Ekonomide Tam Bağımsızlık Bilinci

Okuyacağınız bu konuşma, “Uğur Mumcu’yu Anma Etkinlikleri”, Adalet ve Demokrasi Haftası çerçevesinde TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın 27 Ocak 2008 günü düzenlediği Panel’de  süre darlığı nedeni ile özet olarak yapılmıştır. Aşağıda tam metin olarak yer almaktadır
Sayın Başkan, değerli panelistler ve değerli katılımcılar, Uğur Mumcu’yu Anma Etkinlikleri çerçevesinde Adalet ve Demokrasi Haftası içerisinde Tam Bağımsızlık Bilinci konusunda bir Panel düzenlediği için Ziraat Mühendisleri Odasını kutluyor ve “Ekonomide Tam Bağımsızlık” konusunda görüşlerimi size sunma fırsatını verdikleri için de teşekkürlerimi sunuyorum. Sayın Uğur Mumcu’yu saygı ve rahmetle ile anıyor ve Türkiye’nin çağdaş bir toplum ve devlet olması için yaptığı mücadeleye ve hizmetlerine bir kez daha teşekkür ediyorum.
Bugün incelediğimiz konu başlıklar içinde, tam bağımsızlığın en zayıf olduğu halka ekonomidir. Bildiğiniz üzere, ekonomiler arası bağlılık ve bağımlılık çok eski çağlara değin uzanır. Ancak o dönemlerde ekonomilerin dışa bağımlılıkları yaşamsal bir nitelik taşımaktan çok uzaktı. Bir ekonomi, diğer ülkelerden herhangi bir mal ve hizmet almadan da varlığını oldukça sağlıklı bir biçimde sürdürebiliyordu.  Sanayi Devrimi ile birlikte ekonomiler arasındaki bağlar ve bağımlılık daha da artmaya ve giriftleşmeye başlamış ve günümüzdeki çok bilinmeyenli denklem yapısına ulaşmıştır. Diğer bir deyişle, ekonomi tarihi bir anlamda ekonomik bağımlılığın gelişim ve dengeleme sürecinin de öyküsünü anlatır.
Ancak bu bağımlılığın yükseldiği süreç içerisinde, nitelikli beyinlere sahip ülkeler, ekonomilerinin dışa bağlılık durumunu “kendileri tarafından denetlenebilir ve yönlendirilebilir” veya “taşınabilir” bağımlılık şekline dönüştürebilmişlerdir. Bunu nasıl yaptıkları biraz sonra açıklanacaktır. Bu beyinlere sahip olmayan veya yetiştiremeyen ülkeler ise doğal kaynak zengini olsalar bile denetleme gücünü ellerinde tutamamışlar ve sahip oldukları doğal kaynaklar onlar için bir ödül olmak yerine bir lanete dönüşmüştür. Buna ilişkin örneklere de biraz sonra değinilecektir.  Soyut olarak dile getirdiğim bu gerçekleri, şimdi bazı veriler eşliğinde somut olarak sunmaya çalışacağım.
Bildiğiniz üzere, modern ekonomilerin üzerinde yükseldiği beş temel sütun vardır; enerji, doğal kaynaklar, sermaye, teknoloji ve emek. Bu beş temel unsur üzerine seçeceğim verilerle ekonomik bağımlılık veya bağımsızlık konusunu irdelemeye çalışacağım.
2004 yılında dünyanın birincil enerji arzı veya bir başka açıdan talebi 11.2 milyar ton petrol eşdeğerine yakındır. Bu 11.2 milyar ton petrol eşdeğeri enerjinin kaynak dağılımı Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, dünya enerji tüketiminin yüzde 80.5 i petrol, kömür ve doğal gaza dayanmaktadır. Türkiye için üç kaynağın toplam önemi de yüzde 86.8 dir. Görüldüğü üzere, gerek dünya ve gerek ülkemiz ekonomisi açısından petrol, doğal gaz ve kömür enerji kaynağı olarak çok büyük önem taşımaktadır.

                                        Tablo 1
         2004 yılı toplam birincil enerji arzının dünyada ve
             Türkiye’de kaynaklara göre dağılımı yüzde
Kaynak türü                   Dünya %                Türkiye %
Petrol                               35.2                       36.7
Kömür                             24.7                       27.3
Doğal Gaz                        20.6                       22.8
Yenilenebilir ve atıklar         10.5                         6.8
Nükleer                              6.4                         0.0
Su                                     2.2                         4.8
Jeotermal, güneş, rüzgar     0.5                         1.6 
Kaynak: Uluslar arası Enerji Ajansı web sayfaları
Doğa, dünyanın ve ülkemizin büyük gereksinim duyduğu bu temel enerji kaynaklarını ülkeler arasında adaletli bir biçimde dağıtmamıştır. Üç temel enerji kaynağının dünyadaki dağılımı da Tablo 2 de yer almaktadır.
Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, günümüzde, dünya petrol varlığının yüzde 70 e yakını altı ülkede, doğal gaz kaynaklarının yüzde 71.8 i yedi ülkede ve kömür kaynaklarının yüzde 81 den fazlası altı ülkenin elinde bulunmaktadır. Aslında bu Tablo dünya enerji kavgasının hangi coğrafyada ve kimler arasında hangi yoğunlukta yapılmakta olduğunu ve yapılmaya devam edeceğini de kolayca anlamaya yardımcı olmaktadır. Tabloya süratle göz attığımızda Suudi Arabistan petrolde yüzde 20.45 ve doğal gazda yüzde 3.9 payla iki kaynakta yüzde 24.35 pay alırken, İran petrolde yüzde 10.25 ve doğal gazda yüzde 15.9 olmak üzere iki kaynakta yüzde 26.15 pay alır görünmektedir. Rusya ise doğal gazda yüzde 27.5 ve petrolde yüzde 4.64 olmak üzere iki kaynakta yüzde 32.14 ile dünya enerji kaynakları üzerinde en büyük söz sahibi ülke konumunda olduğu görülür. Kömür ise, ABD, Rusya, Çin, Hindistan ve Avustralya ile Yeni Zelanda’nın oligopolü altınadır. Aslında ülke bazında sunulan bu görüntünün diğer bir boyutu da petrol, doğal gaz ve kömürün sınırlı sayıda şirketin denetiminde olduğu gerçeğidir.  Rusya, birkaç yıl önce kış aylarında Ukrayna ve Beyaz Rusya ile enerji fiyatları konusunda çıkan  ihtilaf üzerine doğal gazı bu ülkelere kesme yoluna gitti, ancak, bu uygulama Avrupa ülkelerini de ciddi bir şekilde tehdit etti.  İran da Türkiye’ye gönderdiği doğal gazı çeşitli bahanelerle kesmiştir ve halen İran gazı kesik durumdadır. Örnekler çoğaltılabilir.
                                     Tablo 2
Petrol, doğal gaz ve kömür rezervlerinin dünyadaki dağılımı yüzde
Ülkeler        Petrol           Ülkeler       D.Gaz     Ülkeler        Kömür
S.Arab.      20.45            Rusya        27.5       ABD           27.05 
Kanada      13.83            İran           15.9       Rusya         17.29
İran           10.25            Katar         14.9       Çin             12.61
Irak             8.89            S.Arab.        3.9       Hindistan    10.18
Kuveyt         7.85            BAE            3.5       Avustralya
BAE             7.57            ABD            3.1          ve Y.Zel.    8.71
Venezuela    6.17             Nijerya        3.0       G.Afrika        5.54
Rusya          4.64            Cezayir        2.6       Brezilya        1.11
Libya           3.03             Venezuela   2.5
Nijerya         2.78            Irak            1.8
ABD            1.66            Endonezya   1.6
Çin              1.42            Norveç        1.4
Kaynak: Uluslar arası Enerji Ajansı, International Energy Outlook 2006    

Bu temel bilgilerden sonra şimdi enerjide dışa bağımlılık konusunda dünyanın önde gelen ülkelerinin durumunu yine bir tablo eşliğinde görelim. Bu tabloyu, izleme kolaylığı sağlamak bakımından üç enerji kaynağı bazında hazırlamaktan uzak durdum ve sadece petrol açısından ele aldım. 2003 yılında dünyada günde 80 milyon varil ham petrol tüketilirken, bu tüketimin 2030 yılında 118 milyon varile ulaşacağı hesaplanmaktadır(1).
Tablo 3 de  dünyanın önde gelen ülkelerinin ve bölgelerinin 2003 ve 2030 yıllarında günlük petrol ithalatları yer almaktadır. Tablo 3 den de görüldüğü üzere, 2003-2030 döneminde petrol ithalatı en fazla artacak olan ülke Çin ve bölgeler ise Kuzey Amerika, Diğer Asya ülkeleri ile kaynak belgenin tablosunda yer almamış olan geri kalan dünya ülkeleridir. Tablo 2 ile 3 birlikte değerlendirildiğinde dünyanın Ortadoğu petrollerine mevcut yüksek bağımlılığının 2030 a giden süreçte daha da artacağı açıkça görülmektedir. Artacak bu bağımlılığa paralel olarak petrol ve doğal gaz kaynaklarının yoğunlaştığı coğrafya olan Orta Doğu’ya yönelik ticari, siyasi ve askeri rekabetinde çok ciddi boyutlara ulaştığını görüyoruz. Bu olguyu petrol konusunda tanınmış bir uzmanın görüşüyle aktarmak gerekirse; “Enerjiye yönelik küresel mücadelenin yoğunlaşması nedeni ile, Washington’dan Yeni Delhi’ye, Karakas’a, Moskova’ya, ve Pekin’e değin ulusal liderler ve şirket yöneticileri, önde gelen petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol edebilmek için çabalarını yoğunlaştırmaktadırlar. İşletmeye açılmamış petrol ve doğal gaz rezervlerine yönelik rekabet, şimdiye kadar asla bu düzeyde olmamıştı. Hiçbir zaman dünyanın önde gelen enerji varlıklarını kontrol mücadelesini kazanmaya yönelik parasal, diplomatik ve askeri güç kullanımı bu boyutlara ulaşmamıştı.(2)” Klare’in bu ifadesi enerji kaynakları bağımlılığı yüksek ülkelerin bağımlılıklarını nasıl kendi denetimlerine alma mücadelesi içinde olduklarını çok güzel ifade etmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin enerji kaynaklarında dışa bağımlılığının Sekizinci Beş Yıllık Plan’da yüzde 62 olduğunun belirtildiğini ve bu bağımlılığın artmaya devam edeceğinin kayıtlı olduğunu da hatırlamakta fayda vardır.
