Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 5 Devlet Parçalanıp 14 Devlet mi Kurulacak?

2003 yılında Irak’ın ABD ve ortakları tarafından işgali ve hemen sonrasında Büyük Ortadoğu Projesi’nin açıklanıp uygulamaya konulmasından bu yana Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da birçok devletin parçalanması için çalışmalar da başlatıldı veya daha önce yapılmış çalışmalar tozlu raflardan indirilip güncellenip uygulamaya konuldu. Üstelik bu devletleri parçalama çalışmaları hiç de gizli kapaklı yapılmadı ve yapılmıyor. Konu üzerinde politik düzeyde söylemler sıkça dile getirildiği gibi, uzmanlar görüş ve önerilerini haritalar eşliğinde bile yayınladılar ve yayınlamaya devam ediyorlar. Bu konuda benim izleyebildiğim kadarı ile son politik ve askeri açıklama Temmuz 2015 ayının başlarında ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komisyonu’nda (Senate Armed Services Committee) yapıldı. Anılan Komite’nin çalışmaları sırasında, Batı Virginia Senatörü Joe Manchin, Genel Kurmay Başkanı’na “İngilizlerin yüz yıl önce belirlediği çizgileri biz neden savunmaya devam ediyoruz? Anladığım kadarı ile kendi ülkeleri olduğuna inanmadıkları bu topraklar için savaşmak üzere insanlara eğitim veriyoruz[1] soru ve gözlemini yöneltmiş ve Genel Kurmay Başkanı Dempsey yanıtında, “Dile getirdiğiniz görüşe katılıyorum, Ortadoğu asla aynı Ortadoğu olmayacak[2]” yanıtını almıştır. İlk dipnottaki kaynakta, Genel Kurmay Başkanı’nın sözlerine şunları da eklediği belirtiliyor; ABD ordusu, Irak-Suriye sınır bölgesinde, Suriye Kürtlerine ait PYD de dahil, ortaklar ağı oluşturmaya çalışıyor. Anılan Komisyon’daki görüşmeler sırasında ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın da, Irak-Suriye cephesinde halen 3,600 ABD kara askeri ve 1,600 pilotu bulunduğunu ve kara birliklerinin güçlendirileceğini açıkladığı da ifade edilmektedir[3]. Bakan’ın açıkladığı diğer hususlar arasında, Irak Başbakanı Haydar al-Abadi’nin, ABD’nin desteklediği Irak’ın federatif şekilde yapılandırılması tezini kabule hazır olduğu ve bu bağlamda her bölgenin kendi güvenliğini sağlayıp, kendi yönetimlerini oluşturacakları ve ülkenin petrol gelirlerini de paylaşacakları yaklaşımının son görüşmelerde ele alındığı da yer almaktadır. Bakan’ın ayrıca ABD’nin Kürtleri silahlandırmayı sürdüreceğini ve bu birliklerin (PYD ve hatta peşmergeleri kastediliyor olabilir H.U.) etkin bir kara gücü olduğunu, toprak ele geçirebildikleri gibi koruyabildiklerini de dile getirmiştir[4]. Bakan’ın Komisyon’da, Washington’un Türk, Ürdün ve İsrail Hükümetleri ile Esad’ın düşmesi veya düşürülmesi sonrasında oluşacak boşluğun nasıl doldurulabileceğine ilişkin olarak planlama toplantıları yaptığını da sözlerine eklediği belirtilmektedir[5]. Komisyon’da Genel Kurmay Başkanı’nın “İsrail ve Ürdün’ün Esad rejiminin yakında çökeceğine inandıkları ve el-Kaide ile İŞİD’in Şam’a doğru yarış içinde oldukları” bilgisini de verdiği aynı kaynakta belirtilmektedir.

Washington’da bunlar konuşulurken, Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’ın, Rusya’dan resmen askeri yardım talep etmesi üzerine Rusya tarafından bu talep karşılanmaya başlamıştır. Rus savaş uçakları, Ekim 2015 ayının ilk gününden itibaren, başta İŞİD olmak üzere Suriye rejimine karşı savaşmakta olan muhalif güçlerin kontrolündeki bölgeleri, yoğun olarak bombalamaya başlaması ve bu uygulamasını yoğunlaştırarak sürdürmesi, başta Washington olmak üzere, Batı tarafından, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da sahneye konulmaya ve uygulanmaya çalışılan devlet parçalama senaryosunu ciddi olarak etkileyebilecek gibi görünmektedir[6].

Değerlendirmeye, Irak ve Suriye olmak üzere, Batı ülkeleri tarafından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sahneye konulmuş ve bir süredir uygulanmakta olan devletleri bölüp-parçalama senaryosunun zaman içinde nasıl oluşturulduğuna ve geliştirildiğine kronolojik olarak kısaca göz atarak başlamanın uygun olacağını düşünüyorum. Zira böylece hem bellek tazelemiş olacağız hem de Rus savaş uçaklarının Başar Esad’ın askeri güçlerine destek vermeye başlamasının, yakın gelecekte ülkemizin bulunduğu coğrafyada Türkiye olarak karşılaşacağımız sorunlara en azından fikren hazırlanmayı da kolaylaştıracaktır.

Ancak bu konuyu daha iyi anlayabilmek için önce pek de farkında olmadığımız veya öğrenip de unuttuğumuz bir gerçeği anımsamak uygun olacaktır. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana, dünya genelinde yarısından fazlası etnik ve inanç kökenli olmak üzere 180 dolayında iç savaş yaşanmış veya yaşatılmıştır[7]. Ancak, bu iç savaşlardan, parçalanmanın nasıl tanımlandığına bağlı olarak 14-24 ülkenin bölünmesine izin verildiği görülmektedir. Bu bölünmelerden birçoğu hemen başlangıçta birçok ülke tarafından tanınmış ve tanınma daha sonra yaygınlaşmıştır. 1971 de Bangladeş, Pakistan’dan kanlı bir iç savaş sonrasında ayrılmış ve tanınmıştır. Bu gelişme Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde de ayrılıkçı hareketleri tetiklemişse de, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisini artıracağı görüşü ile o bölgenin ayrılmasına izin verilmemiştir. Kıbrıs’ta Nicos Samson darbesi ve sonrasında Kıbrıs Türklere yapılan katliam üzerine 1974 yılında uygulanan Barış Harekâtı sonucunda adanın ikiye ayrılması ve izleyen dönemde Batı ülkelerinin dayatması ile Birleşmiş Milletler gözetiminde başlatılan birleşme görüşmelerinin uzun süre sonuçsuz kalması sonucu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildiğinde, Türkiye dışında tanıyan olmamıştır. Zira bu bölünme Batı ülkelerinin ön gördüğü, geliştirdiği veya onayladığı bir proje olmadığı için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni 42 yıldır Batı ülkelerini karşılarına almak istemeyen veya ulusal çıkar politikaları öyle gerektirdiği için hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. 1991 yılında Yugoslavya’nın parçalanma projesi uygulandığında fazla kan dökülmeden parçalanan devletin, yeni devletleri arasında çıkan savaşlarda çok fazla kan dökülmesi üzerine çıkarları ve programları etkilenen ABD ve NATO bu ikincil savaşlara askeri müdahalede bulunmak zorunda kalmışlardır.

Afrika’da petrol, stratejik maden ve minerallerin bulunduğu bazı ülkeler de soğuk savaş döneminde ve sonrasında süper güçlerin çıkar çekişmelerinin ürünü olarak bölünmüşlerdir. Sayı daha fazladır ancak üç örnek vermek yeterli olacaktır; Kongo, Somali ve Sudan.

Sovyetler Birliği’nin 1990 lı yıllarda dağılmasında sonra da ayrılan devletler içinde veya Rusya’ya karşı iç savaş başlatan etnik ve inanç grupları olmuştur. Örneğin Çeçenler, 1996 da Rusya’ya karşı başkaldırması sonucunda tanınma sağlamış olsalar bile, 1999 da Rusya ile yeniden savaşmışlardır. Rusya ayrıca Gürcistan ve Moldova’dan otonomi talebinde bulunan bölgelere de destekçi olmuştur. Ukrayna’daki iç savaş ise bütün hızı ile sürmektedir. Ukrayna’da süren iç savaş ülkenin fiilen bölünmesine yol açmış olmasına rağmen bütün hızı ile devam ettirileceği görülmektedir. Zira bu ülke başta ABD ve Avrupa ülkeleri ile Rusya arasında stratejik bakımdan olduğu kadar enerji nakil hatları ile doğal kaynaklarını kendi denetimlerinde tutabilmek açısından da özel bir önem taşımaktadır. Bu devlet parçalama süreci içerisinde bölünmesi barışçıl yöntemlerle sağlanan tek örnek ise yanılmıyorsam Çekoslovakya olmuştur.

İspanya (Katalan), İngiltere (İrlanda ve İskoçya), Belçika (Flamanlar), Fransa (Korsika) ve Kanada’da (Quebec) ortaya çıkan ayrılıkçı hareketlere ise izin verilmemiştir.

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, I. ve II. Dünya Savaşları’nın galipleri ABD, İngiltere ve Fransa’nın dışında planlanan ve uygulanan bölünmelerin diğer devletler tarafından tanınmasına asla göz yumulmuyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devletlerin parçalanmasına uygun ortam oluştuğuna ilişkin olarak yakın dönemde yazılan ilk değerlendirmelerden birisi ABD’nin ünlü stratejisti Zbigniew Brzezinski’in 15 Ocak 1979 günü Time dergisinde yayınlanan, “Krizler Hilali” (Cresent Of Crisis) başlıklı yazısıdır. Bu yazısında Brzezinski şu gözlemde bulunmuştur; “Krizler Hilali, Hint Okyanusu sahillerinden başlayıp (Batı’ya doğru H.U.) uzanan sosyal ve politik açıdan kırılgan bir yapıda olan ve bizim (ABD H.U.) için yaşamsal olan bir bölgede parçalanma tehdidi mevcuttur. Böyle bir gelişmeyi izleyecek politik karmaşanın yaratacağı boşluk bize sempati duymayan ve bizim değerlerimizi düşmanca bulan düşmanlarımız tarafından doldurulabilir.[8]” Brzezinki’nin tanımladığı “Krizler Hilali”, Sovyetler Birliği’nin güneyinde kalan, Hint Okyanusundan başlayıp Türkiye’ye uzanan ve güneyde Arap Yarımadasında geçip Afrika Boynuzu’na uzanan coğrafyayı içermektedir[9]. Afrika Boynuzu olarak tanımlanan alan Doğu Afrika’dan Arap Yarımadasına doğru uzanan ve Cibuti, Eritre, Somali ve Etiyopya’yı içine alan bölgedir[10]. Krizler Hilali olarak tanımlanan bölge, soğuk savaşın sürdüğü o dönemde olduğu gibi bugün de dünya petrollerinin yüzde 65 inin ve doğal gazının da yaklaşık üçte birine yakının bulunduğu stratejik bir coğrafyadır. Krizler Hilali tanımlamasının yapıldığı dönemde, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin hedefi, bu bölgede kara ve deniz ulaşım yollarının açık tutulması, petrole erişimin engellenmemesi ve bölgede Sovyet askeri üstlerinin kurulmaması şeklinde idi. Bu istekler, soğuk savaş sona ermiş görünse de, bugün Batı ülkeleri için Rusya ve Çin’in denetimine geçmemesi bakımından da geçerliliğini korumaktadır. Brzezinski, 1966-68 döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Politika Planlama Kurulu”nda görev yapmış, 1977-1981 arasında ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı görevinde bulunmuş, bu görevinden ayrıldıktan sonra akademik yaşama dönmüş ve stratejik araştırma kurumlarında görev yapmıştır. Kamu görevinden ayrıldıktan sonra yazdığı kitaplardan en bilineni 1997 yılında yayınlanan ve dilimize de “Büyük Satranç Tahtası” olarak çevrilmiş olan kitabında, ülkemizi de yakından ilgilendiren, “Avrasya Balkanları” tanımlamasını yapmıştır. Bu tanıma göre, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan sorunlu ülkeler coğrafyası olarak tanımlanmıştır. Bu ülkelerin petrol, doğal gaz ve stratejik madenler açısından da büyük önemi olduğuna dikkat çekilmiştir. Brzezinski, Avrasya Balkanları tanımı içine girmeye aday olarak Türkiye ve İran’ı da belirtmiştir. Brzezinski’ye göre, Türkiye ve İran’da istikrarsızlıklar yaşandığında Avrasya Balkanlarında sorunların kontrol edilemez boyutlara varabilecektir.

