlar ve hatta 11-14 yaş arası kız çocukları yaşıyor. Erkek çocuklarının ise nasıl birer teröriste ve canlı bombaya dönüştürüldüğünü göreceksiniz.

Bu kısa tanıtımı okuyan bazı okurlar iyi de biz niçin bu hüzün verecek kitabı okumak isteyelim ki sorusunu sorabilirler. Onlara vereceğim yanıt, Irak’ta 2003 yılından bu yana, Suriye’de 2011 den beri yaşanan veya yaşatılan sorunların o toplumlarda yol açtığı yıkımları ve felaketleri görmezden gelerek, gözlerimizi kapayarak ülkemizde ve bölgemizde kadınlara, kız ve erkek çocuklarına yönelik şiddetin azalacağını ummak sadece safdillik olacaktır. Aynı şekilde ülkemizin ve yaşadığımız coğrafyanın teröristlerin yetiştiği, kolayca eylem yaptığı bir iklim olmasını önleyecek düşünce, strateji ve politika üretmekten uzak durmak olacaktır. Problemi anlamak, bir sorunu çözebilmenin en önemli aşamasıdır. Unutmayalım, ülkemizde aralıklarla yaşadığımız terör eylemleri, o ülkelerde yaşanan çok daha büyük boyutlu olayların serpintileridir.

Mustafa Mutlu’yu bu insanların trajedisini kamuoyunun dikkatine getirdiği için kutluyor ve teşekkür ediyorum. Umarım bu kitap bu coğrafyayı çıkarları için yangın yerine çeviren ülkelerin dillerine de kısa süre içinde çevrilir ve o toplumların insanlarının da bilgilenmesine ve bilinçlenmesine yol açılır.

Anadolu’da Kadın

Sizlere sunmak istediğim ikinci kitap A. Muhibbe Darga’nın Yapı Kredi Yayınlarından Ocak 2013 ayında çıkan “Anadolu’da Kadın” başlıklı kitabıdır. Kitabın alt başlığı “On Bin Yıldır Eş, Anne, Tüccar, Kraliçe” dir. Kitabın alt başlığından da görüldüğü üzere, Anadolu kadının yazılı tarih öncesinden erken Bizans dönemine değin kraliçelikten eşe uzanan yelpazede üstlendiği tüm rollerdeki öyküsü arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eserler ve yazılı belgeler eşliğinde dile getiren bilimsel bir araştırma kitabıdır. Ancak, genel okura da kolayca okuma olanağı verecek bir yazılıma sahiptir.

Bu kitabı edinip okumak sadece üzerinde yaşadığımız topraklardaki kadın tarihini kısmen öğrenmeyi sağlamayacak, aynı zamanda, ülkemizde bolca bulunan ören yerlerinde ve müzelerdeki zaman kapsüllerini çok daha iyi anlamaya da yardım edecektir.

Kitabın önsözünde, M.Ö. 2 binyılında, Anadolu kadının toplumdaki yerini ilk inceleyen kişinin, bir yabancı tarihçi değil, bir Türk kadın tarihçinin Prof. Dr. F. Kınal olduğunu öğrenmek ayrı bir mutluluk veriyor.

Kitaptan okurların ilgisini çekebilecek bazı alıntılar yaparak sizleri kitapla tanıştırmaya başlamak istiyorum. Alıntıların sonunda parantez içinde alıntıyı yaptığım sayfanın numarasını da belirteceğim. Kitap içerisinde bol miktarda, incelenen dönemlere ilişkin heykelcik ve heykellere yönelik görsellere de yer verilmiştir. Bu görseller okunan bilginin yaşama yansıyan boyutlarını vermektedir.

“Başlangıçta kendi neslini ‘yaratan’ olarak en yakınındaki kadını kutsadı. Kadın yani ‘ana’ olan doğuran dişi cins, hem yeni nesle can veriyor, hem de her türlü besin kaynağının son derece zor elde edildiği yaşam şartlarında göğüslerinden akan süt ile mucizevi bir şekilde hazır besin üretebiliyor, bununla dünyaya getirdiği insanı besleyip büyütebiliyordu. Kadın bedeninin genişleyip tekrar küçülebilmesi, yeni bir bedeni içinden çıkarabilmesi, belirli dönemlerde kanayan bedeninin ölmemesi, aksine sürekli yenilenmesi mucizeviydi. Kadının doğuştan gelen bedensel farklılıkları, erkek bedeninin yalın özellikleri karşısında daha üstün olduğunu gösteriyordu. İnsanlığı yaratanın ‘ana’ yani doğuran kadın olarak görülmesi çok normaldi. Ana Tanrıça kültüyle ilgili ilk inanç sistemi böylece ortaya çıktı (43).” Continue reading ‘8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek 2’

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 5 Devlet Parçalanıp 14 Devlet mi Kurulacak?

2003 yılında Irak’ın ABD ve ortakları tarafından işgali ve hemen sonrasında Büyük Ortadoğu Projesi’nin açıklanıp uygulamaya konulmasından bu yana Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da birçok devletin parçalanması için çalışmalar da başlatıldı veya daha önce yapılmış çalışmalar tozlu raflardan indirilip güncellenip uygulamaya konuldu. Üstelik bu devletleri parçalama çalışmaları hiç de gizli kapaklı yapılmadı ve yapılmıyor. Konu üzerinde politik düzeyde söylemler sıkça dile getirildiği gibi, uzmanlar görüş ve önerilerini haritalar eşliğinde bile yayınladılar ve yayınlamaya devam ediyorlar. Bu konuda benim izleyebildiğim kadarı ile son politik ve askeri açıklama Temmuz 2015 ayının başlarında ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komisyonu’nda (Senate Armed Services Committee) yapıldı. Anılan Komite’nin çalışmaları sırasında, Batı Virginia Senatörü Joe Manchin, Genel Kurmay Başkanı’na “İngilizlerin yüz yıl önce belirlediği çizgileri biz neden savunmaya devam ediyoruz? Anladığım kadarı ile kendi ülkeleri olduğuna inanmadıkları bu topraklar için savaşmak üzere insanlara eğitim veriyoruz[1] soru ve gözlemini yöneltmiş ve Genel Kurmay Başkanı Dempsey yanıtında, “Dile getirdiğiniz görüşe katılıyorum, Ortadoğu asla aynı Ortadoğu olmayacak[2]” yanıtını almıştır. İlk dipnottaki kaynakta, Genel Kurmay Başkanı’nın sözlerine şunları da eklediği belirtiliyor; ABD ordusu, Irak-Suriye sınır bölgesinde, Suriye Kürtlerine ait PYD de dahil, ortaklar ağı oluşturmaya çalışıyor. Anılan Komisyon’daki görüşmeler sırasında ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın da, Irak-Suriye cephesinde halen 3,600 ABD kara askeri ve 1,600 pilotu bulunduğunu ve kara birliklerinin güçlendirileceğini açıkladığı da ifade edilmektedir[3]. Bakan’ın açıkladığı diğer hususlar arasında, Irak Başbakanı Haydar al-Abadi’nin, ABD’nin desteklediği Irak’ın federatif şekilde yapılandırılması tezini kabule hazır olduğu ve bu bağlamda her bölgenin kendi güvenliğini sağlayıp, kendi yönetimlerini oluşturacakları ve ülkenin petrol gelirlerini de paylaşacakları yaklaşımının son görüşmelerde ele alındığı da yer almaktadır. Bakan’ın ayrıca ABD’nin Kürtleri silahlandırmayı sürdüreceğini ve bu birliklerin (PYD ve hatta peşmergeleri kastediliyor olabilir H.U.) etkin bir kara gücü olduğunu, toprak ele geçirebildikleri gibi koruyabildiklerini de dile getirmiştir[4]. Bakan’ın Komisyon’da, Washington’un Türk, Ürdün ve İsrail Hükümetleri ile Esad’ın düşmesi veya düşürülmesi sonrasında oluşacak boşluğun nasıl doldurulabileceğine ilişkin olarak planlama toplantıları yaptığını da sözlerine eklediği belirtilmektedir[5]. Komisyon’da Genel Kurmay Başkanı’nın “İsrail ve Ürdün’ün Esad rejiminin yakında çökeceğine inandıkları ve el-Kaide ile İŞİD’in Şam’a doğru yarış içinde oldukları” bilgisini de verdiği aynı kaynakta belirtilmektedir.

