Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?

Aşağıda okuyacağınız metin, Aydınlık Gazetesi “Rakamların Gör Dediği” ile “Sorun Söyleyelim” başlıklı köşelerin yazarı ve Ulusal Kanal’da “İş Dünyası ve Ekonomi” programının yöneteni Sayın Mustafa Pamukoğlu ile yapılan söyleşi için hazırlanan ve bu sitede yayınlandığı güne kadar Türk ve dünya ekonomisinde ortaya çıkan yeni gelişmeleri ve verileri de göz önüne alan bir inceleme ve değerlendirmenin genişletilmiş şeklidir. Ulusal Kanal’da 12 Mart 2015 günü yayınlanan “İş Dünyası ve Ekonomi” programındaki söyleşi süre sınırı nedeni aşağıdaki metnin ancak küçük bir bölümü dinleyicilere ulaştırılabilmiştir. Diğer bir bölümü ise Teori Dergisi’nin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır. İnsanlarımızın düşüncesinde giderek önemli bir yer tutmaya başlayan ve endişelere yol açan “ekonomide neler oluyor” sorusuna kısmen de olsa ışık tutabilmek amacıyla hazırladığım bu geniş metni sitemde da yayınlamanın uygun olacağını düşündüm. Okurların zihninde beliren soruların bir bölümünü yanıtlamış olabilmeyi umut ediyorum.

Hikmet Uluğbay

Soru 1. Türkiye ekonomisinin genel bir değerlendirilmesini yapar mısınız? Son 12 yılda ekonomide vardığımız noktayı nasıl yorumlarsınız? Ciddi bir kriz bekliyor musunuz?

Yanıt 1. Türkiye ekonomisi, üzülerek belirtmek gerekir ki, dünyada likidite bolluğunun hüküm sürdüğü ve faizlerin de son derece düşük seviyelerde seyrettiği bir dönem olan 2002-2014 yılları arasında bu bolluğun yarattığı fırsattan yararlanarak üretim ekonomisini güçlendirecek politikalar uygulamak yerine, bu ucuz döviz bolluğunu bolca tüketim için kullandığı için, ciddi sorunlar biriktiren bir ekonomik süreç olarak yaşayagelmiştir. Bu gözlemlerimi ekonomi açısından somut bazı kritik veriler eşliğinde açıklayarak, biriktirilen sorunları ve birikimin ulaştığı boyutu net olarak göstermeye çalışacağım.

İlk olarak, ekonomik büyümenin sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlayan ve güven altında tutan en önemli kaynak olan ülke içi tasarruflardaki gelişmeler üzerinde durmak isterim. IMF veri tabanındaki rakamlara göre Türkiye’nin brüt tasarruf oranları 2002-2014 döneminde Tablo 1 deki seyri izlemiştir.

Tablo 1

IMF verilerine göre 1994-2014 döneminde

Türkiye’nin brüt tasarruflarının GSYİH oranları % olarak

Yıllar Brüt tasarruf/GSYİH
2002 17.3
2003 15.1
2004 15.7
2005 15.5
2006 16.0
2007 15.2
2008 16.3
2009 13.0
2010 13.3
2011 13.9
2012 14.0
2013 12.8
2014 13.3

Kaynak: IMF veri tabanı.

Bu Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’nin brüt tasarruf oranları 2002 yılından itibaren dalgalı bir seyir izlemiş olsa da, sürekli düşme eğiliminde olmuş ve 2002 deki yüzde 17.3 düzeyinden, 2013 yılında yüzde 12.6 ya kadar inmiştir. Tablo 1 den, Türkiye’nin brüt tasarruf oranlarının 2002-2014 döneminde ve sonrasında sağlıklı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme için son derece yetersiz ve cılız kaldığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu noktada okurların aklına, haklı olarak, sağlıklı ekonomik büyüme için gerekli tasarruf oranları hangi düzeyde olmalıdır sorusu gelmiş olabilir. Bunun yanıtı da yine IMF’nin very tabanındaki veriler eşliğinde Tablo 2 de verilmektedir.

Tablo 2

Seçilmiş bazı ülkelerin 2002-2013 dönemi brüt tasarrufları hakkında bilgiler GSYİH’nın % olarak

Ülkeler En düşük En yüksek Yoğunluk
İspanya 17.5 23.9 18-22
Rusya 21.3 30.8 27-30
Avustralya 21.2 24.8 22-24
Meksika 19.5 22.7 21-22
G. Kore 31.7 36.0 33-35
Hollanda 23.6 30.3 27-28
Türkiye 12.6 17.3 13-16
Endonezya 25.4 33.1 29-33
Asya’daki G.Y.Ü. (*)  

36.8

 

44.6

 

40-43

Kaynak: IMF veri tabanı, (*) Emerging and developing Asia.

Tablo 2 deki ülkelerden bir bölümü, GSYİH büyüklüğünde Türkiye’nin önünde yer alan gelişmiş ülkelerdir. Tablo 2 den de görüldüğü üzere, sağlıklı ekonomik büyümeyi finanse edecek brüt tasarrufların yüzde 22-35 aralığında olması gerektiği açıkça görülmektedir. Asya’nın gelişen ülkelerindeki oranlar ise çok daha yüksek düzeydedir. Aslında yine çok yetersiz olmakla birlikte Türkiye’nin brüt tasarrufu, 1994-2001 döneminde yüzde 21 yüzde 17 aralığında değişmiştir. Bu veri de göstermektedir ki, 2002 sonrasında izlenen politikalar, yurt içi tasarrufları özendirmekten çok uzak kalmıştır. Tablolarda ve açıklamalarda net tasarruf oranları yerine brüt tasarruf oranlarını kullanmamın nedeni IMF veri tabanındaki bilgilerin bu bazda verilmesidir. Türkiye’nin 2002-2014 dönemindeki tasarruflardaki bu büyük gerileme ekonomi için çok önemli uyarı işareti olarak yıllardır tiz perdeden ses veriyor, ancak üzülerek belirtmek gerekir ki, bu alarm ziline aldıran ve önlem alan olmadı. O nedenle de, IMF, 3 Kasım 2014 tarihli IV ncü madde Danışma Raporu’nda ülke içi tasarrufların düşüklüğünün sağlıklı olmadığını ve artırmak için gerekli önlemlerin alınması gereğini vurgulama gereksinimini duymuştur. Her iki Tablo da açıkça göstermiştir ki, Türkiye 2003-2014 aralığında çok ciddi boyutta “tasarruf açığı” sorunu biriktirmiştir. Bu sorunun doğrudan ve dolaylı olumsuz etkileri diğer biriktirilen sorunlara ilişkin tablolara da yansıdığı izleyen tablolarda görülecektir.

İzlenen ekonomik politikaların sonucu olarak hane halkı gelirleri reel olarak büyüyemediği için bir yandan ülkede gelir dağılımı bozulmuş diğer yandan da hene halkı borçları 2003-2014 döneminde çığ gibi büyümüş ve geniş hane halkı kitlesini içinden çıkılması zor bir sorunla baş başa getirmiştir. Hanehalkı borcunun büyümesine ilişkin bilgiler Tablo 3 de yer almaktadır. Hanehalkı, başlangıçta, borçlanabilme olanağına kavuşmayı, psikolojik olarak kendisine verilen önem şeklinde algılamış ise de, kamunun ve finans sisteminin bireyin borçlanmasına kazancını gözönüne alarak sınır koymaması sonucunda, ulaştığı borç boyutunun ağır sıkıntısı altında ezilme noktasına gelmiştir.

Ülkenin tasarruflarının endişe verecek kadar düşük düzeylerde seyrettiği bir ortamda, bir de ekonomik büyümeyi, hane halkının reel gelir artışına dayalı tüketimi ile desteklemek yerine, yurt dışarıdan borçlanılarak tüketici kredileri ile finanse etme yoluna gidilmesi ve üstelik bu uygulamanın hacminin de yıldan yıla hızla artmasına göz yumulması, miras yedice bir davranış olmuştur. Bir anlamda, benden sonra tufan anlayışını yansıttığı da söylenebilir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye yeni bin yılın ilk yıllarından beri böyle tehlikeli bir yola girdiği Tablo 3 den açıkça görülmektedir. Tablo 3 ü hazırlarken başvurduğum TCMB veri tabanı, 2015 yılının Mayıs ayı ortasına gelmemize rağmen tüketici kredilerinin 2014 bilgilerini hâlâ yayınlamamıştır. Ancak Bankalar Birliği’nin “Bankacılar” Dergisi’nin Aralık 2014 tarihinde yer alan bir makalede, Bireysel Kredilerin 2014 sonunda 338 milyar TL ye ve Kredi Kartlarındaki harcamaların da 76 milyar TL ulaştığı diğer bir deyişle toplam rakamın 416 milyar TL ulaştığı bilgisi yer almaktadır[i]. Bu bilgiler de Tablo 3 e eklenmiştir.

Tablo 3 den de görüldüğü üzere, 2002 yılı sonundan Şubat 2013 ayı bitimine kadar bireysel krediler 7.1 milyar TL den 224.4 Milyar TL ye (Bankacılar Dergisi’ndeki verilere göre de 2014 sonu itibariyle 416 milyar TL ye) yükselmiştir. Diğer bir deyişle, Türkiye’de brüt tasarrufların GSYİH’ya oranı, yüzde 17 den yüzde 12 ye düştüğü ortamda, 2003-2014 arasında hane halkının borcu 31.6 (2003-2014 döneminde 58.6) kat artmıştır. Bu bilgiler ışığında, insanların aklına, iyi de bu değirmenin suyu nereden geldi sorusu haklı olarak gelebilir. Bunun yanıtı da, ülke içi tasarrufların hızla azaldığı dönemde, iç tasarruf azalmasını kapatmanın çok ötesinde bankaların yurt dışından borçlanmasının özendirilmesidir.

Hane halkının konut kredisi, otomobil kredisi, ferdi kredi borçları yanında kredi kartı borçlarındaki artışın boyutunu tam görebilmek için bir bilgi daha aktarmak istiyorum. Türkiye Bankalar Birliği raporlarına göre 2002 yılı sonu itibariyle 1,655,334 kişi tüketici kredisi ve konut kredisi borcu kullanmışken, Eylül 2014 sonu itibariyle borçlu insanlarımızın sayısı 15,561,105 kişiye tırmanmıştır. Borçlu insanlarımızın sayısı 2003-2014 döneminde 14 milyon kişi artmıştır. Türkiye’nin, bu dönemde borçlu insan sorunu 9.4 kat katlanmıştır. İnsanlarımızın bir kısmı reel gelirlerinde artış olmadığı için, borçla satın aldıkları ev ve otomobil kredisini ödeyemedikleri için evlerine ve otomobillerine bankalarca haciz konulduğu dönemler olmuştur. Borcunu ödeyemeyen insanlarımızdan canına kıyanların haberleri yazılı basında sıkça yer almıştır. TÜİK’in verilerine göre, Türkiye’de 2012 hanehalkı sayısı 19,842,850 idi. Yukarıdaki veriler birlikte değerlendirdiğinde, hane halkının yüzde 78.4 ünün bir tür borç altına bulunduğunu ortaya çıkmaktadır.

