Eğitimde, Ekonomide ve Enerjide Bağımsızlık

Aşağıda okuyacağınız metin, Köy Enstitülerinin 75 inci kuruluş yıldönümü için düzenlenen panelde sunulan konuşmanın kapsamlı şeklidir. Zaman kısıtı nedeniyle, bu metnin kısa bir özeti toplantıda sunulabilmiştir.  

Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı yöneticilerini, Köy Enstitülerinin 75 inci kuruluş yıldönümünde (17 Nisan 1940), “Eğitimde, Ekonomide ve Enerjide Bağımsızlık” konulu bir toplantı düzenledikleri için kutluyor ve bu toplantıya panelist olarak beni de çağırdıkları için ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Eğitimde, ekonomide ve enerjide bağımsızlık konusunu bazı ön saptamalar yaptıktan sonra işlemenin daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünüyorum. Çağımız modern ve yüksek teknolojiye dayalı ekonomilerinin sağlıklı, başarılı, kaliteli ve verimli büyümesi ve bu büyümeyi sürdürebilmesi için şu başlıklar altında toplayabileceğimiz; 1) iyi eğitilmiş kaliteli insan beyni ile birlikte 2) sunumu güvenli ve kesintisiz sağlanan kıt ve stratejik maden ve mineraller ve 3) yine aynı şekilde sunum güvenliği sağlanmış kaliteli enerji ile 4) sermaye kaynaklarına gereksinimi vardır. Ancak hemen şunu vurgulamak gerekir ki, doğa özellikle kıt ve stratejik maden ve mineraller ile enerji kaynaklarını coğrafyalar ve ülkeler arasında dengeli ve adaletli dağıtmamıştır. Doğa kaliteli insan beynini ülkeler arasında daha dengeli ve adaletli dağıtmış görünse bile, bazı ülkeler, doğanın kendilerine cömertçe verdiği bu en önemli kaynağı, eğitim sistemleri ile köreltmek için büyük çaba ve özen göstermektedir. Sermaye ise doğanın dağıttıkları ile nitelikli eğitimle donanmış insan aklının bir araya gelmesi sonucu emek ve aklın ortaklaşa yarattığı ürün olarak oluşmaktadır.

Önce, doğanın karbon kökenli enerji kaynaklarını dağıtışına kısaca göz atmak istiyorum. Doğa düşük vasıflı enerji kaynağı linyiti oldukça dengeli bir şekilde dağıtırken, daha nitelikli taş kömürünü daha dengesizce dağıtmış olduğunu görürüz. En kaliteli enerji kaynakları olan doğalgaz ve petrolün ülkeler arasındaki dağılımı ise çok daha adaletsiz bir şekilde gerçekleşmiştir. Bu iki enerji kaynaklarının dünyadaki dağılımlarına ilişkin bilgiler Tablo 1 ve 2 de yer almaktadır.

Tablo 1Ülkeler itibariyle 2013 yılında doğalgaz rezervleri

(milyar metre küp)

İran 33,600
Rusya 32,900
Katar 25,630
S. Arabistan 7,167
B. A. Emirlikleri 6,071
A.B.D. 5,997
Nijerya 5,210
Venezuela 4,708
Cezayir 4,502
Irak 3,170
Kazakistan 2,832
Türkmenistan 2,832
Endonezya 2,659
Avrupa Birliği 2,476
Malezya 2,350
Çin 2,265
Norveç 1,841
Liste toplamı 146,210
Dünya Toplamı 175,400
Liste/Dünya % 83.4
Türkiye 0.218

Kaynak: IEA-2012 ce CIA-World Factbooks

Bazı kaynaklar, Tablo 1 de yer alan ülkelerden Rusya’nın doğalgaz rezerv toplamını 47,570 milyar metre küp, ABD’nin rezervlerini 6,930 milyar metre küp ve Türkmenistan’ın rezervlerini ise 7,500 milyar metre küp olarak vermektedir. Diğer ülkelerin rezerv rakamlarında da kaynaklara göre bazı küçük farklılıklar yer almaktadır. Bu hususları da akılda tutarak, Tablo 1 yer alan 16 ülke ile Avrupa Birliği dünya toplam doğalgaz rezervlerinin yüzde 83.4 den fazlasına sahip bulunmaktadır. Buna karşın üç ülke; İran, Rusya ve Katar dünya doğalgaz rezervlerinin en az yüzde 52.5 una sahip durumdadır. Rusya için verilen yüksek rezerv rakamı göz önüne alındığında bu oran yüzde 60 a yaklaşmaktadır. Tablo 1 den de görüldüğü üzere Türkiye’de halen bulunabilmiş doğal gaz rezervinin 218 milyon metre küp olduğu tahmin edilmektedir.

Tablo 1, dünya ülkelerinin çok büyük ölçüde, başta Rusya, İran ve Katar olmak üzere ve daha sonra da daha düşük ölçekte B.A.E., Nijerya, Venezuela, Cezayir, Irak, Kazakistan, Türkmenistan, Endonezya, Malezya gibi ülkelere bağımlı durumda olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye ise, ülkesinde yeterli aramaları yapmadığı ve kaynak çeşitlenmesine gereken önemi vermediği için halen doğal gazda Rusya ve İran’a çok büyük boyutta bağımlı bulunmaktadır.

Türkiye’nin Doğal gazdaki bağımlılığına çözüm önerilerimi, petrol rezervlerinin dağılımını inceledikten sonra iki enerji kaynağına ilişkin olarak ele alacağım. Tablo 2 de petrol rezervlerinin ülkeler arasında dağılımı yer almaktadır.

Tablo 2Ülkeler itibariyle 2013 yılında petrol rezervlerinin durumu (milyar varil olarak)
S. Arabistan 267.02
Venezuela 211.17
Kanada 173.63
İran 151.17
Irak 143.10
Kuveyt 104.00
B.A.E. 97.80
Rusya 80.00
Libya 47.10
Nijerya 37.20
Kazakistan 30.00
ABD 26.54
Katar 25.41
Çin 20.35
Brezilya 13.99
Angola 13.50
Cezayir 12.20
80 ülke <10.00
117 ülke 00.00
Türkiye 0.27
47.00<ülkeler toplam 1,274.99
Ortadoğu 788.50
Dünya 1,490.00

Kaynak: EIA, OPEC ve Wikipedia

Tablo 2 den de görüldüğü üzere, 2013 yılı itibariyle dünyada varlığı saptanmış ve çıkarılabilir petrol varlığı 1,490 milyar varil düzeyindedir. Tablo 2 den de görüldüğü üzere rezerv varlığı 47 milyar varilin üzerinde olan dokuz ülkenin sahip olduğu toplam rezerv 1,274.99 veya dünya petrol rezervinin yüzde 85.57 sini oluşturmaktadır. Türkiye’nin bulunmuş ve çıkarılabilir petrol rezervinin ihmal edilebilir boyutta olduğu görülmektedir.

Aynen doğal gazda olduğu gibi farklı kaynaklar, ülkeler için farklı rezerv rakamları vermektedir. Bu bağlamda en dikkat çeken ülke ise Venezuela’dır. Bazı kaynaklar bu ülkenin rezerv rakamını 296.50 milyar varil olarak vermektedir.

Tablo 2 petrol kaynaklarının da aynen doğalgaz kaynakları gibi doğada son derece dengesiz dağılmış olduğunu açıkça göstermektedir.