                                      Tablo 3
                 2003 ve 2030 yıllarında çeşitli ülke ve
                  bölgelerin günlük ham petrol ithalatı
                        (milyon varil/gün olarak)
Ülke/Bölge                    2003                   2030
OECD K. Amerika           13.5                    19.4
OECD Avrupa                10.8                    11.5
OECD Asya                     8.1                      9.2
Çin                                 2.8                    10.9
Diğer Asya                      7.1                    11.4
Diğer Dünya                  10.6                    15.0 
Toplam İthalat               52.8                    77.3
Kaynak: EIA, International Energy Outlook 2006

Şimdi de sanayi üretiminde en az enerji kadar önemli yeri olan maden ve minerallere kısaca göz atalım. Maden ve mineral kaynaklarının dünya coğrafyasındaki dağılımı, enerji kaynaklarının dağılımında olduğu kadar adaletsizdir. Maden ve mineral kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkeleri, Güney Afrika, Brezilya, Rusya, Çin, Avustralya, ABD dir.
Bunların yanında bazı ülkeler tek bir maden veya mineral bakımından çok büyük zenginliğe de sahip olabilmektedir.
Veri bulabildiğim bazı madenlerle ilgili olarak çeşitli ülkelerin dünya rezervlerinde sahip olduğu paylar Tablo 4 de gösterilmektedir.
                                  Tablo 4
       1994 yılında çeşitli ülkelerin bazı madenlerin
                 dünya üretimindeki payları %
                                                                  Dünya

Mineral                Ülkeler                           rezerv bazındaki %
Platin grubu        Güney Afrika, Rusya                         98.5
Krom                 G. Afr., Zimbabwe ve Kazakistan        96.0
Kolombiyum        Brezilya, Kanada                              95.5
Manganez           G. Afr., Ukrayna, Gabon                    95.0
Kaynak: Strategic Minerals, Ewan Anderson ve L.D. Anderson.

Tablo 4 bazı önemli maden ve minerallerde yoğunlaşmanın boyutunu göstermek bakımından ilginç bir örnektir. Bu yoğunlukta olmamakla birlikte diğer madenlerde de belirli ülkelerin rezerv ve üretim hakimiyeti mevcuttur. Burada da hemen hatırlamakta fayda vardır ki, mineral ve madenlerin dünyaya sunumu da çok sınırlı sayıda çok uluslu şirketin denetimi altında bulunmaktadır.
Bu konuda biraz daha fazla bilgi sunabilmek amacıyla Tablo 5 hazırlanmıştır. Tablo 5 in incelenmesinden de görüleceği üzere, yüksek sanayi teknolojisinin gereksinim duyduğu birçok mineral, başlangıçta isimlerini saydığım maden ve mineral zengini ülkelerde bulunmasının yanında Nijerya, Zambia, Zimbabwe, Gabon gibi ülkelerde de bulunmaktadır. Ancak basın yayın kuruluşlarından da izlediğiniz üzere, bu zenginlikler bu ülkelere refah getirmek yerine kaos ve kan dökülmesini sonuçta da fakirlik getirmiştir.
                                                  Tablo 5
Çeşitli minerallerin kullanım alanları, önde gelen ihracatçıları ve büyük rezerv sahibi ülkeler
Mineral         Kullanın alanları        Büyük ihracatçı      Büyük rezerv sahibi ülkeler
Krom          Paslanmaz çelik,        Rusya,Güney          Doğu Bloku
                  Çelik alaşımları           Afrika, Türkiye,       Ülkeler
                  Cam sanayi,              Filipinler,  
                  Kimya sanayi             Zimbabwe
Kobalt        Süper alaşımlar,         Zaire                     Zaire ve Zambia
                  Süper mıknatıs,         Zambia
                  Yüksek kalite
                  Çelik
Manganez   Bütün çelik               Ukrayna                 Ukrayna,
                  Alaşımları,                 Güney Afr.,            Güney Afrika
                  Kimya sanayi,            Brezilya,
                  Ve diğer                   Gabon,
                  Sanayiler                  Avustralya,
                                                 Hindistan,
                                                Çin, Meksika
Nikel           Uçak için                  Kanada,                 Yeni Kaledonya,
                  Alaşımlar                  İngiltere                 Kanada, Endonezya,
                  Ve diğer sanayi         Norveç,                  Avustralya, Filipinler
                                                Yeni Kaledonya,
                                                 Dominik Cum.,
                                                 Güney Afr.,
Tantalum    Elektronik,                Brezilya                  Tayland, Rusya,
                   Metal işi,                  Kanada                   Avustralya,
                  Uzay sanayi,             Avustralya                Nijerya
                  Kimya sanayi
Kaynak: Selected Strategic Minerals, Marc D. Lax, sayfa 289-293.
Sanayi imalatı ve özellikle ileri teknoloji kullanan üretim tipleri için ender bulunan maden ve mineraller yaşamsal önem taşımaktadır. O nedenle bu önemli madenler için uluslar arası planda yer alan ticari, siyasi ve askeri çekişmeler en az petrol ve doğal gaz kadar yoğun ve sert geçmektedir. Ancak bu çekişmeler petrol kavgaları kadar kamuoyuna yansımamaktadır. Örneğin, manganezde Ukrayna’nın en büyük rezervlere sahip olduğunu anımsamak, bu ülkeye demokrasi getirme girişimlerinin gerisinde hangi mücadelenin de sergilendiğini anlamımızı sağlar. Aynı şekilde Zaire’nin kobalt zengini bir ülke olması, bu ülkede yer alan iç çekişmelerin neden olduğunu da anlamamıza yardım eder.
Bu noktada Türkiye’nin ithal ettiği ham madde ve ara mallarının değerinin ihracat rakamlarını geçer noktaya ulaştığı hatırlanırsa, ülkemizin bu bakımdan da dışa bağımlılık boyutu gözler önüne serilir.