Bilderberg grubunun 1979 yılındaki toplantısında, Bernard Lewis’in Yakın Doğu’nun etnik ve inanç farklılıkları temelinde Balkanlaştırılabilmesi için Müslüman Kardeşler hareketinin desteklenmesi ve Kürtlerin, Ermenilerin, Lübnanlı Maronitlerin, Etiyopyalı Kıptilerin, Azerbaycan Türklerinin özendirilmesi gerektiğini belirttiği ileri sürülmüştür[11]. Aynı konuşmasında Lewis’in bu şekilde ortaya çıkacak kaosun “Krizler Hilali”ne ve oradan da Sovyetler Birliği’nin Müslüman bölgelerine sıçrayacağı savını ileri sürdüğü de belirtilmektedir. Anımsanacağı üzere, Sovyetler Birliğini çökertmek üzere ABD’nin uyguladığı projelerin en önemlilerinden birisi de “Yeşil Kuşak” adını taşımaktaydı.

Orta Doğu ülkelerinin her birinin kendi içindeki etnik ve inanç farklılıkları nedeni ile parçalanacakları savını ileri süren diğer bir belge de, “Oded Yinon Planı”dır[12]. İsrail vatandaşı ve Orta Doğu uzmanı bir yazar ve araştırmacı olan ve ayrıca Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere çeşitli kamu kuruluşlarında da çalışmış olan Yinon, İsrail’in 1980 li yıllarda izlemesi gereken politikaların neleri içermesi gerektiğini açıklayan bir plan hazırlamıştır. Yinon’un bu planı 1982 yılında Arap-Amerikan Üniversite Mezunları Cemiyeti tarafından İngilizceye çevrilerek yayınlanmıştır. “İsrail’in 1980 li Yıllarda İzlemesi Gereken Strateji” başlığını taşıyan ve tamamının okunmasında yarar gördüğüm bu plandan bazı alıntılar yapmak istiyorum. Yinon ilk olarak dünyada enerji başta olmak üzere maden ve minerallerin dengeli bir dağıtımı olmadığı ve bu kaynakların artan dünya nüfusun gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağı saptamasını yapmıştır. Hemen bunun arkasından da Arap ülkelerinin petrol kaynakları üzerinde tekel benzeri bir konumu varken, diğer kaynakların da Üçüncü Dünya ülkelerinde bulunduğuna değinmiş ve bu kaynaklar için yoğun bir kavga olduğuna ve bu kavganın giderek büyüyeceğine işaret etmiştir. Planın 13 üncü maddesinde şu görüş yer almaktadır; “Fas’tan Hindistan’a ve Somali’den Türkiye’ye uzanan coğrafyadaki etnik azınlıklara ilişkin görüntü bölgede istikrarsızlık olduğunu ve süratle kötüleşmeye işaret etmektedir.” Dikkat edilirse, Yinon’un tanımladığı bölge ile Brzezinski’nin belirttiği “Krizler Hilali” coğrafyası birebir örtüşmektedir. Planın izleyen maddesindeki gözlem şöyledir; “Bu parçalanmış devasa dünyada çok küçük bir grup zengin iken, büyük bir çoğunluk fakirdir. Arapların büyük çoğunluğunun yıllık geliri 300 dolar dolayındadır (Bu rakam 1980 li yılların başına aittir. H.U.). Mısır’da da durum böyle olduğu gibi, Irak ve Libya hariç tüm Kuzeybatı Afrika’da da aynı durum mevcuttur. Lübnan parçalanmış ve ekonomisi perişan haldedir. Bu ülkede merkezi otorite diye bir şey kalmamıştır. Kuzey’de Suriye’nin desteklediği ve Frangieh aşiretinin denetimindeki Hıristiyanlar varken, Doğu bölgesi doğrudan Suriye’nin elindedir. Lübnan’ın merkezi ise Falanjistlerin denetimindeki Hıristiyanların kuşatıldığı bölgedir. Güney’de Litani ırmağına kadar olan alanda çoğunlukla PLO (Filistin Kurtuluş Ordusu) tarafından denetlenen Filistin bölgesidir. Haddad yönetimindeki Hıristiyanlar ile yarım milyon Şiiler olmak üzere fiilen beş otonom bölge mevcuttur. Suriye’nin durumu daha da kötü olup Libya ile birleşmesinden sonra gelecekte alacağı yardımlar mevcut temel sorunlarını çözemeyeceği gibi büyük bir orduyu sürdürebilmeye bile yetmeyecektir. En kötü durumdaki Mısır’dır. Milyonlar açlık sınırındadır. İşgücünün yarısı işsizdir. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ciddi bir konut sıkıntısı vardır.” Yinon’un Suudi Arabistan ile gözlemi ise şöyledir; “Suud ordusu sahip olduğu tüm silah ve teçhizata rağmen ülkedeki rejimi içeriden veya dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı savunabilecek durumda değildir.” 1980 de Mekke’de yer alan olayların bu bakımdan bir örnek olduğunu da belirtmiştir. Yinon planındaki diğer bir gözlem ise, Mısır’ın parçalanmasıdır. Mısır’ın parçalanması durumunda Libya, Sudan ve çevredeki diğer ülkelerin de parçalanması kaçınılmaz olacaktır. Yinon’un Irak için düşünceleri ise şöyledir; petrol zengini Irak’ın parçalanması İsrail için Suriye’nin parçalanmasından da önemlidir. Irak-İran savaşı da Irak’ın parçalanmasını tetikleyecektir. Irak’ın üç büyük şehrinin Basra, Bağdat ve Musul’un çevresinde üç belki daha fazla devlet oluşacaktır. Yinon Ürdün’ün de mevcut yapısını uzun süre sürdüremeyeceğini ile sürmüştür. Yinon Planı’nı tam olarak anlayabilmek için Büyük İsrail’in haritaya yansımış görünümüne göz atmak gerekir. Bu görünüm, Harita 1 de yer almaktadır.

Harita 1

yinon

Kaynak: Israel Shahak’ın sonnot 12 de yer alan yazısından alıntılanmıştır.

Yinon planında İran ve Türkiye içinde şu görüşlere yer verilmiştir. İran’ın nüfusunun yarısı Farsça konuşurken diğer yarısı köken olarak Türk’tür. Türkiye’nin nüfusunun yüzde 50 den fazlası Sünni Müslüman olsa da, 12 milyonu Alevi ve 6 milyonu da Sünni Kürt olmak üzere iki azınlığı vardır.

Harita 1 de kırmızı çizgi içine alınan toprakların “vaat edilmiş topraklar” olduğu ileri sürülmektedir. Haritaya dikkatle bakıldığından Hatay İlinin de bu topraklar içinde yer aldığı görülmektedir.

Brzezinski, 2004 yılında “Think Tank”dan Ben Wattenberg ile yaptığı söyleşide, Avrasya Balkanları tanımını “Küresel Balkanlar” olarak değiştirmiş ve şu gözlemde bulunmuştur; “Küresel Balkanlar, kabaca, Süveyş Kanalı’ndan başlayıp Çin’in batısındaki Sincan eyaletine, Güney Rusya’dan Hint Okyanusu’na uzanan coğrafyadır. Bu bölge, zayıf devletlerin bulunduğu, etnik farklılıkların yoğun olduğu, inanç temelli kavgaların yaşandığı çok geniş bir alandır. Bölgedeki iç istikrarsızlıklar, 19 uncu yüzyılda Avrupa Balkanlarında yaşandığı gibi dış güçleri kendisine çekmektedir.[13]” Brzezinski bu söyleşisinde, ilerleyen yıllarda ABD başta olmak üzere Batı ülkelerinin doğal gaz ve petrol bağımlılıklarının süreceğini de belirtmiştir. Bu bağlamda Çin ve Japonya’nın bu kaynaklara bağımlılığının daha yüksek düzeylerde olacağını, o nedenle, ABD’nin Orta Doğu’da ve Basra Körfezi’nde güçlü konumda olmasının sadece ekonomik bir gereksinim olmayıp, aynı zamanda diğer ülkelere karşı büyük bir stratejik avantaj sağlayacağını da ileri sürmüştür.

ABD’nin Ortadoğu ve Osmanlı İmparatorluğu uzman tarihçilerinden Bernard Lewis’in 1992 sonbaharında Foreign Affairs Dergisi’nde yayınladığı “Ortadoğu’yu Yeniden Değerlendirmek” olarak çevrilebilecek (Rethinking the Middle East) başlıklı yazısında önemli gözlemlerde bulunmuştur. Lewis’in gözlemlerine göre, 1948 de İsrail’in bir devlet olarak kurulmasından bu yana Ortadoğu’da yer alan bir seri olaylar sonucu (ki Lewis bunları teker teker saymakta ve etkilerini değerlendirmektedir), Arap devletleri arasındaki bağlar giderek zayıflamıştır. Anılan incelemede, olayların Araplar arası ilişkileri etkileyişine ilişkin birçok örneğe de yer verilmektedir.

Lewis’e göre, Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalinin bölgede yaratabileceği riskleri gören ABD’nin bölgeye yönelik hedeflerinin; bölgede, bu coğrafyayı denetleyebilecek tek bir hegemon gücün oluşmasına izin vermemek ve bölgenin petrol kaynaklarını kendi denetimi altında tutabilmek olarak açıklanabilir[14].

Lewis ayrıca, tarihsel olarak Ortadoğu tanımının Basra Körfezi çevresindeki ülkelerden başlayarak bölgeyi etkileyen uluslararası politik gelişmelere göre her yöne doğru genişleme eğiliminde olduğunu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerini içerecek şekilde genişlediğini belirtmiştir. Bağımsızlığını kazanan Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini etki altına almak için başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkeleri, İran ve Türkiye arasında bir yarışın da yaşandığını ve yarışın her üç ülkenin kendi inanç anlayışını bu ülkelere taşıma yanında, kullanılan alfabeyi de şekillendirmeye yönelik olduğu da belirtilmektedir. Lewis, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin Humeynizm ve Kemalizm arasında yapacakları seçimin kendileri için olduğu kadar bütün Orta Doğu’yu da etkileyecek önemde olduğunu 1992 tarihli yazısında belirtmiştir. Lewis’in bu gözlemine bir ekleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. O dönemde Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin seçim yapması sadece lâik ve demokratik yapı öneren Kemalizm ve köktenci anlayış dayatan Humeynicilikle sınırlı değildi, şeriat düzeni dayatan Vahhabilik modeli dayatmasını da kapsıyordu. Ve bu mücadele henüz bitmemiştir.

Lewis anılan makalesinde, Arap ülkelerinde oluşan köktenciliğin bu ülkelerde ortaya çıkan farklı, bazen birbiriyle bile çelişebilen İslâm militanlığını tanımlamak için yetersiz bir deyim olduğuna işaret etmekte ve bu ülkelerdeki diktatörlüklere, yozlaşmış yönetimlere tepki olduğu kadar, bütün politik ve ekonomik kanalların tıkalı olmasının ortaya çıkardığı bir tepki olduğunu da belirtmektedir.

Bernard Lewis sıradan bir tarihçi değildir. Lewis, 1993 yılında Fransız Le Monde gazetesinin soruları üzerine, 1915 yılında tehcir ortamında Ermenilerin bir bölümünün ölmesinin “soykırım” olmadığını, savaş ortamının bir yan ürünü olduğunu açıklaması üzerine, Paris’te mahkemede yargılanmış ve mahkeme tarafından Ermeni soykırımını inkâr ettiği için davada talep edilen 1 franklık sembolik para cezasına mahkûm edilmiştir[15].

Lewis’in makalesinin yayınlandığı Foreign Affairs dergisi de sıradan bir dergi değildir. Bu dergi ABD’de 1921 yılında kurulan 4900 üyeli “Dış İlişkiler Konseyi” (Council on Foreign Relations) isimli önde gelen ve ABD dış politikasını etkileyebilen bir “think tank” kuruluşunun yayın organıdır. Üyelerinin arasında eski dışişleri bakanları, eski politikacılar, bürokratları, CIA eski üst yöneticileri, bankacılar, hukukçular akademisyenler ve basın kuruluşlarının üst düzey yöneticileri de bulunmaktadır[16].