Washington’da bunlar konuşulurken, Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’ın, Rusya’dan resmen askeri yardım talep etmesi üzerine Rusya tarafından bu talep karşılanmaya başlamıştır. Rus savaş uçakları, Ekim 2015 ayının ilk gününden itibaren, başta İŞİD olmak üzere Suriye rejimine karşı savaşmakta olan muhalif güçlerin kontrolündeki bölgeleri, yoğun olarak bombalamaya başlaması ve bu uygulamasını yoğunlaştırarak sürdürmesi, başta Washington olmak üzere, Batı tarafından, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da sahneye konulmaya ve uygulanmaya çalışılan devlet parçalama senaryosunu ciddi olarak etkileyebilecek gibi görünmektedir[6].

Değerlendirmeye, Irak ve Suriye olmak üzere, Batı ülkeleri tarafından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sahneye konulmuş ve bir süredir uygulanmakta olan devletleri bölüp-parçalama senaryosunun zaman içinde nasıl oluşturulduğuna ve geliştirildiğine kronolojik olarak kısaca göz atarak başlamanın uygun olacağını düşünüyorum. Zira böylece hem bellek tazelemiş olacağız hem de Rus savaş uçaklarının Başar Esad’ın askeri güçlerine destek vermeye başlamasının, yakın gelecekte ülkemizin bulunduğu coğrafyada Türkiye olarak karşılaşacağımız sorunlara en azından fikren hazırlanmayı da kolaylaştıracaktır.

Ancak bu konuyu daha iyi anlayabilmek için önce pek de farkında olmadığımız veya öğrenip de unuttuğumuz bir gerçeği anımsamak uygun olacaktır. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana, dünya genelinde yarısından fazlası etnik ve inanç kökenli olmak üzere 180 dolayında iç savaş yaşanmış veya yaşatılmıştır[7]. Ancak, bu iç savaşlardan, parçalanmanın nasıl tanımlandığına bağlı olarak 14-24 ülkenin bölünmesine izin verildiği görülmektedir. Bu bölünmelerden birçoğu hemen başlangıçta birçok ülke tarafından tanınmış ve tanınma daha sonra yaygınlaşmıştır. 1971 de Bangladeş, Pakistan’dan kanlı bir iç savaş sonrasında ayrılmış ve tanınmıştır. Bu gelişme Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde de ayrılıkçı hareketleri tetiklemişse de, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisini artıracağı görüşü ile o bölgenin ayrılmasına izin verilmemiştir. Kıbrıs’ta Nicos Samson darbesi ve sonrasında Kıbrıs Türklere yapılan katliam üzerine 1974 yılında uygulanan Barış Harekâtı sonucunda adanın ikiye ayrılması ve izleyen dönemde Batı ülkelerinin dayatması ile Birleşmiş Milletler gözetiminde başlatılan birleşme görüşmelerinin uzun süre sonuçsuz kalması sonucu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildiğinde, Türkiye dışında tanıyan olmamıştır. Zira bu bölünme Batı ülkelerinin ön gördüğü, geliştirdiği veya onayladığı bir proje olmadığı için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni 42 yıldır Batı ülkelerini karşılarına almak istemeyen veya ulusal çıkar politikaları öyle gerektirdiği için hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. 1991 yılında Yugoslavya’nın parçalanma projesi uygulandığında fazla kan dökülmeden parçalanan devletin, yeni devletleri arasında çıkan savaşlarda çok fazla kan dökülmesi üzerine çıkarları ve programları etkilenen ABD ve NATO bu ikincil savaşlara askeri müdahalede bulunmak zorunda kalmışlardır.

Afrika’da petrol, stratejik maden ve minerallerin bulunduğu bazı ülkeler de soğuk savaş döneminde ve sonrasında süper güçlerin çıkar çekişmelerinin ürünü olarak bölünmüşlerdir. Sayı daha fazladır ancak üç örnek vermek yeterli olacaktır; Kongo, Somali ve Sudan.

Sovyetler Birliği’nin 1990 lı yıllarda dağılmasında sonra da ayrılan devletler içinde veya Rusya’ya karşı iç savaş başlatan etnik ve inanç grupları olmuştur. Örneğin Çeçenler, 1996 da Rusya’ya karşı başkaldırması sonucunda tanınma sağlamış olsalar bile, 1999 da Rusya ile yeniden savaşmışlardır. Rusya ayrıca Gürcistan ve Moldova’dan otonomi talebinde bulunan bölgelere de destekçi olmuştur. Ukrayna’daki iç savaş ise bütün hızı ile sürmektedir. Ukrayna’da süren iç savaş ülkenin fiilen bölünmesine yol açmış olmasına rağmen bütün hızı ile devam ettirileceği görülmektedir. Zira bu ülke başta ABD ve Avrupa ülkeleri ile Rusya arasında stratejik bakımdan olduğu kadar enerji nakil hatları ile doğal kaynaklarını kendi denetimlerinde tutabilmek açısından da özel bir önem taşımaktadır. Bu devlet parçalama süreci içerisinde bölünmesi barışçıl yöntemlerle sağlanan tek örnek ise yanılmıyorsam Çekoslovakya olmuştur.

İspanya (Katalan), İngiltere (İrlanda ve İskoçya), Belçika (Flamanlar), Fransa (Korsika) ve Kanada’da (Quebec) ortaya çıkan ayrılıkçı hareketlere ise izin verilmemiştir.

