Çoğalın Çoğalabildiğiniz Kadar =Fakirleşin Fakirleşebildiğiniz Kadar

Gazetelerde (1) yer alan bilgilere göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Batı devletleri genç nüfus transfer etmeye başladı. Türkiye’nin genç nüfusunu korumaya devam etmesi gerekir. Batı şu anda ağlıyor, sakın bu tuzaklara düşmeyin. Böyle giderse 2030 yılında Türkiye’nin nüfusunun çoğu da 60 yaşın üzerinde olacak. Sevgili hanım kardeşlerim, bir başbakan olarak konuşmuyorum, bir dertli kardeşiniz olarak konuşuyorum. Bu tuzağa asla gelmeyiniz. Biz genç nüfusunu aynen korumalıyız. Bir ekonomide aslolan insandır. Bunlar ne yapmak istiyorlar? Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar, yaptıkları şey bu. Eğer nüfusumuzun azalmasını istemiyorsanız, bir ailenin üç tane çocuğu olmalı. Takdir sizindir, o ayrı mesele. Bunu yaşadım inanarak söylüyorum. Çocuk berekettir. Onu da bilmemiz lazım. Benim dört tane çocuğum var. Memnunum, keşke daha fazla olsaydı. Hepsi de bereketiyle geldi. …..”
Yine gazetelerde (2) yer aldığına göre, R.T. Erdoğan, AKP Genel Başkanı sıfatıyla 18 Şubat 2002 tarihinde Sultanbeyli’de yaptığı konuşmada ise şöyle demiş; “Aile planlaması ihanet-i vataniyedir. … Milleti azaltmak suretiyle, tarihten, dünyadan silme projesinin adıdır. … Bu milletin çoğalması lazım. … Allah ne verdiyse çoğalın.”
Dünyada ve ülkemizde nüfus artışının aile planlaması yoluyla yavaşlatılmasının gereğine inanmış ve bunu savunan bir iktisatçı ve bir vatandaş olarak, Başbakan’ın dile getirdiği söylemlere ilişkin derlediğim bilgileri ve görüşlerimi toplumla paylaşmak isterim. Bunu da Başbakan’ın cümlelerini bölüm başlığı alarak yapacağım.
Batı devletleri genç nüfus transfer etmeye başladı
Batı ülkelerinin işgücü transfer etmesi yeni bir şey değildir. Bu transfer 19 uncu yüzyılda, sanayi devriminin hızlanması ile baş gösteren işgücü açığını kapatmak için başlamıştır. Dikkat edin yetersiz nüfus değil, işgücü açığı. 1750 lerden itibaren, Avrupa bir yandan başta Amerika, Avustralya ve Afrika’daki sömürgelerine büyük göç vermiş bir yandan da yoğun bir sanayileşme sürecine girmiştir. Avrupa’daki nüfus, verilen göç düşüldükten sonra, artmaya devam etmesine rağmen hızlı sanayileşmenin gerektirdiği işgücünü karşılayamadığı için öncelikle Doğu Avrupa ülkelerinden olmak üzere göçmen işçi kabul edilmiştir. Avrupa’nın nüfusunun 1750 den itibaren artış eğilimini gösteren bilgiler Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, Avrupa’nın nüfusu 1750-1900 arasındaki 150 yıllık dönemde yüzde 1 in altında artmasına ve yoğun göç vermeye rağmen 156 milyondan 414 milyona çıkarak yüzde 165.4 büyümüştür. Nüfus artışını etkileyen bir çok unsur vardır. Doğum oranları, ölüm oranları, ortalama ömür beklentisinin uzaması, bebek ölüm oranları. İşte bütün bu unsurlar nüfusun artış hızını etkiler. Tablo 1 de yer alan gelişmeler üzerindeki en önemli etkenlerden birisi, tıp bilimindeki ve hijyen anlayışındaki gelişmelere bağlı olarak ergin ölümleri ile bebek ölümlerindeki azalmadır. Sanayileşmeye bağlı olarak ortalama gelir seviyesinin yükselmesi ve beslenme değerlerinin iyileşmesi de Tablo 1 deki gelişmeleri etkilemiştir.
                               Tablo 1
                    Avrupa’nın nüfus artışı
Yıllar        Nüfus milyon kişi        Ort. Artış hızı %
1650               100                            –
1750               156 *                       0.44
1800               205                          0.54
1850               275                          0.59
1870               320                          0.76
1900               414                          0.86
1913               481                          1.16
* Rusya’nın Asya topraklarındaki nüfusu dahildir.
Kaynak: Pollard Sidney, Peaceful Conquest The Industrialization of Europe 1760-1970, Oxford Univ. Press, sayfa 148.