Lewis, Arap ülkelerinde pan-İslamizm anlayışının giderek yerini İslam köktenciliğine bıraktığını da belirtmektedir.

Lewis makalesinde Orta Doğu’yu bir bütün olarak bekleyen seçenekleri teker teker saymakta ve bunlardan birisinin de etnik ve inanç farklılıkları nedeni ile iç ve sınır aşan savaşlarla kaos ortamına ve Lübnanlaşmaya dönüşmek olduğuna işaret etmektedir. Orta Doğu ülkelerinin parçalanmasına yönelik sözlüğe, Balkanlaşma tanımının yanına Lübnanlaşma da eklenmiş bulunmaktadır.

Makalede İsrail’in, ABD’nin Orta Doğu politikalarında katkısı mı yoksa yükü mü olduğunu da ayrıntısı ile tartışılmaktadır.

Varşova Paktı’nın Doğu Avrupa ülkelerinde, rejim değişikliği politikalarının başarı ile uygulanması sonucunda, bu projeyi hazırlayan ABD Savunma Bakanlığı eski uzmanları Richard Perle ve Douglas Feith’in, 1996 yılında İsrail için benzeri uygulamalara yönelik bir rapor hazırlamışlardır. Adı geçen iki uzmanın bu raporda İsrail’e Saddam Hüseyin’in iktidardan düşürülmesi, Suriye’nin ve Lübnan’daki Suriye hedeflerinin vurulmasını önerdikleri, stratejik araştırmacı F. William Engdahl’in yayınladığı bir makalede belirtilmektedir[17]. Anılan makalede, bu planın dönemin İsrail hükümetince çok tehlikeli bulunduğu ve planı rafa kaldırdıkları da belirtilmektedir. Aynı yazar, aynı makalesinde 11 Eylül 2001 günü ABD’ye yapılan terörist saldırıları üzerine Bush yönetiminin Perle-Feith projesini “Büyük Orta Doğu Projesi” olarak uygulamaya koyduğunu da ileri sürmektedir.

Engdahl, ABD’nin önde gelen sivil toplum örgütlerinden “Ulusal Demokrasi Vakfının” (National Endowment for Democracy) Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerindeki rejim istikrarsızlıklarında rol aldığını da anılan yazısında birçok örnekle açıklamaktadır.

Prof. Peter Dale Scott, 2009 yılında yayınladığı bir yazıda, Mart 2001 ayında, Başkan Yardımcısı Cheney’in düzenlediği “Enerji Geçici İşbirliği” (Energy Task Force) toplantısına önde gelen petrol şirketlerinin de gizlice katıldığını ve yeni seçilmiş ABD yönetiminin izleyeceği enerji stratejilerini görüştüklerini yazmıştır. Scott anılan yazısında sonradan öğrendiğine göre, Enerji Geçici İşbirliği toplantısında Irak’ın petrol sahalarının haritasının hazırlandığını ve bu bağlamda güney batı Irak’ın petrol sahalarının dokuz arama blokuna da bölündüğünü ileri sürmüştür[18]. Toplantının yapıldığı tarih, 11 Eylül terör saldırılarından çok önce ve Irak’ın işgalinden de yıllarca önce olması dikkat çekicidir.

İlk olarak Zbigniew Bezezinki’nin 1979 yılında “Krizler Hilali” başlıklı makalesinde, daha sonra da Bernard Lewis’in 1992 de yayınladığı makalede kapsamı tanımlanan Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini de içine alan Orta Doğu, ABD Başkanı George W. Bush döneminde, Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye ve Kuzey Afrika ülkelerini de içerecek şekilde genişletilmiş ve “Büyük Orta Doğu” (Greater Middle East) olarak yeniden isimlendirilmiş bulunmaktadır[19].

Aslında bugün Orta Doğu’da yaşananları ve yaşanacakları anlayabilmek için bana göre, okunacak incelemelerin başında Yinon planı, Lewis’in makalesi ile Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası isimli kitabı yer almaktadır.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Lübnan uyruklu teröristlerin ABD’de gerçekleştirdikleri belirtilen, 11 Eylül 2001 tarihli saldırılarını izleyen dönemde, ABD’nin Arap ülkelerinde daha demokratik bir yapıya dönmesi gerektiği, Rand isimli think tank kuruluşunun 2008 yılında Savunma Bakanlığına sunduğu bir raporda yer aldığı da Engdahl’ın anılan makalesinde ileri sürülmektedir[20].

ABD’nin Pulitzer Ödüllü araştırmacı gazetecisi Seymour Hersh, 16 Ekim 2001 tarihinde, The New Yorker Dergisinde yayınladığı yazısında, ABD’nin Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (National Security Agency) Suudi Arabistan Kraliyet ailesi üyeleri arasındaki haberleşmeleri 1994 yılı ve belki de daha önceki yıllardan beri izlediğini yazmıştır. Bu çerçevede de ailenin ülkedeki el-Kaide gibi radikal örgütlerin kendilerini devirmesinden ciddi endişe duyduklarını ve bunu önleyebilmek için de bu örgütlere yüzlerce milyon dolar boyutunda kaynak aktardıklarının öğrenildiğini ileri sürmüştür[21]. Bu makalede Suudi Arabistan’da yönetim kadroları arasında yer alan büyük boyutlu yolsuzluklara da yer verilmiştir.

1957 yılına ait bir belge de İngiliz Başbakanı Harold Macmillan ile ABD Başkanı D. Eisenhower’in iki ülkenin istihbarat örgütlerince hazırlanan ve bir sınır çatışması çıkarılarak Suriye’de rejim değişliğine yol açacak gelişmeler öneren bir raporu görüştükleri de 2003 yılında yayınlanan bir haberde ileri sürülmüştür[22].

Doğal gazda Rusya’ya büyük ölçekli bağımlılık, Avrupa Birliği ülkeleri için stratejik bir sıkıntı yaratmaktaydı. Bu bağımlılığı düşürmek amacıyla, Avrupa Birliği ve ABD, Hazar Havzası ve Orta Doğu Bölgesi’nde üretilen doğal gazın Avrupa ülkelerine taşıması için arayış içindeydiler. Bu arayış sonucunda Nabucco Boru Hattı Projesine ilişkin hazırlıklara Şubat 2002 de başlandı ve Haziran 2002 ayında da Avusturya’dan OVM, Türkiye’den BOTAŞ, Macaristan’dan MOL Grubu, Bulgaristan’dan Bulgargaz ve Romanya’dan Transgaz arasında Nabucco Doğal Boru Hattı’nı inşa etmek için bir protokol imzalandı[23].

2003 yılında, ABD’nin Irak’ı işgalinden ve George W. Bush’un Temmuz 2003 de Irak’ta zafer kazanıldığını açıklamasından dört ay sonra, 25 Kasım 2003 günü New York Times gazetesinde, Dış İlişkiler Konseyi’nin eski başkanlarından Leslie H. Gelb bir makale yayınlamıştır. Bu makalede Gelb ABD için Irak’ta izlenecek tek uygun stratejinin Irak’ı kuzeyde Kürt, orta bölgede Sünni ve güneyde de Şii devletleri olarak üçe bölmek olduğunu yazmıştır[24]. Gelb böyle bir yapılanmanın ABD’ye harcamalarının ve askeri gücünün büyük bölümünü en iyi hizmeti görebilecek Kürt ve Şii devletlerinde kullanma olanağını verebileceğini yazmıştır. Gelb böyle bir yaklaşımın ABD’nin Sünni üçgeninde kazanamayacağı bir savaş için parasal kaynak harcamayacağı gibi asker kaybına da uğramayacağını belirtmiştir. Irak’taki ABD yönetiminin sorun kaynağı olan Sünni bölgesinin petrol gelirinden yoksun kalma sonucunda saldırgan ve uzlaşmaz tutumundan vaz geçmesini bekleyebileceklerini de ileri sürmüştür[25].

Gelb’in makalesinde üzerinde durduğu diğer bir husus ise, Irak’ın sınırları etnik ve inanç farklılıklarını olabildiğince göz önünde bulundurularak çizilecek sınırlarla üç ayrı devlete ayrılmasından sonra, ABD Kongresi’nin tahsis ettiği milyarlarca doları, Kürt ve Şii devletlerinin yeniden inşası için kullandırılabileceğini belirtmiştir. Bu kaynakların tahsis edilebilmesi için de ön şart olarak demokratik seçimlerin yapılması ve kadınların, azınlıkların ve basının haklarının korunmasının ileri sürülebileceğini belirtmiştir.

Irak’ın ABD tarafından işgalinden kısa süre sonra, işgale karşı ciddi bir direniş hareketi ortaya çıkmış ve şiddeti giderek artmaya başlamıştı. Bu gelişmenin yer aldığı dönemde, ABD yönetimi Kasım 2003 de G-8 üyeleri ile Ortadoğu’da izlenecek politikaları görüşmede kullanılmak üzere, “Büyük Ortadoğu Ortaklık Girişimi” (President Bush’s “Greater Middle East Partnership Initiative”, U.S. Working Paper For G-8) görüşme belgesi hazırlamıştı[26]. Bu belgenin hazırlanmasında Birleşmiş Milletlerin Arap kökenli bürokratları tarafından 2002 ve 2003 yılları için hazırlanmış olan “Arap İnsanî Gelişme Raporu”ndaki (U.N. Arap Human Development Report) bilgilerden yararlanılmıştı. Anılan Raporlarda, insan hakları bakımından Arap ülkelerinde “üç açık” olduğuna vurgu yapılıyor ve bunların sırasıyla, özgürlük, bilgi ve kadın haklarına yönelik olduğu belirtiliyordu. Dar al Hayat’ta yayınlanan ABD’nin G-8 e sunacağı Görüşme Belgesi’nin ilk paragrafında, söz konusu açıkların bütün G-8 üyelerinin ulusal çıkarlarını tehdit ettiği belirtilmiş ve bölgedeki politik ve ekonomik olanaklardan yoksun insan sayısı artmaya devam ederse, aşırılıklarda, terörde, uluslararası suçlarda ve yasadışı göçlerde artışlar yaşanacağına işaret edilmektedir. Aynı paragrafta bu ülkelerdeki o tarihteki durumu gösteren istatistiklerin Büyük Ortadoğu ülkeleri için korkutucu boyutta olduğu da belirtilmektedir[27]. Bu bağlamda, Arap Birliğine üye 22 ülkenin toplam GSYİH’nın İspanya’nın GSYİH’dan küçük olduğu, bu ülkelerin nüfusunun yüzde 40 ına yakın bölümünü oluşturan yetişkinlerin ki 65 milyon kişinin okur yazar olmadığı ve bu okuyamaz-yazamazların 2/3 ünün de kadın olduğu gibi bazı verilere yer verilmektedir. Yayınlanan bu metinde bu gidişin alternatifinin söz konusu iki B.M. raporunda yer alan politik, sosyal ve ekonomik reformların Büyük Ortadoğu’da süratle yaşama geçirilmesi olduğu belirtilmektedir. Büyük Ortadoğu Ortaklık Girişimi’ne ilişkin çeşitli eleştiriler yapılmıştır. Bu bağlamda en dikkat çeken değerlendirme, Eddie J. Girdner tarafından yapılmıştır. Adı geçen bu girişimin bölgeye özgürlük, barış getirmek ve reform yapmaktan ziyade, Batı sermayesinin ve ABD politik denetiminin Bölge’deki egemenliğinin sürekliliğini güven altına almak olduğunu yazmıştır[28].