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, I. ve II. Dünya Savaşları’nın galipleri ABD, İngiltere ve Fransa’nın dışında planlanan ve uygulanan bölünmelerin diğer devletler tarafından tanınmasına asla göz yumulmuyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devletlerin parçalanmasına uygun ortam oluştuğuna ilişkin olarak yakın dönemde yazılan ilk değerlendirmelerden birisi ABD’nin ünlü stratejisti Zbigniew Brzezinski’in 15 Ocak 1979 günü Time dergisinde yayınlanan, “Krizler Hilali” (Cresent Of Crisis) başlıklı yazısıdır. Bu yazısında Brzezinski şu gözlemde bulunmuştur; “Krizler Hilali, Hint Okyanusu sahillerinden başlayıp (Batı’ya doğru H.U.) uzanan sosyal ve politik açıdan kırılgan bir yapıda olan ve bizim (ABD H.U.) için yaşamsal olan bir bölgede parçalanma tehdidi mevcuttur. Böyle bir gelişmeyi izleyecek politik karmaşanın yaratacağı boşluk bize sempati duymayan ve bizim değerlerimizi düşmanca bulan düşmanlarımız tarafından doldurulabilir.[8]” Brzezinki’nin tanımladığı “Krizler Hilali”, Sovyetler Birliği’nin güneyinde kalan, Hint Okyanusundan başlayıp Türkiye’ye uzanan ve güneyde Arap Yarımadasında geçip Afrika Boynuzu’na uzanan coğrafyayı içermektedir[9]. Afrika Boynuzu olarak tanımlanan alan Doğu Afrika’dan Arap Yarımadasına doğru uzanan ve Cibuti, Eritre, Somali ve Etiyopya’yı içine alan bölgedir[10]. Krizler Hilali olarak tanımlanan bölge, soğuk savaşın sürdüğü o dönemde olduğu gibi bugün de dünya petrollerinin yüzde 65 inin ve doğal gazının da yaklaşık üçte birine yakının bulunduğu stratejik bir coğrafyadır. Krizler Hilali tanımlamasının yapıldığı dönemde, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin hedefi, bu bölgede kara ve deniz ulaşım yollarının açık tutulması, petrole erişimin engellenmemesi ve bölgede Sovyet askeri üstlerinin kurulmaması şeklinde idi. Bu istekler, soğuk savaş sona ermiş görünse de, bugün Batı ülkeleri için Rusya ve Çin’in denetimine geçmemesi bakımından da geçerliliğini korumaktadır. Brzezinski, 1966-68 döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Politika Planlama Kurulu”nda görev yapmış, 1977-1981 arasında ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı görevinde bulunmuş, bu görevinden ayrıldıktan sonra akademik yaşama dönmüş ve stratejik araştırma kurumlarında görev yapmıştır. Kamu görevinden ayrıldıktan sonra yazdığı kitaplardan en bilineni 1997 yılında yayınlanan ve dilimize de “Büyük Satranç Tahtası” olarak çevrilmiş olan kitabında, ülkemizi de yakından ilgilendiren, “Avrasya Balkanları” tanımlamasını yapmıştır. Bu tanıma göre, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan sorunlu ülkeler coğrafyası olarak tanımlanmıştır. Bu ülkelerin petrol, doğal gaz ve stratejik madenler açısından da büyük önemi olduğuna dikkat çekilmiştir. Brzezinski, Avrasya Balkanları tanımı içine girmeye aday olarak Türkiye ve İran’ı da belirtmiştir. Brzezinski’ye göre, Türkiye ve İran’da istikrarsızlıklar yaşandığında Avrasya Balkanlarında sorunların kontrol edilemez boyutlara varabilecektir.

Bilderberg grubunun 1979 yılındaki toplantısında, Bernard Lewis’in Yakın Doğu’nun etnik ve inanç farklılıkları temelinde Balkanlaştırılabilmesi için Müslüman Kardeşler hareketinin desteklenmesi ve Kürtlerin, Ermenilerin, Lübnanlı Maronitlerin, Etiyopyalı Kıptilerin, Azerbaycan Türklerinin özendirilmesi gerektiğini belirttiği ileri sürülmüştür[11]. Aynı konuşmasında Lewis’in bu şekilde ortaya çıkacak kaosun “Krizler Hilali”ne ve oradan da Sovyetler Birliği’nin Müslüman bölgelerine sıçrayacağı savını ileri sürdüğü de belirtilmektedir. Anımsanacağı üzere, Sovyetler Birliğini çökertmek üzere ABD’nin uyguladığı projelerin en önemlilerinden birisi de “Yeşil Kuşak” adını taşımaktaydı.

Orta Doğu ülkelerinin her birinin kendi içindeki etnik ve inanç farklılıkları nedeni ile parçalanacakları savını ileri süren diğer bir belge de, “Oded Yinon Planı”dır[12]. İsrail vatandaşı ve Orta Doğu uzmanı bir yazar ve araştırmacı olan ve ayrıca Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere çeşitli kamu kuruluşlarında da çalışmış olan Yinon, İsrail’in 1980 li yıllarda izlemesi gereken politikaların neleri içermesi gerektiğini açıklayan bir plan hazırlamıştır. Yinon’un bu planı 1982 yılında Arap-Amerikan Üniversite Mezunları Cemiyeti tarafından İngilizceye çevrilerek yayınlanmıştır. “İsrail’in 1980 li Yıllarda İzlemesi Gereken Strateji” başlığını taşıyan ve tamamının okunmasında yarar gördüğüm bu plandan bazı alıntılar yapmak istiyorum. Yinon ilk olarak dünyada enerji başta olmak üzere maden ve minerallerin dengeli bir dağıtımı olmadığı ve bu kaynakların artan dünya nüfusun gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağı saptamasını yapmıştır. Hemen bunun arkasından da Arap ülkelerinin petrol kaynakları üzerinde tekel benzeri bir konumu varken, diğer kaynakların da Üçüncü Dünya ülkelerinde bulunduğuna değinmiş ve bu kaynaklar için yoğun bir kavga olduğuna ve bu kavganın giderek büyüyeceğine işaret etmiştir. Planın 13 üncü maddesinde şu görüş yer almaktadır; “Fas’tan Hindistan’a ve Somali’den Türkiye’ye uzanan coğrafyadaki etnik azınlıklara ilişkin görüntü bölgede istikrarsızlık olduğunu ve süratle kötüleşmeye işaret etmektedir.” Dikkat edilirse, Yinon’un tanımladığı bölge ile Brzezinski’nin belirttiği “Krizler Hilali” coğrafyası birebir örtüşmektedir. Planın izleyen maddesindeki gözlem şöyledir; “Bu parçalanmış devasa dünyada çok küçük bir grup zengin iken, büyük bir çoğunluk fakirdir. Arapların büyük çoğunluğunun yıllık geliri 300 dolar dolayındadır (Bu rakam 1980 li yılların başına aittir. H.U.). Mısır’da da durum böyle olduğu gibi, Irak ve Libya hariç tüm Kuzeybatı Afrika’da da aynı durum mevcuttur. Lübnan parçalanmış ve ekonomisi perişan haldedir. Bu ülkede merkezi otorite diye bir şey kalmamıştır. Kuzey’de Suriye’nin desteklediği ve Frangieh aşiretinin denetimindeki Hıristiyanlar varken, Doğu bölgesi doğrudan Suriye’nin elindedir. Lübnan’ın merkezi ise Falanjistlerin denetimindeki Hıristiyanların kuşatıldığı bölgedir. Güney’de Litani ırmağına kadar olan alanda çoğunlukla PLO (Filistin Kurtuluş Ordusu) tarafından denetlenen Filistin bölgesidir. Haddad yönetimindeki Hıristiyanlar ile yarım milyon Şiiler olmak üzere fiilen beş otonom bölge mevcuttur. Suriye’nin durumu daha da kötü olup Libya ile birleşmesinden sonra gelecekte alacağı yardımlar mevcut temel sorunlarını çözemeyeceği gibi büyük bir orduyu sürdürebilmeye bile yetmeyecektir. En kötü durumdaki Mısır’dır. Milyonlar açlık sınırındadır. İşgücünün yarısı işsizdir. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ciddi bir konut sıkıntısı vardır.” Yinon’un Suudi Arabistan ile gözlemi ise şöyledir; “Suud ordusu sahip olduğu tüm silah ve teçhizata rağmen ülkedeki rejimi içeriden veya dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı savunabilecek durumda değildir.” 1980 de Mekke’de yer alan olayların bu bakımdan bir örnek olduğunu da belirtmiştir. Yinon planındaki diğer bir gözlem ise, Mısır’ın parçalanmasıdır. Mısır’ın parçalanması durumunda Libya, Sudan ve çevredeki diğer ülkelerin de parçalanması kaçınılmaz olacaktır. Yinon’un Irak için düşünceleri ise şöyledir; petrol zengini Irak’ın parçalanması İsrail için Suriye’nin parçalanmasından da önemlidir. Irak-İran savaşı da Irak’ın parçalanmasını tetikleyecektir. Irak’ın üç büyük şehrinin Basra, Bağdat ve Musul’un çevresinde üç belki daha fazla devlet oluşacaktır. Yinon Ürdün’ün de mevcut yapısını uzun süre sürdüremeyeceğini ile sürmüştür. Yinon Planı’nı tam olarak anlayabilmek için Büyük İsrail’in haritaya yansımış görünümüne göz atmak gerekir. Bu görünüm, Harita 1 de yer almaktadır. Continue reading ‘Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 5 Devlet Parçalanıp 14 Devlet mi Kurulacak?’

Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak

Amerikalı gazeteci Thomas L. Friedman, “Petropolitiğin İlk Yasası” başlığı ile, 2006 yılı ortalarında yayınladığı makalesine şu cümle ile başlamıştır: “İran’ın Cumhurbaşkan’ı Soykırım’ı inkâr etmekte, Hugo Chavez Batılı Liderlere cehenneme gidin demekte, Vladimir Putin ise fırsatı ele geçirmiş. Neden? Hepsi de, petrol fiyatları ile özgürlüğe giden yolun daima ters yönde ilişkisi olduğunu biliyorlar. Bu, Petropolitiğin İlk Yasası ve yaşadığımız çağı anlatacak temel önermedir[1].” Bu söylemler dile getirildiği 2006 yılında yıllık ortalama olarak ham petrol fiyatları 61 dolar düzeyinde idi ve 2012 yılındaki yıllık ortalama 109 dolar düzeyi hayal bile edilmiyordu.

Petrol üretimi ve fiyatları, düşse de artsa da, mutlaka bazı ülkelere ciddi boyutta ekonomik zarar veren stratejik bir silah olagelmiştir. Bu silahı tek başına kullanabilme yeteneğine sahip başta ABD olmak üzere Suudi Arabistan ve Rusya gibi sadece birkaç ülke vardır. Bu silah şimdiye kadar birkaç kez kullanıldı. Ancak, bunlardan hiç biri, bugün sergilenmekte olan, “Rus Ruleti” şeklini almamıştı. Benim izleyebildiğim kadarı ile bu rulet, ilk kez bazı ülkeleri ekonomik açıdan geçici değil kalıcı yıkıma uğratmak amacı ile oynanmaktadır. Ruletin oynandığı tek mermili silahı masaya, 2014 yılının ikinci yarısında, kaya petrol üretimi dahil günde 13,973,000 varil petrol üreten[2] ABD’nin bıraktığını söylemek, yanlış bir söylem olmayacaktır, aksine, ABD’nın hakkını teslim etmek olacaktır. Ruleti oynamada en aktif ülkeler olmaya, günlük 11,624,000 varil petrol üretimi ile Suudi Arabistan gönüllü olmuş ve günlük üretimi 10,853,000 varil olan Rusya ise oynamak zorunda kalmış görünmektedir[3]. Oyun başladıktan sonra, Suudi Arabistan ve Rusya’dan hangisi vaz geçip üretimini kısarak fiyatların yükselmesinin yolunu açmaya yeltense, diğeri büyük kazanç elde eden ülke olacağı için rulet oynanması zorunlu hale de gelmiş görünüyor. Bu yazı, silah patladığında namludan çıkan tek bir mermi ile hangi ülkelerin ciddi biçimde yaralanacağını ve hangilerinin ise ölümcül yara alacağını veriler eşliğinde öngörmeye çalışmayacak, zira oyun bütün hızı ile sürmekte, o nedenle bu yazıda iki yıla yaklaşan oyunun ulaştığı aşamada ara hasar tesbiti yapmayı deneyecektir. Yazıyı okumayı bitirdiğiniz de görüleceği üzere şimdiden birden fazla ağır yaralı ortaya çıkmış durumdadır.

Petrol üretiminin arttırılması sonucunda fiyatlar düştüğünde, petrol ve doğal gaz üreten ülkelere, üretimin kısılması sonucu fiyat arttığında da, tüketen ülkelere düşüş veya artış boyutuna göre ciddi şekilde yaralar açabiliyor veya nadiren de olsa ölümcül bir darbe vurabiliyor. Petrol fiyatları hızla arttığında petrol ve doğal gazda yoğun dışa bağımlılığı olan ülkelerin büyüme oranları olduğu kadar, enflasyon, dışticaret ve dolayısı ile cari işlemler dengeleri ciddi bir biçimde olumsuz yönde etkilenmeye başlıyor. Tersine petrol fiyatlarında hızlı düşüş yaşadığında petrol ve doğal gaz büyük üreticilerinin dış ticaret ve cari işlemler dengesi olumsuz etkilendiği gibi bütçelerinin büyük ölçüde açık vermesi de tetiklenebiliyor ve sonuçta ekonomik küçülme de gerçekleşiyor.