Hanehalkının artan borcu ve zaman zaman borç ödeyememe sorunu, siyasetçıleri de seçim endişesi ile tedirgin ettiği için, şimdiye kadar birkaç kez kredi kartı borçları ile ferdi kredilerin faizlerinin düşürülmesi yanında, ödeme takvimlerinin yeniden yapılandırılmasını düzenleyen kararlar alınmıştır. Bu kararlar hane halkı borçlanmasındaki sorunu çözmek yerine aspirin tedavisi olmuştur. Sorunun çözümü için ilk iki adım, gelir dağılımındaki bozulmayı önlemek ve ez azından hane halkı gelirinin reel büyümeden pay almasını sağlamak olmalıydı.

Bankaların açtığı tüketici, konut ve araç kredilerinin azımsanmayacak bir bölümü dış kredi kaynaklı olduğu gözönüne alındığında, TL’nın süratle değer kaybetme sürecini yaşamaya başladığı bu ortamda bankaların artan kur riski nedeniyle, TCMB faizleri düşürse bile kredi faizlerini düşüremeyecekleri bir tahmin olarak belirtilebilir. Zira dış borçla TL üzerinden kredi veren bankalar kur riski sorunu kısmen de olsa faizlerin düzeyini koruyarak ve belki de en azından bir miktar artırarak karşılamak zorunda kalabileceklerdir.

Tablo 3

Bireysel krediler (konut, otomobil, ferdi kredi ve kredi kartı) brüt milyon TL olarak

Yıllar Bireysel kredi toplam Toplam krediler içinde %
2002 7,059 12.6
2003 7,941 11.3
2004 14,492 14.8
2005 30,432 20.3
2006 46,960 20.8
2007 71,751 24.2
2008 92,914 23.2
2009 110,127 25.4
2010 148,306 26.4
2011 179,034 24.1
2012 212,701 24.9
2013/Şubat 224,372 25.4
2014 416,000

Kaynak: TCMB Bireysel Krediler veri tabanı ve 2014 yılı verisi dipnot 1 deki kaynaktan alınmıştır.

Türkiye’nin dış ticaret ve cari işlemler açıkları da 2003-2014 döneminde çığ gibi büyütülmüştür. Bu da biriktirilen bir başka sorun olmuştur. Bu gelişmelere ilişkin somut bilgiler Tablo 4 de yer almaktadır.

Tablo 4 den görüldüğü üzere, 2003-2014 döneminde Türkiye, 588.5 milyar dolarlık dış ticaret açığı ve bunun sonucunda da 444.9 milyar dolar boyutunda cari işlemler açığı biriktirmiştir. Diğer bir deyişle, Türkiye, 12 yıl boyunca yurt dışına sattığı mallardan 588.5 milyar dolarlık fazla mal ithal etmiştir. İthal edilen bu malların büyük bölümü fabrika kuracak makina ve teçhizatlardan oluşmuş değildir. Bu ithalatın çok büyük bölümü günlük tüketim için gelen maddeler ile lüks otomobiller, lüks telefonlar gibi sıradan insanımızın yoğun olarak tüketmediği mallar ile sanayimizin kullandığı yarımamuller ile ham haddelerden oluşmaktadır. Bunun anlamı Türkiye 12 yıl boyunca, kendi ülkesinin işçilerine iş yaratacak yerde, yabancı ülkelerde çalışan fabrikalarda işçilere iş olanağı yaratmış ve yabancı şirket sahipleri kâr transferi yapmıştır. Ayrıca, bu ithalatla yabancı ülkelerin istihdam yaratan yatırımlarına ve teknoloji geliştirme harcamalarının finansmanına da ciddi boyutta katkıda bulunmuştur.

Bu büyük dış ticaret açığını kısmen kapatabilmek için, turizm gelirleri fazlası, yurtdışı müteahhitlik gelirleri, taşımacılıktaki gelir fazlası ve diğer hizmetlerdeki ticaret fazlası bu açığın kapatılmasına yetmediği için geriye kalan 444.4 milyar dolarlık cari işlemler açığını, borçlanarak veya yabancılara ülkemiz bankalarını, fabrikalarını, telefon hizmetlerini satarak elde ettiği gelirlerle kapatmaya çalışılmıştır. İşte bu 12 yıllık kısa dönemde, Cumhuriyet döneminde devletin kurduğu birçok sanayi tesisi, telefon, banka gibi hizmet kurumları ve diğer sanayi tesisleri yabancılara satılmıştır.

2003-2014 döneminde, biraz sonra veriler eşliğinde de açıklayacağım üzere, dünyada aklı başında hiçbir devlet bu boyutlarda dış ticaret ve cari işlemler açığı vermemiştir.

Tablo 4

2002-2014 dönemi dış ticaret açıkları ve cari işlemler açıkları

(milyon dolar)

Yıllar Dış Ticaret Açığı CİA
2002 6,404 626
2003 13,411 7,554
2004 22,438 14,198
2005 32,936 21,449
2006 40,894 31,837
2007 46,831 37,779
2008 52,917 40,192
2009 24,762 12,010
2010 56,325 45,312
2011 89,160 75,008
2012 65,367 48,535
2013 79,907 64,658
2014 63,575 46,377
2003-2014 Toplam  

588,523

 

444,909

Kaynak: T.C. Merkez Bankası veri tabanı

Türkiye’nin, 2003-2014 döneminde biriktirdiği diğer bir sorun da, işgücüne katılım düzeyini çağdaş ekonomiler düzeyine getirememesi olmuştur. Ülkemizde eğitimli işgücü, işsizlik içinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Diğer bir deyişle, üniversite mezunlarına, mesleki teknik eğitim lisesi mezunlarına yeterince istihdam olanağı yaratılmayarak eğitimli işgücü israfı yapılmıştır. Bu genç işgücünün içinde yer alan gençler, işsiz kalmanın fiziki ve ruhsal sıkıntısını yaşamak zorunda bırakılmıştır. TÜİK’in verilerine göre 2012 yılında işgücüne katılım oranı yüzde 47.6 dır. Bu göstergenin ne denli bir sorun yarattığını dünyadan örnekler vererek açıklamak isterim. Bu amaçla Tablo 5 düzenlenmiştir.

Tablo 5 Türkiye’nin ekonomik büyüme ve modern bir ekonomi olma yarışında tek bacakla ve tek kolla koşmaktan vaz geçmediğini ortaya koymaktadır. Kadınların işgücüne katılımının, Yemen ve Pakistan gibi ülkelerin düzeyine yakın olması çağdaş ve dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisi olmayı hedeflemiş lâik bir ülkede kabul edilebilir bir durum değildir. Kadının aklını ve ekonomik üretim becerisini göz ardı ederek ülkenin modern bir ekonomik yapıya kavuşulduğu iddia edilebilir mi? Elbette hayır! Burada bir hususu hemen belirtmekte fayda görüyorum. Türkiye’de işgücüne katılan kadınların yüzde 39 u (.28x.39=) 10 puanlık bölümü tarım sektöründe geri kalan 18 puanlık bölümü de sanayi ve hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Bu arada hemen eklemek isterim ki, gelişmiş ekonomilerde kadının işgücüne katılımının yüksek olması yanında, kadın erkek işgücünün en az lise ve dengi eğitim almış olanların oranı da yüzde 70-80 lerin üzerindedir. Diğer bir deyişle o ülkelerin işgücüne katılan kadın ve erkek işgücünün üretkenlik becerisi ve verimliliği ülkemiz işgücüne göre çok daha yüksek düzeydedir. Kaldı ki, o ülkelerdeki kadın ve erkek eğitiminin içeriği, kalitesi ve güncel teknolojik yapısı ile ülkemizdeki eğitimin içeriği, kalitesi ve teknolojik düzeyini karşılaştırabilmek her geçen yıl çok daha da zorlaşmaktadır.

Tablo 5

Çeşitli ülkelerde 2010 yılında işgücüne katılım oranları %

Ülkeler Erkek Kadın
ABD 70 58
İngiltere 69 56
Almanya 67 53
Rusya 71 56
G. Kore 72 49
Çin 80 68
Özbekistan 74 48
Türkmenistan 76 46
Endonezya 84 51
Malezya 77 44
Hindistan 81 29
Türkiye 71 28
Yemen 72 25
Pakistan 83 22
Suudi Arabistan 74 17

Kaynak: Dünya Bankası, World Development Indicators 2012 Table 2.2 Labor Force Structure

Sorunuzun Türkiye’de ekonomik bir kriz bekliyor muyum kısmını diğer hususları değerlendirdikten sonra yanıtlamanın daha uygun olacapını düşünüyorum.

Bu ilk sorunuzu bir gözlemde bulunarak tamamlamak istiyorum. Türkiye 2003-2014 döneminde çok ciddi bir develüasyon baskısı biriktirerek ve dolar bazında zenginleşmiş yanılgısını yaşayarak bir miras yedi gibi zaman, döviz ve emek israf ederek geldi. Bu son gözlemimi daha sonra ödemeler dengesi ve dış borç sorunlarını görüşürken daha açık olarak anlatmak isterim.

Soru 2. Türkiye, katma değer yaratmayan ve tüketime dayalı bir ekonomi modeli ile bir yere varamayacağını ne zaman anlayacak?

Yanıt 2. Umalım, Türkiye’yi yönetme konumunda bulunanlar ve seçmen vatandaşlar, Türkiye ekonomisinin tüm üretim alanlarındaki katma değeri sürekli düşüren ve yapay olarak ucuz tutulmuş ithalata bağlı tüketim artışına dayanan ekonomik büyüme yanılgısı içine düştüğünü gecikmiş de olsa artık anlamış olsunlar. Tablo 4 de görülen, Türkiye’nin 60-80 milyar dolar aralığında DTA’nı ve 50 milyar dolar düzeyindeki CİA’nı daha fazla sürdürme şansı var mıdır? Bu boyutta ve daha yüksek CİA’nı kim ne için finanse etmeyi sürdürecektir? Son günlerde, piyasalara döviz sunumu yapılmasına rağmen döviz fiyatlarının yükselmesinde bu açıkların sürdürülebileceğine ilişkin olarak finansörlerdeki duraksamaların ve Türkiye’deki iş dünyasının endişelerinin hiç mi payı yok? Eğer, toplum ve ekonomik politikayı oluşturan ve yönetenler olarak bu açıkların sürdürülebilme olasılığının giderek azaldığını hâlâ anlayıp, algılamadık isek yakın gelecekte çok yüksek bedeller ödemek durumunda kalırsak hiç kimsenin yakınmaya hakkı da olmayacaktır.

Bildiğiniz üzere, Türkiye’nin en önemli ihraç kalemlerinden birisi tekstil sanayi olagelmiştir. Bu sektörde de katma değer diğer sektörlerde olduğu gibi, ham maddelerin ve aramallarının ülkede üretilmesi ile birikir. Türkiye’nin yıllar önce sadece uzun elyaflı Mısır pamuğu dışında pamuk ithalatı hemen hemen yok düzeyde idi. Ancak, 2000 li yılların başından itibaren pamuk ve pamuk ipliği ithalatı giderek artmıştır. Aynı şekilde, Türkiye’nin iplik dış ticareti de giderek büyüyen açıklar vermektedir. Tablo 6 da Türkiye’nin pamuk üretim ve ithalat rakamları yer almaktadır. Tablo 6 dan da görüldüğü üzere, 2008-9 ve 2009-10 dönemleri hariç, pamuk üretimi 840-988 bin ton arasında dalgalanmakta ve üretime yakın düzeyde pamuk ithalatına gerek duyulmaktadır. Bu gelişmede Ege Bölgesi’nde pamuk üretiminin üçte bir oranına düşmesinin çok ciddi şekilde katkısı da olmuştur. Türkiye’ye pamuk ihraç eden ülkelerin başında ABD’nin yanında Yunanistan’ın gelmesi de ilginçtir.

