Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?

İnternet ortamında yer alan bilgilerde, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasında, şu hususlara değindiği belirtilmektedir: “(Yeni anayasa) Anayasanın gözlerde büyütülmesi çok yanlıştır. Anayasayı toplumla kaynaşarak yapacaksınız. 1982 Anayasası’nı hazırlayan heyette Şener Akyol da vardı. Kendisine, ‘Müslüman bir ülkedeyiz, neden anayasa Allah ismi ile başlamadı?’ diye sordum. O da ‘Biz Allah ile başlattık ama konsey kaldırdı’ dedi… Mevcut anayasanın herhangi (bir) yerinde Allah lafzı yok ama 1982 ve 1961 anayasaları dindar anayasalardandır. Neden? Diyanet İşleri Başkanı idare içinde vardır. Dini bayram, resmi bayramdır. Din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar bir anayasadır… Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazım. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız.[1]

TBMM Başkanı’nın bu açıklamasına yoğun tepki verilmesi üzerine, Başkan, TBMM sitesine 26 Nisan 2016 günü yazılı bir açıklama yayınlamıştır. Bu açıklamada Başkan şu hususlara yer vermiştir;

“İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Yeni Anayasa, Yeni Türkiye’ konulu sempozyuma katılıp yeni anayasaya ilişkin şahsi düşüncelerimi ifade ettim.

Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak derç edilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.

Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır.

Mevcut anayasamızda Türkiye’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır.

Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir.

‘Anayasanın dindar olması’ beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzi ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir. Laikliğin farklı inanç gruplarına sağladığı hürriyetlerin mevzuatta yer bulması, devlet ve milleti karşı karşıya getirmeyen bir laikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır.

Konuşmamın bu şekilde anlaşılması, aklın, mantığın ve sağduyunun gereğidir. Farklı değerlendirmelere konu yapılmasının ise masum bir tavır olmayacağı açıktır.

Milli mücadelenin en mühim kazancı olan Cumhuriyetimizin ilanihaye yaşayacağı inancı içinde kamuoyuna duyurulur.[2]

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın basın açıklaması, bana göre, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasındaki düşüncelerine açıklık getirmekten çok, tevil etme (sözü çevirme, söze ayrı mânâ vermeye kalkışma[3])çabasıdır.

Bu yazıda, TBMM Başkanının konferansta dile getirdiklerinden ve sonra yaptığı açıklamadan hareketle, lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılmasının ülkemiz bireylerine, toplumumuza ve devlete getireceği maliyetleri ve boyutlarını incelemek istiyorum.

TBMM Başkanı, katıldığı konferansa üç nedenle davet edilmiş olmalı diye düşünüyorum. Birincisi Türkiye’nin politik gündeminin ön sırasında başkanlık sistemini de içerecek bir anayasa değişikliği ısrarla tutulmaktadır, ikincisi bu değişikliğe yönelik olarak TBMM’de yoğun bir görüşme trafiği yaşanmakta ve üçüncüsü de Başkan bu çalışmaların sağlıklı bir biçimde yürütülmesi görevini taşıyan kişi konumunda olmasıdır. Diğer taraftan konferansın konusu “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” olarak belirlenmiş ve açıklanmıştır. Dolayısı ile konferansta oluşturulması düşünülen Yeni Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı ve bu Yeni Türkiye’nin nasıl bir Yeni Anayasa ile dönüştürüleceğinin konuşulacağı başlangıçtan bellidir. TBMM Başkanı’nın içeriği bu şekilde belirlenmiş bir konferansa, bana göre, konumu ve görevi gereği katılmaması gerekirdi. Zira Anayasa’nın Başkanlık Divanı başlıklı 94 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrası şu hükmü içermektedir; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Bu fıkradan da açıkça görüldüğü üzere, TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri üyesi bulundukları partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki toplantılarına “görevlerinin gereği olan haller dışında” katılamadıkları gibi, TBMM de görüşülen konulara ilişkin tartışmalara katılamayacakları gibi oylamalarda da oy kullanamazlar. Anayasa TBMM Başkan ve vekillerine niçin böyle bir kısıtlama ve sorumluluk yüklemiştir sorusunun yanıtı ise, tartışılan konularda görüşlerini sözel veya oyla belirterek “taraf konumuna gelerek” TBMM oturumlarını yönetmede tarafsızlıklarını yitirmiş konuma düşmeden görevlerini yapabilmelerini güven altına almaktır. Başkan’ın katıldığı konferansın teması TBMM de çalışmaları süren ve bu çalışmalar tamamlandığında Komisyonda ve Genel Kurul’da görüşülüp onaya sunulacak olan Anayasa değişikliklerini de içermektedir. Anayasa’nın 94 üncü maddesi gereği olarak, Partisinin Anayasa değişikliği çalışmalarına bile katılmaması gereken ve o çalışmalar tamamlanıp TBMM de görüşmeye başlandığında görüş açıklama ve oy kullanma hakkı olmayan Başkan, katıldığı konferansta görüşlerini açıklayarak tarafını belirtmiş ve kendi konumunu tartışmalı duruma getirmiştir. O nedenle Anayasa değişikliği, TBMM Genel Kurulu’na geldiğinde, Başkan, Genel Kurul’daki bu görüşmeleri yönetmek isterse, muhalefet partileri haklı olarak buna karşı çıkacaklar ve Başkan yönetmekte ısrar ederse, görüşülüp kabul edilecek metni Anayasa Mahkemesine götürecek muhalefet partileri dilekçelerine, Başkan’ın Anayasa’nın 94 üncü maddesine aykırı davrandığı görüşüne de yer verebileceklerdir. Başkan’ın, ben o toplantıda kişisel görüşlerimi açıklamıştım, savını Mahkemenin nasıl değerlendireceğine ilişkin bir görüş belirtebilmem olası değildir. Konu o aşamaya geldiğinde Mahkemenin görüşünü hep birlikte öğrenebileceğiz. Başkan’ın katıldığı konferanstaki söylemleri, TBMM’de dokunmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın görüşülmesi sırasında Ana Muhalefet Partisi milletvekilince tartışma konusu edilmiştir[4].

Katılmasının uygun olmayacağını düşündüğüm o konferansa katılan ve söz konusu görüşlerini dile getiren Başkan, aslında bu görüşler kendisince değil de başka katılımcılar tarafından ileri sürüldüğünde, onları bu görüşleri tartışamayacaklarını, zira bu görüşlerin Anayasa’nın değiştirilmesi önerilemeyecek temel ilkeleri olduğunu anımsatması gerekirdi. Başkan’ın, önerilen bu görüşlerin, Anayasa’nın “Değiştirilemeyecek hükümler” bölüm başlığını taşıyan 4 üncü maddesinde tanımlanan ve “Cumhuriyetin nitelikleri” bölüm başlığı altındaki 2 inci maddesine ve ayrıca, Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” bölüm başlığı altındaki 24 üncü maddesinin son fıkrasında belirtilen “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanmaz” hükümlerine aykırı olduğu konusunda katılımcıları uyarması gerekirdi. Anayasa’nın İkinci Maddesi şu hükmü içermektedir; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Zira TBMM Başkanı, milletvekili seçildikten sonra Anayasa’nın 81 inci maddesinde metni yer alan andı içerek lâiklik ilkesi de dahil Anayasa’ya sadık kalma yükümlülüğünü kabul etmiştir.

Başkan’ın konumuna ilişkin bu gözlemlerde bulunduktan sonra şimdi de belirttiği görüşler konusunda düşüncelerimi açıklamaya başlayabilirim.