ABD’nin Suudi Arabistan’ı da yanına alarak 2014 yılı sonlarında, petrol üretimini arttırıp fiyatların hızla düşmesini sağlayıp ciddi gelir kaybına yol açarak öncelikle cezalandırmak istediği ülkeler Rusya ve İran’dır. Rusya’nın bu şekilde cezalandırılmak istenmesinin birden fazla nedeni vardır. Rusya Çin ile birlikte Şangay Örgütü’nü kurarak ABD’nin dünya hegemonyası olma projesine ciddi bir risk yaratmıştı. Örgüt kurulduğundan bu yana, örgüt içinde liderlik amaçlı çekişme ve çatışmalara neden olmak yerine, Rus-Çin ekonomik ve politik yaklaşmasına çok önemli katkılar bulunmaya başladı. Mayıs 2014 de Rus Devlet Başkanı Putin, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile 400 milyar dolar maliyetli Doğu Rusya Doğal Gaz Boru Hattı projesine ilişkin anlaşmayı imzalamıştır. Bu proje ile Çin’e 2018 yılından başlayarak yıllık 38 milyar metre küp doğal gaz verilecektir. Aynı anlaşma ile 2. Ve 3 ncü boru hatlarının da inşası ile yıllık doğal gaz sunumunu 100 milyar metre küpe çıkarılması da öngörülmüştür[4]. Bu proje, 2035 dolaylarında GSYİH büyüklüğünde ABD ekonomisini geride bırakacağı öngörülen Çin’in ekonomik büyümesine güç katabileceği gibi, Çin’i enerji kaynakları tedarikinde ABD’nın denetimindeki Hint Okyanusu güzergâhına daha az bağımlı konuma da taşıyacaktır. Rusya’nın ABD’ni rahatsız eden diğer uygulamalarına değinmeden önce önemli bir bilgiyi anımsatmak isterim. 1977-1981 döneminde ABD Başkanı olan Jimmy Carter’ın, Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, 1997 yılında yazdığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası” olarak çevrilen kitabında, ABD’nin dünyadaki egemen güç olma konumunun koruyup sürdürebilmesi için izlemesi gereken stratejileri incelemiştir. Kitabında, ABD’nin Sovyetler Birliği gibi yeni bir gücün oluşmasına izin vermemesi gerektiğinin altını çizen Brzezinski, Rusya ve Çin’in yakınlaşıp biraraya gelmesini çok büyük bir risk olarak belirtmiştir. Şangay örgütü kurulduğu günden beri güçlenmeye devam etmektedir. Bu bağlamda Rusya, biraz önce de kısmen de değinildiği üzere, Çin’in petrol ve doğal gaz açığını karşılamak için büyük ölçekli boru hatları projesini yaşama geçirmiştir. Diğer taraftan, Rusya, çeşitli ülkelerle yaptığı doğal gaz satış anlaşmalarında ruble ve gaz satılan ülke parası ile ödeme seçenekleri uygulamasına da yer vermeye başlamıştir. Buna ek olarak Rusya, Çin ile ekonomik işbirliğini birkaç trilyon dolarlık yatırım hacmi ile destekleyecek projeleri de devreye sokmaya kademeli olarak başlamıştır. Bu bağlamda Moskova-Kazan-Çin hızlı tren projesi yanında ikinci bir hızlı tren projesi ile ilgili olarak da Amur nehri üzerinde köprü inşaatına başlamıştır[5]. Bu büyük projelerin finansmanı için Brics’e üye ülkelerin sermaye katkısında bulundukları, “Yeni Kalkınma Bankası” da 2015 yılında kurulmuştur. Yine 2015 yılında Asya ülkelerindeki altyapı açığını gidermek amacıyla yapılacak 7 trilyon dolara ulaşan projeleri finanse etmek üzere, Brics üyesi ülkelerin de katkıda bulunacakları “Asya Uluslararası Altyapı Bankası” oluşturulmuştur[6]. Putin, Haziran 2016 sonlarında, Pekin’de Xi Jingping ile yaptığı görüşmelerde Rusya-Çin ilişkilerini “stratejik işbirliği” olarak tanımlamanın artık yeterli bir ifade olmayacağını, doğru tanımlamanın “kapsamlı ortaklık ve stratejik birlikte çalışma” olduğuna işaret etmiştir[7]. Şangay Örgütü’ne Hindistan, Pakistan ve İran’ın da tam üye olması durumunda, ortaya çıkacak ekonomik güç ve askeri işbirliği boyutu, ABD’nin küresel hegemonya politikalarına ciddi bir tehdit oluşturabilecektir.

Ayrıca Rusya ve Çin, döviz rezervlerinde bulunan dolarlarla son yıllarda dünya piyasalarında hissedilir boyutta altın almaya da başlamışlardır[8]. Rusya ve Çin gibi ülkelerin rezervlerindeki dolarla altın almaya başlaması, ABD dolarının uluslararası rezerv para olma konumuna yönelik ciddi bir saldırı olarak algılanmaktadır. Rusya’nın ABD küresel hesaplarını ve stratejisini olumsuz yönde etkileyen diğer yaklaşımı ise, ABD ve Avrupa Birliği’nin Ukrayna’da kendi çıkarlarına uygun olarak şekillendirmek istedikleri politik yapılanmaya karşı çıkmasıdır. Rusya, Ukrayna’da Batı’nın uygulamak istediği yapılanmaya politik olarak karşı çıkmanın ötesinde, bu ülkedeki gelişmelere doğrudan karışmakta duraksamamıştır da. Bu bağlamda, Doğu Ukrayna’daki gelişmeleri desteklerken, Kırım’daki ayrılıkçı harekete doğrudan destek de vermiştir. Brzezinki’nin anılan kitabında Ukrayna’ya ayırdığı bölümden bir cümleyi buraya alıntılamak isterim; “Avrasya satranç tahtasında yeni ve önemli bir alan olan Ukrayna, jeopolitik bir eksendir. Çünkü bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ile, Rusya’nın yapısal dönüşümünün sağlanabilmesine yardımcı olmakta, böylece Rusya’nın (Sovyetler Birliği gibi) Avrasya İmparatorluğu olması durdurulmaktadır.[9]” Bu ifadeden de görüldüğü üzere, Rusya’nın “Avrasya İmparatorluğu” kurması ABD tarafından büyük bir risk olarak görülmektedir. Ülkemizin bulunduğu coğrafyadaki gelişmeleri bilgili ve bilinçli olarak izleyebilmek ve ülke çıkarlarına uygun dış politika izleyebilmek için Brzezinski’nin anılan kitabını da mutlaka okunması gerekenler arasında görüyorum. Bütün bunlara ek olarak Rusya İran’a uygulanan ekonomik ambargoya sıcak bakmamış ve Suriye’de dış etkilerle başlatılan iç savaşta İran ile birlikte önce Esat rejimine aktif olarak destek vermiş ve daha sonra da fiilen askeri varlığı ile Esad’ın yanında yer almıştır. Bu saydıklarım ABD-Rusya ilişkilerinde rahatsızlık yaratan ana başlıklardır. Bunun yanında daha birçok başlık eklenebilir. Rusya’nın bütün bu uygulamalara girişebilmesinde petrol ve doğal gaz gelirlerinin önemli rolü olduğu açıktır. Dolayısı ile petrol ve doğal gaz fiyatlarının büyük ölçekte düşürülmesi ile Rusya bir anlamda hizaya getirilmek istenmektedir. Amaca ulaşılabilecek midir izleyip göreceğiz.

Şahlık rejiminin devrilmesi ile başlayan rejim değişikliği ile ABD-İran ilişkileri ciddi biçimde bozulmaya başlamış ve zamanla ilişkiler çok daha gerginleşmiştir. ABD İran’a yönelik olarak ekonomik yaptırımlar uygulama yanında, bu ülkeye yönelik teknoloji ihracatına da ambargo koymuştur. Teknoloji ihracatına konulan ambargo petrol ve doğal gaz aramaları için gerekli araç ve gereçler yanında kuyu verimliliklerini yükseltecek teknik ve teknolojileri de kapsamıştır. İran’ın, Şah döneminde başlayan nükleer enerji yatırımlarını, yeni rejim döneminde özellikle son yıllarda hızlandırması ve uranyum zenginleştirme sürecine girmesi ile birlikte ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımların dozu da artmaya ve katılaşmaya başlamıştır. Diğer taraftan, İran’ın İsrail’i açıktan tehdit eden politikalar izlemesi de ABD’de rahatsızlıkları arttırmıştır. ABD önderliğinde başlatılan Suriye’de rejim değişikliği projesine İran başından karşı çıkmış ve Suriye Devleti yanında yerini almıştır. Ayrıca, İran bu yaptırımların uygulandığı dönemde petrol ve doğal gaz ihracat bedellerini ABD doları dışında avro ve ulusal paralarla yapmaya başlaması da ABD dolarına yönelik bir saldırı olarak kabul edilmiştir. Diğer taraftan İran’ın Çin ile enerji yatırımları konusunda yaptığı işbirliği anlaşmaları da ABD’nin küresel enerji pazarlarını denetleme politikasına ters düşmüştür. ABD ile ilişkileri bozulan İran, Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye önem vermiştir.