Tablo 6

Türkiye’nin pamuk ithalatı 1000 ton

Dönem İthalat 1000 ton Üretim 1000 ton
2000/01 381 879.9
2001/02 624 914.4
2002/03 493 988.1
2003/04 516 919.5
2004/05 743 939.9
2005/06 740 863.7
2006/07 877 976.5
2007/08 711 867.7
2008/09 635 673.4
2009/10 956 638.2
2010/11 729 816.7
2011/12 518 954.6
2012/13 803 858.0
2013/14 (Tah.)893 878.0

Kaynak: Fatih Doğan “Türkiye Pamuk İthalatı Görünümü” ve Ulusal Pamuk Konseyi “Pamuk Sektör Raporu” Kasım 2014 den derlenmiştir.

Her ithal edilen bir ton pamuk, tarım sektöründe ona karşıt düşen katma değeri ithalatın yapıldığı yabancı ülkelerde bırakmak demektir. İzlenen ekonomik politikaların sonucu olarak, Ege ve Çukurova Bölgelerinde pamuk üretimi 2003-2014 döneminde düşme yönünde dalgalanma göstermiştir. Ege ve Akdeniz Bölgelerinde pamuk üretimindeki dalgalanmaların önde gelen nedenlerinden birisi değerli TL nedeniyle pamuğa verilen fiyatların düşük tutulmasıdır. Yine değerli TL pamuk üretiminde verimliliği yükseltecek yatırımların yapılmasını da engellemiştir. Pamuk üretiminde hektar başına verimlilikte Türkiye’nin sıralamadaki yeri de düşündürücüdür. Bu konuda Tablo 7 hazırlanmıştır.

Tablo 7

2008-2011 döneminde lif pamuk üretim verimliliği (kg/hektar)

Ülkeler Verim aralığı
İsrail 1,667-1,860
Avustralya 1,522-2,006
Brezilya 1,352-1,475
Meksika 1,235-1,407
Çin 1,226-1,311
Türkiye 1,184-1,357

Kaynak: T.C. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Gn. Md. Lüğü 2012 Pamuk Raporu.

Tablo 7 den de görüleceği üzere, Türkiye’nin hektar başına verimliliği yükseltebileceği marj küçümsenmeyecek boyuttadır. Ancak izlenen ekonomik politikalar bu marjın kapanmasına olanak vermekten uzak kalmıştır. Değerli TL, Türkiye’nin Ege ve Adana Bölgesinde lif pamuk üretiminde istikrarını korumasına ve hektara verimliliğinin yükseltmesine yönelik yatırımları yapmasına engel olduğu için, ülke içinde kalacak katma değeri ve istihdam olanaklarını yabancı ülkelere bırakılmıştır.

Şimdi de iplik dış ticaret hakkında bilgiler sunmak isterim. Bu konudaki veriler Tablo 8 dedir.

Tablo 8 in incelenmesinden de görüleceği üzere, Türkiye tekstil sanayiinin üretiminde ithal ipliğin payı giderek artmıştır. Bu artış da beraberinde tekstil sektöründe katma değerin giderek düştüğünü kanıtlar niteliktedir. 2007 ve 2010 yılı verilerine yakından bakıldığında ithal iplik payının tavan yaptığı görülmektedir. İplik ithalatının büyük bölümünü sentetik iplik oluşturmakta ve pamuk ipliği ithalatın yüzde 30-35 düzeyinde kalmaktadır. Pamuk ithalatından sonra pamuk ipliği ithalatının da büyük ölçüde artması, tekstil sanayiindeki katma değerin düşmesine neden olmaktadır. Sentetik iplik ithalatında, petro-kimya tesislerinin özelleştirilmesinin ve petro-kimya alanında yeni üretim kapasitesi yaratılmamasının hiç mi etkisi olmamıştır. Sorulması ve araştırılması gereken bir konudur. Ülkemizde artan tekstil ithalatı üzerinde durmuyorum bile.

Tablo 8

2000-2012 döneminde iplik dış ticaretindeki gelişmeler

1000 Dolar olarak

Yıllar İhracat İthalat İthalat/İhracat %
2000 735,669.2 778,642.6 105.8
2001 775,985.3 644,554.3 83.1
2002 636,168.2 949,617.9 149.3
2003 741,474.9 1,202,560.4 162.2
2004 958,503.6 1,400,188.3 146.1
2005 963,772.1 1,505,945.6 156.3
2006 1,114,514.6 1,702,794.8 152.8
2007 1,176,061.8 2,534,665.3 215.5
2008 1,195,656.9 2,214,238.2 185.2
2009 1,021,191.8 1,784,191.8 174.7
2010 1,267,670.2 2,667,655.3 210.4
2011 1,637,065.2 3,029,120.1 185.0
2012 1,623,842.1 2,935,320.3 180.8

Kaynak: İTKİB, Dünyada ve Türkiye’de İplik Ticareti Üzerine Güncel Bilgiler belgesi üzerinden düzenlenmiştir.

Türkiye’deki sanayi üretimindeki katma değer erozyonuna ilişkin bir başka veri setini otomotiv sanayiinden vermek isterim. Bu amaçla Tablo 9 hazırlanmıştır.

Tablo 9 da yer alan araç başına veriler kaba bir tahmin niteliğindedir. Zira, taşımacılık araçları ithal aksam ve parçaları, otomotiv üretiminde kullanılanları kapsadığı gibi, ithal edilmiş taşıt araçlarının yedek parçalarını da içeriyor olabilir. TÜİK’in veri tabanından bu bilgilere ayrı ayrı ulaşabilmek mümkün olmadığı için mevcut verilerden kaba bir tahmin yapmak ancak mümkün olabiliyor. Her bir araç başına düşen değerlerin mutlak rakamlarından çok eğilimine bakmak gerekir. Bu eğilim, otomotiv sanayiindeki katma değerin düşmekte olduğu konusunda kaba da olsa bir fikir vermektedir.

Tablo 9, TL’nın dövizler karşısında sürekli değer kazanması sonucu, Türkiye’deki otomotiv sanayiinin her yıl giderek artan oranda ve boyutta ithal aramalı kullandığını göstermektedir. Aramalı ithalatının büyümesi, Türkiye’de aramalı üreten sanayi kollarında işsizliği artırır. Bunu da doğal karşılamak gerekir, zira sanayinin kullandığı işgücünün dolar cinsinden maliyeti değerli TL nedeniyle sürekli artmaktadır. Zira işgücünün ücreti enflasyon kadar artarken doların fiyatı enflasyon kadar artmadığı için, işgücü maliyeti dolar cinsinden artmış olmaktadır. Diğer taraftan ithalata dayalı enerji fiyatları dış piyasalarda enerji fiyatlar düşse bile iç piyasaya yansıtılmadığı gibi enerji üzerindeki vergiler de sürekli arttığından enerji girdisinin maliyetler içinde dolar cinsinden payı da artmaktadır. Bunun sonucunda Türkiye birçok sektörde işgücü payını düşürmek ve enerji verimliliğini yükseltmek için endüstriyel robot kullanımını da arttırmıştır.

Tablo 9

Türkiye’de üretilen araç başına düşen ithal muhtevası

 

 

 

 

Yıllar

 

 

Üretilen

Taşıt sayısı

1000 adet

Taşımacılık araçlarının ithal aksam ve parçaları 1000 dolar Araç başına ithal aksam ve parka değeri

dolar

2002 347 2,703,855 7,792
2003 534 3,941,967 7,382
2004 823 6,544,206 7,952
2005 879 7,427,477 8,450
2006 988 8,684,520 8,790
2007 1,099 10,454,779 9,513
2008 1,147 11,264,249 9,821
2009 870 7,840,527 9,012
2010 1,095 10,580,626 9,663
2011 1,189 12,334,237 10,374
2012 1,072 11,128,565 10,381

Kaynak: T.C. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Geniş Ekonomik Grupların Sınıflamasına Göre İthalat rakamları ve TEPAV Dünyada ve Türkiye’de Otomotiv sektörü 2013 belgelerindeki verilere göre hesaplanmıştır.

Uluslararası Robotik Federasyonu’nun (IFR) kamuya açık çeşitli belgelerinden derlediğim bilgilere göre Türkiye’deki endüstriyel robot sayıları kabaca Tablo 10 daki seyri izlemiştir.

Tablo 10

Türkiye’deki endüstri robotlarının

sayısal artışı

Yıllar Sayı
2005 sonu stok 403
2006 yılı artışı 400
2007 yılı artışı 330
2011 yılı artışı 864
2012 yılı artışı 1,000
Toplam (yaklaşık) 2,997

Kaynak: IFR’nin yayınladığı çeşitli Executive Summary belgelerinden derlenmiştir.

Tablo 10 da Türkiye’nin 2012 sonuna kadar yaklaşık 3,000 ne yakın endüstriyel robot satın aldığı görülmektedir. Bu sayı için yaklaşık ibaresini kullanmamın nedeni Tabloda yer almayan yıllara ilişkin özet raporlarda Türkiye’nin isminin geçmemesidir. O yıllarda da Türkiye büyük olasılıkla endüstriyel robot satın almıştır, ancak aldığı sayı özet rapora girmeyecek boyutta olabilir. Diğer taraftan, Japonya Ekonomi, Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın Temmuz 2013 de yayınladığı bir raporda Türkiye’de 2011 yılı sonu itibariyle 3,831 endüstri robotu stoku olduğu belirtilmiştir[ii]. Bu veri de Tablo 9 için yaptığım ihtiyatlı değerlendirmeyi doğrulamaktadır. IFR’nin yayınlarında bir tabloda 2013 yılında dünyada 10,000 imalat sanayii işçisi başına 56 endüstri robotu düştüğü belirtilirken, bir başka raporda Türkiye için bu sayı 10 olarak belirtilmiştir.

Türkiye 2013 yılında yaklaşık 1,100 adet endüstri robotu satın almıştır[iii]. Türkiye’deki endüstri robotlarının büyük çoğunluğunun otomotiv sanayinde kullanıldığı tahmin edilmektedir.

Okurların, Türkiye’deki 3,831 endüstriyel robotun boyutunu değerlendirebilmeleri için şu bilgileri vermek isterim; 2013 yılı sonu itibariyle dünyadaki endüstriyel robot sayısı 1.6 milyon olarak tahmin edilmekte ve bunun 304,001 adedi Japonya’da, 215,817 i Kuzey Amerika’da (ABD, Kanada ve Meksika), 167,579 u Almanya’da, 156,110 u G. Kore’de, 132,784 u Çin’de ve 58,400 adedi de İtalya’da bulunmaktadır. Sanayideki endüstri robotlarının yanında, savunma, sağlık, bankacılık ve diğer alanlarda kullanılan hizmet robotlarının sayısı çok daha hızla büyümüştür. Dünyanın birçok ülkesi kaliteli işgüçlerinin yanında eğitimin kalitesine büyük yatırıma ek olarak endüstriyel robot kullanarak rekabet güçlerini süratle artırırken, Türkiye’nin eğitim kalitesi süratle gerilerken, en az üç-dört çocuk yapmaya özendirilmesi ve değerli TL ile gitmekte olduğu yönlerin taban tabana zıtlaştığı da görülmektedir.