Şimdi de kısaca ekonomilerin diğer bir temel direği olan sermaye üzerinde kısaca durmak isterim. Sermayenin birikimi ve belli ülkelerde yoğunlaşması zamanla olmuştur. Aynı şekilde zamanla sermaye biriken ülkeler yer değiştirmiştir de. Örneğin uzun süre sermaye birikim merkezi olan İngiltere, Fransa ve Hollanda yerlerini ABD, İsviçre, Japonya, Hong-Kong’a bırakmış, şimdi de bu merkezlere Çin, Singapur ve petrol üreten bazı ülkeler eklenmiştir.  Bu bağlamda dünya ticaretinde genel kabul görmüş, dolar, euro, yen, sterling gibi paraların sahibi ülkeler sermaye cezbeden merkezler olarak önemli yer edinmişlerdir. Sermaye konusunu işlemek için uluslar arası fon akımlarının girift ilişkiler ağına girmek yerine seçilmiş bazı ülkelerin 2002-2006 döneminde cari işlemler dengelerindeki gelişmeler üzerinde bilgiler sunacağım. Bu amaçla fikir vermek üzere Tablo 6 düzenlenmiştir.
                                      Tablo 6
Seçilmiş bazı ülkelerin cari işlemler dengesindeki gelişmeler
                          (milyar dolar olarak) 
Ülkeler     2002   2003   2004   2005   2006  Toplam      GSYİH 2006
ABD      -459.6 -522.1 -640.2 -754.8 -811.5  -3,188.2   13,195.7
Japonya  112.6  135.9  172.0  166.3    170.6      757.4     4,366.5
Almanya   40.6    46.3  118.0  128.4    147.1      480.4     2,915.9
Çin           35.4   45.9    68.6  160.8    249.9      560.6     2,644.6
Rusya       29.1   35.4    59.5    84.4    95.3       303.7        984.9
S: Arab.    11.9   28.1    52.0    90.1    95.5       277.6        349.1
Kuveyt        4.3    9.4     18.2    32.7    41.3       105.9          95.9
Türkiye      -1.5     -8.0- 15.6   -22.6   -31.9      – 79.6        401.8
Kaynak: IMF web sayfaları

Tablo 6, dünyada bazı ülkelerin Türkiye dahil ekonomik etkinliklerinde çok rahat davrandıklarını ve bolca yaptıkları tüketimi diğer ülkelerin tasarruf fazlaları ile finanse ettiklerini açıkça göstermektedir. Tablodaki sınırlı sayıda ülkelere bakıldığında ABD’nin 2002-2006 döneminde 3.2 trilyon dolarlık ve Türkiye’nin de 80 milyar dolarlık cari işlemler açığı verdiğini görüyoruz. Bu rakamların 2007 sonu itibariyle ABD için 4 trilyon doları aşması ve Türkiye için de 115 milyar doları aşması beklenmektedir. Yine aynı tablo kabaca bizlere ABD, (tabloda yer almayan İngiltere, İspanya, Fransa, İtalya, Avustralya gibi ülkeler) ve Türkiye’nin cari işlemler açıklarının borç veya doğrudan yatırım yoluyla, Japonya, Almanya, Çin, Rusya ve petrol üreten ülkelerin kaynak fazlaları ile finanse edildiğini göstermektedir. Aynı tabloda anılan ülkelerin 2006 yılına ait gayrisafi yurt içi hasılaları (milli gelirleri) de yer almaktadır. Cari işlemler denge verileri ile milli gelir karşılaştırıldığında ilginç gözlemler de yapılabilir. Hemen burada bir hususun altını çizeyim, ABD, mecbur kalırsa bu açıklarını finanse etmek için borçlarını dolar basarak ödeyebilir. Ancak Türkiye aynı imkana sahip değildir. ABD, bu denli açık vermesine rağmen, yurt dışındaki yatırımlarının değeri ile diğer ülkelere verdiği borçların toplamı da 6 trilyon doların üzerindedir(3). Yine aynı ABD’nın toplam borcu da 9.1 trilyon dolardır(4). Ancak, 2007 de ABD’ de başlayan ekonomik gerilemenin yarattığı ortamdan istifade ile yabancılar, bu ülkede 414 milyar dolarlık fabrika ve tesis satın almışlardır. Çin’in 1.2 trilyon doları geçtiği iler sürülen döviz rezervlerinden  satın aldığı ABD Hazine Tahvilleri’nin 500-700 milyar doların arasında olduğu ileri sürülmektedir. Çin, ABD Bütçe açıklarının finansmanına en büyük katkı yapan ülke konumuna geldiği söylenebilir. ABD, Çin kaynak fazlasına bağımlı görünmekle birlikte, Çin de ABD dolarının istikrarına bağlı durumdadır. Zira 1.2 trilyon dolara ulaşan döviz rezervleri ki milli gelirinin yüzde 45 ine denk düşmektedir. Dolayısıyla doların değer kaybı Çin’e de ciddi bedel ödetecek niteliktedir. O nedenle Avrupa Birliği ve Japonya’nın yanında Çin de zaman zaman doları desteklemek zorunda kalabilmektedir.
Basra Körfezi’ndeki petrol üreten ülkelerin 2002-2006 döneminde 1.5 trilyon dolar kazandıklarını ileri sürülmektedir(5). Bu paranın çok önemli bir bölümü de ABD, Avrupa ve Japon bankalarındadır.