Başkan’ın konferansta dile getirdiği 1961 ve 1982 anayasalarının dindar anayasalar olduğu görüşüne katılmam söz konusu değil, zira bu yorumunu dayandırdığı maddeler, lâiklik anlayışının gereği olarak devletin idari ve hukuki yapısı ile yasalarının din temeline dayanamayacağını ve ayrıca din ve vicdan özgürlüğünü güven altına alan düzenlemeleri içermektedir. Anayasa’nın 24 üncü maddesinde yer alan “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” hükmü, bu hükmün olmadığı dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı dışında izinsiz Kur’an kursları açan kimselerin bu konuda yetersizliklerinin ve hatta zararlı uygulamalarının ortaya çıkması nedeni ile Anayasa’ya konulmuştur. Başkan’ın açıkladığı gibi, Anayasa’da din derslerinin zorunlu olması gibi bir durum da söz konusu değildir. Zira, 24 üncü maddede öngörülen zorunlu ders din dersi değil, din kültürü ve ahlâk dersidir. Eğer bu dersler din dersi gibi işleniyorsa, bu İdare’nin Anayasa’yı ihlal eden bir hatasıdır. Bu hata Anayasayı dindar anayasa olarak yorumlama fırsatı vermez.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın idare içinde yer alması da Anayasa’yı din temelli bir Anayasa yapmaz. Zira Anayasa’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili, 136 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir; “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü üzere, Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lâiklik ilkesi doğrultusunda ve bütün siyasi düşüncelerin dışında kalarak milletin dayanışma ve bütünleşmesini sağlayacak şekilde çalışmasını öngörmüştür. Bunun anlamı toplumdaki tüm bireylerin inanış yelpazesindeki konumlarına saygı duyularak, bireylerin inançları temelinde bir çatışma ortamına girmemelerini sağlamaktır. Zira Anayasa’yı hazırlayanların bu sözcükleri seçerken, insanlık tarihi boyunca en fazla kan dökülen çatışmaların inaç farklılıklarının devlet politikası haline getirilmesinden kaynaklandığını akıllarında tutmuş olmalılar. Zira Avrupa toplumları, “aynı din içindeki” inanç temelli iktidar, güç ve varlık paylaşım çatışmalarının ve kendisi gibi inanmayanlara engizisyon uygulamaları ile zulüm yapılmasının toplumlarda uzlaşma ve barış yerine, şiddeti giderek artan savaşlar serisine yol açtığını görmüşlerdir. Ödenen çok yüksek bedel sonrasında Avrupa ülkeleri, toplumsal barışın ancak ve sadece devletin idari, hukuksal ve eğitim yapılanmasını lâiklik temeline dayanması durumunda sağlanabileceğini anlamış ve bu yapılanmaya geçme kararı almışlardır. İslâm tarihi incelendiğinde ve günümüzde İslâm coğrafyasında yaşanmakta olanlar yansız bir gözle değerlendirildiğinde, İslâm inancının mezheplere ve her bir mezhep içinde tarikatlara ayrışmasının inancın siyasallaşmasına yol açtığı ve bu durumun da doğal olarak iktidar, güç ve kaynak paylaşım kavgalarına neden olduğu ve çok büyük can bedeli ödenen savaşlara yol açtığı kolaylıkla görülecektir.

Hıristiyanların kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısı ile İslâm dünyasının kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısının, tarih boyunca İslâm ve Hıristiyan devletleri arasındaki savaşlarda ölenlerden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Hıristiyan toplumların çok yüksek insan bedeli ödeyerek öğrenip yaşama geçirdiği lâiklik ilkesini, üzülerek belirtmek gerekir ki İslâm toplumları, halen dahi lâik bir devlet idaresi, hukuksal yapı ve eğitim yapılanması ile akan kanları durdurarak birer refah toplumuna ulaşacaklarını anlamamakta ve inatla direnmeye devam ediyorlar. Bunun tek istisnası, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve lâik yapıya kavuşturan kuşak ile onların bu eserine bilinçle sahip çıkma kararlılığını sürdüren kuşaklardır. Türkiye’de de Cumhuriyet’in kurulduğu günden beri demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletinin tüm topluma ve bireylerine kazandırdıklarını görmemekte ve anlamamakta direnen insanlarımız ve siyasi yapılanmalarımız olagelmiştir. Bu anlayışta olanların en büyük iki yanılgıları, İslâm coğrafyasında yaşanan İslâmı farklı anlayanlar arasındaki savaşlarla kendi inanç tarzlarını İslâmı farklı anlayıp farklı yorumlayanlara zorla kabul ettirerek barış ve huzur sağlayabileceklerine ve Cumhuriyet dönemi devrimlerinin Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden ithal edilmiş olduğuna inanmalarıdır. Bu ikinci yanılgı konusunda çok değerli bilgiler içeren çalışmalar yapmış olan ülkemizin değerli araştırmacılarından Cengiz Özakıncı’nın “Atatürk Devrimleri Batı’ya Değil Türk Tarihine Dayanır”[5] başlığı ile özetini yayınladığı makalesi ile “Dil ve Din”, “İblisin Kıblesi” ve “İslâmda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü-827-1107” isimli kitaplarının okunmasının fayda sağlayacağını düşünüyorum. Aynı şekilde TBMM’nin padişah saltanatın yıkılması ve millet saltanatının başlaması konusunda karar verdiği 1 Kasım 1922 günü TBMM’de Atatürk’ün yaptığı konuşmanın da okunmasında büyük fayda görmekteyim[6]. Bu konuşmasında Atatürk, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yönetim gücünü ele geçirmek için yapılan siyasi mücadele ve çatışmaların tarihini anlatmaktadır. Konuşma içeriğinden din ve devlet işlerinin aynı elde toplanmasının İslâm devletlerinde ve toplumlarında hangi sorunların yaşandığı açıkça görülmektedir.

TBMM Başkanı konuşmasında, “Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur.” saptaması üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Başkan veya danışmanları bu düşünceyi açıklamadan önce arama motorlarında birkaç dakika sorgulama yapsalardı, karşılarında “propelsteps-worldpress.com” adresinde dünyadaki lâik olan ve olmayan devletlerin listesini ve haritasını içeren site çıkabilirdi. Bu sitede yayınlanan haritaya Harita 1 de yer veriyorum.

Harita 1

laik

Dünyadaki lâik, din devleti ve durumu net belirlenmemiş ülkeler haritası

Kaynak: Propelsteps-worldpress.com isimli site.

Haritda mavi renkle görülenler lâik, kırmızı renkte olanlar din devleti ve gri renkte olanlar da durumu net olmayan ülkelerdir. Haritadan da görüldüğü üzere, dünya coğrafyasında lâik hukuksal yapılanmayı seçmiş olan ülkeler hem fiziki alan, hem nüfus, hem de ekonomik güçe sahip olanlardır. Ülkelerin isimlerine anılan sitedeki listeden veya bu konuda hem haritayı hem de ülke isimlerini yayınlayan Hürriyet Gazetesinin 26 Nisan 2016 tarihli sayısından ulaşılabilir.

Lâik devlet ve hukusal yapısı ile eğitim modelini seçmiş ülkeler ve din devleti yapısında olmayı seçmiş ülkelerden oluşan iki grup seçmiş bulunuyorum. Lâik devletleri; kişi başına millî gelir, kadınların en az lise ve dengi okul bitirmiş olma oranları, kadınların işgücüne katılma oranları, eğitimdeki eşitsizlikleri de göz önüne alan endeks, patent sayıları ve endüstriyel tasarım lisans başvuruları verileri üzerinden karşılaştırmak amacıyla Tablo 1 hazırlanmıştır.

Harita 1 de yer alan lâik ülkelerden kişi başına milli gelir dağılımında geniş bir yelpazeyi içerecek şekilde seçtiğim ülkelerin çeşitli kriterlere göre durumları Tablo 1 de yer almaktadır. Bu veriler, tek başına lâik devlet olmanın gelişmiş olmak için yeterli olmadığını, bir lâik devletin gelişmiş olarak tanımlanabilmesi için eğitim yapılanması ve içeriğinin ve kadınların lâik eğitimden yararlanma boyutlarının ve lâik eğitim almış kadınların işgücüne katılımlarının yüksekliğinin belirgin bir rol oynadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu altını çizdiğim unsurların etkisi Tablo 1 de Güney Kore’ye kadar yer alan ülkelerin verilerinden açıkca görülmektedir. Bu gruba dahil ülkelerde eğitim kalitelerinin yüksekliği, insanların sorgulama özgürlüğünü ve yaratıcılıklarını özendirilmekte olduğu da patent ve endüstriyel tasarım başvurularının yüksekliğinden net olarak görülmektedir. Tablo’da Kanada, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerin patent ve endüstriyel tasarım 2014 başvuru sayılarının düşüklüğü okurları yanıltmamalıdır. Bu ülkeler uzun süredir bu konuda başvuru yapageldikleri için uzun yıllardır aldıkları patent ve tasarım lisans sayıları çok daha yüksek düzeydedir. Tablo 1 de Güney Kore sonrası ülkelerin verileri çok daha karmaşık bir görüntü vermektedir.