Avrupa ülkelerinin 1950 lerden sonra göçmen kabul etmesi ise, II nci Dünya Savaşı’nın yol açtığı işgücü azalması ve savaş sonrası yaşanan hızlı ekonomik gelişmenin yarattığı büyük işgücü talebi etkisi ile olmuştur. Bu göçmen işçi talebi daha sonra, Avrupa’da yükselen kişi başı gelir ve artan işsizlik tazminatları nedeni ile Avrupalının yapmak istemediği maden işçiliği ve çöpçülük gibi alanlardaki işgücü açığını kapatmaya yöneliktir. Bunların dışında, Avrupa ve Amerika üniversitelerinde okuyan ve üstün başarı gösteren öğrencileri kalmaya özendirme de gelişme yolundaki ülkelerin gençlerinin bu ülkelerde kalmasına yol açmıştır. Yurt dışında eğitim alanlara, ülkelerinin gerekli kalitede iş olanağı ve yeterli gelir sunamaması da dışarıda kalmaya katıkıda bulunagelmiştir.
Bu başlık altında değinmekte fayda gördüğüm bir husus da, Avrupa ülkelerinin işgücü talebi kadar, hızlı nüfus artışı gösteren ülkelerde artan işsizliğin de fazla işgücünü kendi ülkelerinden kovduğu gerçeğidir. Aynı olgu, gelişmekte olan ülkelerin kendi bünyelerinde de yaşanmaktadır. Hızlı nüfus artışının, kırsal kesimde miras yolu ile, tarım topraklarını parçalaması sonucu, küçülen toprak kendisine fazla gelen nüfusu kente kovmaktadır. Türkiye’nin büyük oranlı iç göç olgusunun gerisinde yatan gerçeklerden birisi de budur. Kente göçen bu nüfusa iş olanağı sunulamadığı zaman da suç oranlarında büyük artışlar görülmektedir.
Batı şu anda ağlıyor, sakın bu tuzaklara düşmeyin
Başbakan’ın bu cümlesi ile ne demek istediği pek açık değildir. Batı şu anda nüfus azlığı nedeni ile ağlayıp bizim gibi ülkelere yalvar yakar olmuyor. Aksine, bizim gibi ülkelerden göçü frenlemek için önlem almaktadır. Bunun en belirgin örneği de Avrupa Birliği’nin Türkiye ile üyelik müzakerelerinde daima kapalı tuttuğu “işgücünün serbest dolaşım” kapısıdır. Şimdi Batı mı ağlıyor, yoksa bizim gibi hızla nüfusu artan ülkeler mi ağlıyor veriler ışığında bunu görelim. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir. Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, tabloda Güney Kore’ye kadar yer alan ülkelerinin nüfusu yaklaşık 30 yıllık sürede bir kat civarında artmışken, ABD doları cinsinden kişi başına milli gelirleri en fazla 6 kat yükselebilmiştir. Gerçekte kişi başına milli gelirlerin artışı tabloda yer alan oranların altındadır. Zira o dönemde ABD doları da kendi içinde önemli değer yitirmiştir. Diğer bir deyişle dolar 30 yıl önceki satınalma gücüne sahip dolar olmaktan çıkmıştır. Dolayısı ile reel olarak kişi başı milli gelirler ancak birkaç kat artmıştır. Ancak, İran ve Nijerya gibi ülkelerde kişi başına milli gelir reel olarak gerilemiştir bile. Buna karşılık, otuz yılı aşkın sürede nüfusu yüzde 37 kadar yükselmiş olan G. Kore’nin kişi başına milli geliri yaklaşık 28 kat artmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus 1970-75 döneminde G. Kore’nin kişi başına milli gelirinin Türkiye’den çok düşük olduğu gerçeğidir. Gelişmiş Avrupa ülkeleri ise incelenen dönemde çok düşük düzeyde nüfus artışı gerçekleştirmiş olmalarına karşın çok yüksek düzeyde kişi başına milli gelir artışı gerçekleştirmişlerdir. Dolayısı ile Tablo 2 Avrupa ülkelerin mi yoksa Türkiye gibi gelişme yolunda ağır aksak yürüyen ülkelerin vatandaşlarının mı ağladığını çok açık şekilde göstermektedir.
Nüfus artışının düşük olduğu ülkelerde, çalışma yaşına gelen hemen herkes onurlu bir gelir elde edebileceği bir iş bulabilmektedir. Bir ekonomide aslolan insandır, o insan ki çalışma yaşına geldiğinde işi, siyasi partiden torpil aramadan ve sadakaya muhtaç olmadan, doğru ekonomik politikalar uygulanarak hazırlanmıştır. AKP iktidarının bu alanda gösterdiği beceri, bu sitede yayınlanmış bulunan “İşgücü Verilerinde Oynamalar I ve II” başlıklı iki yazıda ayrıntıları ile incelendiği için burada yinelenmeyecektir. Kısaca şunu söyleyebiliriz ki, AKP döneminde işgücüne dahil olması gerekenlerin pek azına iş yaratılabilmiştir.
                                        Tablo 2
  Seçilmiş bazı ülkelerin nüfus artışları ve kişi başına milli gelir değişmeleri
                   Nüfus (000 ilavesiyle)            Kişi başına milli gelir $
Ülkeler       1970-75    2006   Artış %      1970-75    2006     Artış %
Türkiye         40,0       72.9     82.3             900       5,400      600   
Brezilya       108.0     188.7     74.7          1,170       4,730      404
Meksika         58.9     104.2     76.9          1,590       7,870      494
İran              33.2       69.2   108.4          2,220 *    3,000        35
Mısır             36.3       75.4   107.7             340       1,350      397
Endonezya  132.6     223.0     68.2             230       1.420      617
Pakistan        71.0     159.0   113.9             140          770      550
Nijerya          61.2     144.7   136.4             510          640        25
G. Kore         35.3       48.4     37.1            640      17,690   2,764
Fransa           52.7      61.0     15.7          6,540      36,550      559
İngiltere        56.2       60.4       7.5          4,280      40,180      939
İtalya            55.4       58.6       5.8          4,020      32,020      796
İspanya         35.5       43.5     22.5          3,000      27,570      919
• İran’a ait kişi başına milli gelir rakamı 1980 yılına aittir.
Kaynak: Social Indicators of Development 1996, A World Bank Book ve Key Development Data& Statistics World Bank web sayfaları.   