Seymour Hersh, 22 Haziran 2004 günü gazeteci Amy Goodman ile yaptığı söyleşide şu görüşleri açıklamıştır; “İsrail’in Talabani ve Barzani aşiretleri ile çok eskiye dayanan ilişkileri vardır. Yahudi kökenli Kürtlerin çoğu İsrail’e göç etmiş olmakla birlikte bölge ile yoğun ilişkileri devam etmektedir. Bu yılın (2003) bitmesinden bir süre önce, İsrail, eğitimli Kürt komandoları ile birlikte çalışmaya başladı. Anlaşıldığı kadarı ile bu İsrail’e ait bir fikirdi. Siz nasıl tanımlarsanız, İsrail’in elit komando birimleri, terör veya karşı-terör birimleri Kürtlerin eğitimini hızlandırdı. Sanırım, bu çalışmaların başlangıç hedefi (Irak’taki) ABD’nin isyancılara karşı savaşına destek olmaktı.[29]” Bu söyleşide, İsrail’in Irak’ta Kürt peşmergelerini eğitmesinden Türkiye’nin ciddi rahatsızlık duyduğuna ilişkin bilgiler de yer almaktadır. Hersh bu söyleşisinde İsrail’in yaptığının aptalca bir uygulama olduğunu ve Türkiye’nin tepkileri üzerine, İsrail Hükümeti içinde de bu uygulamaların ciddi şekilde sorgulandığına da yer verilmektedir.

Seymour Hersh, bu söyleşiden bir hafta sonra, The New Yorker dergisinde yayınladığı “Plan B” başlıklı yazısında, kendisine ulaşan bilgilere göre, İsrail’in, Irak’ta, ABD’nin bir yılı aşan uygulamalarından sonra, bu ülkeye demokrasi ve istikrar getirmekte başarılı olamayacağı sonucuna vardığını yazmıştır. Aynı yazıda, “Başbakan Ariel Sharon Hükümeti’nin savaşın, İsrail’in Irak Kürtleri ile uzun süreden beri var olan ilişkilerinin stratejik konumunu daha fazla olumsuz yönde etkilememesi için yarı otonom Kürdistan bölgesinde önemli bir varlık kurma kararı aldığını[30]” belirtmiştir. Hersh aynı yazısında, İsrail’in istihbarat ve askeri unsurlarının Kürdistan’da sessizce Kürt komandolarına eğitim verdiği ve daha da önemlisi İran ve Suriye’deki Kürt bölgelerinde gizli etkinlikler yürüttüğünü yazmıştır. Hersh aynı yazısında Türkiye’nin Irak Kürdistanı’nda artan İsrail varlığından rahatsızlık duyduğunu ve bu durumun Irak Kürdistanı’nda bağımsızlık umutlarını özendireceğinden endişe ettiğini de belirtmiştir. Hersh, İsrail’in Kürdistan ile ilişkilerinin yeni olmadığını 1960 lı ve 1970 li yıllarda Orta Doğu’da Arap olmayanlarla stratejik ittifak arayışları politikası uyarınca, İsrail’in Irak’ta Kürt ayaklanmalarını aktif olarak desteklediğini belirtmiştir. 1975 yılında ABD’nin İran Şahı’nın kararlarına uyarak Irak’taki Kürt otonomi beklentilerini desteklemekten vaz geçerek, Kürtlere ihanet edildiğini de yazmıştır. ABD’nin bu tutumu nedeni ile izleyen yıllarda şiddetin yaygınlaştığı da belirtilmiştir. 1984 de PKK’nın Türkiye’ye karşı ayrılıkçı şiddet hareketlerine başladığı ve sürdürdüğünü ve bunun Türkiye’ye çıkardığı maliyetler de söz konusu yazıda ele alınmıştır. Hersh bu yazısında, Alman ulusal güvenlik görevlileri ile yaptığı bir söyleşide, bu yetkililerin yeterli petrol kaynaklarına sahip bağımsız bir Kürdistan’ın Suriye, İran ve Türkiye üzerinde sıra dışı etkileri olacağına ve Orta Doğu’daki istikrarsızlığı sürekli kılacağına işaret ettiklerine değindikten sonra, aynı Alman yetkilinin böyle bir bağımsız devletin düşman devletlerle çevrili yeni bir İsrail yaratmak olacağını belirttiğini de ileri sürmüştür. Aynı Alman görevlisinin Bush yönetimi içinde bağımsız bir Kürdistan’ı hoşgörü ile bakacak görevlilerin bulunduğu da dile getirildiği Hersh’in yazısında yer almaktadır. Hersh’in anılan makalesi diğer yazıları gibi çok dikkatle okunması gereken bir çalışmadır.

28 Haziran 2005 tarihinde Nabucco Doğal Gaz Boru Hattı’nı inşa edecek şirketler arasında ortaklık anlaşması imzalandı[31].

Halen ABD Başkan Yardımcısı görevinde bulunan Joseph R. Biden, Dış İlişkiler Konsey’i eski Başkanlarından Leslie H. Gelb ile birlikte Mayıs 2006 de New York Times gazetesinde, “Irak’ta Öz Yönetimle Birlik” başlığı altında bir yazı yayınlamışlardır. Bu yazıda önce Başkan Bush’un Irak’ta zafere ulaşacak bir stratejisinin olmadığı, yenilgiyi önleyecek şekilde durumu idare edip sorunu ardından gelecek Başkan’a ötelemeyi düşündüğüne işaret edilmiştir. Irak’ta ABD’nin içine düştüğü açmaza ilişkin gözlem ve yorumlar yapıldıktan sonra bir öneride bulunmuşlardır. Irak’ın Kürt, Sünni ve Şii özerk bölgelerine ayrılması, her bölgenin öz yönetim ve güvenlik örgütünü oluşturması ve merkezi yönetimin sınır güvenliğinden, dış politikadan ve petrol gelirlerinden sorumlu olmasını önermişlerdir[32]. Aynı yazıda, Bağdat’ın federal bölge olarak kalması ve nüfusun yoğun ve karma olduğu bölgelerde çoklu etnik gruptan oluşan ve uluslararası bir polis güvenlik örgütünün olması da belirtilmiştir.

Irak’ın üç otonom bölgeye bölünmesi savlarının yoğun olarak ortaya sürüldüğü bu dönemde kayda değer önemli bir gelişme, Amerikan Harp Akademisi’nden emekli olmuş Yarbay Ralph Peters’in ABD Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde Haziran 2006 tarihli sayısında “Kanla Çizilecek Sınırlar: Daha İyi Bir Orta Doğu nasıl görünecek” (Blood Borders: How a better Middle East would look) başlığı ile yayınladığı makale ve içindeki harita olmuştur.

Peters’ın bu haritası İtalya’daki NATO Savunma Koleji’nde derslerinde kullanıldığında, Türk subaylarının ciddi tepkisi ile de karşılaşmıştır. Harita 2 de yer alan Yarbay Peters’ın bu haritası, Temmuz 2006 yılında piyasaya çıkan dilimize “Savaşmayı Asla Bırakma” diye çevrilebilecek “Never Quit the Fight” isimli kitabında da yer almıştır[33].

Emekli Yarbay Peters, birçok askeri dergide ABD dış politikası üzerinde yazılar yayınlamıştır.

Harita 2

yazi352_gorsel01

Kaynak: Mahdi Darius Nazemroaya, “Plans for Redrowing the Middle East: Project for a ‘New Middle Eâst’” Global Research November 18, 2006.

Harita 2 dikkatle incelendiğinde şunları saptamak mümkündür. Suriye’nin Akdeniz’e yakın toprakları bu ülkeden alınıp Lübnan’a eklenmekte ve “Büyük Lübnan” oluşturulmaktadır. Böylece etnik ve inanç farklılıkları artan yeni bir Lübnan yaratılmak istenmektedir. Ürdün toprakları Suudi Arabistan’ın kuzey batısını içine alacak şekilde genişletilmektedir. Irak üçe bölünmekte ve güneydeki Arap Şii devletine Suudi Arabistan’ın petrol zengini doğu toprakları ile İran’in Basra Körfezine komşu topraklarının önemli bölümü eklenmektedir. Suudi Arabistan’ın güneyindeki topraklarının bir bölümü de Yemen’e eklenmektedir. Suudi Arabistan’ın geriye kalan toprakları Mekke ve Medine’yi içeren Kutsal İslam Devleti ve geriye kalan çöl de Suudi Bağımsız toprakları olarak ikiye ayrılmaktadır. Belücistan, Pakistan’dan ayırılmaktadır. Türkiye, Suriye, Irak ve İran’dan ayrılan topraklar da Kürdistan devleti kurulmak istenmektedir.

NATO Koleji’inde bu haritanın kullanılmasına ciddi tepki gösterenlerden birisi de dönemin Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt olduğu belirtilmektedir. Buna göre, Büyükanıt, ABD Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace arayarak haritayı protesto etmiş ve ABD Genel Kurmay Başkanı’ndan haritanın ABD resmi politikasını yansıtmadığı yanıtını almıştır[34].

Yarbay Peters’ın haritası Orta Doğu’daki devletlerinin en kapsamlı parçalamasını yansıtan ve kamuoyuna açıklanan ilk harita konumundadır.

18 Haziran 2007 günü, ABD başkenti Washington Senatör Biden’in davet ettiği ilginç bir toplantıya da tanık olmuştur. Toplantıya ABD’deki sivil toplum örgütlerinden bazılarının üyeleri çağrılmış ve Biden Jr.’ın “Plan Z” veya diğer bir isimle “Irak’ın yumuşak parçalanması” olarak adlandırılan projesi üzerinde görüşmeler yapılmıştır[35]. Bu görüşmeler sırasında üzerinde durulan hususlardan birisi de Irak’ın özerk bölgelere ayrılması sonrasında, etnik ve inanç olarak bağlı olduğu bölgeden farklı bir bölgede kalanların “gönüllü” olarak yer değiştirmeleri de ele alındığı belirtilmektedir[36]. İşin ilginci, yakın ve uzak tarih bölünen ülkelerde gönüllü göç olayının yer almadığına nedense hiç yer verilmemiştir. Bölünme sonucunda azınlık durumuna düşenler kaçabilme olanağını buldu ise kaçmıştır, kaçamayanlar ise ya öldürülmüş ya da zorunlu asimilasyona konu olmuştur.

26 Haziran 2006 tarihinde Viyana’da Nabucco Projesine ilişkin olarak Bakanlar düzeyindeki belge imzalandı.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, İsrail’e yaptığı ziyaret sonrasında, 21 Temmuz 2006 günü düzenlediği bir basın toplantısında İsrail’in Lübnan’a saldırması ve bu ülkede yer alan gelişmeleri şöyle değerlendirmiştir. “Şu anda bu ülkede gördüklerimiz, bir bakıma, ‘Yeni Orta Doğu’nun ’artmakta olan doğum sancılarıdır’, halen bizim yapmakta olduğumuz da Yeni Orta Doğu’yu ileriye doğru itmekten ibarettir, yoksa geriye eski duruma doğru değil. [37]

Bu gelişmelerin ortaya çıktığı dönemde ABD’de Profesör Mark Levine tarafından, yeni muhafazakârlar ile yeni küreselcilerin “yeni dünya düzeni”ni kurulabilmesi için yaptıkları çalışmaları tanımlamak için ortaya yeni bir kavram atmıştır; “yaratıcı yıkım” (creative destruction)[38]. Yaratıcı yıkım kavramı ilk olarak 1950 li yıllarda Avusturya’nın ünlü ekonomisti Joseph Schumpeter tarafından ortaya atılmıştır. Schumpeter’e göre, “sanayi yapısında başlayacak değişim, ekonomik yapıyı içten içe durmaksızın değiştirmeyi sürdürecek ve eski yapıyı yıkarken durmaksızın yeni yapıyı yapılandıracaktır.[39]

Irak’ın işgalinden sonra başlayan iç savaş süreci ve 2006 yılında İsrail’in Lübnan’ı sürekli bombalayarak Hizbullah’ı zayıflatmayı hedeflemesi ile amaçlanan şey bu ülkelerde kaos ortamı yaratılarak, bu ülkelerde iç çatışmaların yeni bir yapı ortaya çıkarmak için fırsat yaratacağı beklentisi idi. Sonuçta, Irak’ta başlamasına yol açılan iç savaş bir şekilde durdurulmuş ise de, Sünni-Şii-Kürt bölgelerinde karşılıklı güvensizlik kemikleşmiş ve ülke iç güvenlikten yoksun bir ortamda, ekonomik olanaklarını ülke ve yurttaşlarının refahına hizmet eder duruma getirememiştir[40]. Ayrıca, 2010 lu yıllarda Irak’ta oluşan/oluşturulan Irak-Şam İslâm Devleti (İŞİD) hem Irak hem de Suriye’de en güçlü terör örgütü konumuna gelmiştir. Diğer taraftan, İsrail’in Lübnan’ı sürekli bombalaması Hizbullah’ı zayıflatamamış, İran’ın desteği ile daha güçlenmesine ve Lübnan’ı daha etkin denetlemesine yol açmıştır[41]. Ancak yabancı petrol şirketler Irak’ın kaynaklarını denetimleri altına alacak anlaşmaları yapabilmişlerdir.