Hemen tüm dünya ülkelerinin yoğun olarak bağımlı oldukları doğalgaz ve petrol gibi temel ve kaliteli enerji kaynaklarında göreceli de olsa bağımsızlıklarını nasıl güven altına aldıklarını, tarihin ışığında açıklamaya başlamadan önce, iki kavram üzerinde durmak isterim. İlki, bazı ülkeler, enerji kaynaklarına yönelik bağımlılıklarını, bu kaynaklara sahip veya bu kaynakların ticaretinin denetimini büyük ölçüde elinde bulunduran ülkelerin insafına bırakmıştır. Üzülerek belirtmek gerekir ki Türkiye de geniş ölçüde bu gruba dahil bulunmaktadır. Bu ülkeleri enerjide tam bağımlı ülkeler olarak tanımlamak gerekir. İkinci grup ülkeler ise, enerji kaynakları gereksinimini ve karşılanmasını çok bilinmeyenli bir denklem gibi çözen ve hangi enerji kaynağını ne ölçüde kullanacağını ve kullandığı enerji kaynaklarını sağlamada hangi ülkeye ne kadar pay vereceğini kendisi belirleyen ülkelerdir. Bu ülkeleri de, enerjide sınırlı ve sağlıklı olarak sürdürülebilir bağımlılığı olan ülkeler olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’nin de içinde bulunduğu için üzülmemiz gereken bu ilk gruba giren ülkeler ve sorunlarına ilişkin olarak çözümleri ikinci grup ülkelerin tarihi süreç içerisinde bu konuma nasıl eriştiklerini inceleyerek değerlendirmek istiyorum.

Petrol kaynaklarına sahip olmayan, İngiltere’nin savaş donanmasını, I. Dünya Savaşı öncesinde, geri dönülemeyecek biçimde petrolle çalışır konuma taşıyan, Donanma Bakanı Sir Winston S. Churchill, 17 Temmuz 1913 günü Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, petrole tam bağımlılık sorununun çözümünü şu cümlelerle açıklamıştır: “Bizim nihai politik amacımız, donanmanın akaryakıt ihtiyacını karşılamada, bu maddenin bağımsız üreticisi ve petrol sahalarının sahibi olmaktır. Bunun için ilk olarak savaşta kendimizi güvenli hissettirecek ve barışta fiyat dalgalandırmalarından koruyacak düzeyde stok oluşturmalıyız. İkinci aşamada, piyasaya ucuz petrol geldikçe satın alacak mali güce sahip olmalıyız. Ve nihayet kaynağında petrolün sahibi veya gereksinim duyduğumuz petrolün bir bölümünü en azından kontrol eder durumda olmalıyız.[1]” Elbette içinde yaşadığımız dünya 1913’ün dünyası değil, ancak, Churchill, konuşmasının alıntılanan bölümünde bugün dahi rahatlıkla uygulanacak bazı ilkelerin altını akıllıca çizmiştir. Bunlar sırasıyla, 1) Petrolün bağımsız üreticisi olmak, 2) Stok oluşturmak ve 3) Piyasaya ucuz petrol geldikçe satın alacak mali güce sahip olmak. Bu ilkeler doğal gaz ve ayrıca inceleyeceğim stratejik maden ve mineraller için de aynen geçerlidir.

Bu ilkeler üzerinde kısaca durmakta fayda görüyorum. Petrolün ve doğalgazın bağımsız üreticisi olmanın ilk ve en önemli adımı ülkemizde bu konuda yeterli düzeyde arama yapmaktır. Türkiye’de, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın kurulduğu 1954 yılından 2004 yılı sonuna kadar 51 yılda, 889 u kamu şirketleri, 455 i yabancı şirketler ve 10 u da ulusal özel şirketler tarafından olmak üzere toplam 1,354 arama kuyusu açılmıştır. 2013 sonu itibariyle, diğer bir deyişle 60 yıl zarfında, bu arama kuyusu sayısı 1,751 e çıkmıştır[2]. Diğer bir deyişle, yılda ortalama 29 kuyu arama kuyusu açılmıştır. Petrol aramaları konusunda en sağlıklı bilgilerden birisi de faal sondaj kulelerinin sayısıdır. Türkiye’nin yeterli düzeyde petrol ve doğalgaz araması yapıp yapmadığı konusunda bir fikir edinebilmek üzere Tablo 3 düzenlenmiştir.

Tablo 3Dünyada ve Türkiye’de yıllar itibariyle faal sondaj kuleleri (rotary rigs)

Aylık ortalama sayılarındaki gelişmeler

Bölgeler 2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014
Latin Amerika 355 384 356 383 424 423 419 397
Avrupa 78 98 84 94 118 119 135 145
Afrika 66 65 62 83 78 96 125 134
Ortadoğu 265 280 252 265 291 356 372 406
Asya-Pasifik 241 252 243 269 256 241 246 254
Bölge Toplam 1,005 1,079 997 1,094 1,167 1,234 1,296 1,337
Kanada 343 379 221 351 423 365 355 380
ABD 1,768 1,878 1,086 1,541 1,875 1,919 1,761 1,862
Dünya Toplam 3,116 3,336 2,304 2,985 3,465 3,518 3,412 3,578
Türkiye v.b. v.b.    v.b. 8 24 26 36 43

Kaynak: Baker-Hughes Incorporated Worldwide Rig Count ve Baker-Hughes International Rotary Rig Count http://ycharts.com /…/Turkey