2003-2014 döneminde Türk ekonomisindeki katma değer erozyonu sadece tekstil ve otomotivle sınırlı kalmamış, diğer sektörlerde de benzeri yıpranmalar yaşanmıştır. Tekstil ve otomotiv katma değer erozyonun daha kolay ölçülmesine olanak verdiği için seçilmişlerdir.

Soru 3. Sıcak para ve borçlanma ile finanse edilen bir büyüme, büyüme midir?

Yanıt 3. Bu soruyu yanıtlarken sıcak para ile borçlanma arasında ayırım yapmak isterim. Sıcak para kısa vadede, diğer piyasalara göre çok daha fazla kazanç elde etmek üzere kısa vadeli getirisi yüksek ülkelerin borsalarını ve finansal kuruluşlarını gezen paradır. O nedenle de ülke ekonomilerinde istikrarsızlığa yol açabilen, özendirilmemesi gereken bir yabancı kaynaktır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye uluslararası likiditenin büyük ölçüde bollaştığı dönemden başlayarak günümüze kadar bu fonların gelişini denetleyecek yerde sınırsızca özendirmiştir. Sıcak paralar ülke ekonomilerinin büyümesine katkıda bulunmaktan çok, geldikleri sürece ekonominin sağlığını ve dengelerini bozar, giderken de krize yol açar.

Borçlanma akıllıca yapılır, borç faiz ve anaparasını ödeyecek üretim alanlarının yatırımlarını ve döner sermaye gereksinimini karşılamak üzere kullanılırsa ekonomik büyümeye olumlu katkı yapar. Birçok ülke ekonomik gelişmesini ve sanayileşmesini bu yöntemle finanse etmiştir. Ancak borçlanma kamunun cari giderlerini veya kamu ve özel tüketimi beslemek için yapılırsa felakete davetiye çıkarılmış olur. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye 2003 yılından bu yana dış borçlanmasını geniş ölçüde tüketimi ve özellikle de ithal edilmiş nihai tüketim ile yarı mamul malları finanse etmek için yapagelmiştir.

Tablo 3 de yer alan tüketici kredilerinin gelişmesine yakından baktığınızda, konut, taşıt aracı ve günlük tüketim için bireylere açılan kredilerin çığ gibi büyüdüğü görülür. Bu kredilerin kaynağı, ülke içindeki gönüllü tasarruflar olmaktan çok, bankaların yurt dışından sağladıkları ve vadeleri en fazla birkaç yıl arasında değişen kaynaklardır. Zira TL’na yanlış politikalarla yapay değer kazandırılan bir ortamda, yurt dışından borçlanıp tüketim kredisi vermek banka sistemi için kazançlı bir süreçtir. Dikkat ederseniz, bankalar sık sık telefonlarınıza kredi vermek istediklerini veya kredi kartı limitleriniz arttırmak için mesaj gönderirler. Eğer başlangıçta kredi kartı limitinizi otomatik arttırma talimatı verdi iseniz, kredi kartı limitleriniz arttığına ilişkin mesajlar gelir. Finans sisteminde, çalışanların “kredi pazarlama” performansı başarının göstergesi haline getirildiği anlaşılmaktadır.

Sağlıklı ekonomik büyümenin temel kaynağı ülke içindeki gönüllü tasarrufların yüksek düzeyde olması ve bunu özendiren politikalardır. Tablo 1 son 12 yılda gönüllü tasarrufların nasıl erozyona uğradığını açıkça göstermektedir. Tablo 2 ise büyümenin sağlıklı finansmanı için ülke içi tasarrufların ne düzeylerde olması gerektiğini çarpıcı bir biçimde göstermektedir.

Biliyorsunuz, iktidarların sık sık pazarladıkları süslü sözlerden birisi de, 2023 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisi olmaktır. Tablo 2 de dünyanın GSYİH büyüklüğünde ilk 25 ülkesi içine giren Türkiye’nin sıralamada önünde yer alan bazı ülkelerin brüt tasarruf oranlarının 2002-2013 arasında nasıl bir seyir izlediği yer almaktadır.

Tablo 2 den de görüldüğü üzere, Türkiye’nin bu boyuttaki brüt tasarruf oranları ile bırakın dünyanın ilk 10 ekonomisi içine girmesini, mevcut yerini bile koruması olanaklı görünmemektedir. Üstelik TL nin değeri dövizler karşısında gerçekçi konumuna gerilerse, bu hedef hayal bile olunamayacak kadar uzaklara düşeceği gibi en büyük ekonomi sıralmasında da ciddi şekilde geri sıralara inilebilecektir.

Sorunuzun kısa yanıtı, kısa vadeli yabancı kaynak ile büyüme finanse etmek, kışın başında gölde oluşan ince buz üzerinde artistik buz pateni yapmak kadar ciddi riskler içerir. Madalya alma hayalleri, hastenede yoğun bakıma ve/veya oksijen çadırına alınma ile yer değiştirebilir.

Soru 4. Türkiye’de AKP döneminde ekonomiyi yönetenler hep cari açığın tutarına değil, GSYH’ya oranına bakmak gerektiğini, bu oranın tehlikeli durumda olmadığını söyleyip durdu. Bu doğru bir yaklaşım mıdır? “Evet ülkeler cari açık verebilirler ama yabancıya bir varlık transferine neden olacak bir cari açık olmaması lazım” düşüncemize katılıyor musunuz?

Yanıt 4. Bir ülke cari işlemler açığını sürekli değil de ara sıra veriyorsa dahi, açığın GSYİH’ya oranı ve miktarına da çok dikkat etmek gerekir. Zira açığın boyutu, daha sonra onu kapatmak için almanız gereken önlemlerin boyutunu belirleyecektir. Bir ülke sürekli ve artan miktarlarda cari işlemler açığı veriyorsa, o taktirde bu açık ve açığın büyüme eğilimi, aynen bir şeker veya uyuşturucu hastasının izlendiği titizlikle izlenmeli ve tedavi önlemlerine disiplinli bir şekilde olabildiğince erken başlanmalıdır.

Tablo 4 den de anımsanacağı üzere, Türkiye 2003-2014 arasında 444.9 milyar dolardan fazla cari işlemler açığı biriktirmiştir. Bu cari işlemler açıkları çok büyük ölçüde borçlanma ve yabancılara mülk ve kamu ve özel tesisler satılarak finanse edilmiştir.

Dünyada en fazla cari işlemler açığı veren ülkelerin içinde Türkiye’nin durumuna bir göz atmak da bu konuda önemli uyarıları görmemize olanak verir. Bu amaçla Tablo 11 düzenlenmiştir.

Türkiye TL’nın aşırı değer kazanması sonucunda cari fiyatlarla GSYİH büyüklüğü bakımından dünyanın 17 inci büyük ekonomisi konumuna çıkmış iken, IMF’nin 2013 GSYİH cari dolar değerlerine ilişkin veri tabanındaki bilgilere göre 18 inciliğe gerilemiştir. Yine IMF’nin veri tabanındaki bilgilere göre, 2003-2014 döneminde birikimli cari işlemler açığı büyüklüğü bakımından 5 inci sıradadır. 2003-2014 arasındaki birikimli CİA’nın 2014 GSYİH rakamlarına bölünerek elde edilen oranlara bakıldığında, Türkiye, Yunanistan’dan sonra ikinci sırada olup hemen peşinden İspanya gelmektedir. 2014 yılında Yunanistan ve İspanya küçük boyutta da olsa cari işlemler fazlası (sırasıyla Ynanistan 2.2 ve İspanya 1.6 milyar dolar) vermişlerdir. Türkiye ise 45.8 milyar dolar cari işlemler açığı vermiştir.

Yunanistan kriz içine düşmüş, Avrupa Birliği ve dünya ne zaman kriz içine girecek diye İspanya’yı endişe ile izlemektedir. Bu iki ülkenin sorununu çözmek Avrupa Birliği’nin bir anlamda iç istikrarını koruma gereğidir. Tablo 11 deki bilgiler ışığında, Türkiye’nin bu verilerinin sağlıklı ve sürdürülebilir olduğunu söyleyebilmek olası mıdır? Tablo 11 deki duruma Türkiye bir günde gelmemiştir. 2003 yılından başlayarak adım adım buraya gelinmiş ve cari işlemler açığını düzeltecek adımları atmak kimsenin aklına gelmemiştir. Aklına gelen oldu ise de sessiz kalmayı seçmiş görünmektedir. Zira, atılacak adımlar, yapay cennet görüntüsünü sürdürmeye izin vermeyecekti. Bu tehlikeli gidişe ilişkin uyarılarımı 2007 yılı başından bu yana bu sitede yayınlaya geldim.

Tablo 11

Dünyada 2003-2014 döneminde

en fazla cari işlemler açığı veren ülkeler

milyar dolar olarak

Ülkeler GSYİH 2014 CİA CIA/2014
ABD 17,418.9 6,668.2 38.3
İspanya 1,406.9 769.2 54.7
İngiltere 2,945.1 777.1 26.4
Avustralya 1,444.2 566.6 39.2
Türkiye 806.1 444.9 55.2
Hindistan 2,049.5 377.9 18.4
İtalya 2,148.0 277.2 12.9
Fransa 2,846.9 340.6 12.0
Brezilya 2,353.0 378.9 16.1
Yunanistan 238.0 267.5 112.4
Kanada 1,788.7 305.9 17.1
Meksika 1,282.7 158.8 12.4

Kaynak: IMF veri tabanındaki bilgiler üzerinden hesaplanmıştır.

Bu aşamada okurların aklına cari işlemler açığı birikti de ne zararı oldu sorusu gelmiş olabilir. Biriken 444.9 milyar dolarlık cari açığı kapatabilmek için kamu teşebbüslerinin bir kısmı gerçek değerlerinin çok altında yabancılara satıldı. Biraz sonra ayrı bir başlık altında ayrıntıları ile yanıtlayacağım dış borçlar 272.8 milyar dolardan fazla arttı. En az bunlar kadar önemli bir etki de, cari işlemler açığını sürekli besleyen değerli TL politikası sonucu Türkiye ekonomisi ciddi bir şekilde katma değer erozyonuna uğradı. Bu erozyon konusunda yukarıda tekstil ve otomotiv sektörlerine ilişkin olarak verdiğim örnekler yeterince açıktır.

Soru 5. Sıcak paraya (portföy yatırımları) Tobin vergisi gibi kontrol uygulanmalı mıdır? Yoksa üretim modelini değiştirdiğiniz de zaten sıcak para ile büyümeyi finanse etmeyiz,saptaması doğru mudur?

Yanıt 5. Bu sorunuza yanıt verebilmek için 31 Aralık 2002 ile 31 Aralık 2014 döneminde ABD, Almanya, Japonya, İngiltere ve Türkiye’nin borsalarındaki gelişmeleri Tablo 12 eşliğinde incelemenin ışık tutacağını düşünüyorum.

2000 li yılların başlangıcından itibaren başta ABD olmak üzere bazı ülkelerce başlatılan ve sürekli beslenen ve desteklenen uluslararası likidite genişletilmesi dünyanın birçok ülkesindeki borsalarda çılgınca yükselişlere yol açmıştır. Gelişmiş ülkeler bu konuda daha disiplinli davranırken, fazla derinliği olmayan gelişme yolundaki ülkelerin borsaları çığrından çıkan artışlar yaşamıştır.