Yaratıcı yıkımın gerçekleşebilmesi için, inanç perdesi ve etnik ayırımcılık arkasına sığınarak terör eylemleri yapan örgütler kullanıldığını da ülkeler bazındaki bilgilerde görülmektedir. Ayrıca ülkelerin içinde bu yabancı ülkelerin oyunlarında rol alan işbirlikçilerin rolü de küçümsenmeyecek boyutta olmaktadır.

Bir önceki dipnotta yer alan Mark LeVine’in makaleleri Orta Doğu’da kaos ortamının yaratılması için yapılan çalışmalar konusunda zengin bilgi içermektedir. LeVine’in 2005 yılı makalesinde Dünya Bankası’nın 1995 yılında Orta Doğu’nun modernleşmesi ve yeni dünya ekonomik düzenine uyum sağlayabilmesi için “bir sarsıntı dönemi” (shake-down period) geçirmesi gerektiği savını ileri sürdüğü de belirtilmektedir[42].

İzleyen bilgilerden de görüleceği üzere, Orta Doğu’nun enerji kaynaklarını denetlemek amacıyla başlatılan kaos ortamı artarak devam etmekte ve Üçüncü Dünya Savaşı riskinden bahsedilir noktaya gelinmiştir.

18 Haziran 2007 de yayınlanan bir haberde, İngiltere’nin Kuzey Irak Kürt Otonom Bölgesinde konsolosluk açtığı, Fransa’nın da bir konsolosluk açmak için çalışma yaptığı ve Rusya’nın da Bölge yetkilileri ile konsolosluk müzakereleri yapmakta olduğu belirtilmiştir[43]. Bu haberden kısa süre sonra yayınlanan diğer bir haberde, Hollanda’nın Temmuz 2007 ayı içerisinde, Kuzey Irak Otonom Bölgesinde konsolosluk açacağı belirtildikten sonra Yunanistan’ında aynı Bölgede konsolosluk açma düşüncesinde olduğu ileri sürülmüş ve Rusya ile de konsolosluk müzakeresi yapıldığı kaydedilmiştir. Bu haberde ayrıca, Kuzey Irak Otonom Bölgesi’nin de başta Almanya, Fransa, İsveç, İsviçre, Hollanda ve Belçika olmak üzere 15 ülkede konsolosluk açacağı belirtilmiştir[44]. Irak’ın parçalanmasının gündemde olduğu bir dönemde çeşitli ülkelerin Kuzey Irak’ta Erbil kentinde diplomatik temsilcilik açması önemli bir gelişmedir. Bu konsolosluklar, ilgili ülkelerin Kuzey Irak Otonom Bölgesinde ekonomik çıkarlarını geliştirme ve koruma amaçlı olduğu kadar politik ilişkileri de doğrudan yürütme hazırlığı olarak da anlaşılmalı ve gerektiğinde bağımsızlığı ilk tanıyan ülke olabilmek için atılmış birer adım olarak da düşünülmelidir. Şubat 2009 ayında Almanya Dışişleri Bakanı Bağdat’a yaptığı resmi ziyaret sonrasında Kuzey Irak Otonom Bölgesini de ziyaret etmiş ve konsolosluk açılışı yapmıştır[45].

Yukarıda söz konusu edilen Senatör Biden Jr. İle Gelb’in önerdiği Irak Planı ABD Senatosu tarafından Eylül 2007 de 75 e karşı 23 oyla onaylanmıştır. Diğer bir deyişle ABD Senatosu Irak’ın üç öz yönetim bölgesine bölünmesine onay vermiştir[46].

Senatör Biden, bu yazıdan yaklaşık dört ay sonra yayınladığı “Irak’ı Bir arada Tutma Planı” başlığı ile yayınladığı yeni bir yazıda şu gözlemlerde bulunmuştur; “Irak’taki yeni gerçek, Sünni ve Şii’ler arasındaki şiddet, güvenlik tehdidi olarak, ayaklanmayı ve yabancı teröristlerin çatışmalarını aşmış bulunmaktadır.[47]” Biden ayrıca şu hususlara da vurgu yapmıştır, “Aralık 2005 seçimlerinde oyların yüzde 90 ı mezhepleri temsil eden listelere gitmiştir. Etnik milisler Irak’ta yasa uygulayıcı konuma gelmişlerdir. Bu milisler güvenlik güçlerinin içine de sızmışlardır. Mezhepler arası çatışmalar karışık olarak yaşayan bölgelere de sıçramıştır. Son aylarda karışık yerleşim yerlerinde yaşayanlardan 200,000 den fazla kişi mezhepsel çatışma endişesi ile evlerini bırakıp göç etmişlerdir.” Biden bu gözlemlerinden sonra, Gelb ile birlikte önerdikleri Planı yeniden açıklamıştır.

Biden ve Gelb birlikte yayınladıkları yazılarında yaklaşık bir buçuk yıl sonra Ekim 2007 de yeniden kaleme aldıkları ve “Bölünme değil Federalizm” başlıklı yazılarında ilk yazılarının Irak’ın parçalanmasının önerildiği şeklinde anlaşıldığını, amaçlarını ülkenin parçalanması değil federal bir yapıya geçilmesi olduğunu anlatmışlardır[48].

Almanya’nın RWE enerji şirketi Şubat 2008 de Nabucco Projesine ortak olmuştur. 11 Haziran 2008 tarihinde de Azerbaycan Nabucco Projesine doğal gaz vermek için bir sözleşme imzalamıştır.

ABD Başkanı George W. Bush döneminde önce Ulusal Güvenlik Danışmanı (2001-2006) ve daha sonra da Dışişleri Bakanı (2005-2009) olarak görev yapan Condolleezza Rice, Ağustos 2008 ayında Dışişleri Bakanı olarak “Ulusal Çıkarları Yeniden Düşünmek” başlığı ile bir yazı yayınlamıştır. Bu yazıda şu görüşleri ileri sürmüştür; “60 yıldır hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin yönetiminde ABD’nin geniş tanımlı Ortadoğu’daki temel yaklaşımı, otoriter rejimleri desteklemek olmuştur, bu bölgedeki yöneticiler de, bölgedeki istikrarın sürmesi için bölgedeki ortak çıkarlarımızı desteklemişlerdir. 11 Eylül’den sonra giderek daha iyi anlaşıldı ki bu eski ilişki yanlış bir istikrar sağlamıştır. Bölge’de politik düşünceleri yasal olarak dile getirebilecek hemen hemen hiçbir ortam bulunmamaktadır. … Ortadoğu 1945 ten bu yana arka arkaya birçok iç çatışma ve sınır aşan savaşlara sahne olagelmiştir. … İnsanlar geleneksel ilişkilerini sürdürmeye özen gösterirken, kırılgan politik kurumlarla inanç ve etnik farklılıklar nasıl korunabilecektir? … İlk sorun el-Kaide gibi gruplarla somutlaşan ve küresel ideolojiye dönüşen şiddete dayalı İslâmî aşırılıklardır. Bu gruplar, modern politikaların temel ilkelerini tümden reddederek, bunun yerine bağımsız devletleri deviren, sınırları silen ve eski hilafet emperyalist yapısını canlandırmaya çalışmaktadırlar. [49] ” Rice bu makalesinde daha İŞİD oluşmadan “hilafet emperyalist yapısının” canlandırılmaya çalışılmasından bahsetmektedir.

Gözlemlediğiniz üzere, Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulaması için seçilen temel araçlar bu bölgedeki ülkelerin bünyesindeki inanç ve etnik farklılıklarıdır. Çünkü, bölgede farklı inançların ve farklı etnik kökenlerin bir arada barış içinde ve ortak gönence ulaşma kültürü üzülerek belirtmek gerekir ki oluşturulamamıştır. Bunun oluşmasına en büyük engel ülkelerin izledikleri politikalar kadar, dış güçlerin bölgeye yönelik emelleri olmuştur. Büyük Ortadoğu kapsamına giren ülkelerin inanç ve etnik farklılıklarının kırılganlığını bu yazıda incelemeyeceğim. Zira, Büyük Ortadoğu tanımı içine giren ülkelerin inanç ve etnik yelpazelerini ve kırılganlık boyutlarını incelediğim bir yazıyı bu sitede 2012 yılında, “Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasi Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine etkileri” başlığı ile yayınlamıştım. İsteyen okur, anılan yazıya www.hikmetulugbay.com/?p=352 bağlantısından erişilebilir.

2009 yılında Doğu Akdeniz’de yer alan iki gelişme, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın enerji kaynaklarını denetlemek için sergilenmeye başlamış bulunan “yaratıcı yıkım” çalışmalarının boyutunu ve ivmesini değiştirecek niteliktedir. Bunlardan ilki, İsrail’e ait Texas Enerji Şirketi ile Doğu Akdeniz’de doğal gaz araması yapmakta olan ABD’nin Noble Energy şirketi Hayfa limanının yaklaşık 93 kilometre (50 deniz mili) açığında Levantine Havzası’nda Tamar sahasında, 235 milyar metreküp (8.3 trillion cubic feet) doğal gaz rezervi bulmuştur. Bulunan bu rezerv dünyada 2009 yılında bulunan en büyük boyutlu gaz rezervini oluşturmuştur[50]. Levantine Havzası’nda bulunan bu zengin doğal gaz kaynağının keşfinden yaklaşık bir yıl sonra Texas-Noble Enerji konsorsiyomu bu kez yine İsrail açıklarında, Leviathan Havzası’nda 481 milyar metre küp (17 trillion cubit feet) boyutunda yeni bir doğal gaz sahası daha keşfetmiştir[51]. Doğu Akdeniz’de İsrail’in kıta sahanlığı içinde bu zengin doğal gaz kaynaklarının keşfedilmesi Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yeni gelişmelere de yol açmıştır. Bu keşiflerle birlikte Lübnan, Suriye, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynakları üzerindeki hak iddiaları ortaya çıkmıştır. Bu zengin doğalgaz kaynaklarının çok büyük ölçekte doğal alıcısı Avrupa Pazarıdır. Bu gazın Avrupa Pazarına ulaşması bir yandan Avrupa’nın Rusya’nın doğalgaz bağımlılığını azaltacaktı. Bu gazın Avrupa Pazarına ulaşabilmesi için İsrail-Lübnan-Suriye-Türkiye üzerinden Avrupa’ya yönelik boru hattı döşenmesi gerekecekti.

İkincisi ise, aynı dönemde Basra Körfezi’ndeki dünyanın en zengin doğalgaz yataklarına sahip bulunan Kuzey/Güney Pars sahasındaki doğalgazı Avrupa Pazarına sunmak için yarışan iki doğalgaz boru hattı projeleri idi. Bu iki doğalgaz boru hatlarından ilki Katar-Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye üzerinden Avrupa’ya döşenecek boru hattı idi. İkincisi ise İran-Irak-Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştıracak boru hattı projesidir. Bu üç projenin düğümlendiği kilit nokta ise Suriye toprakları idi. Kısa sonra Suriye’de çıkarılacak iç savaş üzerine yine bu sitede bu iç savaşın gerisinde yatan nedenleri incelediğim “Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyenin Yeri ve Önemi” başlıklı yazımı 2013 yılında bu sitede yayımlamıştım. Dileyen okur o yazıya www.hikmetulugbay.com/?p=471 bağlantısından ulaşabilir. Bu gelişmelerden sonra Nabucco projesinin adını anan pek olmamıştır.

Aslında Suriye’de iç savaş, 2011 yılında Arap Baharı çerçevesinde bu ülkede çıkan/çıkarılan olaylar nedeni ile başlamış veya başlatılmış değildir. Suriye’de bir iç savaş çıkarılmasının temelinde, Başar Esad’ın 2009 yılında Katar doğalgaz boru hattının Suriye üzerinden geçmesine uygun görüş vermemesi üzerine sahneye konulmuştur[52].

