21. Yüzyıl İçin İnsan ve Planlama

Aşağıda okuyacağınız metin 30-31 Mayıs 2013 günleri arasında yer alan “21. Yüzyıl için Planlama” Kurultayı’nda “İnsan ve Planlama II” panel oturumunda tarafımdan sunulan görüşlerin tam metnidir. Kurultay’daki haklı süre kısıtlaması nedeni ile ancak çok özet olarak sunulabilmiştir.

“21. Yüzyıl için Planlama II” toplantısını düzenleyen Ankara Üniversitesi ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne (KAYAUM) “İnsan ve Planlama II” oturumunda sizlere görüşlerimi açıklama olanağını verdikleri ve siz değerli katılımcılara da bizleri dinlemek üzere yaşamınızdan bir süre ayırdığınız için teşekkürlerimi ve saygımı sunuyorum.

Panel için seçilen “İnsan ve Planlama” başlığını, ben, ülkemizin insan kaynaklarını, 21. Yüzyılın şekillenmekte olan çağdaş yapısında bireysel olarak yaşam kaliteleri ile gönençlerini yükseltmek ve ülke olarak da içinde bulunulan çağın nitelikli ve önde gelen uygar bir üyesi olabilmek için nasıl bir toplumsal yapılanma oluşturmalıyız olarak algılamayı seçtiğim için görüşlerimi bu çerçevede sunmaya çalışacağım. Bu konuşmamda açıklayacağım görüşler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği ve Türkiye tarafından da 6 Nisan 1949 da kabul edilen ve 27 Mayıs 1949 tarihinde de yürürlüğe giren “İnsan Hakları Bildirgesi”nin tam olarak uygulanacağı anlayışına dayanmaktadır.

Durum Saptaması

İçinde bulunduğumuz çağda bireylerinin ve toplumlarının gönenci yüksek ülkeler ile ülkemiz arasındaki farklara ilişkin kısa bellek tazelemeleri yaparak sözlerime başlamak ve önerilerimi sunmak istiyorum. Zira ülke olarak 2023 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olma savımız gereği ekonomik ve sosyal bakımdan dünyanın en büyük 22 ekonomisi ile yarışmak zorunda kalacağız. Bu konuda hazırladığım ilk veri serisi olarak Tablo 1 i paylaşmak istiyorum.

Tablo 1 de yer alan ülkelerin GSMG büyüklükleri göz önüne alındığında Türkiye, dünyadaki 186 ülke arasında 17 inci sırada bulunmaktadır. Ancak bu 17 inci sırada oluşun yanında kişi başına milli gelire baktığımızda kendimizi dünya sıralamasında 80 inci sırada buluyoruz. Ayrıca, salt GSMG büyüklüğünde Türkiye’den çok önde 2 inci ve 9 uncu sırada bulunan Çin ve Hindistan’ın kişi başına milli gelirleri de çok düşük düzeylerde yer almaktadır. Bu iki veri serisi de açıkça göstermektedir ki tek başına GSMG rakamı, çağdaş bir toplum yapısını yansıtmakta çok anlamlı bir gösterge olmaktan uzaktır. Dolayısı ile ülkemizin 21 inci yüzyıla yönelik planlarında GSMG büyüklüğü temelinde dünyanın ilk 10 ekonomisinden birisi olmayı açıklamak yerine, kişi başına milli gelirimizle gelecekte olabildiğince kısa süre içinde ilk 25 veya 30 ülke arasına girmeyi hedeflemesi çok daha iddialı bir tercih olarak seçilmelidir. Ancak burada kişi başına milli gelir rakamının o düzeye çıkması sağlıklı ve adaletli bir gelir dağılımı eşliğinde sağlanması gerektiği de açıktır. Ancak böyle olursa sadece ekonomik büyüklük olarak değil aynı zamanda “sosyal gelişmişlik” bakımından da ön sıralardaki yeri hak eden bir toplum yapısına kavuşmuş olabiliriz. Tablo 1 den de görüldüğü üzere, 2010 yılı itibariyle İngiltere ve İtalya 31 ve 33 üncü sırada olup Japonya 28 inci sıradadır. Hedef bu şekilde seçilmez ise, Tablo 1 deki Hindistan, Endonezya ve Çin gibi gelir dağılımı bozuk, sosyal gelişme ve ekonomik gönencin topluma yansımadığı bir devlet görüntüsü verebiliriz. Diğer taraftan, kişi başına milli gelirde söz konusu düzeyi yakalayabilirsek GSMG büyüklüğünde de çok rahatlıkla ilk 10 içine girebiliriz.