Tablo 2 temel hatları ile bir ülke için yüksek nüfus artışının mı yoksa düşük nüfus artışının mı tuzak olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Batı ülkeleri niteliksiz göçmen işgücünün ülkelerinde yarattığı toplumsal sorunlar ışığında ekonomik büyümesini göçmen işçi yerine endüstri ve hizmet robotları geliştirerek çözmüştür. 2006 yılı sonunda dünyadaki endüstriyel robot sayısı 922,875 adettir. Bunların 297,374 ü Avrupa ülkelerindedir. World Robotics 2006 raporuna göre, 2006 yılı sonunda Türkiye’deki endüstriyel robot sayısı da 403 adete ulaşmıştır. İşin ilginci TÜİK bu alandaki gelişmeleri izleyip yayınlamamaktadır. AKP Hükümeti’nin izlediği kur politikalarının sonucunda Türkiye’de robot kullanımı hızla gelişmektedir. Bu konuda biraz daha bilgi vermek amacıyla Tablo 3 düzenlenmiştir. Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, gerek Avrupa’da ve gerek Asya’da endüstriyel robot kullanımları 1996-2004 döneminde hızla artmıştır. Artış tabloda görüldüğünden fazladır. Bu fazlalık da yeni nesil robotların eski nesil robotlara göre daha fazla işgücü gereğini ortadan kaldırmasıdır. Bunun anlamı ise, gelişme yolundaki ülkelerin nüfus fazlalarının gelişmiş ülkelere göçmen işçi olarak kabul edilmeyeceğidir. Bilindiği üzere, Avrupa uzun bir süreden beri ülkemiz işgücü fazlasını eriten bir işgücü pazarı olmaktan çıkmıştır. Hatta, Avrupa ülkeleri eskiden kabul ettiği göçmen işçileri ülkelerine geri göndermek için özel programlar üretmektedir.
                                     Tablo 3
    Dünyada endüstriyel robot kullanımındaki gelişmeler
                               (1996= 100)
Bölgeler          1996              2004
Avrupa           100               180.6
Asya              100               259.3
Dünya            100               194.9
Kaynak: UNECE/IFR Half Yearly Robotics Index. 