Katar-Türkiye doğalgaz boru hattının yapılması halinde Arap Yarımadasındaki Sünni inançtaki Arap Krallıklarına Avrupa enerji pazarlarında önemli bir yer kazandıracaktı. Bu Krallıklar aynı zamanda ABD’nin de müttefikleriydi[53]. Katar aynı zamanda ABD Merkez Komutanlığına ait iki büyük askeri üsse de ev sahipliği yapmaktaydı. Katar doğalgazı Suriye üzerinden Avrupa’ya ulaşabilse idi, Suriye nüfusunun yaklaşık yüzde 74 ünü oluşturan Sünni inançlılar üzerinde Katar ve Suudi Arabistan etkisinin arttırılması da sağlanmış olacaktı. Bu doğalgaz boru hattı Suriye’yi politik olarak destekleyen Rusya’nın Avrupa enerji pazarındaki gücüne de darbe vurmuş olacaktı. Bu bakımdan bu proje NATO’nun Rusya’ya yönelik bir stratejik hamlesi olarak da görülmekteydi[54]. Bu doğalgaz boru hattı Türkiye’ye de önemli bir boru hattı geçiş ücreti kazandırmanın ötesinde Türkiye’nin Rusya ve İran’a doğal gaz bağımlılığını da önemli ölçüde düşürebilecekti.

Buna karşılık, İran, Bağdat, Suriye üzerinden Lübnan’a döşenecek doğalgaz boru hattı, İran’a Avrupa enerji pazarında önemli bir yer kazandıracaktı. Bu durum İran’ı ekonomik olarak güçlendirme yanında Basra Körfezi Bölgesinde güç kazanmasına da neden olabilecekti. Kuzey Pars’tan gelecek İran doğalgaz boru hattının Türkiye’ye gelmesinin İran tarafından tercih edilmemesinin nedeni de İran’ın Avrupa’ya doğalgaz ihraç edecek boru hattının önemli bir bölümünü Türkiye’nin denetimine bırakmak istememesi olarak açıklanabilir. İran’ın çok uzun süredir ABD ve Avrupa Birliği ülkelerince ekonomik yaptırım altında tutulması da doğal olarak bu ülkeyi Rusya ve Çin ile yakınlaşmaya zorlanmıştır. İran’ın geçmişte Rusya’ya doğalgazda bir tür OPEC kurma önerisinde bulunduğu da anımsanırsa, Rusya ve İran dünya doğalgaz rezervlerinin yüzde 38 ine sahip olarak Avrupa doğalgaz pazarlarında egemenlik kurmaları da gündeme gelebilirdi. Ayrıca, kaya gazı üretimi süratle artmakta olan ABD’nın gaz fazlasını Avrupa’ya pazarlaması da önemli bir rekabetle karşılaşmış olacaktı.

İşte bu gelişmeler yer alırken, 11 Temmuz 2012 günü “Suriye: Bir Ulus Devletin Küreselci Yıkımı” başlığı ile yayınlanan bir makalede, Suriye’nin Kuzeydoğusunda yaşayan Kürtlerin Suriye’nin parçalanmasında önemli bir rol oynayacağına değinilmiş ve Kürt azınlığın çok uzun süredir Washington ve Londra tarafında hem politik hem de askeri politika aracı olarak kullanıldığı iler sürülmüş ve bu Kürt azınlığının öneminin haritalar yeniden çizildiğinde anlaşılacağı belirtilmiştir[55]. Bu makalede, Suriye’nin Balkanlaştırılması başlığı ile Harita 3 de yer alan parçalanma haritası yayınlanmıştır. Harita 3 e dikkat edildiğinde, Suriye’li Alevi toplumuna Lübnan’ın Kuzeyinden başlayan ve Türkiye’nin Hatay iline kadar uzanan hemen hemen Lübnan genişliğinde (haritadaki kırmızı renkli alan) bir alan bırakılırken, Suriye’de yerleşin Dürzilere İsrail sınırının Kuzeydoğusundaki alanın verilmesi (Haritada mavi renkli alan) ve Suriye Kürtlerine de Suriye’nin Kuzeydoğusundaki (Haritada yeşil renkli alan) terk edilmesi öngörülmüştü. Suriye’nin geri kalanı da Sünni Suriyelilerin yönetimine bırakılacaktı. Haritanın üzerindeki “Suriye’nin Balkanlaştırılması” sözcükleri de dikkat çekicidir. Söz konusu yazı ve Harita yayınlandığında İŞİD (DEAŞ) henüz ortaya çıkmamıştı. İŞİD’in Irak’ta ortaya çıkıp, Suriye’ye de yayılması ile Suriye’deki fiili durum değişmiştir.

İşte bu bilgilerin yer aldığı yazıdan çok kısa süre sonra, 23 Temmuz 2012 de Al Jazeera’da yayınlanan bir haberde, Kuzey Irak Yerel Yönetiminin Başkanı Mesud Barzani’nin Kürt Yerel Yönetimi’nin Kuzey Irak’ta, Suriyeli Kürtleri eğittiğini, eğitimleri tamamladıktan sonra Suriye’deki Kürt topraklarını korumak üzere geri gönderileceklerini söylediği belirtilmektedir[56]. Aynı haberde, eğitilen Kürtlerin, bir süre önce Suriye’den Kuzey Irak’a sığınmak durumunda olan Kürt gençleri olduğu da belirtilmektedir.

Suriye’nin parçalanması sürecinin ortaya çıkardığı bir gelişme de çatışmalar nedeniyle 2013 yılında Suriye’den 50,000 den fazla Kürt’ün Irak’a geçmesi olmuştur. Bu gelişme üzerine, Barzani 2013 yılı sonbaharında Irak, Suriye, İran ve Türkiye’den 40 dolayında partiye mensup 600 delegenin katılacağı bir zirve toplantısı yapılacağının da açıklamıştır[57].

Harita 3

syrian_balkanization_by_3d4d-d6kc4po1

Kaynak: Patrick Henningsen’in sonnot 55 de kayıtlı yazısı.

İzleyen yıllarda Suriye’de yüksek yoğunluklu bir iç savaş yaşanmaya başlamıştı ve Rusya’nın Başar Esad yanında yer almaya başlamasına rağmen günümüze kadar sürdürülmüştür.

Robert F. Kennedy Jr’ın son notta yer alan makalesinde ileri sürdüğüne göre, Wikileaks’e sızdırılan ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasındaki gizli yazışmalara göre, Başar Esad’ın 2009 da Katar-Türkiye doğalgaz boru hattının ülkesinden geçmesini reddetmesi üzerine askeri kuruluşlar ve istihbarat örgütleri Suriye’de bir Sünni başkaldırısını planlamaya başlamışlardır[58]. 2011 yılında başlayan iç savaş sonucunda Suriye’nin 2015 yılı sonundaki görünümü Harita 4 de yer almaktadır. Bu haritada Türkiye sınırında İŞİD’in elinde bulundurduğu alan, Türkiye’nin ABD ve Rusya ile işbirliği içinde yaptığı askeri harekât sonrasında Türkiye’nin askeri denetimi altına geçmiştir. İŞİD’in ele geçirdiği bu alanları Suriye Kürtlerinin askeri gücü PYD de ele geçirip Akdeniz’e ulaşabilecek ve petrol boru hattı döşenebilecek bir “Kürt Koridoru”da oluşturma çabasında idi. Türkiye’nin Suriye’ye asker sevk etmesinden önce Suriye’nin durumu Harita 4 de yer almaktadır.

Harita 3 e kaynaklık eden yazıda, biraz önce de alıntılanan bir ifadeyi burada yinelemekte fayda görüyorum: “Suriye’nin Kuzeydoğusunda yaşayan Kürtlerin Suriye’nin parçalanmasında önemli bir rol oynayacağına değinilmiş ve Kürt azınlığın çok uzun süredir Washington ve Londra tarafında hem politik hem de askeri politika aracı olarak kullanıldığı iler sürülmüş ve bu Kürt azınlığının öneminin haritalar yeniden çizildiğinde anlaşılacağı belirtilmiştir.” Bu ifadeyi okuduktan sonra Harita 3 ve 4 de yer alan PYD’nin kontrolü altındaki “Harita 3 deki yeşil alanla Harita 4 deki sarı alanların büyüklüğü karşılaştırıldığında Temmuz 2012 den Temmuz 2016 arasında Kuzey Suriye’deki büyük değişikliği gözlemlenebilir. Türkiye’nin Temmuz 2016 dan sonra Suriye’nin Kuzeyinde İŞİD’in denetlediği alana askeri birlik sevk etmesinin temel nedeni Harita 4 deki iki sarı renkli alanın birleşmesini önlemektir. Zira PYD bu koridoru tamamlamak üzere İŞİD’e karşı yoğun bir savaş yürütmekteydi.

Harita 4

2300-syria-isis-8-13-15

Kaynak: The U.S. Deir Ezzor Air Strikes in Support of ISIS-Daesh Enable the “Salafist Principality” As Foreseen In The 2012 Defense Intelligence Agency Analysis By Moon of Alabama Global Research, September 21, 2016

İsrail Savunma Bakanı Moshe Ya’alon, katıldığı bir söyleşide, Libya, Suriye ve Irak gibi ülkeler Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapay olarak yaratılmış devletlerdir ve Batı’nın bu projesi çökmektedir. Ancak Mısır gibi ülkeleri ayrı tutmak gerekir, zira Mısır tarihi bir ülkedir ve Mısır olarak kalacaktır. Kendisine Orta Doğu’da sınırların değişip değişmeyeceği sorulduğunda ise, “Elbette değişecek, zaten değişmeye başladı. Suriye’yi yeniden bir araya getirebilir misiniz? Esad Suriye topraklarının sadece yüzde 25 ini kontrolü altında tutabiliyor” yanıtını vermiştir[59].

Batı basınında son haftalarda Suriye’de ABD ve Rusya arasında sıcak savaş çıkmasından endişe eden yazılarda artış görülmektedir.

Büyük Ortadoğu projesi ile ilgili olarak Doğu Akdeniz çevresinde bu gelişmeler yer alırken, ABD Senatörü McCain (daha önce Cumhuriyetçi Parti Başkan adayı olmuştu) beraberinde diğer bazı senatörler olmak üzere, 14 Ağustos 2009 tarihinde Libya’yı ziyaret etmiş ve Kaddafi ile görüştükten sonra Kaddafi’yi Afrika’da barış ortamını sağlaması nedeni ile övmüştü[60]. İlginç olan, ABD’li Senatörün ziyaretinden önce Libya’da Kaddafi karşıtı protestolar başlamıştı ve 8 Ağustos 2009 günü Libya’da Kaddafi karşıtı askeri birlikler Zaviye kentini ele geçirerek Kaddafi’ye karşı başkaldırmışlardı. Kent Kaddafi’ye sadık birliklerce ablukaya alınmış ve kenti ele geçirme ve kenti savunma çatışmaları başlamıştı[61]. Bu olayla birlikte Libya’da olaylar durulmak yerine tırmanmaya/tırmandırılmaya devam etti ve sonuçta 15 Şubat 2011 de Bingazi’de Hükümet karşıtı protestolar başladı. Bu gösterilerde güvenlik güçleri protestoculara ateş açınca olaylar büyüdü ve ülke boyutuna yayıldı. Bu süreç içinde Kaddafi karşıtları Geçici Ulusal Konsey’i kurdular. 26 Şubat 2011 günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu aldığı bir ara kararla Kaddafi ve yakın çevresinin mal varlıklarını dondurma ve seyahat etmelerini kısıtladıktan başka Uluslararası Suçlar Mahkemesi’nden konuyu soruşturmasını talep etti. Mart 2011 ayı başında Kaddafi güvenlik güçlerini Bingazi’ye doğru sevk etmesi üzerine, B.M. Güvenlik Konseyi yeni bir karar alarak Kurul Üyesi ülkelere “Libya’da uçuşa yasak bölge” ilan etme ve uygulama yetkisi verdi. Kaddafi ateş kes ilan etti ise de muhalif güçler çatışmaları sürdürdü ve bu süreç sırasında NATO üyesi ülkelerden ABD, İngiltere ve Fransa uçakları uçuşa yasak bölge denetlemesi adı altında bir yandan da Kaddafi güçlerini ve petrol sahalarını bombalamaya başladı[62]. 23 Nisan 2016 günü itibariyle Libya’nın parçalanmış durumu Harita 5 de yer almaktadır.