Tablo 1

Lâik olan ülkeler için çeşitli veriler

 

 

 

 

Ülkeler

 

 

 

2014 yılı kişi başına milli gelir dolar

 

 

 

En az lise ve dengi bitirmiş kadınlar %

 

 

 

 

Kadınların iş gücüne katılım oranı %

 

 

Eşitsizlikleri de göz önüne tutan eğitim endeksi

 

 

Ülkede Yerleşiklerin patent başvurusu/

Toplam

başvuru

 

Ülkede yerleşiklerin endüstriyel tasarım başvurusu/

Toplam başvuru

ABD 53,360.5 95.1 56.3 0.842 285,096

/578,802

20,320/35,378
Hollanda 52,224.6 87.7 58.5 0.858 2,294/2,582 *(66,040)
Kanada 50,252.1 100.0 61.6 0.841 4,198/35,481 859/5,767
Belçika 47,518.0 77.5 47.5 0.762 889/1,026 (32,308)
Fransa 44,288.8 78.0 50.7 0.751 14,500/16,533 14,308/15,517
Japonya 36,156.2 87.0 48.8 0.649 265,959

/325,989

24,868/29,737
İtalya 35,239.3 71.2 39.6 0.700 8,601/9,382 30,394/30,905
G. Kore 27,970.5 77.0 50.1 0.644 164,073

/210,292

63,082/63,441
Şili 14,517.1 73.3 49.2 0.655 452/3,105 110/465
Rusya 13,873.0 89.6 57.1 0.788 24,072/40,308 3,183/7,313
Kazakistan 12,505.7 95.3 67.7 0.751 1,742/2,013 107/300
Brezilya 11,920.8 54.6 59.4 0.518 4,659/30,342 3,693/6,590
Türkiye 10,381.0 39.0 29.4 0.563 4,766/5,097 41,242/48,799
Meksika 10,350.9 55.7 45.1 0.578 1,246/16,135 1,774/4,080
Venezuela 8,217.5 56.6 57.1 0.570 v.y. v.y.
Çin 7,625.8 58.7 63.9 v.y. 801,135

/928,177

548,428

/564,555

Ekvator 6,296.5 40.1 54.7 0.510 v.y. v.y.
Bosna-Hersek 4,784,8 44.9 34.1 0.573 41/43 64/1230
Hindistan 1,600.9 27.0 27.0 0.292 12,040 6,168/9,309

(*) Hollanda’nın, ilgili tablo kapsamına dahil olmayan, endüstriyel tasarım başvuru toplam sayısını göstermektedir.

Kaynak: Kişi Başına milli gelir IMF, Kadınların eğitimi, işgücüne katılımı ve eğitimdeki eşitsizliğin gözönüne alındığı endeks Human Development Index 2015, patent ve endüstriyel tasarım WIPO, World Intellectual Property Indicators 2015.

Tablo 1 de yer alan lâik olarak tanımlanan ülkelerin gelişmişlik düzeylerini daha iyi değerlendirebilmek için bu ülkelerin bilime ve bilimsel araştırmaya verdikleri öneme ilişkin verilerine de kısaca göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla bu ülkelerde 1996-2014 döneminde atıf yapılabilir nitelikte yayınlanmış makaleleri, bu makalelere yapılan atıfların ortalama değerlerine, milyon kişi başına düşen bilim insanı sayısına ve bilimsel ve teknik dergi makaleleri konusundaki veriler Tablo 2 de yer almaktadır.

 

Tablo 2

Seçilmiş lâik ülkelerde yayınlanan atıf yapılabilir belge sayısı, belge başına ortalama atıf, milyon kişi başına düşen AR-GE’de çalışan araştırmacıları (doktora öğrencileri dahi) ve bilimsel ve teknik dergilerde yayımlanan makale sayısı

(1996-2014 dönemi toplam)

 

 

 

Ülkeler

 

Atıf yapılabilir yayın sayısı

 

Yayın başına yapılan atıf

 

Milyon kişi başına

AR-GE araştırmacı

Bilimsel ve teknik dergilerde yayınlanan makale sayısı
ABD 7,876,234 23.36 4,019 412,542
Hollanda 628,678 24.56 4,303 30,412
Kanada 1,134,588 21.40 4,490 57,797
Belçika 348,017 21.01 4,003 16,511
Fransa 1,468,286 17.79 4,153 72,555
Japonya 2,008,410 13.79 5,201 103,377
İtalya 1,117,013 17.52 1,974 66,310
G. Kore 719,338 12.38 6,457 58,844
Şili 86,521 15.38 391 5,158
Rusya 689,095 6.50 3,073 35,542
Kazakistan 9,434 5.42 734 879
Brezilya 573,988 11.73 v.y. 48,622
Türkiye 368,197 9.79 1,169 30,402
Meksika 201,540 11.69 383 13,112
Venezuela 30,656 9.71 291 1,196
Çin 3,569,652 7.44 1,089 401,435
Ekvator 5,984 17.15 180 256
Bosna-Hersek 5,896 7.54 217 437
Hindistan 944,632 9.61 v.y. 93,349

Kaynak: Scimago Journal Country Rank ve Bilimsel ve teknik dergilerde yayınlanan makale World Bank.

Tablo 1 ve 2 yan yana konulup değerlendirildiğinde, lâik ülkelerin, kadın eğitimine verdikleri önem, kadınların işgücüne katılım oranı, ülkede yerleşiklerin patent ve endüstriyel tasarım başvuruları, atıf yapılabilir nitelikte yayınlanmış çalışmalar, milyon kişi başına düşen araştırmacı sayısı yanında, ülkenin bilimsel ve teknik dergilerinde yayınlanan makalelerinin sayısının gelişmişlik düzeleri ile geniş ölçüde paralellikme gösterdikleri kolaylıkla görülebilmektedir. Bütün bunlar da lâik devlet yapısını, lâik hukuk düzenini, lâik eğitim sistemini ödünsüz uygulayan ülkelerde gerçekleştirilebilmektedir. Zira bu lâik yapılanmalar, özgür ve yaratıcı düşünce, araştırma ve sorgulama için uygun bir ortam yaratmaktadır. Yaratılan bu ortamda bireyler ve kurumlar sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda gelişme ve geliştirme için yeteneklerini özgürce kullanırlar. Her iki Tablo’da düşük değerlere sahip lâik ülkeler yakından incelendiğinde, bu ülkelerin yüksek değerlere sahip lâik ülkelerin tanımlanan standartlarına yaklaşamadıkları gibi ayrıca dinsel kuruluşların politikayı etkileme gücünün yüksek olduğu da gözlemlenecektir.

Bu karşılaştırmalar, ülkelerin aldığı Nobel Ödülü sayısı, resim ve heykel, tiyatro, opera, bale gibi güzel sanatlarla uğraşan insan sayısı, müzisyen sayısı, bestekâr sayısı, her yıl yayınlanan bilimsel içerikli kitap sayısı, ülkelerin yabancı dillere çevrilen kitaplarının sayısı ve benzeri diğer birçok veri bazında da yapılabilir. Sanırım o verilere göre yapılacak tablolar lâik ülkelerin kendi içindeki yelpazenin daha da açıldığına tanıklık edeceklerdir. Dileyen okur gerek ülke seçiminde ve gerek kriter seçiminde kendi serilerini yaparak konuyu daha geniş bir yelpaze içinde değerlendirebilir.

Türkiye’nin Tablolardaki konumunu belirleyen temel unsur, 1923 yılından bu yana lâik devlet, lâik hukuk, zaman içerisinde lâik içeriği aşındırılmış olmasına rağmen eğitim yapısının önemli rolü olmuştur. Türkiye, eğer en az lise ve dengi eğitim almış kadınların sayısını gelişmiş ülkeler düzeyine çıkarabilmiş ve o eğitimi almış kadınların işgücüne katılımını gelişmiş ülkeler düzeyine çıkarabilmiş olsa idi, her iki Tablodaki konumu çok daha yukarılarda yer alırdı. Bunların sonucunda da kişi baına milli gelirde en az Güney Kore düzeyine çıkmış olabilirdi. Türkiye’de kadın ve erkeklerin en az lise ve dengi eğitim almalarını engelleyen yaklaşımlar hakkında bilgi edinmek isteyen okur, bu sitede daha önce yayınlanmış olan “Sekiz Yıllık Eğitimin Gelişim Süreci ve Kazandırdıkları” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=266 bağlantısından göz atabilir.