Türkiye’deki endüstriyel robot kullanımı her halükarda artmaya devam edecektir. Özellikle Türk Lirası’nın değer kazandığı dönemlerde bu daha hızlı olarak gerçekleşecektir. Zira, Türk sanayicilerinin üzerindeki enerji maliyetleri rakiplerine göre çok yüksektir. TL nin değer kazandığı dönemlerde enerjinin maliyeti yanında işgücü maliyeti de döviz cinsinden yükselmektedir. Türkiye son yıllarda izlenen ekonomik politikalar nedeniyle ham madde ve ara mallarında artan ölçüde dışa bağımlı hale gelmiştir. Bu durumda sanayici enerjide ve emekte tasarruf sağlayacak ve kalitede rekabet gücünü yükseltecek endüstriyel robot kullanımını arttıracaktır. Aynı husus hizmetler sektörü için de geçerlidir. Banka hizmetlerindeki ATM ve internet kullanımındaki artış banka iş hacmi artışı kadar personel artışına dönüşmemektedir. Boğaz Köprüsü’nde otomatik geçiş ve KGS kullanımı nakit gişelerini boş bırakmıştır. Türkiye’de otomasyon ve robot kullanımının arttığı bir ortamda nüfus artışı haklı olarak ne kadar savunulabilir?
Dünyadaki gelişmeye ayak uydurulduğu anda işgücü bakımından da ayak uydurmak gerekmektedir. Bu da işgücünün sayısından çok niteliğine yatırım yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu konuya ileride döneceğiz.
Böyle giderse 2030 yılında Türkiye’nin nüfusunun çoğu da 60 yaşın üzerinde olacak
Başbakan’ın bu ifadesinin hiçbir bilimsel ve pratik dayanağı yoktur. Dünyada henüz 60 yaş üzeri nüfusun çoğunluğa geçtiği bir ülke yoktur ve olmayacaktır da. Bu konudaki düşüncelerimi bir tablo eşliğinde açıklamak istiyorum. Bu amaçla Tablo 4 düzenlenmiştir.
                                   Tablo 4
                       2002 yılında bağımlılık oranları
                            (yaklaşık yüzdelerdir)
Ülkeler          15 yaş altı %          65 yaş üzeri %
Türkiye               40                          10
Brezilya              40                          10
Meksika              50                           10
İran                   50                           10
Mısır                   60                           10
Endonezya          50                           10
Pakistan              70                           10
Nijerya                80                           0+
G. Kore               30                           10
Fransa                 30                          20
İngiltere               30                          20
İtalya                   20                          30
İspanya               20                           20
Düş. Gel. Ülk.       60                           10
Orta Gel. Ülk.       40                           10
Yüks. Gel. Ülk.      30                           20
Dünya Ort.           50                           10
Kaynak: World Development Indicators 2004, Table 2.1 Population Dynamics, The World Bank.