Harita 5 deki “pembe” renkli alanlar Libya Ulusal Ordusu ve Vekiller Konseyi’nce, “yeşil” alan Libya Kalkan Gücü ve Ulusal Uzlaşı Hükümetince, “gri” alan İŞİD’ce, “beyaz” alan Şura Konseyi’nce ve “lacivert” noktalar ise petrol üretim ve işleme tesisleri olup şirketlerin korumalarınca, “kayısı sarısı” alan ise yerel kabilelerce kontrol edilmektedir. Libya bu durumu ile tam bir kaos yaşamaktadır.

Harita 5

images7

Kaynak: Libyan Crisis (2011-Present) Wikipedia

Kaddafi’nin devrilmesi ve Libya’nın iç savaşa sürüklenmesi de, söylemler başka olsa da, aynen Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi gibi enerji kaynaklarına el koyma amacını taşımaktaydı[63]. 26 Eylül 2016 günü yayınlanan bir yazıda şu cümleler yer almaktadır; “Alan Greenspan, John McCain, George W. Bush, Sarah Palin ve Ulusal Güvenlik Konseyi üst düzey görevlilerine göre Irak Savaşı gerçekte petrol içindi. … Libya’da bulunmamız da petrol içindi. … Önemli bir savaş mimarı olan John Bolton (Amerikan Girişim Enstitüsü kıdemli üyelerinden ve ABD’nin B.M. eski Temsilcisi, Wikipedia) geçen yıl, ‘Ekonomimizi, arz yokluğunun ve ancak çok yüksek fiyatlarla sağlanabilmenin olumsuz etkilerinden korumak için birçok savaş yapmak durumunda olduğumuz kritik petrol ve doğal gaz üreten bölge’ tanımlamasını yapmıştır.[64]

ABD basınında Washington’un Ağustos 2016’nın son haftasında Libya’yı uçakları ile bir ay daha bombalama kararı aldığı belirtilmektedir[65]. ABD’de Başkanlık yarışının hızlandığı bu dönemde, adaylardan Hillary Clinton’un Libya’ya yönelik politikaları ve kişisel e-postalarında ele aldığı konular yoğun olarak tartışılmaktadır[66]. Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton’un e-postaları arasında 2 Nisan 2011 tarihli olanında şu ifadelerin bulunduğu ileri sürülmektedir; “Kaddafi Hükümeti 143 ton altını ve aynı miktarda gümüşe sahip bulunmaktadır. … Bu altın mevcut ayaklanmadan önce biriktirilmiş ve Afrika ülkeleri arasında kullanılacak Libya Altın Dinarı’nı devreye koymak için kullanılacaktı. Bu plan, Fransızca konuşan Afrika ülkelerine Fransız Frank’ına bir seçenek olarak hazırlanmıştı.[67]” Libya’nın Afrika ülkeleri arasındaki ekonomik ilişkilerde Fransız Frangı ve ABD doları gibi paraların yerine “Altın Dinar” kullanım projesi ABD ve AB ülkeleri tarafından dolar ve avronun küresel egemenliğine bir saldırı olarak görülmüştür. Doların küresel egemenliğine saldıranların ödedikleri bedeller konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar bu sitede daha önce yayınlamış olduğum “Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=745 bağlantısından ulaşabilirler. Libya’nın ABD ve İngiltere ve Fransa liderliğinde NATO tarafından yoğun olarak bombalandığı süreçte, Batı basınında Libya’da geçmişte petrol sahası işletmiş uluslararası sermayeli petrol şirketlerinin paylaşım görüşmelerine başladıklarına ilişkin yazılar da yayınlanmaya başlamıştır[68].

İngiliz Parlamentosu “Dışişleri Komisyonu” Temmuz 2015 ayında Hükümet’in Libya’ya yönelik politikalarını araştırma/soruşturma (inquiry) kararı almıştı. Komisyon çalışmalarını tamamlayıp raporunu sunduğunda, basına yansımış ve David Cameron Hükümeti’nin Libya’ya yönelik politikaları çok ağır şekilde eleştirilmiştir[69]. The Guardian gazetesi anılan haberinde rapordan bazı alıntılar da yapmıştır. Rapora göre, Fransız, İngiliz ve ABD’nin Libya’ya askeri müdahalesi, ülkede siyasi ve ekonomik çöküşe neden olmuş, milis güçleri arasında ve kabileler arasında yoğun silahlı çatışmalara yol açmış, insani açıdan ve göçmen krizleri yaşanmış, insan hakları ihlalleri yaygınlaşmış, Kaddafi rejiminin elinde bulunan silahların diğer ülkelere yayılmasına ve Kuzey Afrika’da İŞİD’in gelişip yerleşmesine neden olmuştur[70]. Gazetenin haberine göre, bu eleştirilerin yanında vurgulanan diğer bir husus ise, Libya stratejisinin Ulusal Güvenlik Konseyi’nde tutarlı bir biçimde oluşturulmamasından eski başbakan David Cameron’un sorumlu olduğudur. Gazete, eski başbakan Cameron için hazırlanan raporun, yine eski başbakan Tony Blair’in Irak’a askeri müdahale kararını eleştiren Chilcot raporunun Parlamento’ca düzenlenmiş şekli olduğunu da belirtmektedir.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Irak’ın, Suriye’nin ve Libya’nın iç savaşlar çıkarılarak parçalanmasına ilişkin planlar sahnelenirken, 28 Eylül 2013 günü New York Times gazetesinde Robin Wright tarafından yazılmış ve dilimize “Sınırları Yeniden Çizilmiş bir Ortadoğu’yu Hayal Etmek” diye çevirebileceğimiz “Imagining a Remapped Middle East” bir makale ve harita yayınlanmıştır[71]. New Yorker dergisinde de yazarlık yapmış olan Robin Wright hakkında bu dergide yer alan bilgiye göre, Wright, ABD ve İngiltere’de birçok gazete ve dergide yazılar yayınlamış olup aynı zamanda ABD Barış Enstitüsü, Woodrow Wilson Araştırmacı/Bilim insanları Uluslararası Merkezi, Brooking Enstitüsü ve Uluslararası Barış için Carnegie Vakfı üyesidir. Bu kuruluşlar, ABD dış politikasının şekillenmesi ve uygulamasında önemli rol oynamaktadırlar. Görüldüğü üzere, makalenin yazarı sıradan bir köşe yazarı değildir.

Wright’ın makalesinde yer alan bazı görüşleri özetle şöyledir. Uluslararası düzenin temel ekseni olan Ortadoğu haritası çatırdamaktadır. Suriye’nin konumu ve gücü bu ülkeyi Ortadoğu’nun stratejik merkezi yapmaktadır. Suriye’nin geniş inanç ve etnik yelpazesi ülkenin yapısını kırılganlaştırmaktadır. Yazar, Birleşmiş Milletler görevlisi Martin Kobler’in Güvenlik Konsey’inde yaptığı açıklamadan da bir alıntı yapmıştır: “Irak, Şii ve Sünni dünyası arasındaki kırılma çizgisidir ve Suriye’de olan her şeyin şüphesiz Irak coğrafyasında da politik yansımaları olmaktadır.[72]” Irak’ın Anbar bölgesindeki Sünniler ile Suriye’nin doğusundaki Sünniler arasındaki akrabalık ilişkileri ve kaçakçılık bağları iki bölgenin birleşerek bir “Sünnistan” kurmasını gündeme getirebilir. Bu durumda da Güney Irak’ta da doğal olarak “Şiistan” oluşacaktır. Ortadoğu’da yeni sınırlar orantısız olarak kaotik bir ortamda aşamalı olarak şekillenebilir. Önce federasyonlar kurulabilir, sonra yumuşak ayrışmalar veya otonomiler şekillenebilir ve en sonunda da boşanmalar yeni devletleri oluşturabilir. Libya da parçalanacaktır. Trablusgarp Batısındaki İslam devletlerini örnek almak isterken, Siremayka veya Arapça adı ile Barka bölgesi ise Doğusundaki İslam ülkelerini öykünmektedir. Libya’nın iki veya üç devlete bölünmesi söz konusu olabilir.

Wright makalesinde Suudi Arabistan ve Yemen’e ilişkin olarak da genel hatları ile şu görüşlere yer vermiştir. Araplar, Güney Yemen’in bir bölümünün eninde sonunda Suudi Arabistan ile birleşeceğini coşkuyla beklediklerine işaret etmektedir. Gerekçe olarak da, Güney Yemenlilerin çoğunluğunun Sünni inanca sahip olmaktan başka Suudi Arabistan’da akrabalarının olduğunu belirtmektedir. Ayrıca böyle bir birleşmeden fakir Yemenlilerin faydalanırken, Suudi Arabistan’ın da Arap Denizi’ne çıkış sağlayarak ticaret için önemli bir avantaj sağlayacağına vurgu yapılmaktadır. Suudi Arabistan’ın Balkanlaşabilmesi olasılığına gerekçe olarak da ülkedeki birbirine rakip kabilelerin ancak katı Wahhabi inancı ile bir arada tutulmaya çalışıldığına ve Sünniler ile özellikle petrol sahalarında yerleşik Şiiler arasında gerilimin yoğun olduğuna işaret edilmektedir.

Robin Wright’ın yazısının okunmasını öneririm. Yazı okunduğunda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 14 ayrı devlete bölünmesine ilişkin savlar tümüyle görülebilecek ve söz konusu 5 devletin olası bölünüş şekillerini gösteren harita da görülecektir.

Söz konusu Haritaya göre 5 devletin şu şekilde 14 devlete dönüşmesi söz konusu olacaktır.

Libya: 1) Trablusgarb, 2) Sireneyka, 3) Fezzan

Suriye-Irak: 4)Alevistan (Akdeniz kıyısından Hatay’ın doğusunda kalan küçük bir bölgeden oluşuyor), 5) Cab-al Drüze (İsrail’e komşu topraklarda), 6) Sünnistan (Doğu Suriye ile Irak’ın orta bölgesindeki Sünni bölgesinin birleşmesi ile), 7) Kürdistan (Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’taki Kürt bölgelerinin birleşmesiyle. Suriye’deki Kürt bölgesi Alevistan sınırına kadar uzanmaktadır), 8) Şiistan (Bağdat’ın Güneyinde kalan Irak toprakları)

Suudi Arabistan-Yemen: 9) Kuzey Arabistan, Batı Arabistan (Mekke ve Medine’yi içine alacak Bölge), 10) Wahabistan, 11) Doğu Arabistan, 12) Güney Arabistan, 13) Kuzey Yemen (Güney Arabistan’ın Güneyinden bazı topraklar bu devletin içinde gösterilmektedir) ve 14) Güney Yemen.

Okurların bir bölümü bu noktaya gelindiğinde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki İslam ülkelerinin bir bölümünün başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin çıkarlarına uygun olarak bölünme projelerine haklı olarak tepki verebilir. Ancak bu olaylardan bazılarına yakından bakıldığında, bölünmek istenen ülkelerin politikacılarının, bürokratlarının ve akademisyenlerinin de bu gelişmelerde büyük sorumlulukları olduğunu görürüz. Çünkü bu saydığım kadrolar, bu yazıda alıntılar yaptığım ve kaynak gösterdiğim yazıları, raporları ve politik açıklamaları okuyup ülkelerinin ulusal bütünlüğünü korumak için gereken politikaları üretmedikleri bugüne kadar yer alan gelişmelerden anlaşılmaktadır. Yine aynı kadrolar, bana göre, toplumlarına inanç ve etnik farklılıkların toplumsal bir zenginlik olduğunu anlatıp, evrensel insan hakları ilkeleri içinde bir arada yaşayıp bir arada gönence ulaşma yollarını gösteren rehberliği sergileme yetenek ve medeni cesaretini gösterememişlerdir.

İslam ülkeleri Hz. Muhammed’in ölümünden bu yana inancın bireysel alan ve siyasetin ise inanç dışı toplumsal ve laik bir alan olduğuna karar veremedikleri için, İslam tarihi geniş ölçüde, din savaşlarını içeren bir tarih olmuştur. İnanç alanına siyasetin girmesi beraberinde bölünmenin de inancın içine girmesine yol açmış ve bölünen inançlar arasında iktidarda olma, iktidarı koruma ve iktidarı ele geçirme savaşlarının yaşanmasına neden olmuştur. Bütün bunlar asırlardır yaşanmış ve gereken dersler çıkarılamamıştır.