Tablo 12 den de görüldüğü üzere, Türkiye borsa endeksi 2002 sonu ile 2014 sonu arasında 7 kattan fazla artış göstermiştir. Bu dönemde, Türk şirketleri sıradışı yatırımlar yaparak rakiplerini çok geride bırakan teknolojik üstünlük sağlayıp sıradışı kâr dağıtan konuma mı erişmiştir? Türkiye, su ile çalışan motorlu taşıt araçları üretimine mi başlamıştır? Türkiye, bulutlardan yüklediği elektrik enerjisi ile uçan savaş ve sivil hava araçları mı üretmiştir? Bunlardan hiçbiri olmamıştır. Bu dönemde Türkiye’de uygulanan yüksek faiz politikalarının sonucu TL’nin dolar ve avro karşısında aşırı değer kazanmış, TL cinsinden menkul kiymetlere yatırım yapmak gelişmiş ülkelerin borsalarından çok daha fazla getiri sağladığı için sıcak para akımına uğramış ve borsa endeksi adeta açık arttırmaya çıkmış gibi yükselmiştir. Arada borsada oluşan dalgaları zamanında öngörenler de çok daha büyük sıradışı kârlar elde edebilmiştir. Türkiye borsasındaki gelişmelere paralel, ancak o boyutta yüksek olmayan gelişmeler diğer gelişen piyasa ekonomilerinde de görülmektedir. Yeri gelmişken değerli akademisyen Prof. Dr. Haydar Kazgan’ı saygıyla analım. “Galata Bankerleri” kitabında Osmanlı dönemindeki borsa için ne demişti hatırlarsınız: hava oyunları.

Tablo 12

2002-2014 döneminde çeşitli borsalardaki gelişmeler

ulusal paralarla

Tarih ABD Almanya Japonya İngiltere Türkiye
31.12.2002 8,341 2,892 8,383 3,940 10,370
29.12.2005 10,717 5,408 11,488 5,619 39,777
Değişme % 28.5 87.0 37.0 42.6 283.6
31.12.2008 8,776 4,810 8,859 6,457 26,864
Değişme % -18.1 -11.1 -22.9 14.9 -32.5
31.12.2014 17,823 9,805 17,450 6,566 85,721
Değişme % 103.1 103.8 97.0 1.7 219.1
2002/2014

Değişme %

 

113.7

 

239.0

 

108.2

 

66.6

 

726.6

Kaynak: Wall Street Journal Gazetesi veri tabanındaki rakamlara dayanarak hesaplanmıştır.

Tablo 12 deki resme bakarak sıcak para hareketlerine Tobin vergisi benzeri bir verginin koyulabileceği sonucuna varılabilir. Ancak sıcak para hareketlerinin trafiğini izlemedeki güçlükler nedeniyle, etkin denetim mekanizması kurmadan, böyle bir vergi ile sıcak para akışını durdurmak, istenmeyen ve öngörülmeyen gelişmeleri tetiklemesi de söz konusu olabilir. O nedenle akılcı yaklaşım önce borsanın derinliğinin gelişmesini özendirmek, ürün çeşitliliğini arttırmak olmalıdır. En az bunlar kadar önemli olan husus TL ye ekonomik gerçeklere dayanmayan değer kazandırma politikasından vaz geçilip, TL’nin gerçek değerine yaklaşması için sürdürülebilir bir programa geçmek gerekir. Türkiye spekülatif kazançlara dayanan ve yabancı kaynaklarla beslenen tüketim ekonomisinden süratle vaz geçmeli ve yerine katma değer yükselten ekonomik yapıya dönüşmelidir. Bu dönüşüm, yıllardır oluşan kolay para kazanma alışkanlığını ortadan kaldıracağı için bazı çevrelerden büyük tepki alacaktır, ama başka çıkar yol olmadığı görülmektedir.

Bu önlemler alındığında ve tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine geçilecek programlar uygulandığında Tobin vergisi gibi sıradışı yöntemlere baş vurmaya gerek de kalmayabilir. Buna rağmen Türkiye, Tobin vergisi uygulamış ülkelerin deneyimleri çok iyi incelenmeli ve gereken dersler çıkarmalıdır.

Soru 6. Büyüme ile istihdam arasında direk bir korelasyon var mıdır? Bizde istihdam artmıyor ama büyüme gerçekleşiyor. İşsizlik azalmıyor, artıyor. İşsizliği azaltmak için nasıl bir büyüme modeli önerirsiniz?

Yanıt 6. Bu soruyu yanıtlamaya isterseniz 12 yıldır ne kadar büyümüşüze bakarak başlayalım. Tablo 13 2002-2013 dönemindeki büyüme konusunda anlamlı bilgiler içermektedir.

Tablo 13 de karşımıza üç farklı büyüme rakamı çıkmıştır. Birincisi sabit fiyatlarla GSYİH 2002-2014 arasındaki 12 yılda yüzde 74.3 artmıştır. GSYİH’nın dolar karşılığı ise yüzde 246.8 yükselmiştir. Dolar cinsinden kişi başına GSYİH ise yüzde 195.5 büyümüştür. Hangisi doğruyu gösteriyor ve hangisine inanacağız? Aslında doğruya en yakın olanı sabit fiyatlarla olan yüzde 74.3 lük büyümedir. Bu rakama bile doğruya en yakını diyorum, çünkü, 2004 yılında milli gelir hesaplama metodu değiştirilmiş ve rakamlarda geriye doğru düzeltme yapılmadığı için artış rakamı gerçekte olduğundan bir miktar fazlasını yansıtmaktadır. Sabit fiyatlarla bir miktar sapmaya rağmen yüzde 74.3 artmış görünen GSYİH’nın dolar bazında yüzde 246.8 yükselmesi ise TL’nin dolar karşısında yapay olarak ne kadar aşırı değer kazandığını göstermektedir. Dolar bazında kişi başına GSYİH rakamındaki artış, üç unsuru içermektedir; birincisi milli gelir hesaplama yönteminin değişmesi ve geriye doğru düzeltme yapılmaması, ikincisi TL nin dolar karşısında aşırı değer kazanması ve üçüncüsü ise 2007 seçimleri öncesinde Türkiye’nin nüfusunun 4 milyon kişi kadar düşürülmesidir. Bu dönemde, Hükümet, büyümeden bahsederken daima dolar bazında kişi başına milli gelir rakamlarını kullandı ve 10 bin doların yakalanmakta olduğu, yakalandığı, geçildiği ve nihayet 10 bin dolar tuzağına düştük söylemlerini bolca kullandı. Yukarıda açıkladığım düzenlemeler sonucu toplum olarak kendi kendimizi aldattığımız için de, alınması gereken akılcı kararları almaktan kaçındık ve yaşamakta olduğumuz bir tür “lâle devrinin” sürekli süreceği hayallerini kurmaya devam ettik. Her lâle devri gibi, bu lâle devri de sona erme sürecine girdi gibi görünüyor.

Tablo 13

2002-2014 döneminde GSYİH artışı

Yıllar Sabit fiyatlarla % Milyon dolar Dolar bazında yıllık % değişim K.B.GSYİH

Dolar

2002 6.2 232,450 3,521
2003 5.3 303,123 30.4 4,533
2004 9.4 392,233 29.4 5,792
2005 8.4 482,737 23.1 7,040
2006 6.9 529,278 9.6 7,627
2007 4.7 646,425 22.1 9,206
2008 0.7 730,628 13.0 10,277
2009 -4.8 614,389 -15.9 8,527
2010 9.2 731,539 19.1 10,021
2011 8.8 774,729 5.9 10,476
2012 2.1 788,605 1.8 10,531
2013 4.2 823,044 4.7 10,822
2014 2.9 806,108 -2.1 10,404
2002/2014

Artış %

 

74.3

 

246.8

   

195.5

Kaynak: IMF veri tabanındaki bilgilerden hesaplanmıştır.

Şimdi sorularınızı bu bilgiler eşliğinde daha net açıklayabilirim. Ancak bu dönemdeki istihdam verilerini de anımsamakta fayda görüyorum. Bu bilgileri Tablo 14 de veriyorum.

Tablo 14 dikkatle incelendiğinde, göze çarpan ilk husus nüfusun 2003 yılından 2004 yılına (69,479 -66,379=) 3,1 milyon kişi azalmasıdır. İkinci olarak göze batan husus ise nüfusumuzun 2010 yılından 2011 yılına (74,724-71,343=3,381) 3,4 milyona yakın artış göstermesidir. 2011 yılında 2010 yıla göre, bu 3.4 milyonluk artış konusunda siz TÜİK’den bir açıklama duydunuz mu? Ben duymadım, bu benim kulaklarımın ağır işitmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu ani artış, en az üç çocuk uygulamasının bir sonucu mu, yoksa Suriye’li göçmenleri nüfusa kaydetmek mi yoksa ikisi birden mi ayrı bir araştırma konusu olacak önemdedir. Nüfus rakamlarının böyle “sallan-yuvarlan” dansını sergilediği bir ortamda istihdam verileri ne kadar inandırıcı olabilir ki? İşin çok daha tuhaf boyutu ise 2010-2011 arasında nüfus 3.4 milyon kişi artarken, işgücüne katılanların sayısı (25,641-25,594=) 47 bin kişi azalmış ve istihdam edilenlerin sayısı da (23,266-22,594=) 672 bin kişi artmış görünmektedir. Bundan daha ilginci ise, 2009 yılında ekonomi Tablo 13 den görüldüğü üzere yüzde 4.8 küçülürken istihdamın (21,277-21,194=) 83 bin kişi artmasıdır. 2010 yılında ekonomi 9.2 büyürken de istihdam (22,594-21,277=1,317) 1.3 milyon kişi artmış görünmektedir. Okur haklı olarak ekonomi yüzde 9.2 büyümüş ve istihdam 1.3 milyon artmış bunda ne gariplik var diyebilir ve haklı olur. Ancak ben o okura, Tablo 14 bakıp 2005-2009 döneminde istihdamın dört yılda (21,277-20,067=1,210) toplam olarak 1.2 milyon artmasını anımsatmakla yetinirim. Bu bilgiler, istihdam ve büyüme ilişkisini aydınlattı mı yoksa aklınızı daha mı karıştırdı bilemem.

Tablo 14

2002-2014 döneminde istihdamdaki gelişmeler

(Yüzdeler hariç 000 eklenerek)

Yıllar Nüfus İşgücü İGKO % İstihdam İstihdam %
2002 68,393 23,818 49.6 21,354 44.4
2003 69,479 23,640 48.3 21,147 43.2
2004 66,379 22,016 46.3 19,632 41.3
2005 67,227 22,455 46.4 20,067 41.5
2006 68,066 22,751 46.3 20,423 41.5
2007 68,901 23,114 46.2 20,738 41.5
2008 69,724 23,805 46.9 21,194 41.7
2009 70,542 24,748 47.9 21,277 41.2
2010 71,343 25,641 48.8 22,594 43.0
2011 74,724 25,594 47.4 23,266 43.1
2012 75,627 26,141 47.6 23,937 43.6
2013 76,667 26,256 47.3 23,704 42.7

Kaynak: 2002-2010 dönemine ait veriler İstatistik Göstergeler 1923-2010 yayınından, 2011-2013 verileri Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Yıllara göre İl nüfusları ve istihdam tablosundan alınmıştır.