Tablo 3 ün incelenmesinden de görüldüğü üzere, dünyadaki aktif sondaj kulelerinin sayısı aydan aya ve dolayısı ile yıldan yıla kayda değer değişimler göstermektedir. Yine Tablo 3 bizlere petrol ve doğalgaz aramalarında en faal ülkelerin ABD ve Kanada olduğunu göstermektedir. ABD, 19 uncu yüzyılda petrol (ve daha sonra doğal gaz) aramalarının başladığından bu yana daima dünyadaki aktif sondaj kulelerinin yarıdan fazlasını kullanagelmektedir. Tablo 3, Türkiye’deki faal sondaj kule sayısının artma eğilimi göstermekle birlikte dalgalı bir seyir izlediğini göstermektedir. Kaynak belgede 15 Şubat 2015 günü itibariyle Türkiye’de aktif sondaj kuyusu sayısını 30 adet olarak vermektedir. Türkiye toprak büyüklüğü itibariyle ABD’nin yaklaşık 13 te 1 dir. Bunu bir ölçek olarak kabul edebilirsek, Türkiye’deki aktif sondaj kulesi sayısını da (1,800/13=)140 dolayında değişmesi gerekir diyebiliriz. Türkiye’nin çevresinde Azerbaycan, İran ve Irak gibi bol petrol kaynağı bulunan ülke olduğunu göz önüne alındığında böyle bir hesaplamanın çok ayağı yere basmayan bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Tablo 3 Türkiye’nin petrol ve doğal gaz aramasında yeterli düzeyde olmadığını açıkça göstermektedir. Bu noktada akla iyi ama petrol ve doğalgaz aramaları büyük ölçekte parasal kaynak gerektirmekte ve ülkemiz de yeterli kaynağı ayıramamaktadır düşüncesi gelebilir. Bu görüşe katılmam iki nedenle mümkün değildir. Birincisi dünyada petrol ürünlerinden ve doğalgazdan en yüksek düzeyde vergi alan ülkelerin başında geliyoruz. Bu vergilerin önemli bölümü, ülkeyi petrol ve doğalgazda sınırlı sayıda ülkeye riskli boyutta bağımlı olmaktan kurtarmak için TPAO’nın yurtiçi ve yurt dışı aramaları finanse etmeye ayrılması gerekirdi. Üzülerek belirtmek gerekir ki, petrol ve doğalgaz aramalarına gereken kaynaklar ayrılmamıştır. En az bunun kadar önemli ikinci husus ise, çıkarılan petrol ve doğalgaz yasalarında ulusal çıkarları koruyacak şekilde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na gereken önem ve öncelik verilmemiş olması da çok düşündürücüdür. Bu konudaki ayrıntılı değerlendirmelerimi öğrenmek isteyenler, www.hikmetulugbay.com/?p=18 bağlantısından “Türk Petrol Kanunu Ne Getiriyor Ne Götürüyor?” ve www.hikmetulugbay.com/?p=35 bağlantısından ise “Irak Petrol ve Doğalgaz Yasa Tasarısı Penceresinden bakınca Türk Petrol Kanunu” incelemelerime başvurabilirler. Bu kaynak ayırımı yapılmadığı gibi petrol, doğal gaz konusunda ve boru hatları konusundaki kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi ve bu bağlamda yabancılara satılması gibi çok büyük ve dünya gerçeklerine aykırı riskler de mevcuttur. Ülkeyi enerji kaynakları bakımından yabancı şirketlerin kendi çıkarlarının insafına bırakacak bu adımlar da atılır ise, Türkiye enerji de bağımsız olmayı bırakın rüyasında görmek, hayalini bile kuramayacak konuma gelir. Halen başta Rusya, Çin, Brezilya, Venezuela ve Norveç gibi birçok ülke stratejik enerji sektörünü ve kaynaklarını kamu kurumları elinde bulundurmaya ve bu yapıları ile uluslararası alanda petrol ve doğalgaz aramaya özen göstermektedirler. Unutmamak gerekir ki, “renkli devrimler” uygulanan ülkeler ile “Arap baharı” girdabına düşürülen ülkelerde ulusal petrol ve doğal gaz şirketlerinin ayrıcalıkları süratle ortadan kaldırılmıştır.

Sanki diğer enerji kaynaklarında mevcut aşırı dışa bağımlılık yetmiyormuş gibi, Fukuşima nükleer santral felaketi sonrasında başta Almanya olmak üzere birçok ülkenin nükleer santrallarını aşamalı olarak devre dışına çıkardığı ortamda, iki nükleer santralı her ikisi de nükleer santral felaketi yaşamış Rusya ve Japonya’ya yaptırma gibi anlaşılması mümkün olmayan kararlar da alınmaktadır. Bu nükleer santrallar Türkiye’yi yakıtından atığına, teknisyeninden denetimine birçok alanda çok farklı boyutlarda yeni bağımlılıklara götürecektir. Özellikle Rusya’ya nükleer, petrol ve doğal gazda bağımlılık aşırı derecede yükseleceği için Türkiye, ülke çıkarlarına uygun dış politika kararları alırken Rusya’nın çıkarlarına aykırı mı düşeceğim hesabını sürekli yapmak zorunda kalabilecektir.

Oysa Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını ciddi ölçüde düşürebilecek hidrolik, güneş, rüzgâr, deniz dalgası ve jeotermal gibi birçok potansiyeli mevcuttur. Türkiye iki nükleer santral yaptırma gibi büyük riskli bir maceraya girmeden önce, bu saydığım alanlara gereken yoğunlukta yatırım yapmayı seçmiş olsa idi mevcut aşırı enerji dışa bağımlılığını taşınabilir ve sürdürülebilir durama getirebilirdi.

Churchill’in 102 yıl önce altını çizdiği diğer önemli husus ise, petrol ve doğalgazda “stok oluşturma” politika önerisi üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Birinci Dünya Savaşı öncesi petrol stratejik ham madde statüsünü kazanmıştır. Birinci Dünya savaşı öncesinde ülkeler arasında başlayan birinci petrol paylaşım kavgası konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler www.hikmetulugbay.com/?p=571 adresindeki “Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Paylaşım Kavgası” başlıklı yazıma göz atabilirler. Dünya Savaşları ve petrol ambargo ve krizlerinden başta ABD olmak üzere birçok ülke gerekli dersleri çıkararak “stratejik ulusal petrol stoku” (ve doğalgaz stoku) oluşturmaya başladılar. Hatta 1909-1913 döneminde ABD Başkanı görevinde bulunan William Howard Taft Wyoming Eyaletindeki Teapot Dome petrol sahası ile California’daki Elk petrol sahasını ve Bueno Vista petrol sahasını donanmanın stratejik petrol rezervi olarak tahsis etmiştir[3]. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında 1921-1923 döneminde ABD Başkanlığı görevinde bulunan Warren G. Harding döneminde, donanmaya stratejik petrol rezervi olarak tahsis edilen yukarıdaki petrol sahaları, donanmadan alınarak İçişleri Bakanlığına devredilmiş ve bu bakanlık da bu sahaları ihale açmaksızın özel petrol şirketlerine düşük bedelle kiralamıştır. Bu rezervlerin ihalesiz olarak özel şirketlere düşük bedelle kiralanması Senatör Thomas J. Walsh tarafından soruşturulmuştur. Anılan kiralama kararlarını veren İçişleri Bakanı Albert Bacon Fall daha sonra petrol şirketlerinden rüşvet aldığını kabul etmiş ve yargılanarak hapse mahkûm olmuştur[4]. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve ABD örneklerinden esinlenen birçok ülke önemli parasal maliyeti olan stratejik ulusal petrol rezervi oluşturmaya başlamışlardır. Türkiye’nin İstiklâl Savaşı’ndan çıktığı dönemdeki ekonomik konumu esasen böyle bir stok oluşturmaya elbette izin veremezdi, ancak 1950 lerden sonra benzeri nitelikte ciddi bir stratejik petrol rezervi tuttuğuna ilişkin bilgiye ulaşamadım. Türkiye bırakın 1950 sonrasını 1970 li yılların başında böyle bir stok oluşturma politikasını uygulamaya koyabilmiş olsa idi, birçok petrol fiyat şoku karşısında ciddi ekonomik ve siyasi bedeller ödemek durumunda kalmazdı.

Doğalgaz konusunda ise, Türkiye’nin yaptığı doğalgaz alım anlaşmalarının hemen tamamında “al ya da öde” kuralı bulunduğu belirtilmektedir. Türkiye’nin bu anlaşmalar çerçevesinde Rusya, İran ve Azerbaycan’a yıllardır almadığı doğalgaz için ne boyutta ödeme yaptığına ilişkin olarak basında bazı rakamlara rastlansa bile, ilk anlaşmadan buyana alınmayan doğal gazlar için ne kadar ödendiğine ilişkin sağlıklı olarak alıntı yapabileceğim bir rakama ulaşamadım. Ancak bunun küçümsenecek bir rakam olmadığını tahmin ediyorum. Türkiye’nin bu tür anlaşmaları yaptığından beri başta Tuz Gölü’nün altı olmak üzere bazı depolama projeleri gündeme geldi ise de bunlardan hiçbirisi gerçekleştirilemedi. Oysa bu depolama kapasiteleri yaratılmış olsa idi, Türkiye zamanında almadığı gazlara yönelik olarak bu ödemeleri yapmadığı gibi, depolanmış doğal gaz stokları nedeniyle, anılan ülkelerle anlaşmaların yenilenme müzakereleri aşamasına gelindiğinde çok daha güçlü bir müzakere pozisyonuna sahip olabilecekti. TPAO’nın Mayıs 2014 de yayınladığı Rapora göre, 2013 yılı başında dünyadaki doğalgaz depolama kapasitesinin 337 milyar metre küp olduğu ve bu kapasitenin 2030 yılına kadar 570-630 milyar metre küp boyutuna ulaşmasının öngörüldüğü belirtilmektedir[5]. 2013 yılında dünya doğalgaz üretiminin 3,500 milyar metre küp olduğu göz önüne alındığında[6], TPAO raporunda belirtilen 337 milyar metre küplük depolama anılan yılda üretilen doğal gazın yüzde 9.63 üne karşıt düşmektedir. Türkiye, akılcı bir enerji politikası yürütme becerisini sergileyemediği için, almadığı doğal gazların bedellerini bile aldığı dış borçların dövizleri ile ödemek zorunda kalmıştır.