Yukarıda çok kaba hatlarını gördüğümüz sermaye bağımlılıklarına, sermaye hareketlerinin liberalleştirilme politikaları ile birlikte banka mülkiyetlerinin el değiştirmesi ve yabancı bankalar ile sigorta şirketlerinin kurulmasına verilen izinler de eklendiğinde sermaye bağımlılıkları çok girift konuma ulaşır. Örneğin Türkiye’de yabancıların banka sermayeleri içindeki payı yüzde 40 ı aşmıştır. Ziraat ve Halk Bankaları da tamamen veya kısmen yabancı sermayeye satılırsa, sektördeki yabancı payı yüzde 60 lar düzeyine ulaşabilir. Buna ek olarak Türkiye borsasında kayıtlı menkul değerlerin yüzde 70 inin yabancıların elinde olduğu söylenmektedir. Türkiye’nin dış borç boyutu da, 147.6 milyar doları özel sektöre ait olmak üzere toplam 237.3 milyar dolardır. Bu borç miktarı da milli gelirin yüzde 60 ına yaklaşmaktadır. Bu oran da dışa bağımlılık göstergelerinden birisidir.
Yukarıya alınan son derece sınırlı bilgi dahi göstermektedir ki, sermaye bakımından bağımlılık da en az enerji ve ham maddeler kadar yoğundur.
Tüm tablolardaki bilgiler ve bazı ek bilgiler bir arada değerlendirildiğinde ortaya şöyle ilginç bir görüntü çıkmaktadır. ABD, İngiltere, İspanya, Avustralya, Fransa ve Türkiye gibi bir takım ülkeler yıllarca üst üste cari işlemler açıkları veriyorlar, bu ülkelerin açıklarını da Almanya, Japonya, Çin, Rusya ve petrol üreticisi ülkeler karşılıyor. Tüm tablolarda isimleri geçen ülkeleri büyük bir kağıt üzerine yazar ve enerji, maden ve mineral ile sermaye akımları bakımından karşılıklı oklarla bağlarsak son derece karmaşık bir grafik ile karşı karşıya kalırız.
Sermayeden sonra üzerinde kısaca durmak istediğim diğer bir konu teknolojidir. Teknoloji konusu, şimdiye kadar incelediğimiz tüm ekonomik bağımlılıkları perde arkasında şekillendiren ve yöneten en temel unsur konumuna gelmiştir. Örneğin topraklarınızda ve denizlerinizde zengin petrol ve doğal gaz yatakları olabilir. Ancak bunları yeryüzüne çıkarak makine teçhizat ve teknoloji birkaç şirketin denetiminde ise sahip olunan o zenginlikte bile bağımlılık söz konusu olur. Bunun yanında internet ortamı ve telefon şirketlerinin mülkiyet yapısı da ülkelerin bağımlılık boyutunu belirlemektedir. Bir ülkenin büyük mali kaynakları olabilir örneğin Suudi Arabistan ve Venezuela her ikisinin de hava kuvvetleri de on milyarlarca dolarlık harcama ile satın alınmış modern uçaklarla ve teçhizatla donatılmıştır. Ancak kullandıkları bu silahların dost/düşman tanıma teknolojileri kendilerine ait değildir. Benzeri sorunları ülkemiz de yaşamıştır ve yaşamaktadır. Örneğin, Kıbrıs harekatı sırasında uygulanan yedek parça ve silah ambargosu gibi. Halen benzeri ambargo Venezuela’ya uygulanmaktadır.
Teknoloji başlığı altında üzerinde durmak istediğim diğer bir konuda “sözleşme hukuku” konusundaki bilgi birikimdir. Bu konuda gelişmiş ülkeler o denli bilgi birikimine sahiptir ki bu ülkeler ve şirketleri yaptıkları sözleşmelere koydukları hükümlerle kendilerini sağlam güvence altına almakta ve bir ihtilaf halinde davayı kolayca kazanma avantajına sahip olmaktadırlar. O nedenle, Türkiye’nin “sözleşme hukuku” konusunda üniversitelerinde ve kamu kesiminde süratle bilgi birikimi sahibi olması ve yabancı dilleri de andili kadar bilen uzman kadrolar yetiştirmesi gerekmektedir.
Buraya kadar sunduğum bilgiler, ekonomik alanlardaki ülkeler arası bağımlılıkların son derece girift olduğunu bir anlamda binlerce bilinmeyenden oluşan bir denklem zinciri ortaya çıkardığını açıkça göstermektedir. İşte bu binlerce bilinmeyenli denklemi çözecek olan da ülkelerin insan gücünün yetenek düzeyidir. Bu da beni, ekonomi bakımından üzerinde duracağım son unsur olan emeğe getirmektedir. Emek ile emeğin kalitesi, ekonomik gücün ve ekonominin bağımlılık dozunun ve kalitesinin belirlenmesinde en önemli unsurdur.
Yukarıdaki açıklamalarım sırasında doğanın enerji kaynaklarını, maden ve mineralleri ülkeler arasında dağıtırken adaletli davranmadığını belirtmiştim. Aynı şeyi emek için söylemeyeceğim. Bana göre, insanların yetenek dağıtımında ülkeler arasında temelde bir adaletsizlik söz konusu değildir. Emek konusundaki temel sorun, bazı ülkelerin yönetenleri, insanlarının yeteneklerini geliştirmelerinin önüne engel koymaz ve hatta bunları en iyi şekilde geliştirmeleri için tüm olanakları seferber ederken, diğer bazı ülkelerin yönetimleri, insanlarının yeteneklerini geliştirmesinin önüne ciddi engel koymalarından ve eğitime gereken parasal ve moral desteği vermemesinden kaynaklanmaktadır. Düşünceme göre bir ekonominin “kendi bağımlılığının denetimini kendi elinde tutan ve kendi yöneten” veya “taşınabilir” konumda kalmasını sağlayan unsur sahip olduğu insan gücünün niteliği ile yakından ilgilidir. Bu konuda sizlere bir tablo sunmadan önce çeşitli ülkelerin ekonomik bağımlılık boyutlarını nasıl kendilerinin belirlediğine veya en azından dengelediğine ilişkin örnekler sunmak istiyorum.