Şimdi de Harita 1 de yer alan dinsel temele dayanmış devletlerin aynı veriler bakınından durumlarına göz atabiliriz. Bu amaçla ilk olarak Tablo 3 düzenlenmiştir.

Tablo 3

Dinsel temele dayanan ülkeler için çeşitli veriler

 

 

 

 

Ülkeler

 

 

 

2014 yılı kişi başına milli gelir dolar

 

 

 

En az lise ve dengi bitirmiş kadınlar %

 

 

 

 

Kadınların iş gücüne katılım oranı %

 

 

Eşitsizlikleri de göz önüne tutan eğitim endeksi

 

 

Ülkede Yerleşiklerin patent başvurusu/

Toplam

başvuru

 

Ülkede yerleşiklerin endüstriyel tasarım başvurusu/

Toplam başvuru

Kuveyt 43,005.4 55.6 43.6 v.y. v.y v.y.
İsrail 37,222.4 84.4 57.9 0.776 1,125/6,273 v.y.
Bahreyn 26,686.3 56.7 39.2 v.y. 6/205 v.y.
Suudi Arabistan 24,498.6 60.5 20.2 v.y. 652/787 234/685
Malezya 11,050.0 65.1 44.4 v.y. 1,353/7,620 827/1,882
Libya 7,096.5 55.5 30.0 v.y. v.y. v.y.
Irak 6,520.4 27.8 14.9 0.342 v.y. v.y.
Cezayir 5,458.9 26.7 15.2 v.y. 94/813 v.y.
İran 5,307.6 62.2 16.6 0.433 13,683

/13,802

8,772/8,864
Mısır 3,476.3 43.9 23.7 0.351 752/2,136 …/3,827
Pakistan 1,325.8 19.3 24.6 0.208 146/922 475/558
Afganistan 653.6 5.9 15.8 0.202 v.y. v.y.

Kaynak: Kişi Başına milli gelir IMF, Kadınların eğitimi, işgücüne katılımı ve eğitimdeki eşitsizliğin gözönüne alındığı endeks Human Development Index 2015, patent ve endüstriyel tasarım WIPO, World Intellectual Property Indicators 2015.

Tablo 3 de İsrail’in de yer alma nedeni, Harita 1 in yayınlandığı sitede, bu ülkenin de din devletleri arasında sayılmasıdır. Tablo 3 ün ilk dört sırasında yer alan ve kişi başına milli gelirleri 20,000 doların üzerinde olan ülkelerden üçü petrol zengini ve büyük ölçekte petrol ihraç eden ülkelerdir. Kuveyt, Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın ulusal zenginlik üreten sanayi ve yaygın kapsamlı hizmetler sektörleri (Suudi Arabistan için haç ziyareti gelirleri hariç) bulunmamaktadır. Bu ülkelerde bulunan ve genişölçüde bölge ülkelerini hedefleyen finans kurumlarının olması hizmetler sektöründe küçük bir alanı içermektedir. Buna karşın Tablo 3 de ikinci sırada yer alan İsrail’in savaş sanayi dahil birçok sanayi kolu ve hizmetler sektörü ulusal zenginlik üretmektedir. Bu ülke, Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgesindeki zengin doğal gaz kaynakları nedeniyle yakında doğal gaz ihracatçısı olacak ve büyük döviz kazancına da sahip olacaktır. Tablo 3 de yer alan ülkelerden İsrail dışındakilerin Tablo 1 deki gelişmiş ülkelerle karşılaştırılabilir verileri yok düzeyindedir. Sadece İran’da, patent ve endüstriyel tasarım başvurularında ihmal edilemeyecek sayısal gelişme başlamış görünmektedir. Bunu sağlayan temel unsurun da nükleer enerji konusuna ve silah sanayiine yapılan yatırımlar nedeni ile bu ülkeye uygulanan katı ambargonun etkisi olduğunu düşünüyorum. Suudi Arabistan ve İran iki farklı İslâm inancındaki ülke olarak tarihsel süreçte oluşan karşılıklı güvensizlik nedeni ile petrol ve doğal gaz gelirlerinin önemli bölümünü silah üreten ülkelere ödemeye devam etmektedirler. Tablo 3, din temeline dayanan devletlerin kadın eğitiminde, kadınların işgücüne katılımlarında ve eğitime dayalı yaratıcılık gerektiren patent ve tasarım konularındaki geri durumlarını açıkça ortaya koymaktadır. Tablo 3 de bazı ülkelerde kadınların en az lise ve dengi eğitim alanlarının oranları yüzde 60 dolayında görünse de eğitim içeriği lâik eğitimin bilimsel, araştırma ve sorgulamaya dayalı yapısının çok uzağında olduğu göz önüne alındığında, Tablo 1 deki verilerle karşılaştırılabilmesi olası değildir. Tablo 3 de eğitim eşitsizliğini ortaya koyan veriler de dikkat çekecek boyuttadır. Bazı İslâm ülkelerinde kadınların işgücüne katılım oranlarının yüksek görünmesinin nedeni, kadınların erkeklerle aynı ortamda bulunmalarına izin verilmediği için kız öğrencilere kadın öğretmenler, kadın hastalara kadın doktor ve hemşireler bakması nedeniyledir. Ayrıca bu ülkelerde, kadın şeriat polisi görevini yapan “mutavvalar” da bu verilere dahil bulunmaktadır. Ayrıca kadınların işgücüne katılma verilerini yükselten diğer bir unsurun da yabancı uyruklu çalışanlar olduğu şüphesini de taşıyorum.

Tablo 3 de yer alan Malezya’nın özel bir durumu vardır. Bu ülkenin nüfusunun yüzde 50.4 ü Malay iken, yüzde 60.4 ü Müslümandır. Geri kalanların % 19.2 Budist, %9.1 Hıristiyan, % 6.3 ü Hindu artık kalanlar da diğer inançlara dağılmıştır[7]. Ülkenin bu etnik ve inanç yapı dağılımı nedeni ile kadınların eğitim verileri ile işgücüne katılım oranları yüksek düzeyde gerçekleşmektedir.

Bu bilgilerin ışığında şimdi de dinsel temele dayalı ülkelerin bilimsel ve teknik alandaki verilerine göz atalım. Bu amaçla Tablo 4 düzenlenmiştir.

Tablo 4 deki bilgiler, sadece İsrail ile İran’ın Tablo 2 de yer alan gelişmiş ülkelere yaklaşmakta olduğunu göstermektedir. İsrail’in milyon kişi başına düşen AR-GE araştırmacı sayısı ise Tablo 2 deki ülkelerin açık ara önündedir. İsrail’in bu konuda bu denli başarılı olmasının nedeni ise İsrail’in bir devlet olarak kurulmasından önce, halkının büyük ölçüde gelişmiş ülkeler ile Sovyetler Birliği’nde lâik eğitim görmüş olması çok sayıda bilim adamı yetiştirmiş olmasıdır. Bilim tarihi ile güzel sanatlar tarihine göz atıldığında çok sayıda Musevi bilim adamı ve sanatçı ile karşı karşıya gelinir. Ayrıca, Batı dünyasının birçok gelişmiş ülkesinde Musevi devlet adamlarının adlarına da sıkça rastlanır. Asırlarca başka ülke uyruğu olarak yaşayan bu ulusun insanları, inaçları nedeni ile bu toplumlarda yoğun olarak dışlanırken kendilerini o toplumlara kabul ettirmek için sadece ticaret ve bankacılık işlemlerinde başarılı olarak servetleri ile toplumda yer edinmekle yetinmeyip, aynı zamanda bilim ve sanat alanında da başarılı olmak üzere yoğun çalışma içinde olmaları da bugünkü başarılarının temelini oluşturmaktadır. Bu deneyim birikimi sonucunda İ;srail’in eğitim yapılanması dinsel temele dayılı olmaktan çok lâik içeriği zengin tutulmuştur. Aynı şekilde bu ülklenin eğitim kurumlarında araştırma, sorgulamanın özendirilmekte olduğunu düşünüyorum.