Tablo 4 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, gelişmiş ülkelerde nüfusun yaklaşık yüzde 50 si 15-64 yaş aralığında yer almaktadır. Geri kalan yüzde 50 dolayındaki nüfus da 15 yaş altı ve 65 yaş yukarısı arasında bölünmektedir. Bu bölünüm de yaklaşık yüzde 30 nüfusun 15 yaş altında olması ve yaklaşık yüzde 20 nüfusun da 65 yaş üzerinde olması şeklindedir. 65 yaş üzeri nüfusun oranının yüzde 20 lere yaklaşması ancak yaşam boyu nitelikli ve dengeli beslenme ile sağlık hizmetlerinin kalitesindeki iyilik düzeyinin eseri olmaktadır. Dolayısı ile yaşlı nüfusun artması bir ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmesine 15-64 yaş arasında emekleri ile hizmet vermişlerin sağlığına gösterilen özenin daha açık bir ifade ile nitelikli “sosyal güvenlik ve sağlık sigortası”na sahip olabilmenin ürünü olmaktadır.
15 yaş altı nüfusun yüzde 30 lar dolayında olmasına özen gösterilmesinin nedeni de “bakabileceği, besleyebileceği, nitelikli eğitim verebileceği ve iş olanağı yaratabileceği” kadar çocuk dünyaya getirme anlayışının ürünü olmaktadır.
Tablo 4 den görüldüğü üzere, “doğurun doğurabildiğiniz kadar” felsefesine sahip olan ülkelerde 15 yaş altı nüfus yüzde 50-80 aralığında değişmektedir. Doğurun doğurabildiğiniz ilkesine göre yaşayan toplumların 2006 yılındaki kişi başına milli gelirleri de Tablo 2 den anımsanacağı üzere Mısır’da 397, Pakistan’da 790 ve Nijerya’da 640 dolar düzeyine ancak ulaşabilmiştir. 15 yaş altı nüfusun yüzde 60-80 olduğu ülkelerde çalışma yaşında olan yüzde 20-30 boyutundaki eğitim düzeyi düşük nüfus iş bulabilirse, neredeyse boğaz tokluğuna, çalışıp kazanıp ülkenin nüfusunun tamamının beslenmesine ve yaşamasına katkıda bulunacaktır. Bu noktada şunu da anımsamakta fayda var, Nijerya 1950 lerden bu yana petrol ihracatçısı bir ülkedir ve yüksek petrol gelirine rağmen durumunu düzeltememiştir.
Bu noktada ülkemizin yaş bağımlılık (dependency) oranlarının zaman içinde nasıl değiştiğine göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 5 düzenlenmiştir.
                                              Tablo 5
        Türkiye’de yaş bağımlılık oranlarının gösterdiği gelişme
Yıllar        0-14 yaş %              65 ve üzeri %
1935          75.75                               7.14
1940          72.42                               6.48
1945          69.24                               5.85
1950          65.66                               5.66
1955          69.01                               5.99
1960          74.69                               6.40
1965          77.56                               7.33
1970          77.68                               8.17
1975          73.94                               8.39
1980          69.67                               8.45
1985          64.59                               7.22
1990          57.62                               7.06
2000          46.27                               8.83
2007          26.30                               5.10
Kaynak:Türkiye İstatistik Yıllığı 2001 sayfa 56 ve TÜİK web sayfaları. 2007 oranları ADNKS sonuçlarından yaş grupları verilerinden tarafımdan hesaplanmıştır.
Tablo 5 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, ülkemizde 0-14 yaş bağımlılık oranı yüzde 75 lerden yüzde 46 ya kadar inmiştir. 65 yaş üzeri nüfusa ait oran ise henüz yüzde 10 u bile bulamamıştır. Başbakan’ın hangi verilere veya bilgiye dayanarak 2030 yılında yaşlı nüfusun çoğunluk haline geleceği sonucuna vardığını ise anlamak mümkün değildir. 2007 yılına ait veriyi, TÜİK’in web sayfasında hesaplanmış olarak bulamadım ve yaş gruplarına göre nüfus verilerinden kendim hesapladım. Yanlışım olabilir diye kontrol da ettim. Ancak tablodaki rakamlar ortaya çıktı. 2000-2007 döneminde bu boyutta bir sapma kolayca açıklanabilecek bir durum değildir. Bu oranlar da göstermektedir ki, ADNKS çalışma esasları, veri tabanı ciddi bir tartışmaya konu edilmek durumundadır. ADNKS nüfus verilerine göre 65 yaş üzeri nüfus oranında da 2000-2007 döneminde yüzde 8.83 den yüzde 5.1 e ve 15 yaş altı nüfusunda yüzde 46.27 den yüzde 26.3 e inişine TÜİK kabul edilebilir bir açıklama getirmek durumundadır.
Bunlar Türk milletinin kökünü kazımak istiyorlar (Aile planlaması ihanet-i vataniyedir)