Churchill’in stoklama önerisinin doğal uzantısı olan piyasaya ucuz petrol veya doğal gaz geldiğinde satın alacak mali güce sahip olma konusunda da Türkiye, etkin bir politika izleme başarısını sergileyememiştir. Türkiye’nin petrol ve doğalgaz ucuzladığında satın alıp stoklama yapamamasının iki temel nedeni olduğunu düşünüyorum, birincisi depolama kapasitesi ya kurulmamıştır, ya da varsa bile çok sınırlı düzeyde tutulmuştur. İkinci neden ise, Türkiye son dönemde o denli kısa vadeli dış borca girmiştir ki, enerji kaynaklarını depolama gibi geniş ölçüde kamu kaynakları ile yapılması gereken yatırıma para ayırmayı ve ayrıca dış borçla stok finanse etmeyi düşünemez konuma gelmiştir.

Türkiye’nin göreceli olarak ekonomik bağımsızlığını yükseltebilmesi için atması gereken diğer önemli adımlardan birisi de, ileri teknoloji ürünleri üretimi ile ülke dış güvenlik düzeyini daha yüksek düzeye çıkarabilecek sanayilere yoğun yatırım yapma zorunluluğudur. Halen Türkiye, başta yüksek nitelikli silah ve elektronik sanayileri olmak üzere birçok ileri teknoloji alanında yoğun bir dış bağımlılık içinde bulunmaktadır. Bu bağımlılıktan büyük ölçüde kurtulabilmek bir yana, bağımlılık oranını taşınabilir ve sürdürülebilir düzeye indirmek için bile anılan sanayi kollarına çok ciddi boyutta yatırım yapma yanında, bu alanda teknoloji araştırma ve geliştirme laboratuvarlarına ve mühendisliğine de kaynak aktarmak zorundadır. Bu sanayi dallarına girildiğinde de karşımıza stratejik maden ve mineraller konusunda arz güvenliğini sağlama konusu çıkar.

Stratejik maden ve minerallerin dünya üzerindeki dağılımı da petrol ve doğal gaz gibi son derece dengesiz bir yapıda olduğu da 19 uncu yüzyılın ikinci yarısında fark edilmiştir. Bu durumu ve metalürji alanındaki gelişmelerin silah sanayinde sağladığı teknolojik üstünlüğü de gözlemleyen jeostratejistler, teknotratlar ve politikacılar silah sanayiindeki üstünlüğü sağlayan maden ve mineral kaynaklarının bulunduğu coğrafya ile de yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak sanayileşmiş ülkeler, stratejik madenler ve mineralleri ülkelerinde ve diğer coğrafyalarda aramaya başlamışlardır.

ABD Başkanı John Quincy Adams’ın (1767-1848) tarihçi torunu Brooks Adams (1848-1927) 1902 yılında yayınladığı “The New Empire” isimli kitabında, “Mineraloji ve coğrafya tarihi anlamayı sağlar. Bunlardan ilki imparatorluğun merkezini değiştirecek güçleri açıklarken, diğeri ise coğrafi engeller nedeni ile imparatorluğun izleyeceği en az dirençli güzergâhı belirler[7]” gözleminde bulunmuştur. Aynı yıllarda Atlas Okyanusu’nun diğer kıyısında İngiliz coğrafyacı ve jeostratejist Halford John Mackinder’in 25 Ocak 1904 günü İngiliz Kraliyet Coğrafya Cemiyeti’nde yapmış olduğu ve Coğrafya Dergisi’nin Nisan 1904 sayısında yayınlanan ve dilimize “Tarihin Üzerinde Döndüğü Coğrafya” diye çevrilebilecek konuşmasında dünya egemenliğini sağlamak için denetlenmesi gereken coğrafyalara ilişkin kuramını açıklamıştır[8]. Mackinder’in ortaya attığı kuram beraberinde tartışmaları da getirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin Donanma Bakanlığı görevini de üstlenecek olan gazeteci Leopold Amery[9] 1904 yılında Mackinder’in makalesi üzerine yazdığı eleştirisinde şu öngörülerde bulunmuştur; “Arkasında büyük bir sanayi gücü ve büyük bir nüfus olmayan bir deniz gücü dünyadaki varlığını koruyabilmek için gerçekten çok zayıf kalacaktır. … gelecekte deniz gücü ve demiryolu … hareketlilikleri havadan da desteklendiğinde … ve arkalarında büyük bir sanayi temeli bulunan devletler ancak başarılı güç olacaklardır. Bu devletlerin kıtaların merkezinde veya adalarda bulunmasının hiçbir önemi olmayacaktır; sanayi gücü olan, buluş yapma gücü ile birlikte bilimsel gücü bulunan toplumlar tüm diğerlerini yeneceklerdir.[10]

Birinci Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra 1919 yılında ABD vatandaşı George Otis Smith “Mineraller Stratejisi: Savaş ve Barış Dönemlerinde ABD’nin Mineral Faktörü Bakımından Dünyadaki Yeri” başlıklı bir kitap yayınlamıştır[11]. Bu örneği ABD’nin stratejik mineral ve madenler konusunu incelemeye ne kadar erken ve ne kadar kapsamlı olarak girdiğini göstermek amacıyla verdim. Diğer sanayileşmiş ülkeler de daha sonra bu konu üzerinde çalışmaya ve politika üretmeye başlamışlardır. Bu gelişmeler de sanayileşmiş ülkeler arasında olduğu kadar Batı-Doğu Blokları arasında “Kaynak Savaşları” olarak adlandırılan politik, ticari ve istihbarat çekişmeleri ile stratejik maden ve minerallerin olduğu ülkeleri denetleme yarışına dönüşmüştür. ABD 1946 yılında petrol dışı stratejik maden ve mineralleri stoklamak üzere bir yasa da çıkarmıştır[12]. Geniş tanımı ile 76 ve kıt bulunma bakımından 28 stratejik maden ve minerale yönelik kaynak savaşları günümüzde de hızını kesmeden sürmektedir. Afrika ve Güney Amerika’daki darbeler, rejim değişiklikleri, renkli devrimler geniş ölçüde bu kaynak savaşları ile ilgilidir. 2008 yılında kurulan AFRİCOM da Çin’in Afrika’da petrol, doğal gaz ve stratejik maden ve mineralleri denetleme girişimlerine karşı ABD tarafından kurulmuştur.