 

Tablo 4

Seçilmiş dinsel temelli ülkelerde yayınlanan atıf yapılabilir belge sayısı, belge başına ortalama atıf, milyon kişi başına düşen AR-GE’de çalışan araştırmacıları (doktora öğrencileri dahi) ve bilimsel ve teknik dergilerde yayımlanan makale sayısı

(1996-2014 dönemi toplam)

 

 

 

Ülkeler

 

Atıf yapılabilir yayın sayısı

 

Yayın başına yapılan atıf

 

Milyon kişi başına

AR-GE araştırmacı

Bilimsel ve teknik dergilerde yayınlanan makale sayısı
Kuveyt 16,230 9.20 128 844
İsrail 255,036 20.56 8,282 10,300
Bahreyn 3,856 6.12 50 210
Suudi Arabistan 87,643 8.95 v.y. 7,636
Malezya 148,844 9.41 1,794 67,720
Libya 3,611 6.13 v.y. 231
Irak 9,097 5.95 425 947
Cezayir 35,871 7.66 v.y. 3,653
İran 278,388 9.83 v.y. 32,965
Mısır 117,104 9.19 5.44 9,199
Pakistan 78,219 7.59 167 7,772
Afganistan 604 6.43 v.y. 27

Kaynak: Scimago Journal Country Rank ve Bilimsel ve teknik dergilerde yayınlanan makale World Bank.

Sunduğum dört tablodaki veriler, din temelinde dayanan devletlerin tek istisna dışında gelişmiş lâik ülkelerin çok uzağında kaldıklarını açıkça göstermektedir.

Başlangıçta alıntılanan, TBMM Başkanlık sitesinde yer alan Başkan’ın açıklamasında, “Bu kavram (lâiklik), … yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır” ifadesi üzerinde de kısaca durmak isterim. Lâikliğin yok edici bir araç olarak kullanılması ve mağduriyetlere yol açması iddiası, 2003 öncesi Türkiye’sine yöneltilen çok büyük bir haksızlıktır. Zira 2003 öncesinde Türkiye’de insanlar din ve vicdan özgürlüğünü tam olarak yaşamaktaydılar. Bunu engelleyen hiçbir uygulama yoktu. O dönemdeki tek sorun, bazı çevrelerin kendi inançları ile ilgili anlayışlarını “kamusal alana” da yansıtmak istemelerinden kaynaklanıyordu. Bir inanç anlayışının kamusal alana yansıtılması, o inancın diğer inançlara egemen konuma gelmesi anlamını taşıyacağı için lâik bir devlette böyle bir ayrıcalık hiçbir inanca tanınamazdı. Bir inancın kamusal alanda diğer inançlar üzerinde egemen konuma gelmesi, ancak ve sadece din veya şeriat devlet yapılanmasında görülmektedir.

Bu karşılaştırmalı bilgiler ışığında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndan lâiklik ilkesinin çıkarılmasının ülkemiz ve yurttaşlarımız açısından hangi sorunlara yol açacağına ilişkin ciddi boyutta endişelerimi içeren görüşlerimi açıklamaya başlayabilirim.

Yasal Açıdan

Lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılması durumunda, Türkiye hızla ve kısa sürede şeriat temeline dayalı bir din devleti ve toplum düzenine sürüklenebilir. Mevcut yasalar önce dinsel daha sonra da şeriat kurallarını yansıtacak şekilde kısa sürede değiştirilmeye başlanabilir. Bu süreç yaşanırken, iktidar hangi mezhebin denetiminde olursa, o mezheb-tarikatın ilkeleri yasaların yapımında ve uygulanmasında esas alınmaya başlanacaktır. Örneğin Suudi Arabistan ve İran her ikisi de şeriat hükümlerine göre yasa çıkarıp o yasalara göre yönetiliyorsa da, Suudi Arabistan Sunni mezhebinin Wahabbi koluna göre şeriat hükümlerini esas alırken, İran Şia mezhebine göre şeriat hükümlerini esas almaktadır.

Anayasa’da lâiklik ilkesinin bulunduğu dönemde dahi bu yönde adım atıldığını görüyoruz. TBMM’ce kabul edilen 26.9.2004 tarih ve 5237 sayılı Ceza Kanunu’nun 230 uncu maddesinin (5) ve (6) nolu fıkralarında düzenlenmiş bulunan “aralarında evlenme olmaksızın, evlenmenin dinsel törenini yaptıranlar” ile “evlenme akdinin kanuna göre yapılmış olduğunu gösteren belgeyi görmeden bir evlenme için dinsel tören yapan kimse” için konulmuş ceza hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğu savı ile yapılan başvuru üzerine, Anayasa Mahkemesi, anılan fıkraların iptaline 27 Mayıs 2015 günü oy çokluğu ile karar vermiştir[8]. Anılan Karar’a yazılan karşı oy yazılarının okunmasını öneririm. Bu gelişme birçok kadının medeni nikah olmaksızın dinsel nikâhla yaşamaya zorlanmasına yol açacağı gibi, kendisinin ve çocuklarının, ölen kocadan emekli aylığı bağlanması ve mirastan ve benzeri yasal bazı haklardan yararlanamamasına da neden olacaktır. Sadece dinsel evlenme yapmış olan bir kadın kocasının kendisini boşaması halinde kocasından nafaka dahil hiçbir hak talebinde bulunabilmesi de mümkün olmayacaktır. Hukukçular bu konuda çok daha ayrıntılı bilgi sunabileceklerdir. Ayrıca, Uğur Dündar’ın “Nikahsız ama evli bir kadın olmak!..” başlıklı yazısının da okunmasında fayda görmekteyim[9].

Hukuk Açısından

Lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılması sonucu, din temelli devlete gidiş süreci başladığında, yargı erkinin de dinsel temele dayandırılması gündeme gelecektir. Bu durumda yargı, sadece din temeline dayandırılan yasaları uygulamakla kalmayacak, yargıçların seçilip atanması da din temeline, mezhep ve tarikat ilişkilerine, dayandırılacaktır. Böyle bir ortamda iktidar hangi mezheb-tarikatın elinde olursa yasalar ve yargı da o mezheb-tarikatın kurallarına göre şekillenecektir. Bu durumda iktidarda bulunan mezhepten farklı mezhebe mensup olanlar, yargıya başvurduğunda, alacakları sonucun adil olacağından emin olamayacaklardır. Halen dahi, Alevi inancına sahip olan yurttaşlarımızın karşılaştığı sorunlar gibi sorunlar yaşanacak, belki de çok daha sorunlu durumlar da gündeme gelebilecektir.

Din devleti olmanın getireceği diğer bir problem de, Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi İslâm dışı inanca sahip olanların, yabancı devlet himayesine alınması sonucu adli kapitülasyon taleplerinin gündeme gelmesine yol açılacaktır. Bu yönde talepler, yabancı şirketlerden ve ülkemizde asker ve üs bulunduran devletlerden gelebilecektir. Dış parasal kaynaklara bu denli bağımlı konuma getirilmiş ekonominin çöküşünü durdurmak bir tarafa, ertelemek için dahi bu tür tavizlerin verilmeyeceğini söyleyebilmek olası değildir.