Rusya ve İran’ın izledikleri bu politikalardan caydırmak ve hatta tümüyle vaz geçirmek üzere petrol ve doğal gaz gelirlerinde ciddi kayıplara yol açacak olan petrol üretimlerini arttırma ve fiyatları hızla düşürme projesi veya benim Rus Ruleti olarak tanımlamak istediğim politika 2014 yılı sonlarında ABD ve Suudi Arabistan tarafından uygulamaya konulmuştur. Bu projenin uygulanmasının Rusya ve İran ile birlikte başka kimleri de nasıl etkileyeceğini görmeye başlamadan önce, şimdi kısaca geçmişte petrol fiyat silahını veya doları altınla değiştirme adımını atan ülkelerin nasıl cezalandırılmaya çalışıldıklarını kısaca anımsamak incelenen konuyu daha derinlikli anlama ve görme olanağı verecektir diye düşünüyorum.

Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki Yom Kippur veya 6 gün savaşları sürerken petrol üreten Arap ülkeleri, 16 Ekim 1973 günü ham petrol fiyatlarını yüzde 70 oranında arttırarak ve üretim miktarlarını da her ay yüzde 5 oranında düşürme kararını alarak bu silahı ilk kez kullanmışlardı. O günden beri, bazı ülke grupları birkaç kez petrol üretim düzeylerini ve dolayısı ile fiyatlarını silah olarak kullanma girişimlerinde bulunmuşlardır. 16 Ekim 1973 günü yer alan bu ilk olay tarihte “Birinci Petrol Şoku” olarak yerini almıştır. Bu olayların ayrıntısına girecek değilim, sadece, günümüzde yaşanmakta olan Rus Ruleti’nin daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişte yer alan bazı kilit olayları, kararları ve sonuçlarını anımsatmakla yetineceğim. Ancak bu konulara geçmeden önce anımsanması gereken bir başka boyut olarak doların dünya ticaretindeki temel para olma konumunu zayıflatmaya yönelik girişimlere de kısaca değinmek istiyorum. Zira halen sürmekte olan Rus Ruleti’nin geri planında bu boyutun da önemli bir yeri vardır.

1929 Ekonomik Krizinden ciddi şekilde etkilenen ülkelerin başında, ekonomisinin göreceli büyüklüğü nedeniyle, ABD yer almaktaydı. Bu krizin insanları yaygın olarak varlıklarını altına çevirmesine neden olabileceği endişesi ile, ABD, 1879 yılından beri uygulamakta olduğu “altın standardı”na, 5 Haziran 1933 günü son vermiştir[10].

Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da hızla tırmanan gerginlik ve savaş tamtamlarının çalınması ile birlikte, Almanya yandaşı olmayan birçok Avrupa Devletleri Merkez Bankalarındaki altın rezervlerini olası savaştan korumak amacıyla ABD’ne göndermişlerdir. Avrupa Devletlerinin altın rezervlerini ABD’ne göndermeleri, II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra da devam etmiş, hatta hızlanmıştır. Hitler Almanyasına altınlarını kaptırmamak düşüncesi ile alınan bu güvenlik önlemleri sonucunda, II. Dünya Savaşı bittiğinde, dünya altın rezervlerinin yüzde 80’i ABD’nin Merkez Bankası kasalarında saklanmaktaydı[11]. II. Dünya Savaşı sonrasında IMF ve Dünya Bankası kurulurken ABD, dünya ekonomik üretiminin yüzde 40 ını tek başına yapmaktaydı. Bu nedenle de, Bretton Woods sistemi ile, altın-dolar standardına dayanan sabit kur sistemi kabul edilmiştir. Buna göre 1 ounce (31.10 gram) altının değeri 35 ABD doları olarak sabitlenmişti. Bu düzenleme ile ABD doları, bir yandan uluslararası ticaretin akışkanlığını sağlayan en önemli ödeme aracı olurken, ödemeler dengesi fazlası veren ülkeler için de döviz rezervlerini oluşturdukları temel para birimi olmaya başlamıştı.

Dünya Savaşı sonrasında, başta Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri ABD’nin de desteği ile süratle savaş tahribatını ortadan kaldıracak şekilde yeniden sanayileşmeye ve ekonomik büyümelerini hızlandırmaya başladılar. 1950 li yıllarda Batı Avrupa ülkeleri ekonomik büyüme hızlarını yüzde 7 ye kadar yükselttiler. Bu gelişme hızları ABD’nin ekonomik büyümesinin çok üzerinde seyrediyordu[12]. Bu çerçevede bir yandan Fransız ekonomisi de gelişme gösterirken, diğer yandan koalisyonlarla yönetilen Fransa, Hindiçini Savaşındaki başarısızlıklar ve Cezayir sorunları nedeniyle siyasi istikrarsızlık sarmalına da girmişti. Bu siyasi kriz sonucunda, Fransa’da Dördüncü Cumhuriyet’i sona erdiren bir şekilde, Cezayir’deki ordunun da baskısı sonucunda, 1958 yılında II. Dünya Savaşı’nın ulusal kahramanı General Charles de Gaulle, Anayasa’da yapılan değişikliklerle olağanüstü yetkilerle donanmış olarak Başbakanlık görevine getirildi. Aynı yıl yeni Anayasa halkoylamasında yüzde 79.2 ile kabul edildi ve Ocak 1959 da de Gaulle Cumhurbaşkanı adayı oldu ve Parlamento’da yüzde 78 oy alarak Cumhurbaşkanı seçildi[13]. Uygulanan ekonomik program çerçevesinde ekonomisi hızla düzelen Fransa, dış borçlarını ödedikten sonra, 1965 yılında, Merkez Bankası’nda biriken dolar rezervlerini ABD’den resmi kur üzerinden altına çevirmesini istedi. Fransa’nın bu istemi, Bretton Woods Antlaşması ile kurulan sistemin kurallarına uygundu ve karşılandı. Bu yıllarda, Fransa ve Almanya ekonomilerindeki süratli iyileşmeye ayak uygduramayan ve ekonomisi giderek sorunlu duruma gelen İngiltere 1967 yılında sterlingin değerini düşürmek zorunda kaldı ve böylece Bretton Woods sisteminin zincirinin temel halkalarından birisi kırılmış oldu. Fransa’nın başlatmış olduğu dolarlarını altınla değiştirme istemi diğer ülkelere de sıçramaya başladığı için ABD Merkez Bankası üzerinde baskılar çok ciddi boyutlara ulaştı. Bu süreçte Almanya’ya DM’ın değerini yükseltme için yapılan baskılar karşısında bu ülke Mayıs 1971 de Bretton Woods sistemini terketti. Üç ay içinde dolar, DM karşısında yüzde 7.5 değer kaybetti[14]. Benzeri baskılar Japonya’ya da yenin değerini yükseltme şeklinde yapıldı ve Japonya bu isteklere uymak zorunda kaldı. 5 Ağustos 1971 de ABD Kongresi doların değerinin düşürülmesini öneren bir rapor açıkladı. 9 Ağustos 1971 de dolar Avrupa paraları karşısında hızla değer kaybetmeye başladı. Bu dönemde İsviçre de Bretton Woods sisteminde ayrıldığını açıkladı. Bütün bu gelişmeler ABD’nin de sistemden ayrılması ile sonuçlandı ve böylece 1971 yılında doların altınla bağları son kez koparılmış oldu. Continue reading ‘Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak’

Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?