Stratejik maden ve minerallerin önemini, savunma sanayiinde dışa bağımlılıktan kurtulma tartışmalarımız kapsamında bir örnekle belirtmek isterim. 1970 li yıllarda, Pratt ve Whitney F-100 tipi savaş uçağı motorlarını üretebilmek için Tablo 4 de yer alan maden ve mineraller gösterilen miktarlarda kullanılmak durumundaydı. Tablo 4 de yer alan maden ve minerallere ilişkin liste ve miktarlar konusunda farklı kaynaklarda ana unsurlar değişmemekle birlikte farklı rakamlar yer almaktadır. Günümüz uçakları için kullanılan maden cinsleri ve miktarlarında birçok değişiklikler olduğunu düşünebiliriz.

Tablo 4Savaş Uçağı motoru imalatı için gereken maden ve mineraller
Stratejik Maden ve mineraller Kullanılan miktar yaklaşık kg.
Titanyum 2,487.5
Nikel 2,087.0
Krom 697.8
Kobalt 402.2
Alüminyum 324.6
Kolombiyum 74.0
Tantalum 1.4

Kaynak: Ewan W. Anderson ve Liam D. Anderson, “Staregic Minerals” Wiley 1998, sayfa 20-21 ve Kent Hughes Butts, “Strategic Minerals in the New World Order”, Startegic Studies Institute 1993 sayfa 5.

Tablo 5M 1 tankının motorunun yapımında kullanılan bazı maden ve mineraller
Stratejik maden ve mineraller Kullanılan miktar yaklaşık kg.
Krom 155.7
Kolombiyum 11.4
Kobalt 9.5
Titanyum 1.4

Kaynak: Ewan W. Anderson ve Liam D. Anderson, “Staregic Minerals” Wiley 1998, sayfa 20-21.

Tablo 5 de ise M1 tipi tankın motorunun yapımında çelik dışında kullanılması gereken maden ve minerallerden bazılar yer almaktadır.

Stratejik maden ve minerallerin önemli miktarlarda bulunduğu ülkelerin önde gelenleri Güney Afrika, Çin, Rusya, Avustralya, Brezilya, ABD’dir. Bu ülkelere ek olarak bazı ülkeleri son derece önemli bir madende veya mineralde dünya rezervlerinin önemli bölümüne sahip olabilmektedir. Bu konuda genel bir fikir vermek üzere Tablo 6 düzenlenmiştir. Tablo 6 dan da görüldüğü üzere, bazı stratejik maden ve minerallerin yüzde 90 dan fazlası birkaç ülkenin topraklarında bulunmaktadır. Bir veya birkaç stratejik maden ve minerallerin bulunduğu gelişme yolundaki ülkelerin bu kaynaklarını ele geçirebilmek ve denetleyebilmek için birçok ülkede darbeler yapılmış ve hatta iç savaşlar çıkarılmıştır.

Türkiye yoğun ölçüde dışa bağımlı bulunduğu silah ve elektronik sanayilerinde ülke içinde üretimini arttıracak ve dışa bağımlılığını azaltacak politikalar izleyecek ise, bu sanayi kollarının gereksinim duyduğu stratejik maden ve minerallerin arz güvenliğini de sağlayacak politikalar üretmek zorundayız. Bu bağlamda fiyat dalgalanmalarına ve olası ambargolara karşı makul boyutlarda stok oluşturma yanında, ülkede kullanılan ve daha sonra kullanımdan çıkarılan silah ve elektronik cihazlardan önemli maden ve mineralleri geri kazanım çalışmaları da yapması gerekmektedir. Ayrıca ülkemizin maden ve mineral potansiyelinin araştırılmasına çok daha yoğun kaynak ayırılması zorunluluğu vardır.

Tablo 61995 yılı verilerine göre, bazı stratejik maden ve mineral rezervlerinin yoğun olarak bulunduğu ülkeler
Maden ve mineral Ülkeler Dünya rezervleri içindeki pay %
Platin Grubu metaller G. Afrika, Rusya 98.5
Krom G. Afrika, Zimbabwe, Kazakistan 96.0
Kolombium Brezilya, Kanada 95.5
Manganez G. Afrika, Ukrayna ve Gabon 95.0
Tungsten Çin 40.0
Kobalt Zaire, Zambia ve Küba 71.5
Koltan Kongo Demokratik C. 75

Kaynak: Anderson ve Anderson Tablo 4 ün kaynak kitabı ve Kobalt için ABD Kongresi Bütçe Raporu 1982. Koltan için William Engdahl, “Target China” Progressive Press 2014, sayfa 22.

Türkiye’nin ekonomik bağımlılık konusunda üzerinde hassasiyetle durması gereken diğer bir konu da tarım sektöründe “tohumlara” yönelik olarak giderek artmakta olan dış bağımlılıktır. Tohumlar ve özellikle de genetiği değiştirilmiş tohumlar konusunda dışa bağımlılık birçok ülkede büyük riskler ortaya çıkarmıştır. Genetiği değiştirilmiş tohum tarımına başlayan ülkelerde çiftçiler bu tohumları kullanmak zorunda bırakıldığı gibi, bu tohumları kullanmayan diğer çiftçilerin tarım arazileri de ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalmaktadır. Tohumların genetiğinin değiştirilmesi yanında, kümes hayvanlarının da genetiği ile oynanmakta ve günümüzde ağaçların genetiğini değiştirme noktasına gelinmiş bulunmaktadır. Uluslararası kuruluşlarında genetiği değiştirilmiş organizmalar konusunda önemli rol oynamakta olduğu bu alandaki bağımlılıkların ortaya çıkarmakta olduğu riskleri konusunda okurların farkındalıklarını arttırabilmek için dilimize “Ölüm Tohumları” olarak çevrilmiş bulunan F. William Engdahl’in kitabını önereceğim.

Ülkemizin sermaye açısından da dışa bağımlılığı artık sürdürülemeyecek noktaya gelmiştir. Bunun temelinde ise iki neden yatmaktadır. Bunlardan ilki ülke içinde çok ciddi bir tasarruf açığının oluşması, ikincisi ise TL’na aşırı değer kazandıran ekonomik politikalar nedeniyle ithal mallarının göreceli ucuzluğu nedeni ile süratle artan dış ticaret ve cari işlemler açıkları nedeniyle dış borçların çığı gibi büyümesidir.

Türkiye genel olarak tasarruflarının yetersiz oluşu sorununu yaşamıştır. Ancak son yıllarda tasarruflar hiçbir dönemde olmadığı kadar ciddi erozyona uğramıştır. Bu konuda Tablo 7 genel bir fikir verecektir. Tablo 7 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, Türkiye’deki brüt tasarruf oranları esasen düşük olan konumundan ciddi ölçüde gerileme göstermiştir. Tasarrufların ülkedeki yatırımların temel kaynağı olduğu anımsandığında, ülkedeki tasarrufların düşük düzeyi ülkenin istihdam yaratan yatırım yapabilme kapasitesini olumsuz etkileyecektir. Bu olumsuz etkinin azalabilmesi ise ülkedeki yabancı yatırımları özendirmek veya yatırım için borçlanmak zorunluluğunu getirecektir. Gelişmekte olan ülkelerin kişi başına düşük düzeydeki gelirleri, ülke tasarruflarının da düşük seviyede kalmasına neden olacağı için yatırım için ister istemez yabancı kaynağa gereksinim duyulacaktır. Türkiye’de uzun süredir sanayi üretimi ile istihdam yaratan yatırımların yeterince yapılmamasının en önemli nedenlerden birisi de yurt içi tasarrufların yetersizliğidir.