İdari Düzenlemeler ve Uygulamalar Bakımından

TBMM Başkanı’nın “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasında, 1982 ve 1961 anayasalarının dindar anayasalar olduğu savını ileri sürerken, ileri sürdüğü hususlardan birisi de Diyanet İşleri Başkanlığının İdari yapı içinde olmasıdır. Başkanlığın Anayasa Hukuku içindeki konumuna ilişkin değerlendirmemi yukarıda yapmıştım. Burada yeniden değinmeyeceğim. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini yaparken “fetva hattı” uygulmasında bulunmasının, Anayasa’nın lâiklik ilkesine aykırı düştüğünü düşünüyorum. Çünkü Başkanlığın Kuruluş ve Görevlerini düzenleyen yasa, bana göre, Başkanlığa “fetva” verme hakkını tanımamıştır. Başkanlık Yasasının, 1 Temmuz 2010 tarih ve 6002 sayılı yasa ile değiştirilen 5 inci maddesinde “Din İşleri Yüksek Kurulu”nun görevleri belirlenmiştir. Kurul’un görevlerinin en başında şu hususa yer verilmiştir; “a) İslam dininin temel bilgi kaynaklarını ve metodolojisini, tarihî tecrübesini ve güncel talep ve ihtiyaçları dikkate alarak dinî konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dinî soruları cevaplandırmak.” Bu fıkrada yer alan “dini konularda karar vermek, görüş bildirmek ve dini soruları cevaplandırmak” işlevlerinden hiçbirisi fetva vermek olarak yorumlanamaz görüşündeyim. Zira Din İşleri Yüksek Kurulu, 16 üyesi bulunan bir kuruldur. Kurul önüne gelen konuları görüşüp, tartışıp karar verebileceği gibi görüş de bildirebilir. Alınan kararlarda ve belirtilen görüşlerde karşı oy kullananlar olabilir ve olması da doğaldır. Bu nedenle ve ilke olarak alınan kararlar ve bildirilen görüşleri fetva olarak kabul edilemez. Ülkemizin kültürel birikiminde ve dolayısı ile sözlüklerimiz fetva karşılığında şu tanım yer almaktadır; “İslâm hukuku ile ilgili bir sorunun dinî hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, şeyhülislam veya müftü tarafından verilebilen belge.[10]” Bir başka sözlüğümüz ise şu tanımı vermiştir; “müftü tarafından verilen şer’i hüküm veya karar. Bab-ı fetvâ, Daire-i fetvâ: Şeyhislam kapısı.[11]” Bu tanımlamalardan da görüldüğü üzere, fetva Şer’i Hukuk düzeninin bir aracıdır ve ülkemizde Şer’i Hukuk düzeni değil lâik hukuk düzeni yürürlüktedir. Toplumun yukarıdaki tanımla bildiği fetva konusunda Başkanlığın “fetva.diyanet.gov.tr” yapılanması kurması, yukarıda alıntıladığım, Diyanet İşleri Başkanlığına ilişkin Anayasa’nın 136 ıncı maddesine aykırı olduğu düşüncesindeyim. Gerek Anayasa’nın o hükmü ve gerek Başkanlık yasası böyle bir fetva hattı kurulmasına yasal zemin oluşturmadığı düşüncesindeyim. O fetva hattında “babanın kız çocuğuna şehvet duyması” ile ilgili bir soruya verilen yanıt üzerine Başkanlık açıklama yapmak gereğini duyduğu gibi hattı da erişime kapattı sanıyorum[12]. Yazılı ve görsel basında gerek bu ve gerek diğer birçok fetva olarak açıklanan görüşler yoğun tepki ve tartışmalara yol açmış ve Başkanlık uygulamalarını tartışılır konuma getirmiştir. Anayasa’dan lâiklik ilkesinin kaldırılması durumunda ülkede gerek resmi ve gerek tarikat şeyhlerinin fetvaları ile bireylerin ve toplumsal yaşamın ciddi bir kargaşa ortamına düşmesi de gündeme gelebilecektir.

Anayasa’da lâiklik ilkesi olmasına karşın, ramazan ayında kamu kurumlarında yemekhanelerin bakım onarım gerekçesi ile kapatılması da farklı inanca sahip kişilerin dışlanmasına ve horlanmasına neden olabilmektedir. Din devleti yapılanmasına geçilirse bu tür uygulamalar çok daha rahatsız edici boyutlara ulaşmasından ciddi olarak endişe ederim. Aynen Suudi Arabistan, İran ve Afganistan gibi ülkelerde uygulandığı üzere “din polisi” benzeri kolluk kuvvetleri de devreye sokulması gündeme gelme riski doğabilir. Bu tür kolluk kuvvetleri, uygulandığı ülkelerde özellikle kadınların dinsel kurallara uyumunu denetlemeye ağırlık vermektedir.

Son zamanlarda görsel ve yazılı basına yansıyan, namaz kılmayanların hayvan olduğu” ve hatta “öldürülmesi gerektiği” görüşlerinin lâikliğin Anayasa’dan çıkarılıp, ülkenin süratle Şeriat düzenine geçirilme sürecinde bu ve benzeri düşüncelerin söylemde kalmadığı durumların yaşanması da olasıdır.

Eğitim kurumlarındaki uygulamalar

Çocuklarına inancını öğretmek aileye ait bir görevdir. Aile bunu çocuklarının bu bilgileri almaya hazır oluş durumlarına göre öğretir. Aile bu görevini yerine getirmek için ek bilgi ve kaynağa gereksinim duyarsa bu bilgileri edinmek üzere başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere İlahiyat Fakültelerine ve bunların yayınladığı kitaplara veya inanç konusunda toplumsal saygınlık kazanmış ilahiyatçıların kitaplarına başvurabilir.

Din devleti yapılanmasın en çok etkileyeceği alanların başında okullar yer alacaktır. Esasen bu yönde bazı adımlar 4+4+4 eğitim uygulamaları ile atılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda ilkokuldan başlayarak Arapça, Kur’anı Kerim, Hz. Peygamberin yaşamı seçmeli ders olarak konuldu. Diğer seçmeli dersler için yeterli öğretmenin olmadığı okullarda bir bakıma bu seçmeli dersler seçilmesi zorunlu dersler konumuna geldi. Bu eğitim modelinin ortaya çıkaracağı sorunlar konusunda bu sitede yayınladığım “4+4+4 Eğitim Modeli Ne Getirecek Ne Götürecek” başlıklı yazımı dileyen okur www.hikmetulugbay.com/?p=276 adresinden erişebilir.

Yazılı basında yer alan bilgilere göre, Diyanet İşleri Başkanı’nın Doğu ve Güneydoğu illerinde medreselerin yasal konuma getirilmesini önerdiği ve bu bağlamda Başkanlığın anılan Bölgelerde yasal olmayan medrese uygulamalarının Kur’an kursu yapılarak yasallaştırıldığını açıklamıştır[13]. Bu tür uygulamaların, Öğretim Birliği yasasına uygun olmadığı da çok açıktır. Cumhuriyet’in kurulmasından buyana Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve İlahiyat Fakülteleri ile ilahiyatçıların inanç üzerine yayınladığı kitapların sayısının son derece artmıştır. İnaç üzerine kitap bolluğunun bulunduğu bir ortamda, Doğu ve Güneydoğu’da medrese sistemini canlandırmak yerine, neden o bölgelerdeki insanların ekonomik ve sosyal durumunu geliştirmeye yardımcı olacak mesleki-teknik eğitim okullarının sayılarının arttırılması akla gelmez insan merak ediyor. Ayrıca, medreseleri bir çözüm aracı olarak düşünenlerin Mustafa Akdağ’ın “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası ‘Celâlî İsyanları’[14]” isimli kitabının 145-194 üncü sayfaları arasında yer alan “Büyük Öğrenci Hareketlerinin Başlama ve Genişleme Dönemi” başlıklı bölümünü okumalarında fayda görürüm. O bölümün başlangıcındaki “Medrese Öğrencilerinin Ruhsal Bunalımı” ve “Medrese Öğrencilerinin Ahlâkdışı Eylemleri” dikkatle okunmalıdır.

Uzun yıllardan beri lâiklik karşıtı söylemler ve yazılar bazı kurumları, okul yöneticileri ile öğretmenlerini ülke din devletine dönüşmüş gibi davranışlara özendirmeye başlamıştır. Bu konuda görsel ve yazılı basında yer alan bazı bilgileri okurlarla paylaşmak isterim.

19 uncu Millî Eğitim Şurası toplantılarında bir sendika karma eğitim zorunluluğunun kaldırılması önerisini gündeme getirmişti, ancak bu önerinin ilgili komisyonda kabul edilmediği basına yansımıştı[15]. Karma eğitim toplumda lâik yaşam anlayışının gelişmesi ve yerleşmesine önemli katkılarda bulunmuş bir uygulama olmuştur. Bu nedenle de lâik toplum ve lâik yaşam tarzına karşı olanların zaman zaman gündeme getirdiği öncelikli isteklerden birisi karma eğitimin kaldırılma istemi olmuştur. Bu anlayışı daha yumuşak yaklaşımla yaşama geçirmek isteyenler önce kız-erkek sınıflarının ve hatta sınıf katlarının ayrılmasını hatta aynı merdivenleri kullanmamalarını dile getirmişlerdir.

Toplumumuzda mahalle baskısı giderek artarken, bir okul baskısı devreye girmeye başlamış görünüyor.

Bir Anadolu Lisesinin Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeninin “pantolon-tayt giyen kızlara şehvet duyuyorum” dediği ve bir erkek öğrenciye de “sen ne hissediyorsun “ diye sorduğu ve öğretmenin bu iddiaları reddetiği Ocak 2016 ayında yazılı basında haber olmuştur[16]. Mart 2016 ayında basında, öğretmen için soruşturma açıldığı, bir sendikanın da dava açtığı bilgileri yanında söz konusu öğretmenin aynı okulda göreve döndüğüne ilişkin bilgi de yer almıştır[17].