Başbakan bu söylemi ile nüfus planlamasını savunanları kastediyor olmalı. Ben de nüfus planlamasını savunanlardan birisi olarak görüşlerimi okurlarla paylaşmak isterim. Bir ülkenin mevcut nüfusunu aynen koruması için her kadının 2.1-2.2 çocuk dünyaya getirmesi yeterlidir. Nüfusu yenileme oranı içinde, nüfusu koruma rasyosu denilen bu oranın anne-babanın yerini alacak 2 çocuğun üzerinde 2.1 veya 2.2 olarak belirlenmesinin nedeni bazı çocuklar evlenme yaşına gelmeden ölebildikleri için onların da sayısının korunabilmesi içindir. Ancak, bir ülkede bu sayı 2.0 nin biraz altına inse bile nüfus artmaya devam eder. Çünkü daha önceki artışlarla sayıları artan kadın nüfus, çocuk dünyaya getirmeye başladığında 2.0 altında doğum yapsa bile, anne  sayıları arttığı için nüfus bir süre daha artmaya devam edecektir.
Bu temel bilgiden sonra, şimdi de örneğimize dahil ülkelerin nüfus yenileme oranlarının (anne başına çocuk doğumu) zaman içinde izlediği seyri bir tablo eşliğinde inceleyelim. Bu amaçla Tablo 6 düzenlenmiştir.
                                          Tablo 6
Seçilmiş bazı ülkelerde nüfus yenileme oranlarının izlediği seyir
                           (Kadın başına çocuk olarak)
Ülkeler           1990        2000          2007 T
Türkiye           3.4          2.5             1.9
Brezilya           2.7          2.2             1.9
Meksika           3.4          2.6             2.4
İran                5.0          3.0             1.7
Mısır               4.2           3.1            2.8
Endonezya      3.3          2.4             2.4
Pakistan          6.0          5.3             3.7
Nijerya            6.5          5.7             5.4
G. Kore           1.6          1.5             1.3
Fransa            1.8          1.8              2.0
İngiltere          1.8          1.7              1.7
İtalya              1.3          1.2              1.3
İspanya           1.4          1.1              1.3
Kaynak: 1990-2000 verileri UNICEF’in web sayfalarından, 2007 Tahmini verileri ise internetteki CIA Fact Book sayfalarından alınmıştır.
Tablo 6 dan da görüldüğü üzere, 1990 dan bu yana G. Kore, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya ve daha bir çok gelişmiş ülke kadın başına 2 den az çocuk dünyaya getirmektedir. Buna rağmen bu ülkelerin nüfusları düşük oranda artmakta ve bu ülkelerin kökünün kazındığı da yok, ekonomik ve sosyal gelişmeleri büyük bir hızla yükselmeye devam etmektedir. 1990 yılında bu yana adı geçen ülkeleri yönetenler ve vatandaşlarını en az üç çocuk sahibi olmaya davet etmeyen yöneticiler ülkelerine ihanet mi etmektedirler? Diğer taraftan Tablo 6 yüksek nüfuslu ülkelerin de aşırı nüfusun gelişmeleri için büyük engel olduğunu görmüşler ki kadın başına çocuk sayılarında hızlı bir düşüş yaşanmaktadır. Ortalama ömür beklentisi çok düşük olan ülkelerde nüfusu aynen koruyabilmek için kadın başına 2.2-3 çocuk dünyaya gelmesi gerekmektedir. Türkiye’de ortalama ömür beklentisi istikrarlı bir şekilde yükselmektedir ve 70 yaşın üzerine çıkmıştır.
Çocuk berekettir
Çocuğun ülke için  bereket olabilmesi için önce ona mutlu bir yuva, sağlıklı bir beslenme, nitelikli bir eğitim verilmesi gerekmektedir. Ülkemizdeki bir çok aile iş bulamama, yeterli gelir elde edememe ve çok sayıdaki çocuğuna bakamama nedeni ile çocuklara mutlu bir yuva sunmaktan mahrumdur. Bu durumdaki aileler çocuklarını ilköğretimden bile çekerek çalıştırmak zorunda kalmaktadırlar. Bir anlamda okulda olması gereken çocuk, ailesinin geçimine katkıda bulunmak için çalışmak zorunda kalmaktadır.
Aile içi şiddet, her gün basına yansıyan örneklerinden de görüldüğü üzere, çocukların mutlu bir yuvaya sahip olmadıkları durumlara ilişkin örnekleri göstermektedir.
Ülkemizde bahar aylarından itibaren çocukların tarım sektöründe çalışmak üzere kiralandığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir.
Bu gerçekler göz önüne alındığında, çocuk, çocukluğunu yaşamadan ve okula gidemeden ailesini besleyen bir bereket kaynağına dönüşmektedir.
Çocukların durumuna yönelik daha ayrıntılı görüşlerim bu sitede yayınlanan “Çocuk istismarı” ve “Bir çocuğa yaşam vermek” başlıklı yazılarımda yer aldığından daha fazla açıklama yapmakta fayda görmüyorum.
Devleti yönetenlerin üzerinde özenle durması gereken bir çok husus vardır. Konumuz doğum ve çocuk olduğu için bu konuda yeni bir başlık açarak o konudaki görüşlerimi de paylaşmak istiyorum.
Ana çocuk sağlığı
Annelerden en az üç çocuk isteyen siyasetçiler, bu istemde bulunmak yerine ana çocuk sağlığı konusuna gereken önemi vermeleri gerekir.  Bu konuda bilgi sunmaya devam etmeden önce örneğimize dahil ülkelerde çocuk ölümleri ile anne ölümleri konusunda bir tablo sunmak istiyorum. Bu amaçla Tablo 7 düzenlenmiştir.
                                                   Tablo 7