İnternet ortamında yer alan bilgilerde, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasında, şu hususlara değindiği belirtilmektedir: “(Yeni anayasa) Anayasanın gözlerde büyütülmesi çok yanlıştır. Anayasayı toplumla kaynaşarak yapacaksınız. 1982 Anayasası’nı hazırlayan heyette Şener Akyol da vardı. Kendisine, ‘Müslüman bir ülkedeyiz, neden anayasa Allah ismi ile başlamadı?’ diye sordum. O da ‘Biz Allah ile başlattık ama konsey kaldırdı’ dedi… Mevcut anayasanın herhangi (bir) yerinde Allah lafzı yok ama 1982 ve 1961 anayasaları dindar anayasalardandır. Neden? Diyanet İşleri Başkanı idare içinde vardır. Dini bayram, resmi bayramdır. Din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar bir anayasadır… Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazım. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız.[1]

TBMM Başkanı’nın bu açıklamasına yoğun tepki verilmesi üzerine, Başkan, TBMM sitesine 26 Nisan 2016 günü yazılı bir açıklama yayınlamıştır. Bu açıklamada Başkan şu hususlara yer vermiştir;

“İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Yeni Anayasa, Yeni Türkiye’ konulu sempozyuma katılıp yeni anayasaya ilişkin şahsi düşüncelerimi ifade ettim.

Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak derç edilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.

Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır.

Mevcut anayasamızda Türkiye’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır.

Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir.

‘Anayasanın dindar olması’ beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzi ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir. Laikliğin farklı inanç gruplarına sağladığı hürriyetlerin mevzuatta yer bulması, devlet ve milleti karşı karşıya getirmeyen bir laikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır.

Konuşmamın bu şekilde anlaşılması, aklın, mantığın ve sağduyunun gereğidir. Farklı değerlendirmelere konu yapılmasının ise masum bir tavır olmayacağı açıktır.

Milli mücadelenin en mühim kazancı olan Cumhuriyetimizin ilanihaye yaşayacağı inancı içinde kamuoyuna duyurulur.[2]

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın basın açıklaması, bana göre, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasındaki düşüncelerine açıklık getirmekten çok, tevil etme (sözü çevirme, söze ayrı mânâ vermeye kalkışma[3])çabasıdır.

Bu yazıda, TBMM Başkanının konferansta dile getirdiklerinden ve sonra yaptığı açıklamadan hareketle, lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılmasının ülkemiz bireylerine, toplumumuza ve devlete getireceği maliyetleri ve boyutlarını incelemek istiyorum.

TBMM Başkanı, katıldığı konferansa üç nedenle davet edilmiş olmalı diye düşünüyorum. Birincisi Türkiye’nin politik gündeminin ön sırasında başkanlık sistemini de içerecek bir anayasa değişikliği ısrarla tutulmaktadır, ikincisi bu değişikliğe yönelik olarak TBMM’de yoğun bir görüşme trafiği yaşanmakta ve üçüncüsü de Başkan bu çalışmaların sağlıklı bir biçimde yürütülmesi görevini taşıyan kişi konumunda olmasıdır. Diğer taraftan konferansın konusu “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” olarak belirlenmiş ve açıklanmıştır. Dolayısı ile konferansta oluşturulması düşünülen Yeni Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı ve bu Yeni Türkiye’nin nasıl bir Yeni Anayasa ile dönüştürüleceğinin konuşulacağı başlangıçtan bellidir. TBMM Başkanı’nın içeriği bu şekilde belirlenmiş bir konferansa, bana göre, konumu ve görevi gereği katılmaması gerekirdi. Zira Anayasa’nın Başkanlık Divanı başlıklı 94 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrası şu hükmü içermektedir; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Bu fıkradan da açıkça görüldüğü üzere, TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri üyesi bulundukları partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki toplantılarına “görevlerinin gereği olan haller dışında” katılamadıkları gibi, TBMM de görüşülen konulara ilişkin tartışmalara katılamayacakları gibi oylamalarda da oy kullanamazlar. Anayasa TBMM Başkan ve vekillerine niçin böyle bir kısıtlama ve sorumluluk yüklemiştir sorusunun yanıtı ise, tartışılan konularda görüşlerini sözel veya oyla belirterek “taraf konumuna gelerek” TBMM oturumlarını yönetmede tarafsızlıklarını yitirmiş konuma düşmeden görevlerini yapabilmelerini güven altına almaktır. Başkan’ın katıldığı konferansın teması TBMM de çalışmaları süren ve bu çalışmalar tamamlandığında Komisyonda ve Genel Kurul’da görüşülüp onaya sunulacak olan Anayasa değişikliklerini de içermektedir. Anayasa’nın 94 üncü maddesi gereği olarak, Partisinin Anayasa değişikliği çalışmalarına bile katılmaması gereken ve o çalışmalar tamamlanıp TBMM de görüşmeye başlandığında görüş açıklama ve oy kullanma hakkı olmayan Başkan, katıldığı konferansta görüşlerini açıklayarak tarafını belirtmiş ve kendi konumunu tartışmalı duruma getirmiştir. O nedenle Anayasa değişikliği, TBMM Genel Kurulu’na geldiğinde, Başkan, Genel Kurul’daki bu görüşmeleri yönetmek isterse, muhalefet partileri haklı olarak buna karşı çıkacaklar ve Başkan yönetmekte ısrar ederse, görüşülüp kabul edilecek metni Anayasa Mahkemesine götürecek muhalefet partileri dilekçelerine, Başkan’ın Anayasa’nın 94 üncü maddesine aykırı davrandığı görüşüne de yer verebileceklerdir. Başkan’ın, ben o toplantıda kişisel görüşlerimi açıklamıştım, savını Mahkemenin nasıl değerlendireceğine ilişkin bir görüş belirtebilmem olası değildir. Konu o aşamaya geldiğinde Mahkemenin görüşünü hep birlikte öğrenebileceğiz. Başkan’ın katıldığı konferanstaki söylemleri, TBMM’de dokunmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın görüşülmesi sırasında Ana Muhalefet Partisi milletvekilince tartışma konusu edilmiştir[4].