Yukarıda verdiğim bilgilere göre, ABD petrol, doğal gaz ve bir çok maden ve mineral bakımından yüksek dozda dışa bağımlıdır. Dolayısı ile bu zenginliklere sahip ülkelere karşı ekonomik ve siyasi olarak zayıf konumda olduğu izlenimi edinilebilir. Ancak olay tam da göründüğü gibi değildir. Çünkü ABD, karada ve denizde petrol ve doğal gaz arama ve üretiminde kullanılan makine ve teçhizat sanayiinde ve bu teknolojileri geliştirmede en ileri ülkedir.  Aynı şekilde, petrol ve doğal gaz kuyularında çıkan yangınları kontrol etmede de önde gelen ülkedir. ABD, kendisi de günde 7 milyon varile yakın petrol üretimi ile kısa vadeli şoklara dayanma gücüne sahiptir. ABD 2007 yılında petrol ve doğal gaz aramak için kendi ülkesinde 52,731 kuyu açmıştır(6). Arazi büyüklüğü olarak Türkiye’nin kabaca, ABD’nin 13 te biri olduğu varsayılırsa Türkiye’nin her yıl 4 bin kadar petrol ve doğal gaz arama kuyusu açması gerekirdi. Oysa Türkiye 1950-2004 döneminde 1,354 ü arama kuyusu olmak üzere 3,314 kuyu açmıştır.   Ayrıca, 150 günlük petrol ihtiyacını stratejik rezerv olarak depolamaktadır. Diğer taraftan dünyanın en büyük petrol şirketleri ABD ne ait olup, bu şirketlerin dünya petrol ve doğal gaz  rezervlerinin bir bölümünü doğrudan veya ortaklıklar yolu ile denetlediği bilmektedir. Bunların ötesinde çok uzun süreden beri Suudi Arabistan, Bahreyn gibi önde gelen petrol ve doğal gaz üreten ülkelerde askeri üsler tesis etmiştir ve Irak’ta da uzun süre kalacak görünmek ve bu ülkede de üsler kurmaktadır. Ayrıca, enerji üreten birçok ülkenin silahlı kuvvetlerinde ABD yapımı teçhizat kullanılmakta ve personeli bu ülkede eğitilmektedir. Ayrıca, petrol üreten ülkelerin döviz rezervlerinin azımsanmayacak boyutu ABD bankalarında bulunmaktadır. İşte özetlediğim bu kısa bilgiler, büyük bağımlılığı var gibi görünen ülkenin bağımlı olduğu ülkeyi kendisine nasıl bağımlı kıldığının ve kendi bağımlılığını dengelediğinin tipik bir örnekleridir. Ayrıca, bu ülke Carter doktrininden bu yana Basra Körfezi Bölgesini ABD’nin ulusal çıkarları için önemli alan olarak ilan etmiştir. Bunun anlamı, çıkarı zedelendiğinde askeri güç kullanmaktır.
Çin, Hindistan, Fransa, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler petrol ve doğal gaz zenginliğine sahip ülkelerde yatırım yapmak için ticari, diplomatik ve sermaye olanaklarını yaygın biçimde kullanmaktadırlar. Bu ülkelerden Çin ve Fransa askeri yardım olanaklarını ve nükleer teknoloji birikimlerini de bu tür müzakerelerde kullanmaktadırlar. Çin, Fransa ve Rusya’nın ABD’nın 2003 yılında Irak’ı işgaline BM karşı çıkmalarının nedeni Saddam döneminde elde ettikleri petrol ayrıcalıklarının ABD ce tanınmamasıdır. Bu konudaki çekişme halen devam etmektedir.
Bu noktada London School Of Economics’den John Gray’in bir gözlemini hatırlamak uygun olacaktır; “Gelen yüzyıl (21 inci yüzyıl), büyük devletlerin dünyanın hidrokarbon kaynaklarını denetleme mücadelesi nedeniyle sürekli kaynak savaşlarının yer aldığı bir dönem olacaktır.(7)” Bu gözleme yönelik olarak enerji konusunda değerli bir kalem olan M.T. Klare de şu eklemede bulunuyor; “Büyük Oyun’da olduğu gibi bu (kaynak) çatışmaları, büyük devletlerin birbirleriyle doğrudan karşı karşıya gelmesi yerine, aynen Birinci Dünya Savaşı öncesinde Balkanlarda olduğu gibi büyük devletlerin desteklediği iç çatışmaların alevlendirilmesi şeklinde gerçekleştirilecektir.(8)”
Çin Devlet Başkanı Suudi Arabistan’ı ziyaret ettiği gibi Suud Kralı Çin’i ziyaret etmiş ve karşılıklı yatırım anlaşmaları yapmışlardır. Bu bağlamda Çin Suudi Arabistan’a ülkesinde rafineri kurma izni vermiştir. Çin, İran’da doğal gaz ve petrol üretimi konusunda yatırım yapmak üzere 100 milyar dolara yaklaşan bir anlaşma imzalamıştır.
Petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip bazı ülkeler, ileri teknolojiye sahip petrol şirketlerinin bu olanaklarından yararlanmak için anlaşmalar yapmakta, enerji kaynağı bulunduğu ve zenginlik kanıtlandığında anlaşma şartlarında köklü değişiklik zorlamaktadır. Örnek, Rusya Sakalin II ve Venezuela Orinoco bölgelerinde izlenen politikalardır.
Buraya kadar verdiğim örneklerin büyük güç sahibi ülkelere yönelik olduğu ve Türkiye için tam örnek oluşturamayacağı söylenebilir. Bu eleştiriyi ortadan kaldırmak için şu örnekleri verebilirim. Brezilya, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Karadeniz’de TPAO ile birlikte petrol aramaktadır. 6 milyon nüfuslu bir ülke olan Norveç, Kuzey denizinde petrol ve doğal gaz aramanın yanında dünyanın bir çok yerinde ve Kuzey Irak’ta petrol aramaktadır. Aynı şekilde Güney Kore Kuzey Irak dahil bir çok yerde enerji yatırımı yapmaktadır. Unutmayalım Güney Kore’nin kişi başına milli geliri 1970 yılında Türkiye’nin yarısı kadardı.  
Maden ve mineral bağımlılığından kurtulmak konusunda vermek istediğim örnekler de şöyledir. Çin Devlet Başkanı ile Başbakanı son yıllarda Latin Amerika ülkelerine birçok kez ziyaret ettiler ve o ülkelerde önemli maden ve mineral yatırımları için yüz milyar doları aşan sermaye ve borç yükümlülüğü altına girdiler. Çin’de sonra ABD Başkanı bu ülkeleri ziyaret etti.  Çin’in aynı yetkilileri Afrika ülkelerini gezdiler, onları davet ederek Pekin’de bir Konferans düzenlediler ve Afrika ülkelerinin maden, mineral ve enerji kaynaklarına yatırım yapmak için yüz milyarlarca dolar kaynak ayırdılar ve taahhütte bulundular. Uranyum konusunda Çin, Avustralya ile uzun vadeli alım anlaşması imzaladı ve bu ülke ile ortak yatırım konusunda müzakerelerini sürdürmektedir. Almanya, Fransa Birinci Dünya Savaşı sonrasında kritik maden ve mineralleri stoklamaya başladılar. Bu uygulamaya daha sonraları ABD de katıldı. Bu tür stoklamalar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da sürdürüldü ve ABD üç yıllık barış dönemi gereksinimi karşılayacak stoklar oluşturdu ve böylece hem ham madde yokluğu çekmedi hem de fiyat dalgalanmalarına karşı kendini korudu(9). 
Savunma sanayine büyük yatırım yapmak istemeyen ülkeler, bağlılıklarını karşılıklı bağımlılık haline getirebilmek için silah sanayinin bazı parçalarının üretiminde uzmanlaşma ve teknoloji geliştirme yatırımları yapmaktadırlar. Bu alandaki en ileri ülkeler olarak Japonya ve İsrail örnek gösterilebilir. 
Bu düzenlemelerin yanında dışa bağımlılığı denetleyip kontrol edebilmek için birçok ülke uzun vadeli alım anlaşmaları yapmakta ve kaynaklarını çeşitlendirmektedir. Ayrıca, üniversitelerdeki araştırma projelerini yoğun bir biçimde destekleyerek çeşitli maddelere bağımlılık düzeylerini azaltacak yöntemleri ve teknikleri araştırmaktadırlar.
Bu bilgilerden sonra şimdi emek veya insan gücünün kalitesine bakma zamanı geldi. Bu amaçla Tablo 7 hazırlanmıştır.
Tablo 7 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, ekonomik olarak faal olan 25-64 yaş grubunda kadın ve erkeklerin en az lise ve dengi eğitim almış olanları büyük farklılıklar göstermektedir. Ülkeler ulusal gelirlerinin değişen oranlarını eğitime ayırmaktadır. Ülkelerin en az lise ve dengi eğitimli nüfuslarının yüksek olması hem üretimde hem yönetimde hem de uluslar arası siyasi ve ticari ilişkilerde avantaj sağlamaktadır. Bu eğitimli kadrolar ticari sözleşmeleri de iş stratejilerini de şirket ve ulusal çıkarları en etkin biçimde koruyacak şekilde düzenleme imkan ve gücüne sahip olabilmektedirler.
Tablo 7 ülkemizin tabloda yer alan tüm alanlarda çok geride olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunun sonucu da ekonomimize ve dışa ekonomik bağımlılığımıza yansımaktadır.
Ülkelerin eğittikleri insan sayısına ve eğitimin kalitesine göre, Nobel kazanan pozitif bilim insanlarının ve edebiyatçılarının sayısı artmakta, buna göre de teknolojide ve rekabette üstünlük sağlamaktadırlar.