Tablo 7IMF verilerine göre 1994-2013 döneminde

Türkiye’nin brüt tasarruflarının GSYİH oranları % olarak

Yıllar Brüt tasarruf/GSYİH
2002 17.3
2003 15.1
2004 15.7
2005 15.5
2006 16.0
2007 15.2
2008 16.3
2009 13.0
2010 13.3
2011 13.9
2012 14.0
2013 12.6

Kaynak: IMF veri tabanı.

Türkiye’deki yurt içi tasarrufların düşüklüğünü gerçekçi boyutta görebilmek için seçişmiş bazı ülkelerdeki 2002-2013 dönemindeki brüt tasarrufların izlediği gelişmelere yer verilmiştir. Tablo 8 e dikkatle bakıldığında Türkiye’nin brüt tasarruf oranlarındaki ciddi endişe yaratan boyutu tüm çıplaklığı ile görülür.

Tablo 8Seçilmiş bazı ülkelerin 2002-2013 dönemi brüt tasarrufları hakkında bilgiler GSYİH’nın % olarak
Ülkeler En düşük En yüksek Yoğunluk
İspanya 17.5 23.9 18-22
Rusya 21.3 30.8 27-30
Avustralya 21.2 24.8 22-24
Meksika 19.5 22.7 21-22
G. Kore 31.7 36.0 33-35
Hollanda 23.6 30.3 27-28
Türkiye 12.6 17.3 13-16
Endonezya 25.4 33.1 29-33
Asya’daki G.Y.Ü. (*) 36.8 44.6 40-43

Kaynak: IMF very tabanı. (*) Emerging and developing Asia

Ülkenin tasarruflarının endişe kaynağı olacak kadar düşük düzeylerde seyrettiği bir ortamda, bir de hane halkının tüketimini yüksek tutmak için dışarıdan borçlanılarak tüketici kredilerinin süratle arttırılması yoluna gidiliyor ve üstelik bu uygulamanı hacmi yıldan yıla hızla artıyorsa, bu miras yedice bir davranış olduğu gibi, benden sonra tufan anlayışını da yansıtır. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Türkiye yeni bin yılın ilk yıllarından beri böyle tehlikeli bir yola girdiği Tablo 9 dan açıkça görülmektedir. Tablo 9 u hazırlarken başvurduğum TCMB veri tabanı, 2015 yılının Nisan ayı ortasına gelmemize rağmen tüketici kredilerinin 2014 bilgilerini hala yayınlamamıştır. Ancak Bankalar Birliği’nin “Bankacılar” Dergisi’nin Aralık 2014 tarihinde yer alan bir makalede, Bireysel Kredilerin 2014 sonunda 338 milyar TL ye ve Kredi Kartlarındaki harcamaların da 76 milyar TL ulaştığı diğer bir deyişle toplam rakamın 416 milyar TL ulaştığı bilgisi yer almaktadır[13].

 

Tablo 9Bireysel krediler (konut, otomobil, ferdi kredi ve kredi kartı) brüt milyon TL olarak
Yıllar Bireysel kredi toplam Toplam krediler içinde pay %
2002 7,059 12.6
2003 7,941 11.3
2004 14,492 14.8
2005 30,432 20.3
2006 46,960 20.8
2007 71,751 24.2
2008 92,914 23.2
2009 110,127 25.4
2010 148,306 26.4
2011 179,034 24.1
2012 212,701 24.9
2013/Şubat 224,372 25.4
2014 416,000

Kaynak: TCMB Bireysel Krediler veri tabanı. 2014 yılı rakamı dipnot 13 deki kaynaktan alınmıştır.

TL’nın değerinin dolar ve diğer dövizler karşısında sürekli değer kazanmasına yönelik olarak izlenen bana göre yanlış politikalar, Türkiye’yi, yabancı hammadde, yarı mamul ve nihai tüketim malları bakımından da dışa bağımlı konuma getirdiği için, ülke bir yandan yapay bir ithal malı ucuzluğu yaşamış diğer yandan da aşırı şekilde dışarıdan borçlanmıştır. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla Tablo 10 u dikkatinize sunmak isterim.

Tablo 10 un incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2003-2014 döneminde 588.5 milyar dolarlık dış ticaret açığı verilmiştir. Hizmetler sektöründeki dış ticaret fazlası ile bu açık 444.4 milyar dolara indirilebilmiştir. 444.4 milyar dolarlık Cari İşlemler Açığı kısmen yabancılara gayrimenkul ve hisse senedi satışları ile karşılandıktan sonra gerisi de borçlanmak suretiyle kapatılabilmiştir. Bu bilgiler de açıkça göstermektedir ki, Türkiye, petrol doğalgaz, stratejik maden ve mineraller, gıdadan sonra yabancı finans kuruluşlarının parasal kaynaklarına da aşırı bağımlı duruma gelmiş veya daha doğru bir ifade ile getirilmiştir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, bu yabancı finans kuruluşlarına parasal bağımlılık da Tablo 11 den görüleceği üzere, büyük ölçüde kısa vadeli sıcak paraya bağımlılık şeklini almıştır.

Tablo 102002-2014 dönemi dış ticaret açıkları ve cari işlemler açıkları

(milyon dolar)

Yıllar Dış Ticaret Açığı CİA
2002 6,404 626
2003 13,411 7,554
2004 22,438 14,198
2005 32,936 21,449
2006 40,894 31,837
2007 46,831 37,779
2008 52,917 40,192
2009 24,762 12,010
2010 56,325 45,312
2011 89,160 75,008
2012 65,367 48,535
2013 79,907 64,658
2014 63,585 45,836
2003-2014 Toplam  588,533  444,368

Kaynak: T.C. Merkez Bankası veri tabanı

2003-2014 döneminde biriken cari işlemler açıklarının Tablo 11 den de görüleceği üzere 267.2 milyar doları yeni borçlanma ile karşılanmıştır. Artan 267.2 milyar dolarlık dış borcun 115.4 milyar doları da ödeme süresi 1 yıl içinde gelecek olan kısa vadeli borçtur. 2002 yılında kısa vadeli borçların toplam borç içindeki payı yüzde 13 ün altında iken bu oran 2014 yılında yüzde 33 ün üstüne çıkmıştır. Diğer bir deyişle kısa vadeli borçlar toplam dış borcun üçte birine tırmandırılmıştır. Türkiye’nin her yıl cari işlemler açıkları için yeni borç bulma yanında 131.8 milyar dolardan fazla bir borcun da vadesini yenileme gibi bir dış finans kurumlarına bağımlılığı vardır.

Tablo 11Türkiye’nin dış borç yapısındaki gelişmeler

Milyon dolar

Borçlular 2002 2014/3Ç Artış
Kamu Sektörü 64,533 118,639 54,106
–          Kısa vade 915 18,934 18,019
–          Uzun vade 63,618 99,705 36,087
TCMB 22,003 2,944 -19,059
–          Kısa vade 1,655 417 -1,238
–          Uzun vade 20,348 2,527 -17,821
Özel Sektör 129,592 275,218 145,626
–          Kısa vade 13,854 112,512 98,658
–          Uzun vade 29,200 162,706 133,506
Toplam 129,592 396,800 267,208
–          Kısa vade 16,424 131,863 115,439
–          Uzun vade 113,166 264,938 151,772
KV/TB % 12.67 33.23

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı brüt dış borç veri tabanı

Enerjide, stratejik maden ve minerallerde ve ekonomideki dışa bağımlılığı taşınabilir ve sürdürülebilir boyuta indirebilmek Türkiye’nin eğitim sisteminin ABD, Almanya, Japonya, Güney Kore eğitim sistemlerinin yetiştirdiği kalitede insan gücü yetiştirmeye ihtiyacı vardır. Bu vasıflardaki insan gücü yaratıcılığı, buluşçuluğu ve bilimsel aklı ile ülkenin tüm bu bağımlılık sorununa çözümler üretebilsin.