Bir başka haberde ise farklı bir okulda, kız öğrencilerin eteklerinin diz üstünde olması nedeni ile “disiplin yönetmeliğini ihlal ettim” diye dilekçe imzalatıldığı, öğrencilerin bazı öğretmenlerce hoş olmayan sözlerle azarlandıkları ve disiplin kuruluna verildikleri, hafta sonu olan bu olaydan sonra dilekçeyi imzalayan öğrencilerin isimlerinin törenden sonra tek tek tören için toplanmış öğrencilere okunduğu yer almıştır[18]. Aynı haberde, aynı okulda Cuma namazının ders saatine denk geldiği için “Cuma namazına gidecekler abdest almak için sınıftan çıksın” diye duyuru yapıldığı da belirtilmiştir.

Bu iki olayda da öğretmenlerin ve okul idarelerinin yaklaşımı ciddi biçimde yanlış olmuştur. Zira, öğretmenlerin görevi sadece branşı olan dersi anlatmak değildir, ondan çok daha önemli olarak öğrencinin kişilik gelişimine yardımcı olmak ve özgüvenini yükseltmektir. O nedenle hiçbir öğretmenin öğrencilerini arkadaşları ve toplum önünde onurunu kırıcı ve küçük düşürücü davranışları etik kuralları ve Millî Eğitim Bakanlığı mevzuatındaki temel anlayış çerçevesinde hoş görülemez. Öğretmen, öğrencilerin kurallara aykırı davranışlarını gözlemlediğinde kendisi yaptırım yollarına başvuramaz, gözlemini okul yönetimine bildirmekle yetinir. Okul yönetimi de, gözlemlenen davranışın Millî Eğitim Bakanlığı mevzuatında yer alan kurallara aykırı olduğu sonucuna varırsa, öğrenciyi okuldan ve öğrenimden soğutmaksızın kuralları uygularken öğrencinin ailesi ile yakın iletişim içinde olmaya özen gösterir.

Yazılı basında, Hatay İlinde bir ortaokulun bahçe kenarındaki demir parmaklıklar üzerinde Suudi Arabistan’ın ambleminin bulunduğunu haberi yer almıştır. Haberde, söz konusu amblemin Suudi Arabistan ulusal parası Riyal’in üzerindeki amblem ile aynı yapıda olduğu da belirtilmiştir[19]. Şeriat kurallarına göre yönetilen bir ülkenin sembollerinin okul yapılanmaları içine dahil edilmesini Millî Eğitim Bakanlığı’nın hoş görmemesi gerekirdi.

Mersin’de bir ortaokulda müdürün Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında öğrencilere içinde Sakal-ı Şerif olduğunu iddia ettiği bir cam faunusu öptürdüğü haberi görselleri ile birlikte yazılı basında yer almıştır[20]. Aynı haberde İl Millî Eğitim Müdürü’nün soruşturma açtığı da belirtilmiştir.

2012 yılı yarıyıl tatilinde ilk ve ortaöğretim öğrenci ve velileri için Diyanet İşleri Başkanlığı’nca 10 günlük umre ziyareti düzenlendiği Millî Eğitim Bakanlığınca 81 ilin Millî Eğiğtim Müdürlüklerine bildirildiği basında yer almıştı[21].

2015 yılında, Üsküdar Belediyesi’nin Kutlu Doğum Haftası’nda Kabe Maketi kurdurması üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı bu maketin gerçekmiş gibi algılanmaması gerektiğini belirterek şu uyarıda bulunduğu basında yer almıştır; “Sadece Kâbe’yi ziyaret sırasında, nasıl davranılması gerektiği yönünde bilgi sahibi etmek için maket kurulabilir. Aksi halde herhangi bir dini vecibeyi yerine getirdiğini düşünerek bu maketi tavaf etmeye çalışmak büyük vebaldir. [22]

Bu kez, Mayıs 2016 ayında İstanbul’da bir ilkokulda, kurulan maket Kabe’yi küçük yaştaki öğrencilere tavaf ettirildiği haberi basında yer almıştır[23].

Buraya kadar sadece küçük bir böümü alınan örnekleri verilen birçok uygulama, lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılması ve dinsel temele dayalı bir Anayasa yapılması halinde ülkemizde yer alabilecek gelişmeler hakkında bazı ipuçları verebilecektir. O nedenle diğer uygulamalara değinilmeyecektir.

Ancak bu noktada özellikle kadınlarımızı uyarmak isterim. Zira lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılmasının ve dinsel temele dayalı bir Anayasa yapılması durumunda en büyük ve en ağır bedeli onlar ödemek durumunda kalacaklardır. Din temeline dayanan diğer bir deyişle Şeriatla yönetilen devletlerde kadınların yaşam tarzı ve kalitesi konusunda genel bir fikir edinmek için arama motorlarında bir gezinti yapmalarının yeterli olacağını düşünüyorum. Bu arada, kadın okurlara en azından Zekiye Yüksel’in “Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak” başlıklı kitabı ile Prof. Dr. Serpil Çakır’ın “Osmanlı Kadın Hareketi” isimli kitabını okumalarını önermek isterim.

Ülkemiz eğitiminde 2003 yılından bu yana bilimsel temele ve çalışmalara dayanmayan birçok değişiklik yapıldı ve bundan sonra da yapılmaya devam edileceği anlaşılmaktadır. Uygulanmakta olan din dersleri için İlahiyatçı R. İhsan Eliaçık, Aralık 2014 tarihinde yaptığı bir söyleşide “okullardaki din dersi zaten İŞİD’çi yetiştiriyor” eleştirisinde bulunmuştur[24]. Bir ilahiyatçının böyle bir uyarıda bulunma ihyiyacı duyması üzerinde önce tüm siyaset kurumları hem de tüm yurttaşlarımızın düşünmesi gerekir.

Bilimsel temele dayanmayan ve lâiklik ilkesi dışına taşınan eğitim yaklaşımı izleyenlere anımsatmak istediğim bir temel ilke vardır. Eğitim ile ulusal çıkar ve ulusal güvenlik arasında çok yakın ilişki vardır. Eğitim sisteminin yetiştirdiği insangücü ülkenin ekonomik, dış ilişkiler ve savunma gibi stratejik alanlarında sergiledikleri kalite ile hem ulusal çıkarların savunulmasında hem de ulusal güvenliğin sağlanmasında önemli görev ve sorumlulukları üstlenirler. Dolayısı ile eğitimin bu yaşamsal önemini göz ardı ederek eğitim politikaları ile oynayanlar ülke için hesaplanmamış ciddi risklere neden olmaktadırlar. Bu yaklaşımları izleyenlere ABD’de yapılan bir çalışmayı dikkatle incelemlerini öneririm. ABD’nin önde gelen düşünce ve politika kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi, 2012 yılında ABD eğitim politikalarını değerlendirmek üzere bağımsız bir çalışma grubu kurmuştur. Bu gruba başkanlık etmek üzere iki kişi atamıştır. Bunlardan birisi G. W. Bush döneminde önce Ulusal Güvenlik Danışmanı ve daha sonra da Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış olan Condoleezza Rice’dır. Bu özel çalışma grubunun hazırladığı raporun başlığı “ABD Eğitim Reformu ve Ulusal Güvenlik”tir[25]. Raporun giriş bölümünden sadece birkaç paragrafı alıntılamakla yetineceğim. “Küresel standartlarla ölçüldüğünde ABD okullarının büyük bölümü öğrencilerine rekabet edebilecek ve başarılı olabilecekleri akademik bilgi ve becerileri verebilmekte başarısızdır. Okulların çoğu toplumumuzu birarada tutacak yurttaşlık bilgilerini vermeyi ihmal etmektedir.[26]”  “İşsizlik olmasına rağmen, işverenler gereksinim duydukları becerilere sahip çalışacak Amerikalı bulmakta zorlanmaktadırlar ve işverenlerin çoğu durumun daha da kötüleşeceği beklentisindedir.[27]” “Gençlerin çoğu askerlik yapabilecek ehliyette değildir. 17-24 yaş aralığındaki yurttaşlardan yüzde 75 i, fiziki yapıları uygun olmadığı, suç dosyaları olması veya yeterli eğitimleri olmadığı için askere alınmağa uygun bulunmamaktadır.[28]