 

Tablo   1

Atlas Yöntemine göre önde gelen   ülkelerin 2010 yılı Gayrı Safi Milli Gelirleri ve aynı metoda göre kişi   başına milli gelirleri ve sıraları

Ülkeler GSMGMilyar $ Sıra KB GSMGABD Doları Sıra
ABD

14,645.6

1

47,340

17

Çin

5,720.8

2

4,270

121

Japonya

5,334.4

3

41,850

28

Almanya

3,522.0

4

43,070

25

Fransa

2,749.8

5

42,370

26

İngiltere

2,377.2

6

38,200

31

İtalya

2,159.3

7

35,700

33

Brezilya

1,830.4

8

9,390

82

Hindistan

1,553.9

9

1,270

164

Kanada

1,475.9

10

43,250

23

İspanya

1,462.9

11

31,750

39

Rusya

1,403.9

12

9,900

79

Avustralya

1,030.3

13

46,200

20

Meksika

1,008.0

14

8,890

83

G. Kore

972.3

15

19,890

55

Hollanda

814.8

16

49,030

14

Türkiye

719.9

17

9,890

80

Endonezya

599.2

18

2,500

147

İsviçre

559.7

19

71,520

7

Belçika

499.5

20

45,840

21

Polonya

474.9

21

12,440

71

İsveç

468.8

22

50,100

13

Kaynak: Dünya Bankası, World Development Indicators 2012, Tablo 1.1

Ancak bu noktada hemen ülke olarak GSMG ile kişi başına milli gelirimiz arasındaki uçuruma neden olan ve kişi başına milli gelirimizin artışını yavaşlatan ve bazen durdurmaya yaklaştıran nedenleri de irdelemeli ve bu konularda neler yapmalıyız onu saptamalıyız. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir.

Tablo 2 yi değerlendirmeye girmeden önce bir gözlemde bulunmak istiyorum. Türkiye, seçili 22 ülke içinde kadın-erkek eşitliği sıralamasında sondan 3 üncü sıradadır. Tabloda bizden geride olan ülkeler Hindistan ve Endonezya’dır. Aynı şekilde 22 ülke arasında, kadınların en az lise ve dengi eğitim düzeyleri sıralamasında Hindistan’ın bir üstünde yer alırken, erkeklerde en az lise ve dengi eğitim alanların içinde son sırada bulunuyoruz. Tablodaki verilerden de kolayca anlaşılacağı üzere, GSMG büyüklüğünde dünyanın ilk 22 ülkesi içine giremeyen birçok ülke de kadın ve erkeklerin en az lise ve dengi eğitim oranlarında ülkemizden çok daha önde yer almaktadır. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler Tablo 2 nin kaynak belgesine göz atabilirler. Kadın ve erkeklerin Bu Tablodaki çok ilginç bilgilerden birisi Çin’in kadın-erkek eşitliğinde ABD’den önde yer alması ve İngiltere’den bir basamak geride olmasıdır. Tablo 2 nin bizlere “21. inci Yüzyıl için Planlama” çalışmalarında kadın erkek eşitliğinde Türkiye’yi 186 ülke içinde ilk 30 içine girecek önlemler ve politikalar üzerinde durmamız gerektiğini çok açık bir şekilde göstermektedir.Elbette, en az lise ve dengi eğitimdeki görüntümüz hiç parlak değildir. Kadın ve erkek eğitiminde en az lise ve dengi öğrenim görmüşler için de “21. Yüzyıl için Planlama” çalışmaları 21. Yüzyılın ortasına varmadan 25 yaş ve üzeri kadın ve erkekler için yüzde 80 düzeyinde laik ve çağdaş eğitimi hedef almalıdır. Lise ve dengi eğitimin 25 yaş üzeri kadın ve erkekler için yüzde 80 düzeyine çıkarılması bireysel gönenç için gerekli olduğu gibi ulusal zenginliğin artması için de temel şarttır. Gelişmiş bir ekonomi olmanın en önemli kaynağı ne enerjidir ne de diğer doğal kaynaklardır. Onlar bana göre daha geri sıralardadır. Birinci sırada yer alan “nitelikli insan gücüdür.” Ülkemiz kadın ve erkekleri için 25-30 yıl içinde en az lise ve dengi laik ve çağdaş eğitim almışların oranının neden yüzde 80 ler düzeyine çıkarılması gerektiğini de bazı bilgiler eşliğinde değerlendirmek uygun olacaktır. Unutmamak gerekir ki, ancak laik ve çağı günü gününe takip eden eğitim programları ile insanların üretici ve yaratıcı nitelikleri geliştirilebilir.

Tablo   2

Kadın-erkek eşitliği endeksi sıralaması   ve 25 yaş ve üzerindekilerin en az lise ve dengi eğitim almışlık düzeyleri

Ülkeler K-E eşitliğiEndeksindekiSıra no Kadın en azlise ve dengieğitimli % Erkek en azLise ve dengiEğitimli %
ABD

42

94.7

94.3

Çin

35

54.8

70.4

Japonya

21

80.0

82.3

Almanya

6

96.2

96.9

Fransa

9

75.9

81.3

İngiltere

34

99.6

99.8

İtalya

11

68.0

78.1

Brezilya

85

50.5

48.5

Hindistan

136

26.6

50.4

Kanada

18

100.0

100.0

İspanya

15

63.3

69.7

Rusya

51

93.5

96.2

Avustralya

17

92.2

92.2

Meksika

72

51.2

57.0

G. Kore

27

79.4

91.7

Hollanda

1

87.5

90.4

Türkiye

68

26.7

42.4

Endonezya

105

36.2

46.8

İsviçre

3

95.1

96.6

Belçika

12

76.4

82.7

Polonya

24

76.9

83.5

İsveç

2

84.4

85.5

Kaynak: UNDP, Human Development Report 2013, Table 4 Gender Inequality Index.