Türkiye gerçeklerini bir tarafa bırakıp, bilim ne diyora kulak verirsek şunları duyarız. Ekonomik büyüme için seçilen model ülke içinde katma değer yaratma ve ihracata bağlı bir yapıda ise, böyle bir büyüme modeli istihdam yaratır. Çünkü böyle bir model, ulusal aramalları sanayine dayalı son ürün üretme için yatırımları özendireceği için, istihdam önce aramalları sanayiinde ve sonra da son ürün sanayiinde artırılmış olacaktır. Ana sanayi ile aramalları sanayi arasındaki istihdam yaratma ilişkisinin genelde 1 e 5 olduğu söylenir. Diğer bir deyişle, örneğin otomotiv aramalları sanayiinde 5 kişilik istihdam yarattığınızda, bu gelişme ana otomotiv sanayiinde 1 kişilik istihdamı yaratacaktır. İşte, sıcak paraya dayanan TL na aşırı değer kazandırma politikaları, anasanayileri yabancı aramalları kullanımına özendirerek büyümenin aramallarında yaratacağı büyük ölçekli istihdamın yabancı ülkelerde oluşmasına yol açmıştır.

Sıcak paranın TL aşırı değer kazandırması Tablo 10 ve açıklamalarında incelediğim başka bir gelişmeyi de özendirmiştir. Okurlar dilerse, Tablo 10 ve açıklamalarıan yeniden göz atabilirler.

Soru 7.       Yoksul sayımız 11 milyonu aştı. En zengin yüzde 20 grup gelirin yarısına sahip. Dolaylı vergilerle vergi adaleti bozuluyor. Gelir dağılımında adil bir sistemi kurmak için neler yapmalıyız? Bir servet beyanı ve/veya ‘nereden buldun” yasal düzenlemeleri yararlı sonuçlar doğurur mu? Gini katsayıların yorumlanması…

Yanıt 7. Yoksul sayısının artması, geniş ölçüde, buraya kadar değindiğimiz sorun biriktirmenin doğal sonucudur. Anımsayalım, tarımda büyük işletmelerin kurulması yanında, nüfus artışına bağlı olarak tarım arazilerinin bölünmesi sonucu birçok arazi işleyenin karnını doyurmadığı için uzun süredir, köyden kente göç olgusunun yerini, köyün besleyememesi nedeniyle nüfusu kovması sürecine dönüşmüştür. Köyden kente göç etmek zorunda kalan veya köyün besleyemeyip kovduğu nüfusu kentte iş bulabilmesi için, sonuncusu dahil iktidarlar mesleki teknik eğitim olanaklarını geliştirmediği ve çağdaşlaştırmadığı için kentte artan nüfus, sanayi ve hizmetler sektörünün talep ettiği niteliklere sahip olmadığı için işsiz rakamları arasında kısmen yer alırken büyük ölçüde iş aramayanlar arasında kaybedildi. Son 12 yıldır, mesleki teknik eğitime yapılan yatırımlarla, imam-hatip okullarına yapılan yatırımlara bakın sorunuzun yanıtının bir bölümünü bulacaksınız. Her istihdam etmediğiniz 18 yaş üstü genç kendisi ile birlikte aile bireylerini de yolsulluk içine çekiyor.

İşsizliğin artış nedenlerinden birisi de, değerli TL’nin üretim maliyetlerinde, işgücünün dolar cinsinden değerini gerçek boyutunun ötesine çıkardığından, aramalı ithalatının hızla artışına yol açmasıdır.

Dolaylı vergiler, en adaletsiz vergiler olmasına rağmen, fiyatların içine gizlendiği için gerçek vergi reform yapmak istemeyen veya bunun tepkisini göze alamayan iktidarlar tarafın tercih edilen vergilerdir. Seçmenler, fiyat içinde gizlenen bu vergiler konusunda bilinçlendirilebilse, iktidarlar ve muhalefet partileri vergi adaletini sağlayacak önlemleri almak zorunda kalacaklardır.

Esasen ülkemizde bozuk olan gelir dağılımı, Hazine eski Müsteşarlarından Mahfi Eğilmez’in “Gini Şişeden Çıktı”[iv] başlıklı yazısında açıkladığı gibi, 2001 krizi sonucu küçük bir düzeltme yaptıysa da, 2005 yılından başlayarak izlenen ekonomik politikalar sonucu, dalgalı bir seyir izlese de, yeniden bozulmaya başlamıştır. TÜİK’in 2012 yılında yaptığı ayrıntılı çalışmada, kırsal kesimde gelir dağılımının kentsel dağılıma oranla daha da bozuk olduğunu ortaya koymuştur. Gelir dağılımının bozulmasını etkileyen unsurlardan birisi de, bana göre, TL nin aşırı değerli olmasıdır. Zira bu durum, ulusal sanayinin rekabet gücünü zorlamakta, işgücü ağırlıklı yatırımlar yerine teknoloji yoğun yatırımları daha çok özendirmekte ve ayrıca ucuz ithal tüketim ve aramalları nedeniyle yurt içindeki üretimin fiyatlarını baskı altına almakta ve işgücünün reel gelirinin artmasını engellemektedir. Bu durum tarım ürünlerinde özellikle ağırlığını hissetirmektedir. Gelir dağılımını bozan diğer bir unsur ise vergi gelirlerinde vasıtalı vergilerin boyutunun çok yükselmiş olmasıdır. En az bunlar kadar önemli olan diğer bir husus ise işgücünün mesleki ve teknik eğitim kalitesi de ücretlerin düzeyini etkilemektedir.

Ülkedeki gelir dağılımını düzeltmek için öncelikle TL’yi gerçek değerine programlı bir şekilde yaklaştırmalıyız. Aynı zamanda, yolsuzlukları ortadan kaldıracak önlemleri almalıyız, bunu sağlayacak araçlardan birisi de kayıt dışı gelirleri kayıtlı gelirler arasına alacak önlemleri almaktır. Kayıt dışı gelirleri kayıt içine almanın araçlarından birisi de nereden buldun sorusunu adaletli bir şekilde sorabilmektir. Kayıt dışı ekonominin büyüklüğü, dürüst vergi mükellefini hem haksız rekabetle karşı karşıya bırakmakta hem de vergi yükünü göreceli olarak arttırarak cezalandırmaktadır. Kayıtlı ekonominin genişlemesi sağlandığında ve kayıt dışı ekonomi ciddi şekilde daraltığında vasıtalı vergi oranlarını ve gelir vergisi dilimlerini de daha makul düzeylere indirilmesi mümkün olabilecektir.

Soru 8.       Türkiye yıllarca ‘düşük kur-yüksek faiz’ uyguladı. Şimdi ‘yüksek kur-düşük faiz’ uygulamak istiyor. 24 Şubat TCMB faiz indirimi kararını ve bu politikayı değerlendir misiniz?

Yanıt 8. T.C. Merkez Bankası’na faizlerini indir baskısının yapılması ve üstelik bunun alenen yapılması Türkiye’nin esasen kırılganlaşmış ekonomisini çok daha kırılgan ve riskli konuma taşımıştır. Türkiye’nin bugüne kadar TL’nı aşırı değerli tutarak yıllardır giderek büyüyen ve sürdürülemesi giderek zorlaşan noktaya gelen CİA’nı finanse edebilmesinin temel aracı TCMB’nın yüksek faiz politikası olmuştur. Her geçen gün sürdürülmesi giderek daha da zorlaşan ince buz üzerinde buz pateni şovu yaparken, aniden buzda çatlaklar belirmiştir. TCMB’na faiz baskısının başlaması buzdaki çatlakları görünür hale getirmiştir. Anımsarsanız, ilk sorunuzu yanıtlarken şu hususu da belirtmiştim; “Türkiye 2003-2014 döneminde devalüasyon baskısı biriktirerek ve dolar bazında zenginleşmiş yanılgısını yaşayarak harcaya geldi” demiştim. Ayrıca, Tablo 13 ile de üç farklı büyüme oranlarını değerlendirmiştim. Bu bağlamda da değerli TL’nin dolar bazında “göz bağlayan veya boyayan” etkisi açıkça ortaya çıkmıştı. Bu bilgileri de belleğimizde tutarak, 2003-2014 arasında devalüasyon başkısının ne boyuta ulaştığını Tablo 15 eşliğinde açıklamak istiyorum.

Tablo 15

Devalüasyon baskısının birikmesi

 

Tarih

 

ABD TFE

Türkiye TFE Avro Bölgesi Çin

TFE

$/TL

satışkuru

€/TL

satış kuru

Yuan/

TL kur

31.12.2002 179.867 79,785 Veriler yıllık 81.391 1.6397 1.7272 0.16820
31.12.2014 237.563 242.442 Veriler yıllık 111.886 2.3311 2.8323 0.37772
Artış % 32.1 203.9 25.1 37.5 42.2 64.0 124.6

Kaynak: IMF ve TCMB veri tabanından yararlanılarak düzenlenmiştir. Yuan kuraları Bank of Canada currency converter’ından alınmıştır

Tablo 15 de ABD, Türkiye, Avro Bölgesi ve Çin’de 2002-2014 döneminde yıl sonu tüketici fiyat endekslerindeki değişimler ile kur değerleri yer almaktadır. IMF’nin veri tabanında, Avro Bölgesi için birikimli endeks verileri yerine yıllık ve yıl sonu itibariyle gerçekleşen tüketici fiyat artışları yer aldığından, bu fiyat artışlarının dönem için birikimli değeri tarafımdan hesaplanmıştır. Çin’e ilişkin tüketici fiyat endeksleri IMF veri tabanından ve TL/Yuan kur gelişmeleri ise 2007 yılına kadar Bank of Canada’nın çok kullanışlı 10 yıllık “currency converter” yer alan kurlar kullanılmıştır. Bu bilgiler ışığında Türkiye’de 2002-2014 sonu itibariyle birikimli tüketici enflasyonu 203.9 puan iken, ABD’de bu 32.1 puan ve Avro Bölgesi’nde de 25.1 puan ve Çin’de 37.5 puan olmuştur. Dolayısı ile, 2002-2014 döneminde Türkiye ile ABD arasındaki enflasyon farkı 203.9-32.1=171.8 puandır. 2002 de ABD doları ile TL arasındaki ilişkiyi 2014 sonunda korunması için TL’nin yüzde 171.8 oranında değer kaybetmesi gerekirdi. Oysa bu dönemde TL dolar karşısında 42.2 puan kaybetmiştir. Bu durumda 171.8-42.2=129.6 puan boyutunda TL dolara karşı değer kazanmış olmaktadır. İşte bu 129.6 puanlık fark, TL üzerinde biriken devalüasyon baskısını oluşturmaktadır. Bu rakamdam, yıl başından bu yana TL nin değer kaybı olan 11.94 puanı da düşersek şu anda kabaca (129.6-11.9=) 117.7 puanlık baskı kalmıştır diyebiliriz. Bu noktada insanlar şunu düşünebilir, iyi ama ABD’nin ve Türkiye’nin enflasyon hesaplama sepetleri ve ağırlıkları aynı değildir, o nedenle bu hesaplama hata içeriyor. Bu eleştiri haklıdır ve olması gereken enflasyon baskısı 117.7 puandan daha az veya belki de daha fazla olması gerekebilir. Aynı şekilde okurlar iyi ama iki ülke arasındaki verimlilik farkları hesaplamaya dahil bulunmamaktadır. Bu da haklı bir eleştirdir. Ancak sanırım, 2002-2014 döneminde ülkemiz ekonomisindeki verimlilik artışı, ABD dolarına göre TL’nin bu boyutta bir değer kazandırmasını haklı kılacak düzeyde değildir. Kaldı ki, IMF’nın 2014 Madde IV Danışma Raporundaki şu gözlemler de dikkat çekicidir; 2014 Küresel Rekabet Rapor’na göre, Türkiye ithal bağımlılığında 144 ülke içinde 122 nci, işgücü pazarının etkinliğinde 144 ülke arasında 131 inci, ilköğretim kalitesinde 144 ülke arasında 94 üncü ve yüksek öğretim kalitesinde ise 144 ülke arasında 89 uncu sıradadır. Bu bilgiler de 2003-2014 arasında ülkemizde verimlilik artışının ABD ile aradaki farkı kapatacak bir gelişme göstermediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bu eleştirileri ve diğerlerini de göz önüne alsak bile, yine de TL üzerindeki devalüasyon baskısının ihmal edilebilir boyutta olmadığını hepimiz kabul etmek durumundayız. Benzeri hesaplamalar ve tartışmalar avro bölgesi ve Çin ile Türkiye arasındaki enflasyon farkları ve TL’nin avro ve Yuan karşısında değer kazanması üzerine de yapılabilir. TL’nin Yuan karşısında değer kazanması, Çİn’den aramalları ve tüketim malları ithalatının neden hızla büyüdüğünü de açıklamaktadır.