                              Seçilmiş bazı ülkelerde bebek ve anne ölümleri
                  5 yaş altı çocuk ölümü     Doğumda anne      Sağlık personeli ile
                    1,000 canlı doğumda         ölümleri            yapılan doğum %
Ülkeler              1990          2002             2002              1995-2000
Türkiye               78              41                 70                       81
Brezilya              60              37                260                      88
Meksika              46              29                  83                      86
İran                    72             41                  76                      90
Mısır                 104              39                  84                      61
Endonezya          91              43                230                      64
Pakistan            138            101                500                      20
Nijerya              235            201                800                      42
G. Kore              55              55                  67                      97
Fransa                 9                6                  17                      99
İngiltere             10                7                  13                       99
İtalya                 10                6                    5                       …
İspanya               9                6                    4                       …
Kaynak: World Develeopment Indicators 2004, Table 1.2 .

Tablo 7 den de görüldüğü üzere, doğumu izleyen beş yıl içinde 1,000 bebekten ölenlerin sayısında 1990-2002 döneminde azımsanmayacak iyileşme sağlansa bile, ulaşılan durum Batı ülkelerine göre çok yüksektir. Aynı şekilde 100,000 canlı doğum yapan anneden doğumda ölenlerin sayısı da gelişmiş ülkelere nazaran çok yüksektir. Özellikle doğurun doğurabildiğiniz kadar anlayışının yüksek olduğu ülkelerde bu sayılar çok yüksektir. İşte devlet yönetmekte olanların öncelikli görevi, çocuk ve anne ölümlerini “ağlayan batı ülkeleri” düzeyine getirmek olmalıdır. Doğumda sakat kalan çocukların ve annelerin sayısı ise yukarıda yer alan rakamların çok üzerindedir.
Bu konularda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlara Türkiye Aile Sağlığı ve Planlama Vakfı’nın internetteki sitesini ziyaret etmelerini öneririm. Bu siteden aldığım iki bilgiyi de okurlarla paylaşmak isterim.   
“18 yaşından küçük, 35 yaşından büyük kadınların doğum yapması anneye ve bebeğe zarar verir. İki yıldan sık aralıklarla yapılan doğumlar anneye zarar verir. Bu dönemlerde gebeliklerin önlenmesi aile planması ile yapılır. Bir evde olabilecek en büyük felaketlerden biri annenin ölümüdür. …. Anne ölümüne yol açan çok sayıda doğum ve kürtaj aile planlaması ile önlenir.”