Katılmasının uygun olmayacağını düşündüğüm o konferansa katılan ve söz konusu görüşlerini dile getiren Başkan, aslında bu görüşler kendisince değil de başka katılımcılar tarafından ileri sürüldüğünde, onları bu görüşleri tartışamayacaklarını, zira bu görüşlerin Anayasa’nın değiştirilmesi önerilemeyecek temel ilkeleri olduğunu anımsatması gerekirdi. Başkan’ın, önerilen bu görüşlerin, Anayasa’nın “Değiştirilemeyecek hükümler” bölüm başlığını taşıyan 4 üncü maddesinde tanımlanan ve “Cumhuriyetin nitelikleri” bölüm başlığı altındaki 2 inci maddesine ve ayrıca, Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” bölüm başlığı altındaki 24 üncü maddesinin son fıkrasında belirtilen “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanmaz” hükümlerine aykırı olduğu konusunda katılımcıları uyarması gerekirdi. Anayasa’nın İkinci Maddesi şu hükmü içermektedir; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Zira TBMM Başkanı, milletvekili seçildikten sonra Anayasa’nın 81 inci maddesinde metni yer alan andı içerek lâiklik ilkesi de dahil Anayasa’ya sadık kalma yükümlülüğünü kabul etmiştir.

Başkan’ın konumuna ilişkin bu gözlemlerde bulunduktan sonra şimdi de belirttiği görüşler konusunda düşüncelerimi açıklamaya başlayabilirim.

Başkan’ın konferansta dile getirdiği 1961 ve 1982 anayasalarının dindar anayasalar olduğu görüşüne katılmam söz konusu değil, zira bu yorumunu dayandırdığı maddeler, lâiklik anlayışının gereği olarak devletin idari ve hukuki yapısı ile yasalarının din temeline dayanamayacağını ve ayrıca din ve vicdan özgürlüğünü güven altına alan düzenlemeleri içermektedir. Anayasa’nın 24 üncü maddesinde yer alan “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” hükmü, bu hükmün olmadığı dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı dışında izinsiz Kur’an kursları açan kimselerin bu konuda yetersizliklerinin ve hatta zararlı uygulamalarının ortaya çıkması nedeni ile Anayasa’ya konulmuştur. Başkan’ın açıkladığı gibi, Anayasa’da din derslerinin zorunlu olması gibi bir durum da söz konusu değildir. Zira, 24 üncü maddede öngörülen zorunlu ders din dersi değil, din kültürü ve ahlâk dersidir. Eğer bu dersler din dersi gibi işleniyorsa, bu İdare’nin Anayasa’yı ihlal eden bir hatasıdır. Bu hata Anayasayı dindar anayasa olarak yorumlama fırsatı vermez.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın idare içinde yer alması da Anayasa’yı din temelli bir Anayasa yapmaz. Zira Anayasa’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili, 136 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir; “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü üzere, Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lâiklik ilkesi doğrultusunda ve bütün siyasi düşüncelerin dışında kalarak milletin dayanışma ve bütünleşmesini sağlayacak şekilde çalışmasını öngörmüştür. Bunun anlamı toplumdaki tüm bireylerin inanış yelpazesindeki konumlarına saygı duyularak, bireylerin inançları temelinde bir çatışma ortamına girmemelerini sağlamaktır. Zira Anayasa’yı hazırlayanların bu sözcükleri seçerken, insanlık tarihi boyunca en fazla kan dökülen çatışmaların inaç farklılıklarının devlet politikası haline getirilmesinden kaynaklandığını akıllarında tutmuş olmalılar. Zira Avrupa toplumları, “aynı din içindeki” inanç temelli iktidar, güç ve varlık paylaşım çatışmalarının ve kendisi gibi inanmayanlara engizisyon uygulamaları ile zulüm yapılmasının toplumlarda uzlaşma ve barış yerine, şiddeti giderek artan savaşlar serisine yol açtığını görmüşlerdir. Ödenen çok yüksek bedel sonrasında Avrupa ülkeleri, toplumsal barışın ancak ve sadece devletin idari, hukuksal ve eğitim yapılanmasını lâiklik temeline dayanması durumunda sağlanabileceğini anlamış ve bu yapılanmaya geçme kararı almışlardır. İslâm tarihi incelendiğinde ve günümüzde İslâm coğrafyasında yaşanmakta olanlar yansız bir gözle değerlendirildiğinde, İslâm inancının mezheplere ve her bir mezhep içinde tarikatlara ayrışmasının inancın siyasallaşmasına yol açtığı ve bu durumun da doğal olarak iktidar, güç ve kaynak paylaşım kavgalarına neden olduğu ve çok büyük can bedeli ödenen savaşlara yol açtığı kolaylıkla görülecektir.

Hıristiyanların kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısı ile İslâm dünyasının kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısının, tarih boyunca İslâm ve Hıristiyan devletleri arasındaki savaşlarda ölenlerden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Hıristiyan toplumların çok yüksek insan bedeli ödeyerek öğrenip yaşama geçirdiği lâiklik ilkesini, üzülerek belirtmek gerekir ki İslâm toplumları, halen dahi lâik bir devlet idaresi, hukuksal yapı ve eğitim yapılanması ile akan kanları durdurarak birer refah toplumuna ulaşacaklarını anlamamakta ve inatla direnmeye devam ediyorlar. Bunun tek istisnası, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve lâik yapıya kavuşturan kuşak ile onların bu eserine bilinçle sahip çıkma kararlılığını sürdüren kuşaklardır. Türkiye’de de Cumhuriyet’in kurulduğu günden beri demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletinin tüm topluma ve bireylerine kazandırdıklarını görmemekte ve anlamamakta direnen insanlarımız ve siyasi yapılanmalarımız olagelmiştir. Bu anlayışta olanların en büyük iki yanılgıları, İslâm coğrafyasında yaşanan İslâmı farklı anlayanlar arasındaki savaşlarla kendi inanç tarzlarını İslâmı farklı anlayıp farklı yorumlayanlara zorla kabul ettirerek barış ve huzur sağlayabileceklerine ve Cumhuriyet dönemi devrimlerinin Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden ithal edilmiş olduğuna inanmalarıdır. Bu ikinci yanılgı konusunda çok değerli bilgiler içeren çalışmalar yapmış olan ülkemizin değerli araştırmacılarından Cengiz Özakıncı’nın “Atatürk Devrimleri Batı’ya Değil Türk Tarihine Dayanır”[5] başlığı ile özetini yayınladığı makalesi ile “Dil ve Din”, “İblisin Kıblesi” ve “İslâmda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü-827-1107” isimli kitaplarının okunmasının fayda sağlayacağını düşünüyorum. Aynı şekilde TBMM’nin padişah saltanatın yıkılması ve millet saltanatının başlaması konusunda karar verdiği 1 Kasım 1922 günü TBMM’de Atatürk’ün yaptığı konuşmanın da okunmasında büyük fayda görmekteyim[6]. Bu konuşmasında Atatürk, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yönetim gücünü ele geçirmek için yapılan siyasi mücadele ve çatışmaların tarihini anlatmaktadır. Konuşma içeriğinden din ve devlet işlerinin aynı elde toplanmasının İslâm devletlerinde ve toplumlarında hangi sorunların yaşandığı açıkça görülmektedir.

TBMM Başkanı konuşmasında, “Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur.” saptaması üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Başkan veya danışmanları bu düşünceyi açıklamadan önce arama motorlarında birkaç dakika sorgulama yapsalardı, karşılarında “propelsteps-worldpress.com” adresinde dünyadaki lâik olan ve olmayan devletlerin listesini ve haritasını içeren site çıkabilirdi. Bu sitede yayınlanan haritaya Harita 1 de yer veriyorum. Continue reading ‘Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?’