Raporun “Eğitim Krizi, Ulusal Güvenlik Krizidir” başlıklı bölümün ilk paragrafında ise şu görüşlere yer verilmiştir; “Eğitim neden ulusal güvenlik konusudur? Raporun hazırlayanlar, Amerikan eğitimindeki başarısızlığın ulusal güvenliğe beş belirgin tehdidi olduğu görüşündedirler; (bu beş alan da) ekonomik büyüme ve rekabet gücü, ABD’nin fiziki güvenliği, fikri mülkiyet hakları, ABD’nin küresel farkındalığı ve ABD’nin birlik ve beraberliğidir. Raporu hazırlayanlar, ABD’nin askeri gücünü inkâr etmiyorlar, ancak askeri güç artık güvenliği garantilemek için yeterli değildir. Günümüzde ulusal güvenlik insan sermayesi ile çok yakından ilgili bulunmaktadır. Ve bir ulusun insan sermayesi kamu okullarının gücü kadar güçlü veya zayıflığı kadar zayıftır.[29]

Raporda ülkemizin de adının geçtiği ilginç bir paragrafı da alıntılamak isterim. “Dari, Korece, Türkçe ve Çince yanında diğer bazı dilleri öğrenmiş olanların sayıca yetersizliği sorunlar yaratmaktadır. Bu durum, ABD’ni bu dillerin konuşulduğu ülkelerle diplomatik, askeri, istihbarat ve iş ilişkileri bakımından etkin bir iletişim kurmakta sakat duruma düşürmektedir.[30]

69 sayfalık raporda “din” sözcüğü dört kere geçmektedir. Her geçtiği yerde de öğrencilerin etnik kökenleri, ırkları, milli kökenleri, dil farklılıkları, fiziki engelleri ve inanç farklılıkları nedeni ayırımcılığa konu edilmemeleri gerektiğini vurgulamak için kullanılmıştır.

Din devleti kurma arzusunda olanlar, din temeline dayalı eğitim almış insanlardan oluşan bir devletin mi, yoksa eğitimde, hukukta ve idarede lâiklik ilkesine göre işleyen ve ulusal çıkarları için yukarıda birkaç alıntı yapılan türde raporlarla eğitimine yön verme arayışında olan ülkelerin mi dünyada ve Ortadoğu’da söz sahibi olageldiklerini ve olmaya devam edecekleri hususunu dikkatle düşünmelerinde fayda görürüm.

Gelişmiş ülkelerin eğitim reformları için hazırladıkları raporlara da göz atıldığında eğitime ilişkin değerlendirmeler daima ekonomik güç, rekabet edebilme gücü ve ayırımcılığın önlenmesine ilişkin ilkelere yer verildiği görülür. Gelişmiş ülkeler, yukarıda da değindim üzere tarihlerinde yaşadıkları inanç farklılıkları üzerinden yapılan siyaset sonucu ödedikleri ağır bedelleri göz önünde bulundurdukları için lâik devlet, hukuk, adalet ve eğitim düzeninden uzaklaşacak adım atmak eğiliminde değildirler. O nedenle de yurttaşlarına nitelikli yaşam ortamı, düşünce özgürlüğü, kamu düzenini, yaşam koşullarını ve eğitim kalitesini değiştirmeyecek boyutta inanç ögürlüğü tanıyacak bir Anayasal düzen oluşturmuşlardır.

Lâiklik ilkesi çağımız demokratik hukuk devlet ve toplum yapısının “zıvana taşı” konumundadır. Bu taşın yerinden oynatılmasının bireylerimiz, ülkemiz, toplumumuz, toplumsal barışımız ve devletimiz için yaratacağı tehlike ve tehdit tahmin edilebileceklerden çok daha vahim sonuçlara yol açabilir.

Hikmet Uluğbay

 

[1] “TBMM Başkanı Kahraman: Laiklik Yeni Anayasa Olmamalı!”, 26 Nisan 2016 Salı Hukuki Haber.

[2] TBMM Başkanlığı, “TBMM Başkanı Kahraman’ın Basın Açıklaması… TBMM Başkanı Kahraman, laiklik konusunda çıkan tartışmalar üzerine bir basın açıklaması yaptı” 26 Nisan 2016 Salı.

[3] Develioğlu Ferit, “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat” 8. Ofset Baskı, Aydın Kitabevi Ankara 1988, sayfa 1326.

[4] “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı … ‘Lâik Cumhuriyete bağlıyım’ diyemedi” Sözcü Gazetesi 21 Mayıs 2016 Sayfa 1.

[5] Özakıncı Cengiz, “Atatürk Devrimleri Batı’ya Değil Türk Tarihine Dayanır”, Bütün Dünya Aralık 2014.

[6] Bu konuşma metnine Atatürk’ün Nutuk isimli eserinin Belgeler isimli ekinde Vesika 264 de “Saltanat-ı milliyenin tahakkukuna dair Büyük Millet Meclisi’nde cereyan eden tarihi celseden” vaşlığı ile yer almıştır. Ayrıca aynı konuşma metnine, Atatürk Araştırma Merkezi’nin yayınladığı “Atatüek’ün Söylev ve Demeçleri” isimli kitabın I. Cildinin sayfa 287-298 den ulaşılabilir.

[7] The CIA World Fact Book 2008, sayfa 391, Skyhorse Publishing.

[8] Anayasa Mahkemesi’nin 27 Mayıs 2015 tarih E: 2014/36, K: 2015/51 sayılı kararı.

[9] Dündar Uğur, “Nikahsız ama evli bir kadın olmak!..”, Sözcü Gazetesi 5 Haziran 2016.

[10] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük” Cilt 1, sayfa 776.

[11] Devellioğlu Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, sayfa 314.

[12] Acarer Erk, “Diyanet’ten fetva: Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil!” BirGün 08.01.2016.

[13] “Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez: Medreseler legal olamıl”, AA/Hürriyet Online 08 Mart 2016.

[14] Akdağ Mustafa “Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası ‘Celâlî İsyanları’”, YKY, Birinci Baskı Ağustos 2009.

[15] “Eğitim Bir-Sen’in ‘Karma Eğitim Kalksın’ önerisi reddedildi”, Posta.com.tr. 4 Aralık 2014.

[16] “Din öğretmeni: Pantolon-tayt giyen kızlara şehvet duyuyorum” Cumhuriyet.com.tr 18 Ocak2016.

[17] “’Pantolon-tayt giyen kızlara şehvet duyuyorum’ diyen öğretmen ile ilgili skandal gelişme”, Cumhuriyet.com.tr 9 Mart 2016.

[18] Konur Özlem, “Kız öğrencilere etek fişlemesi”, Aydınlık.com.tr 11 Mart 2016.

[19] “Okulda çok tartışılan amblem”, Sözcü Gazetesi online Şubat 9, 2016.

[20] “Bu görüntü için soruşturma açıldı”, Yurt Gazetesi online 07 Mayıs 2016.

[21] Ercan Ersin/DHA, “Yaryıl tatilinde öğrenciye özel umre”, Hürriyet online 08 Ocak 2012 ve Çelikel Prof. DR. Aysel, “Millî Eğitim Bakanlığında Neler Oluyor?” Cumhuriyet Gazetesi Online 28 Ocak 2012.

[22] Aksu Fatma, Meltem Özgenç, “Diyanet’ten Uyarı Makette tavaf büyük vebal”, Hürriyet online 22 Nisan 2015.

[23] “Bayrampaşa’da ilkokul çocuklarına maket kabeyi tavaf ettirdiler”, Birgün Gazetesi 04.05.2016.

[24] Eliaçık R. İhsan, “Zamanın Sözü Söyleşiler”, İnşa Yayınları, Birinci Baskı Nisan 2015, “Okullar İŞİD’çi yetiştiriyor” Halit Elçi/Siyasi Haber Org. Aralık 2014.

[25] “U.S. Education Reform and National Security”, Independent Task Force Report No.68

[26] Y.a.g.r. sayfa 3.

[27] Y.a.g.r.a.s.

[28] Y.a.g.r.a.s.

[29] Y.a.g.r. sayfa 7.

[30] Y.a.g.r. sayfa 12.

0 Responses to “Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.