“Kadınlarda üreme sağlığını tehlikeye sokan şeylerden biri de erken gebeliklerdir. Henüz vucudu bir çocuğu besleyebilecek kadar gelişmemiş ya da kendi gelişmesini tamamlamamış genç kızlarda gebelik tehlikelidir. Genç yaşlarda olan gebelikler(18’den küçük yaşlarda); annenin ölüme yol açan kanamalar yapabilir. Ayrıca, annede uzun süren iltihaplanmalara, bebekte zayıf ve erken doğuma, ölü doğuma ve annenin ölümüne yol açabilirler.”
Yukarıdaki alıntılar da açıkça göstermektedir ki, küçük ve ileri yaştaki hamilelikler anne ve çocuk sağlığı bakımından büyük riskler taşımaktadır. TÜİK’in verilerine göre, evlenen kadınların yüzde 31.7 si 18 yaş altında evlenmektedir. 18 yaş altı kadınların doğuma yönelik aldığı riskin büyüklüğü göz önüne alındığında, Türkiye’nin zorunlu eğitimi 11- 12 yıla vakit geçirmeksizin çıkarması da ana-çocuk sağlığı bakımından büyük önem taşımaktadır.
Konuya ilişkin olarak ifade etmek istediğim son bir husus da devleti yönetenlerin söylemlerinin özellikle dış politika bakımından taşıdığı öneme yönelik olacaktır.
Başbakan’ın göz ardı ettiği bazı gerçekler de vardır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edilmek istememesinin nedenlerinden birisi hızlı nüfus artışı nedeni ile gelecekte Türkiye’nin Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’dan çok nüfusu ile en fazla temsilci bulunduracak konuma gelmesidir. Diğer bir husus da, nüfus artışını savunmanın, dünyada giderek genişlemeci bir dış politika izleme göstergesi olarak yorumlanmakta oluşudur. Türkiye’nin bazı komşuları Türkiye’yi genişlemeci dış politika izleme eğilimli olmakla nitelerken, Başbakan tarafından en az üç çocuk söyleminin dile getirilmesi dış ilişkilerde kendi önümüze engel koyma niteliğine de dönüşebilir. Geçmişte bir Başbakan’ın “Adriyatik’ten Çin seddine Türk Dünyası” söyleminin dış ilişkilerde yarattığı sıkıntılar hatırdan çıkarılmamalıdır. Bir Başbakan, iç politik tüketim için söylediği sözlerin dış politikadaki maliyetlerini de düşünmek durumundadır.
Hikmet Uluğbay

(1) Hürriyet Gazetesi 8 Mart 2008 sayfa 4, Vatan Gazetesi 8 Mart 2008 sayfa 18.
(2) Hakan Ahmet, “Eskiden ‘Allah ne verdiyse’ diyordu,  Hürriyet Gazetesi 9 Mart 2008.

 

1 Response to “Çoğalın Çoğalabildiğiniz Kadar =Fakirleşin Fakirleşebildiğiniz Kadar”


  • Boyle bir aciklamayi Sn. Ozal’da yapmisti, 2000 yilinda evel allah 70 milyon nufusumuz olacak demisti, peki ne oldu, goreceli olarak rakimiz olan ulkelerle durumumuzda ciddi bir degisim olmadi. Kaynaklarimiz azaldi, suc aldi basini gitti, kendi kendine yetebilen ulke olmaktan cikip borcla gecinen, hazir yiyen ulke olduk.

    Sayin Ulubay, sizi cok takdir ediyorum. Malasef, Turkiye’yi rakamlarla yoneten pek idareci kalmadi.

    Sizinle bir gun tanismak isterim.
    Dr. Melih Gunay
    NC, ABD

Leave a Reply

You must login to post a comment.