 
                                              Tablo 7
Seçilmiş bazı ülkelerin 2004 yılında GSYİH’dan eğitimin tüm kademelerine ayırdıkları pay % olarak, 25-64 yaş grubundaki nüfusun en az lise ve dengi eğitim almış olanları ve  15 yaş çocuklarının matematik puanları
    25-64 yaş grubundakilerin 2003 yılında
                   Eğitime       en az lise ve dengi eğitimli     15 yaş öğrenci
Ülkeler         Kaynak %      Kadın %     Erkek %         matematik puanı
ABD               7.4                89              87                      483
Japonya          4.8             veri bulunamadı                        545
Almanya          5.2               80              87                       504
İngiltere          5.9                63             70                       509
Rusya             3.6                89             89                       473
İspanya           4.7               49              49                       485
Güney Kore     7.2                70              81                      568
İsrail               8.9                79              78                  veri yok
Macaristan       5.6                73              80                      528
Polonya           6.0                58              44                      490
Meksika           6.4                21              22                      382
Türkiye            4.1                21              32                      431

Kaynak: OECD web sayfaları  

Bu noktada, birçok ülke özellikle üniversite düzeyindeki bilgi açığını kapatabilmek ve akademik kadrolarını geliştirebilmek için ileri ülkelere özellikle pozitif bilimler konusunda öğrenci göndermektedir. Yetiştirdikleri bu gençler sayesinde bir yandan ulusal eğitimin kalitesini yükseltirken diğer yandan da ülkelerinin ekonomik rekabet gücünü arttırmakta ve dışa bağımlılık düzeylerin taşınabilir düzeye getirmeye çalışmaktadırlar.
Bu konuda bir fikir vermesi için Tablo 8 düzenlenmiştir.
                                 Tablo 8
2003/2004 akademik yılında ABD Üniversitelerinde
               okuyan yabancı öğrenci sayıları
Ülkeler                       Öğrenci
Toplam                    572,509
Hindistan                   80,000
Çin                           62,000
Güney Kore               52,000
Japonya                    41,000
Tayvan                      26,000
Türkiye                      11,000

Kaynak: Lobe Jim, “Foreign Students Enrollment Decline fort he First Time in Generation” 16.11.2004 CommonDreamsNews web sayfası.

ABD inde üniversite okuyan yabancı öğrencilerin yüzde 57 si Asya ülkelerinden gitmektedir. Bu ülkelerin, ABD’nin dışında Avrupa ve Japon üniversitelerinde de çok sayıda öğrencileri bulunmaktadır. Asya’nın gelişen ülkelerinin dünya ticaretinden aldıkları pay süratle artarken, doğal kaynak sahibi ülkelere yaptıkları yatırım miktarı da devamlı yükselmektedir. Aynı şekilde, Asya ülkelerinden Japonya, Güney Kore, Singapur, Tayvan gibi ülkelerin 15 yaş grubu öğrencilerin matematik, fen bilimleri sınav notları da yıllardır en yüksek düzeyleri oluşturmaktadır.
Bu noktada hatıra şu soru gelebilir, yabancı ülkede okuyan öğrencilerin bir kısmının geri dönmeyip o ülkelerde kalması, bir kısmının okuduğu ülkeye fikri bağımlılıklarını sürdürme riski yok mudur? Haklı bir sorudur. Bu risk, ülke eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve bilgi açığının giderilmesi için alınması gereken makul boyutlu bir risktir. Kaldı ki, yurt dışında kalan her öğrencinin ülke bilincinden ve ülkeye hizmetten kopması da söz konusu değildir. Bunun birçok örnekleri yurt dışında kalmış bilim adamlarımız ve dallarında uzmanlaşmış bireylerimiz tarafından onurlu örneklerle sergilene gelmektedir.
Nitelikli insan gücüne sahip olabilmek eğitime ayrılan kaynaklar kadar, pozitif bilimlere, öğretmenlerin meslek içi eğitimleri verilen önemin yanında, ders araç ve gereçlerine, dünyadaki gelişmeleri izlemeye de bağlı bulunmaktadır.
Türkiye, sık sık öğrenci afları çıkararak, tabela üniversiteleri açarak, mesleki teknik eğitimi ihmal ederek, on iki yıllık zorunlu eğitimi geciktirerek ve çıkardığı yasalarla üniversite öğretim görevlilerinin doktara sınavlarındaki yabancı dil notlarını düşürerek ve eğitimi bir siyaset arenası görerek eğitimin kalitesini yükseltemez ve tam bağımsızlık bilinci geliştiremez. Aynı şekilde, doğurun doğurabildiğiniz kadar söylemleri ile özendirilen yüksek nüfus artışı ile de insan gücünün niteliğine yönelik yatırımlar yeterince yapılamaz.
Türkiye’de tam bağımsızlık bilincinin yerleşip güçlenebilmesi ve karşılaşılan dışa bağımlılık sorunlarının, Türkiye’nin denetlediği konumda tutulabilmesi her yıl her alanda soran, sorgulayan ve inandığı davaların peşini bırakmayan kaç tane Uğur Mumcu yetiştirebildiğimize ve onlara toplum olarak sahip çıkıp onları koruyabilmemize bağlı olacaktır.
Saygılar sunarım.
 
Hikmet Uluğbay
(1) EIA, International Energy Outlook 2006, Şekil 26.
(2) Kan ve Petrol isimli kitabın yazarı Michael T. Klare 9 Mayıs 2005
(3) Goodman Peter ve Story Louise, “Foreigners’ buy stakes in US at record pace”, International Herald Tribune, 20 Ocak 2008.
(4) The Mogambo Guru, “Well worth the 20 bucks” Asia Times 4 Ocak 2008.
(5) Mouawad Jad, “Saudi Arabia’s bold bet” International Herald TRibune 20 Ocak 2008.
(6) Oil Gas Journal January 25, 2008.
(7) Klare M.T., “Just How Addicted to Oil Are We?” MotherJones.com February 10, 2006.
(8) Yukarıdaki makale.
(9) Eckes Alfred E. Jr., The United States and the Global Struggle for Minerals.

0 Responses to “Ekonomide Tam Bağımsızlık Bilinci”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.