Bu konularda ülkemizin dünyadaki konumunu belirtmek için iki ayrı tablo sunacağım. Tablo12 de UNDP’nin 2014 İnsani Gelişme Raporundan 25 yaş üzerinde en az lise ve dengi eğitim almış olanların kadın ve erkek nüfusu içindeki oranları yer almaktadır. Tablo 12 için Rapordan seçtiğim ülkeler Türkiye’nin gelişmiş, Ortadoğu ve Türk kökenli ülkeler içindeki yerini gösterecektir.

Tablo 12 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, gelişmiş ülkelerde, kadın ve erkeklerin en az lise ve dengi düzeyde eğitim almış olanların kendi cinsleri içindeki payları yüzde 85-99 aralığında yer alırken, Akdeniz kuşağı ülkelerde bu oranlar yüzde 60-75 aralığına gerilemekte, Türkiye hariç Türk Cumhuriyetlerinde yüzde 90 nın üzerine çıkmakta, Arap ülkelerinde yüzde 20-70 bandında dalgalanmaktadır. Türkiye’de ise bu oranlar üzülerek belirtmek gerekir ki kadınlarda yüzde 39 ve erkeklerde yüzde 60 düzeyinde kalmaktadır. Tabloda yer alan ülkelerin eğitim kaliteleri arasında da büyük farklılıklar vardır. Almanya, Hollanda, G. Kore ve gibi ülkelerin akademik ve teknik eğitimlerindeki kalite ile Türkiye’nin eşdeğer okullarındaki eğitim içeriği ve kalitesi arasında çok büyük farklar olduğu gerçeğini görmemek olası değildir. Dolayısı ile Tablo 12 deki eğitim düzeyleri ve kalite farklılıkları da hangi ülkelerin enerjide, ekonomide ve eğitimde göreceli bağımsızlık gücüne sahip olduğu konusunda ışık tutucu niteliğe sahiptir.

Tablo 122005-2012 döneminde 25 yaş üzeri nüfusun en az lise ve dengi öğrenim görenlerin 25 üzeri kadın erkek nüfusu içindeki payları %
Ülkeler Kadın Erkek
ABD 95.1 94.8
Almanya 96.3 97.0
İngiltere 99.8 99.9
Hollanda 87.7 90.5
İspanya 66.8 73.1
Yunanistan 59.5 67.0
Portekiz 47.7 48.2
Macaristan 97.9 98.7
İsrail 84.4 87.3
Türkiye 39.0 60.0
Azerbaycan 93.7 97.4
Kazakistan 99.3 99.4
Çin 58.7 71.9
Endonezya 39.9 49.2
Malezya 66.0 72.8
İran 62.2 67.6
Libya 55.6 44.0
S. Arabistan 60.5 70.3
Cezayir 20.9 27.3
Mısır 43.4 59.3

Kaynak: UNDP, Human Development Report 2014, Gender Inequality Index Table 4.

Tablo 12 de yer alan bilgilerden yaptığım çıkarımları destekleyecek bir başka veri seti de Tablo 13 de yer almaktadır. Tablo 13 seçilmiş bazı ülkelerde 2002-2010 döneminde ortalama olarak, milyon kişi başına düşen araştırmacı (researcher) ve milyon kişi başına düşen yerli ve yabancılara verilen patentleri göstermektedir.

Tablo 13 de yer alan ülkelerin araştırmacıların sayısı ve araştırma yaptıkları ortamların kalitesi de, gelişmiş ülkelerin dışında, büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Araştırmacıların ve yaptıkları araştırmaların kalitesi de aldıkların eğitimin kalitesi ile doğru orantılı olmaktadır. Araştırmacıların yaratıcılık kalitelerinin alınan patentlerin sayısına bir yansıması olduğunu kabul etmek gerekir. Bu aşamada bir uyarı yapmak gereğini de duymaktayım, ABD, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerdeki patent sayılarının düşüklüğü iki nedenle yanlış anlaşılmamalıdır. İlki, bu ülkelerde araştırma ve geliştirme çalışmalarının kökeni 1750 lerde başlayan sanayi devrimine kadar geri gittiği için birçok alanda esasen alınmış yüzbinlerle belki de milyonlarla ifade edilecek patent stokları vardır. İkincisi ise, ölçü birimi milyon kişi başınadır. İncelenen dönemin ortalama sayıların ülkelerin nüfusunun kaç milyon ise o sayılarla çarpılması alınan patent sayısını göstermektedir. Örneğin ABD’nin patent sayısını 2013 nüfusu yaklaşık 300 milyonla çarpıldığında,(707.6 x 300=) patent sayısı 212,280 adet olarak ortaya çıkar. Aynı şekilde Çin’in patent sayısı (100.7 x 1,400=) 140.980 olduğu görülür. Benzeri hesaplama Türkiye için yapıldığında da (9 x 73=) 657 sayısı bulunur. Bu hesaplamalar, Türkiye’nin bilimsel ve laik eğitimden uzaklaşmış olmasının acı maliyetini bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.

2004 yılı verilerine göre aynı yıl ABD de 137,437 kişi mühendislik fakültelerinden mezun olurken, bu sayı Çin’de 351,537 ve Hindistan’da da 112,000 kişidir[14]. Çin’de bu sayının 2014 de 600,000 in üzerine çıktığı tahmin edilmektedir. Bir başka rapora göre, 2008-2012 döneminde ABD’de üniversite, üniversite üstü ve doktora düzeylerinde okuyan Çinli öğrenci sayısı da 284,173 iken aynı sayı Hindistan için 168,034 tür. Güney Kore’nin öğrenci sayısının da 56,000 in üzerinde olduğu belirtilmektedir.

Tablo 112002-2010 döneminde ortalama olarak milyon kişi başına düşen araştırmacı ve patent hakkı onaylanmış kişi sayıları adet
Ülkeler Araştırmacı Patent alanlar
Japonya 5,189.3 1,759.9
G. Kore 4,946.9 1,428.8
ABD 4,673.2 707.6
Almanya 3,780.1 166.2
İngiltere 3,794.2 90.2
Rusya 3,091.4 212.1
İspanya 2,931.8 60.2
Hollanda 2,817.6 117.6
İsrail v.y. 502.0
Yunanistan 1,849.5 42.2
İtalya 1,690.0 303.4
Polonya 1,597.5 78.5
Bulgaristan 1,586.7 33.3
Ukrayna 1,353.1 85.2
Çin 1,198.9 100.7
Türkiye 803.9 9.0
İran 750.7 63.9
G. Afrika 395.6 106.3
Malezya 364.6 76.7

Kaynak: UNDP, “Human Development Report 2013”, Table 12.