Tablo 15, T.C. Merkez Bankası’nın faiz oranlarında aşağı doğru düzeltme yapması halinde, kurlar üzerinde nasıl ve ne yönde bir değişimin tetikleneceğine ilişkin olarak bir fikir vermektedir. Benzeri bir tabloyu, bu sitede 26 Kasım 2007 günü yayınladığım “2007 Yılı Ekonomik Göstergelerindeki Ön Gelişmeler” başlıklı yazımda da yayınlamıştım.

Ancak 2015 yılında TCMB’nin faiz indirmesi için yapılan politik baskılar sonucunda, TL’nin dolar karşısında 31 Aralık 2014 günü ile 9 Mart 2015 günü arasında (2.6094/2.3311=) yüzde 11.94 değer kaybetmiştir. 9 Mart 2015 ten bu yana TL dolar ve avro karşısında değer kaybetmeye devam etme eğilimini sürdürmüştür. Ancak piyasaya müdahaleler sonucu bu inişli çıkışlı bir gelişme gösterse de eğilim TL’nin değer kaybını sürdürmesi yönünde olmuştur.

Durumu daha çarpıcı olarak şu veriler eşliğinde açıklayayım; 2 Ocak 2014 günü TCMB’nın dolar satış kuru 2.1757 TL iken 29 Ağustos 2014 günü doların satış kuru 2.1623 TL olmuş yani 8 ayda TL çok küçük de olsa değer kazanmışken, ne oldu da, TL 31 Aralık 2014 günü dolar satış kuru 2.3311 e yükselerek yüzde 7.8 değer kaybetti. 29 Ağustos 2014-9 Mart 2015 döneminde TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı (2.6094/2.1623=)yüzde 20.677 boyutuna ulaşmıştır. Diğer bir deyişle 7 ay 10 günde TL’nin, dolar karşısında yüzde 21 oranında devalue edilmesinin temel nedenlerinden birisi, 2002 sonundan bu yana biriktirilen devalüasyon baskısının dışa vurumudur. İşin kötüsü, bu devalüasyon baskısı birikirken beraberinde enflasyon baskısının da birikmiş olmasıdır. Zira, TL’nın değer kaybı, ithal mallarının ve ara mallarının pahalanmasına yol açarak ülkede fiyatların da artmasını tetikleyecek ve bu da enflasyon oranlarının yükselmesine neden olacaktır. Yaşanan bu süreçten gerekli dersler çıkarılmaz ve yeniden TL’nin değer kazanmasına yol açacak politikalar uygulanmaya devam edilirse, sorunlar çözülmeyecek, ödenecek faturayı yükselten biçimde ertelenmiş olacaktır.

Türkiye 2003 başından bu yana yüksek faiz politikası uyguladığı için 444.9 milyar dolarlık toplam CİA’nı finanse edecek dövizin Türkiye’ye gelmesini sağlayabilmiştir. Türk ekonomisi en az her yıl 60-70 milyar dolar dışticaret açığı ve 40-50 milyar dolar CİA verecek bir yapıya dönüştürülmüştür. Diğer bir deyişle ekonomi tüm sektörleri dövizkolik bir bünyeye dönüştürülmüştür. Dolayısı ile Türk ekonomisi alıştırıldığı dozda yabancı kaynak bulamadığı zaman kriz yaşar konuma gelmesi yadırganmamalıdır. Böyle bir ortamda TCMB’na faiz indir baskısı yapılması öncelikle Türkiye’ye kısa ve orta vadeli borç veren yabancı mali kurumları rahatsız etmiştir.

2015 başından buyana yabancı ekonomi basınında yer alan bazı haber başlıklarına göz atmak bu tedirginlik konusunda bir fikir vermeye yeter.

Wall Street Journal:

29 Ocak 2015 Türk Lirası rekor düzeye düştü. Paranın değeri, Merkez Bankası’nın gelecek hafta faizleri düşürebileceği açıklaması üzerine düştü.

9 Şubat 2015 Türk Lirası yeni bir düzeye indi. Faiz indirim beklentileri Türkiye’nin hırpalanan parasına yüklendi.

5 Mart 2015 Türk Lirası ve Brezilya’nın Real’i karışıklıktan can yaktı. Paraların değeri içerdeki sıkıntılardan düşmeye devam etti ve yatırımcılar güvenliği dolarda aradılar.

5 Mart 2015 Türk Merkez Bankası piyasalar ile Hükümet arasında sıkıştı. Cumhurbaşkanı ve Hükümet Merkez Bankası’nın para politikasını tekrar tekrar eleştirdi.

Financial Times

4 Mart 2015 Türkiye’nin lirası, Erdoğan Merkez Bankacıyı eleştirdikçe düşüyor.

5 Mart 2015 Türk Lirası politik risk endişelerinden etkilendi

Business Insider

Türkiye’nin Wall Street’i “Panik Ortamında”

Türkiye’ye ilişkin iç ve dış politika haberleri yabancı sermayedarlar tarafından çok yakından izlenegelmekteydi. Zira milyarlarca doları yüksek getiri beklentisi ile kısa vadeli olarak yatırmışlardı. TL’nın aşırı değerlendiğini, yüksek boyutlu dış ticaret ve cari işlemler açıklarının sürdürülemeyeceğini onların da fark etmemesi söz konusu olamazdı. Yargıda ve iç güvenlik önlemlerindeki gelişmeleri de izlemiş olmaları olasıdır. Dolayısı ile risklerin arttığını ve tırmanmayı sürdürdüğünü gördüklerinde paralarına güvenli liman aramaları doğaldı. Kaldı ki seçime gidilen ortamlar belirsizliklerin de arttığı bir dönemdir. Seçim sonuçları ışığında belirsizlik daha da blirginleşmiştir.

Soru 9.    İnşaat sektöründeki gelişmeyi nasıl yorumluyorsunuz? Ekonominin lokomotifi midir? Katma değer yaratmadığı halde inşaat sektörünün geldiği seviye sağlıklı bir durumu işaret ediyor mu?

Yanıt 9. İnşaat sektörü, diğer bir çok sektöre mal ve hizmet talebi yaratan bir sektördür. Eğer yaratılan bu talebin büyük bölümü, ülke içi sanayi kollarına yönelik ise, ek istihdama da yola açar. Ayrıca inşaat sektörünün kullandığı ara malları ve ham maddeler yüksek katma değer yaratan alt sektörlere ait ise bu da büyümeyi destekler. Ancak yapılan inşaatlar dışarıdan ithal madde kullanımına ağırlık veriyorsa, bunun yurtiçi istihdama ve büyümeye katkısı da elbette sınırlı kalacaktır.

İnşaat sektöründe özellikle lüks konut ve işyeri inşaatlarının maliyetlerinde ithal maddelerinin payı konusunda bilgiye erişemediğim için net bir şey söyleyemiyorum.

Ancak son yıllarda kentsel ranta dayalı inşaatların arttığını ve bu bağlamda da lüks konut üretiminin arttığı gözlemleniyor.

İnşaat sektörünün dış kredi kullanımı sürekli artmış ve ayrıca ithal malı kullanımı yüksek düzeyde ise o taktirde satışların ve kiralarının döviz cinsinden belirlenme olasılığı artar. Bu durumda, özellikle son haftalarda yaşanan döviz kurlarındaki yükseliş, inşaat firmalarının malî pozisyonlarını olumsuz etkileyebilir ve onları satışlarını ve kiralamalarını döviz esasına çevirmelerine neden olabilir. Aynı şekilde döviz üzerinden taksitli gayrımenkul alanlar ile işyeri ve konut kiralayanların da olumsuz etkilenmesi söz konusu olabilir. Buradaki en büyük risklerden birisi, inşaat sektörünün aldığı kredilerin vadesi ile satışlarının vadesi ve para cinsinin farklarıdır. Aynı sorunlar bankaların konut finansmanı için açtığı krediler açısından da oluşabilir. Umalım 2002-2014 döneminde bu konuda büyük risk balonları oluşmamıştır.

Soru 10.   Uzun vadeli  dış borcumuz ne zaman sorun yaratır?

Yanıt 10. Bu soruyu yanıtlamadan önce ülkenin dış borcunun yapısını Tablo 16 eşliğinde görelim.

Tablo 16, Türkiye’nin dış borcunun içinde en önemli sorunun, kısa vadeli dış borçların, toplam dış borcun 1/3 üne ulaşmış olması olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum ise, Türkiye 2015 yılında 131.9 milyar dolar vadesi gelen kısa vadeli dış borcunu yenilemeye çalışacağı ve ayrıca buna ek olarak da bu yılın cari işlemler açığı için yeni borç bulmak zorunda olduğunu göstermektedir.

Dolayısı ile Türkiye’nin öncelikle çözmesi gereken sorun, kısa vadeli dış borçların toplam dış borç içindeki payını yüzde 20 lerin altına çekmektir. Ancak Türkiye bunu 12 yıldır başaramamıştır. 12 yılda kısa vadeli dış borç 7 kat artarken, uzun vadeli dış borç sadece 1.3 kat artabilmiştir. IMF de 2014 tarihli IV Madde Danışma Raporunda, “büyük boyuttaki dış açığın sürekliliği ekonomiyi, dış finansman durumlarındaki değişmelere karşı duyarlı konumda tutmaktadır” gözleminde bulunmuştur.

Tablo 16 daki bilgiler de, yabancı finansörlerin, Türkiye’ye yıllardır uzun vadeli borçtan çok kısa vadeli borç vermeyi tercih edegeldiklerini göstermektedir. Yabancıların verdikleri borçları giderek kısa vadeli tutmalarında acaba ülkemizin dış borçlanmaya disiplin getirecek ve ülke içi tasarrufları yükseltecek politikalardan uzak durmasının hiç mi etkisi olmamıştır? Bu soruya yabancı yatırımcılar değil, ülkemizde yıllardır ekonomik politika oluşturanlar yanıt vermek durumunadır.