10 yıla yakın süren İran-Irak Savaşının temel motifi din savaşı değil miydi? Suriye’de savaşanlar İslam inancının farklı mezheplerinin takipçileri değil midir? Irak’ın işgali sonrasında İslam’ın farklı mezhepleri de çatışmamış mıdır? Yemen ile Suudi Arabistan savaşının nedeni nedir? Dolayısı ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devletlerin parçalanması, Bölge dışı güçlerin çıkarlarının bir gereği ise, bu parçalanmanın gerçekleşmesi için öldüresiye savaşanlar Bölge dışı güçlerin askerleri midir yoksa, Bölge ülkelerinin ordu ve militan örgütleri mi parçalanmanın taşeronluğunu yapmaktadır? Dolayısı ile Bölge dışı ülkelerin çıkar hesaplarını gerçekleştirme taşeronluğunu Bölge ülkeleri ve militanları üstlenmiş ve uygulamaktadırlar.

Hıristiyan toplumları da inancı politika aracı olarak uzun süre kullandıktan ve din savaşlarında (1524-1648) çok ağır bedeller ödedikten sonra, inancın bireysel bir alan, politikanın toplumsal ve laik bir alan olduğuna karar vermişler ve laik devlet, laik toplum ve eğitim yapılanmasına geçmişler ve zaman içinde refah toplumu konumuna ulaşmışlardır. Laik toplum olarak ulaştıkları bilimsel ve teknolojik üstünlüğün verdiği güçle, dünyanın çeşitli bölgelerinde çıkarlarının gerektirdiği politikaları uygulamaktadırlar. İşin ilginci Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da parçalanmakta olan ülkelerin milyonları bulan insanları, yaşadıkları kaostan kurtulmak için bu gelişmiş ülkelere sığınabilmek için ölümü göze alarak göçmeye çalışmaktadırlar. Ülkelerinden kaçıp sığınmacı olan milyonları o ülkelere çeken temel unsur ise o ülkelerin laik toplumsal yapıları, laik hukukları ve laik eğitim sistemlerinin sunduğu birey olabilme ve ekonomik özgürlük kazandıracak güvenli koşularda iş sahibi olabilmektir.

Parçalanmakta olan ülkelerin sığınmaya çalıştıkları ülkelerin inanç özgürlük ortamı konusunda Tablo 1 yeterince bilgi sunacaktır.

 

Tablo 1

Bazı ülkelerin inanç yelpazeleri

(Nüfuslarının yüzdesi olarak)

İnançlar Almanya Fransa ABD Kanada
Katolik 29.5 50.0 20.8 38.7
Protestan 27.9 ~3.0 46.5 v.y.
Diğer Hıristiyan 3.3 v.y. 1.7 *28.5
Bir dine bağlı olmayanlar 34.0 40.0 22.8 23.9
Müslüman 2.6-5.0 4.0-5.0 0.9 3.2
Yahudi v.y 1.0 1.9 1.0
Diğer dinler ~1.0 1.0 1.9 0.6
Mormon 1.6
Hindu 0.7 1.5
Budist 1.0 0.7 1.1
Sikhism 1.4

~Yaklaşık *Bu ülke için Protestanlar dahil.

Kaynak: Wikipedia

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini yönetenler ve toplumun eğitimli ve ulusal çıkarlara sahip çıkan bireyleri ve kurumları, laik devlet ve yerel yönetimi, laik toplumsal yaşamı, laik hukuku ve laik eğitimi içselleştirip toplumsal yaşamın temel taşları konumuna getirme demokratik mücadelesini yapmadıkları sürece bu ülkeler bölünme ve parçalanma tehlikesini yaşamaya devam edecekler ve ekonomik kaynaklarının yağmalanmasını engelleyemeyeceklerdir.

Atatürk’e sahip olma şansı her ülkenin eline geçebilen bir fırsat değildir. Ancak Atatürk kendisinden ders alacak her ulusa rehberlik edecek ilkelerini Türkiye’de yaşama geçirerek diğer ülkelere de yol gösterici olmuştur.

Hikmet Uluğbay

 

 

 

 

[1] Gaist Thomas, “Iraq-Syria War could Fregment both countries, Top US General Says” GlobalResearch.ca July 9, 2015.

[2] Y.a.g.y.

[3] Y.a.g.y.

[4] Y.a.g.y.

[5] Y.a.g.y.

[6] “Finally Some Clarity About the Russian Plans in Syria. ‘Yes, Putin has just won another major victory against The Empire’” The Saker 30 September 2015, Global Research October 2, 2015.

[7] Sambanis Nicholas ve Jonah Schulhofer Wohl, “Partitions in Practice, The Case Against Dividing Iraq”, Foreign Affairs December 1, 2014.

[8] Brzezinski Z., “Learning from History: Time cover story of January 15, 1979: Cresent of Crisis” Posted on October 31, 2007 Time Magazine.

[9] Brzezinki, y.a.g.m.

[10] Wikipedia, “Horn of Afrika” maddesi.

[11] Marshall Andrew Gavin, “Creating an ‘Arc of Crisis’: Thye Destablization of Middle East and Central Asia- The Mumbai Attacks and the ‘Strategy of Tansion’”, Global Research December 07, 2008.

[12] Shahak Israel, “Greater Israel: The Zionist Plan fort he Middle East”, Global Research April 29, 2014

[13] “Zbigniew Brzezinski At Large, Part Two” Think Tank with Ben Wattenberg TTBW March 25, 2004.

[14] Lewis Bernard, “Retinking the Middle East”, Foreign Affairs Fall 1992.

[15] Wikipedia, Bernard Lewis maddesi.

[16] Wikipedia, “Council on Foreign Affairs” maddesi.

[17] Engdahl William F., “Egypt’s Revolution: Creative distruction for a Greater Middle East?” February 5, 2011.

[18] Scott Prof. Peter Dale, “The Real Grand Chessboard and the Profiters of War”, 11 August 2009, yeniden yayınlanma Global Research December 25, 2013.

[19] Wikipedia Greater Middle East başlıklı madde.

[20] Engdahl William F., y.a.g.m.

[21] Hersh Seymour, “King’s Ransom-How vulnerable are the Saudi royals?” The New Yorker, 10/16/01.

[22] Borge Kevin, “Syrian War-Islamic State (ISIS) Creation Timeline”, Globak Research, August 29, 2015 atıf yapılan kaynak: The Guardian September 26, 2003.

[23] Wikipedia, Nabucco Project başlıklı madde.

[24] Gelb Leslie H., “The Three-State Solution” The New York Times November 25, 2003.

[25] Y.a.g.m.

[26] President Bush’s “Greater Middle East Partnership Initiative”,U.S. Working Paper For G-8, Translation from Dar al Hayat 15/March 2004 http://english.daralhayat.com

[27] Y.a.g.yayın.

[28] Girdner Eddie J., “The Greater Middle East Initiative: Regime Change, Neoliberalism and US Global Hegemony”, The Turkish Yearbook 2005 Vol. XXXVI sayfa 37-71.

[29] “Seymour Hersh: Israili Agents Operating in Iraq, Iran and Syria”, Bit Torrent Democracy Now, June 22, 2004.

[30] Hersh S., “Plan B As June 30 th approaches, Israel looks to the Kurds” The New Yorker June 28, 2004.

[31] Wikipedia, Nabuccu Project maddesi.

[32] Biden Jr. Joseph R. Ve Leslie H. Gelb, “UNity Through Autonomy in Iraq”, The New York Times May 1, 2006.

[33] Nazemroaya Darius Mahdi, “Plans for Redrowing the Middle East: The Project for a ‘New Middle East’”, Global Research November 18, 2006.

[34] Nazemroaya, y.a.g.m.

[35] Schwartz Stephen, “Partition Iraq?” The Weekly Standart June 19, 2007.

[36] Y.a.g.m.

[37] Nazemroaya, y.a.g.m..

[38] Nazemroaya, y.a.g.m.

[39] Wikipedia, “creative distruction” maddesi.

[40] LeVine Mark, “Where Chaos is King” October 25, 2005 TomDispatch.com ve LeVine M., “101 Uses of Chaos” August 10, 2006 TomDispatch.com.

[41] LeVine M., Y.a.g.m.

[42] LeVine M., y.a.g.m. Where Chaos is King.

[43] “Russian delegation holds talks on opening consulate in northern Iraq” Today’s Zaman 18 June 2007.

[44] “Netherlands to open consulate in Iraqi Kurdistan Region” June 26, 2007 Kurd Net.

[45] “German Minister opens consulate in Iraq’s Kurdistan Region” DPA February 2009.

[46] Murray Shailagh, “Senate Endorses Plan to Divide Iraq”, Washington Post 26 September 2007.

[47] Biden Jr. J. R., “A Plan to Hold Iraq Together”, Washington Post August 24, 2006.

[48] Biden Jr. Ve Gelb, “Federalism, Not Partition”, Washington Post October 3, 2007.

[49] Rice Condolleezza, “Retinking the National Interest” Foreign Affairs July/August 2008 Vol 87, Issue 4, p. 2-26.

[50] Engdahl William, “Syria, Turkey, Israel and Greater Middle East Energy War” 10 October 2012.

[51] Y.a.g.m.

[52] Kennedy Robert F. Jr., “Syria: Another Pipeline War”, EcoWatch Feb.25, 2016.

[53] Y.a.g.m.

[54] Y.a.g.m.

[55] Henningsen Patrick, “Syria: The Globalist Destruction of a Nation State”, Global Research July 11, 2012.

[56] Arraf Jane, “Iraqi Kurds train their Syrian brethrewn”, Al Jazeera 23.7.2012 July 24, 2012 Turkmens’de de yayınlanmıştır.

[57] Wright Robin, “Imagining a Remapped Middle East”, September 28, 2013.

[58] Kennedy, Y.a.g.m.

[59] “Israel’s Defense Minister: Mideast Borders ‘Absolutly’ will change” MPR, October 23, 2014 ve “Middle East borders bound to change: Israel minister” by GDP on October, 2014, Veterans Today ve Middle East borders bound to change: Israel minister Top Daily Story  …  Press TV,  Tehran

[60] Dinucci Manlio, “McCain-Hillary in 2009: Libya is “An Important Ally in the War on Terrorism”, Gaddafi is “a Peacemaker in Africa”, Global Research, April 25, 2011.

[61] Wikipedia, “Libyan Civil War” maddesi.

[62] “British Planes Strike Libya Oil Fields”, By Global Research, Global Research, April 08, 2011, Voice of Russia 8 April 2011.

[63] Engdahl William F., “VIDEO: ‘Western countries fighting for Libya’s oil fields like piranhas’”, Global Research, August 22, 2011, Russia Today 22 August 2011.

[64] Washington’s Blog, “It’s Not Just the Oil. The Middle East War and the Conquest of Natural Gas Reserves” Washington’s Blog Global Research, September 26, 2016.

[65] Azikiwe Abayomi, “Washington Escalates Renewed Bombing Campaign in Libya: US Intervention in Africa has Triggered An International Crisis”, Global Research, August 23, 2016.

[66] Curtin Edward, “Happy Fifth Anniversary, Hillary Clinton, You’ve Destroyed Libya… We Await Your Next War”,

Global Research, July 29, 2016, OpEd News 27 July 2016.

[67] Brown Ellen, “Money, Power and Oil. Exposing the Libyan Agenda: A Closer Look at Hillary’s Emails”, Global Research, March 14, 2016, The Web of Debt Blog 13 March 2016.

[68] O’Connor Patrick, “Oil Companies Prepare for Post-Gaddafi Libya”, Global Research, June 22, 2011, World Socialist Website 17 June 2011.

[69] Wintour Patrick and Jessica Elgot, “MPs deliver damning verdict on David Cameron’s Libya intervention”,

The Guardian Wednesday 14 September 2016 09.08 BST.

[70] Y.a.g.h.

[71] Wright Robin, “Imagining a Remapped Middle East”, New York Times September 28, 2013.

[72] Y.a.g.m.

0 Responses to “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 5 Devlet Parçalanıp 14 Devlet mi Kurulacak?”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.