Çin, Hindistan ve G. Kore gibi ülkeler bir yandan mühendislik alanında kendi üniversitelerinin eğitim kalitesini ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere düzeyine getirirken, diğer yandan da yukarıda belirtilen büyük sayılarda öğrenciyi ABD’nin önde gelen üniversitelerinde öğrenime göndermektedir. ABD’de okuyan öğrencilerin bir bölümü üniversitelerden ve araştırma kurumlarından aldıkları cazip teklifler nedeni ile orada kalsalar bile büyük çoğunluk ülkelerine geri dönmekte ve ülkelerinin gelişmesinde önemli rol oynadıkları gibi, eğitimde, enerjide ve ekonominin diğer tüm alanlarında ülke bağımlılıklarına sağlıklı çözüm üretmede önemli sorumluluklar üstlenmektedirler.

Yukarıdaki bilgiler çerçevesinde Türkiye’nin enerji, stratejik maden ve mineraller, mali kaynaklar bakımından dışa bağımlılığının çok yüksek düzeylerde olduğu açıkça görülmektedir. Eğitimde ise, 2003 yılından bu yana her kademede yapılan yeni düzenlemeler sonucu laik ve çağdaş yapıdan giderek uzaklaşıldığı ve bir tür medrese yapılanmasına yön çevrildiği açıkça görülmektedir. Üstelik, orta okul ve lise düzeyinde okul terk etme sayılarındaki hızlı artış, kız çocuklarının lise düzeyinde okullaşma oranlarının yükseltilmesi konusundaki idaredeki isteksizlik ve son Şur’a da karma eğitime son verme eğilimlerinin dile getirilmesi, Millî Eğitimdeki bozulma ve geri gidişin devam ettirileceğinin göstergeleridir. Diğer taraftan üniversiteye giriş sınavlarında inanç içerikli sorular sorulmaya ve sınav sorularının güvenliği konusunda ortaya atılan iddialar ve bunun sonucu açılan soruşturmalar eğitim üzerinde toplumsal endişelerin ve şüphelerin artmasına da yol açmaktadır. Bunlara ek olarak, üniversitelerin idari, mali ve bilimsel özerkliklerinden bahsetmek, güldürü sergilemekten başka bir şey olamaz. Bu durumda eğitimde bağımlılık konusu konuşulacaksa bu bağımlılığın bağnazlaşma yolunda olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Bu bilgiler çerçevesinde, bizler bu panelde, tüm toplumumuz ise tercihini ortaya koymak üzere sandığa gittiğinde, başta eğitimdeki geriye gidiş olmak üzere tüm alanlardaki bağımlılık artıran kararlara son verecek irade ve kararlılığı gösteremez isek, bundan böyle konusu “bağımsızlık” içerecek konularla toplanıp kendimizi avutmaktan vaz geçmeliyiz.

Toplum olarak “eğitimde, enerjide ve ekonomide bağımsızlık” konusunda gelişmiş ülkeler düzeyinde bir standarda ulaşmak istiyorsak, lâik eğitimi yeniden inşa etmede, düşünceyi ifade, bilimsel ve teknolojik araştırma geliştirme özgürlüğünde, insan haklarında, adalet ve demokrasi kalitesinde en yüksek düzeyi elde edene kadar demokratik ve hukuk kuralları içinde haklarımızı sonuna kadar istemek ve savunmak zorundayız.

O standardı elde edebilmek için ayrıca, yapay olarak ucuz tutulmuş ithal malları ve yabancı ülkelerin verdiği borçla bir süredir bireysel olarak ve ülke olarak içine sürüklendiğimiz miras yedi yaşamından kendi irademiz ile vaz geçmemiz gerekecektir. Eğer biz böyle gönüllü ve bilinçli bir tercihte bulunmaz isek yabancıların verdiği borçlar burnumuza takılmış bir kanca gibi ülkemizi kendi irademiz dışında o veya bu yöne sürükleyecektir.

Unutmayalım, miras yedilik bir önceki kuşağın bıraktığın servet tüketilene kadar sürer ve sonrası daima büyük bir trajedidir. Osmanlı tarihini eleştirel bir gözle okunduğunda büyük bölümünün miras yedilik olduğu bütün açıklığı ile görülür. Yabancı ülkelerden tüketim için borçlanmanın ise mali iflastan başka bir şey getirmediği de o tarih içinde ibretle okunacak sayfalardır.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, saygı sunuyorum.

Hikmet Uluğbay

 

[1] Uluğbay Hikmet, “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” sayfa 147, De-Ki yayınları Şubat 2008.

[2] Petrol kuyularının yıllar itibariyle cinslerine göre adet ve metrajı

[3] Wikipedia Teapot Dome maddesi.

[4] Wikipedia, yukarıdaki madde.

[5] TPAO, “Ham Petrol ve Doğalgaz Sektör Raporu” Mayıs 2014, sayfa 22.

[6] Enerdata, Global Energy Statistical Yearbook 2014.

[7] Eckes alfred E., “The United States and the Global Struggle for Minerals”,University of Texas Press 1980, sayfa 3.

[8] Mackinder Sir Halford John, “The Geographical Pivot of History”, The Geographical Journal April 1904, No: 4, Volume XXIII sayfa 421-437.

[9] Wikipedia Leopold Amery maddesi.

[10] Kennedy Paul, “The Rise and Fall of British Naval Mastery”, Mac Millan Press Ltd. 1983, sayfa 484.

[11] Smith George Otis, “The Strategy of Minerals: A Study of Mineral Factor in the World Position of America in War and in Peace”, D. Appleton and Comp. 1919.

[12] Anderson Ewan W. And Liam D. Anderson, “Strategic Minerlas”, Wiley 1998, sayfa 12.

[13] Ağazade Doç. Dr. Seymur, “Tüketici Kredilerine Yönelik Sınırlama Türkiye’nin Cari Açık Sorununa Çözüm Olurmu? Doğrusal Dışı Bir Koentegrasyon Analizi” TBB, bankacılar Sayı 91 Aralık 2014 sayfa 51.

[14] Burnette Ed, “US vs China vs India in engineering” June 5, 2006 ZDNet.

1 Response to “Eğitimde, Ekonomide ve Enerjide Bağımsızlık”


  • Merhaba Hikmet bey,
    Ben Kimya Mühendisliği son sınıf öğrencisiyim. Kendi eğitim hayatımdan Türkiye’de eğitimin ne kadar ‘yok’ seviyesine getirildiğini farkedebiliyordum. Bu ülkede bir şeyleri değiştirme isteğim üzerine de araştırma yapmaya başladım.Yaz stajımı TPAO’da yapmaya başladıktan sonra araştırmalarımı ekonomi, özellikle de enerji konusuna yoğunlaştırdım. Yayınladığınız bu sunum özeti düşüncelerime tercüman oldu.Aynı zamanda da bana çok şey kattı. Öncelikle verdiğiniz bilgiler ve yaptığınız analizler için çok teşekkür ederim.

    Diğer yandan biz gençlere ülke için çalışmamız,didinmemiz gerektiğini söyleyen,ülkenin bugün içinde olduğu buhranı verilerle açıklayan ve neler yapabileceğimiz hakkında bize fikirler veren o kadar az insan var ki çevremizde..Sizin gibi yol gösterici insanlara çok ihtiyacımız oluyor. Herkes ülkeden kaçıp gitme hevesinde.. Kalıp ülkesi için çalışmak isteyenler için çok verimli bir çalışma olmuş. Ellerinize sağlık, tekrardan teşekkür ederim.

Leave a Reply

You must login to post a comment.