Tablo 16

Türkiye’nin dış borç yapısındaki gelişmeler

Milyon dolar

Borçlular 2002 2014/4Ç Artış %
Kamu Sektörü 64,533 117,697 82.38
–          Kısa vade 915 17,886 1854.75
–          Uzun vade 63,618 99,381 56.22
TCMB 22,003 2,484 -88.71
–          Kısa vade 1,655 342 -79.34
–          Uzun vade 20,348 2,142 -89.47
Özel Sektör 129,592 282,235 117.79
–          Kısa vade 13,854 114,749 728.27
–          Uzun vade 29,200 167,486 473.58
Toplam 129,592 402,415 210.52
–          Kısa vade 16,424 132,977 709.65
–          Uzun vade 113,166 269,438 138.09
KV/TB % 12.67 33.04

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı brüt dış borç very tabanı

Sorunuzun diğer bölümüne geçersek, ödemeler dengesi krizi yaşanması halinde, Türkiye’nin dış piyasalardan tahville borçlandığı kağıtları değeri düşmesine yol açar ki, böyle bir gelişme yeni uzun ve kısa vadeli dış borç bulmayı da ciddi şekilde zorlaştırır.

Diğer bir sorun ise özel sektör aldığı borçlar için devlet borç kağıtlarını teminat olarak göstermişse, özel sektörün borç ödemede sıkıntıya düşmesi halinde gösterilen teminatların nakte çevrilmesi talebi ile karşılaşılması gündeme gelebilir.

Bankalardaki döviz mevduat hesapları toplam mevduatların yaklaşık 1/3 ünü oluşturmaktadır. Kurlardaki büyük oranlı yükselişler bu kurumların mali tablolarını da etkileyebilir.

Soru 11.   Dış borçlarımızın finansmanı nasıl sağlanıyor? T.C. Merkez Bankası rezervleri hesaplanması ile ilgili teknik bir açıklama yazacağım. Çünkü rezervler konusunda insanların bilgisi sınırlı. Bu nedenle 130 milyar dolar rezervimiz var, diyen siyasetçilere inanıyor!

Yanıt 11. Dış borçlarımızın geniş ölçüde, mali kurumlarımız ile sanayicilerimizin yabancı mali kurumlardan doğrudan borç alma ve bu kurumlara tahvil satışı yoluyla sağlandığını tahmin ediyorum. Ayrıca, sanayi kuruluşları da yabancı finans kuruluşlarının yanında ticaret ilişkisi içinde olduğu firmalardan doğrudan kredi sağlamakta olabilirler. Hazine ve diğer kamu kurumları da uluslararası mali kurumlar (Dünya Bankası ve benzeri kurumlar), doğrudan devletlerden veya mali piyasalara döviz üzerinden tahvil ihracı ile borçlanmaktadırlar.

T.C. Merkez Bankası, toplam döviz rezervlerini, Ocak 2015 ayı itibariyle, 130.5 milyar dolar olarak göstermektedir. Bu 130.5 milyar doların yaklaşık 108.1 milyar doları döviz varlıkları (T.C. Merkez bankası’nca alım satımı yapılan dövizler) ile 20.9 milyar dolarlık bölümü altın varlığından (altın mevduatlarını ve eğer uygunsa altın swaplarını) oluşmaktadır. Buna karşılık TCMB’nın önceden belirlenmiş kısa dönem net çıkışları (döviz kredileri ve mevduatlar) yaklaşık 10 milyar dolar ve yine yaklaşık 79.6 milyar dolar değerinde şarta bağlı kısa dönem net çıkışları (şarta bağlı döviz yükümlülükleri) yükümlülükleri arasında yer almaktadır. Yükümlülükler altında görülen tutarlardan yaklaşık 10 milyar dolar olan bölüm vadesi bir yıldan az olan Kredi Mektuplu Döviz Tevdiat hesaplarını ve yaklaşık 79.6 milyar dolar değerindekiler ise vadesi bir yıldan uzun olan Kredi Mektuplu Döviz Tevdiat hesaplarındaki miktarlar ile bankaların zorunlu karşılık olarak yatırdıkları altınları (yaklaşık 16.2 milyar dolar değerindeki) içerdiği anlaşılmaktadır[v].

Bu bilgiler ışığında ülkenin döviz rezervleri konusunu tartışırken, rezerv varlıklarının yanında döviz yükümlülüklerini de gözönünde bulundurmak daha sağlıklı değerlendirme olanağı verir diye düşünüyorum.

[i] Ağazade Doç. Dr. Seymur, “Tüketici Kredilerine Yönelik Sınırlama Türkiye’nin Cari Açık Sorununa Çözüm Olurmu? Doğrusal Dışı Bir Koentegrasyon Analizi” TBB, bankacılar Sayı 91 Aralık 2014 sayfa 51.

[ii] Trends in the Market fort he Robot Industry in 2012, July 2013, Industrial Machinery Division , Ministry of Economy, Trade and Industry Japan.

[iii] Executive Summary World Robotics 2014 Industrial Robots

[iv] Eğilmez Dr. Mahfi, “Gini Şiseden Çıktı” kendi web sitesinde.

[v] TCMB veri tabanında yer alan Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi” başlıklı tablodan alınan bilgilerdir.

 

3 Responses to “Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?”


  • Hocam internette dolaşırken, yazılarınız birkaç kez karşıma çıktı ve okumaya başlayınca kaydolmak istedim. Sayfanız çok güzel ve başarılar dilerim. Umarım herzaman bu güzellikte veriler ışığında güzel yorumlar yazarsınız, her zaman aynı fikirde olmasakta zevkle takip edeceğim umarım.

    Şimdi ise bir sorum olacak. Yazınızda yukarda bahsetmiş olduğunuz borçların üretime değilde, tüketime ve yarı mamüllere aktarıldığı aşikar ve aynı kanaatteyim. Yalnız, Tablo 16 da vermiş olduğunuz verilerin, yüzde olarak artışlarının incelenmesi bence doğru değil, çünkü hızlı bir büyümede borçların yüzdesel olarak bu denli artması normal bence. Özel sektörün kısa vadeli borcu ve TCMB rezervlerinin erimesi dışında herşey yönetilebilir gibi görünüyor.

    Soru şu, yazınızdaki veriler ışığında (alt yapı eksiklerinide göz önüne alarak), istihdamın arttırılması ve yönetilebilir bir ekonomi için burdan sonra ne yapılabilmesi gerekmektedir?

    • Sayın Hidayet,
      Yazı üzerindeki düşüncelerinize ve sorularınıza teşekkür ederim. Ülke borçlarına ilişkin Tablo 16 daki değişimin yüzde olarak verilmesini doğru bulmuyorsunuz ve hızla büyüyen bir ekonomide borçların yüksek oranda artmasını da doğal buluyorsunuz. Sorunun kısa vadeli borç boyutunda ve TCMB rezervlerinin erimesinde olduğunu gözlemliyorsunuz.
      Tablo 16 da toplam kısa vadeli dış borçların 2002-2014 döneminde yüzde 709.65 oranında, diğer bir deyişle 7 kattan fazla artmasına karşılık, Tablo 13 aynı dönemde GSYİH sabit fiyatlarla TL cinsinden yüzde 74.3 arttığını göstermektedir. Diğer bir deyişle kısa vadeli dış borç, yüksek büyüme olarak tanımladığınız ekonomik büyümeden 10 kat daha fazla artmıştır. Bunun sağlıklı bir gelişme olduğu söylenemez. Zaten sizde kısa vadeli borcun önemli bir sorun haline geldiğini kabul ediyorsunuz. Diğer taraftan, Tablo 16 nın son sütununda 2014 yılında kısa vadeli borcun toplam borcun üçte birine ulaştığı görülüyor. Bir yıldan kısa vadeli borcun toplam borcun üçte birine ulaşmasına izin vermek ciddi sorunlara kırmızı mumlu davetiye çıkarmaktır. Boyutu 133 milyar dolara ulaşan kısa vadeli borç TCMB rezervleri üzerine ciddi bir ipotek koyar. Kısa vadeli borcun yenilenmeyen boyutu da rezervleri eritmeye başlar.
      Diğer taraftan Tablo 13 de GSYİH dolar cinsinden yüzde 246.8 artmış görünmektedir. Bu tümüyle TL nin yüksek faiz politikası izlenerek dolar ve diğer dövizler karşısında aşırı değer kazanmasının yarattığı bir illüzyon görüntüsüdür. TL dövizler karşısında değer kaybetmeye başladığında ki bu süreç başlamıştır. Tablo 15 den görüldüğü üzere 31.12.2014 günü 2.3311 olan dolar kuru Eylül 2015 te 3.10 düzeyini görmüştür ve şu anda da 2.90 dolayında dolanmaktadır. Diğer bir deyişle TL dolar karşısında 9 ayda 2.90/2.33=yüzde 24.5 dolayında değer kaybetmiştir. Dolar kurunun yükselmesi dolar cinsinden ifade edilen GSYİH’nın da hızla düşmesine neden olmaktadır. Bu durum da dış borç/GSYİH nın artmasına ve borç veren piyasalarda endişelere yol açabilir. Buna dış ve iç politikalardaki olumsuz gelişmeleri eklerseniz kredi notunuzun düşme riski büyür.
      Bu noktada bir hususun daha altını çizmek gerekir. TCMB rezervlerinin altın hariç değeri yaklaşık 100 milyar dolar düzeyindedir. Bu rezervler geçmiş yıllarda cari işlem fazlası verilerek birikmiş rezervler değildir. Bu rezervler önemli ölçüde vadesi bir yıldan uzun kredi mektuplu döviz tevdiat hesapları ile yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın TCMB ındaki mevduatları ile bankaların döviz ve altın cinsinden yatırdıkları mevduat munzam karşılıklarıdır. Diğer bir deyişle rezervlerin bir bölümü vatandaşın alacağı bir bölümü de bankaların alacağı durumundadır.
      İstihdamın artması ve yönetilebilir bir ekonomi için ne yapılması gerekir sorusunun yanıtı geniş ölçüde esasen yazı içinde yer almakla birlikte bazılarını yeniden vurgulamak isterim. Bunu sağlamanın en önemli adımı ülke sanayi ve hizmetler sektöründe yurt içinde yaratılan katma değerin payının yeniden yüksek düzeye getirilmesidir. Hükümetin ve iş aleminin bu konuda atacağı adımların başarıya ulaşabilmesi için en önemli engel TL nin dövizlere karşı değerinin yapay olarak yüksek tutulmasıdır. Bu politikadan kararlı ve yumuşak iniş sağlayacak bir programla TL nin gerçekçi ve rekabet edebilir bir değere geri dönmesidir. Bunları tamamlayacak en önemli diğer adım ise eğitim sisteminde yapılan büyük hatalardan vaz geçerek yeniden düşünce ve el becerisi ile dünyada rekabet edebilecek işgücü eğitim programlarının yaşama geçirilmesidir.
      Umarım sorularınıza doyurucu yanıt verebilmişimdir. Hikmet Uluğbay

  • Sayın Hocam,

    Cevabınızı büyük bir zevkle okudum. Yazdıklarınız beni biraz daha aydınlattı, gerçekten çok teşekkür ederim.

    Bir şeyler eklemek isterdim yazdıklarınıza, sanayinin neden yüksek katma değer üretemediği ve neden üretemeyeceği ile ilgili en temel sorun nedir? yada eğitimde atılması gereken adımların gerçekten neler olabileceği hakkında. Fakat bunca zaman sonra öğrendiğim tek şey, insanımızın güzel bir gelecek için bunu önce hak etmesi ve bu uğurda çaba sarf etmesi gerektiğidir. Belki bir 100 yıl sonra. Kimbilir..

Leave a Reply

You must login to post a comment.