Tablo 3 seçilmiş 22 ülkede çalışan kadın ve erkeklerin sektörler arasındaki dağılımını göstermektedir.

Tablo 3 açıkça göstermektedir ki, ekonomik ve sosyal kalkınmasını tamamlamış olgun ekonomilerde tarım sektöründe modern teknolojiye dayalı makine, üretim girdileri kullanılmasındaki yoğunluk nedeni ile çalışanlardan aldığı pay genelde yüzde 5 in çok altında kalmaktadır. Aynı şekilde sanayi sektörü ise yine modern teknoloji kullanımındaki yoğunluğa bağlı olarak çalışanlardan erkeklerde yüzde 20-35 arasında ve kadınlarda yüzde 6-15 aralığında pay almaktadır. Yine ekonomik ve sosyal kalkınmasını tamamlamış olgun ekonomilerde hizmetler sektörü çalışanlardan erkeklerde yüzde 60-70 pay alırken bu oran kadınlarda yüzde 80-92 aralığına yükselmektedir. Her üç sektörün katma değer yaratma gücü de göz önüne alındığında, Türkiye’nin en kısa sürede en az lise ve dengi eğitim almış nüfusunu neden yüzde 80 ler düzeyine çıkarması gerektiği açıkça görülmektedir.

 Tablo 3

Üç temel sektörde çalışan erkek ve   kadınlar

(çalışanların sektörler arasında yüzde   dağılımı)

Sektörler Tarım Sanayi Hizmetler
Ülkeler E. K. E. K. E. K.
ABD

2

1

25

7

72

92

Çin

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

v.y.

Japonya

4

4

33

15

62

80

Almanya

2

1

40

14

58

84

Fransa

4

2

33

10

63

88

İngiltere

2

1

29

7

68

91

İtalya

5

3

39

14

57

83

Brezilya

21

12

29

13

50

75

Hindistan

46

65

24

18

30

17

Kanada

3

1

32

10

65

89

İspanya

6

3

34

10

60

88

Rusya

11

7

38

19

51

74

Avustralya

4

2

32

9

64

88

Meksika

19

4

30

18

51

78

G. Kore

6

7

20

13

73

81

Hollanda

4

2

24

6

61

84

Türkiye

18

39

30

16

52

45

Endonezya

39

38

22

15

40

47

İsviçre

4

2

30

10

61

82

Belçika

2

1

34

10

64

89

Polonya

13

13

42

16

45

71

İsveç

3

1

31

8

66

91

Kaynak: Dünya Bankası, World Development Indicators 2012 Table 2.3

Tablo 3 Türkiye’nin çalışanların sektörler arasında dağılımında gerek erkeklerde ve gerek kadınlarda ekonomik ve sosyal gelişmesini tamamlamış olgun ekonomilerden ne kadar uzakta olduğunu bütün çıplaklığı ile gözler önüne sermektedir. Bu durumda, her bir sektörde insan gücünün katma değer yaratma farklılıkları da göz önüne alınarak, “21. Yüzyıl için Planlama” çalışmalarının yoğunlaşması gereken en önemli hususlardan birisi tarım sektöründe modern teknolojiye dayalı makine ve üretim girdilerinin katkısını süratle yükselecek ve ayrıca toprak bölünmesini durduracak hukuki önlemler almak ve bunun yanında toprak kullanımında toprak sahiplerinin kooperatifleşme veya şirketleşme yoluyla topraklarını birleştirerek modern teknoloji kullanımında verimlilikleri yükseltmelerini sağlamak gerekmektedir. Burada üzerinde mutlaka durulması gereken çok önemli bir unsur da ülkemiz tohum varlıklarının korunması ve geliştirilmesidir. Buradaki geliştirmeden kastım mutlaka Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar yoluna gitmek değildir. O alan çok ciddi şekilde tartışılması gereken sorunları yoğun bir konudur. Zaman içinde artık tarım sektöründe çalışma olanağı kalmayacak işgücünün laik ve çağdaş eğitim düzeyine yapılacak yatırımlarla bu çalışanların kısmen sanayi sektörüne ve geniş ölçüde de hizmetler sektöründe çalışabilir düzeye getirilmesi gerekecektir.

Tarım sektöründe makineleşme ve teknolojisi gelişmiş girdiler nasıl sektördeki verimliliği ve çalışan başına katma değeri yükseltecekse, sanayi sektörü bakımından da çok dikkatle değerlendirmemiz gerek teknolojik bir gelişme uzun süredir bu sektörü şekillendirmektedir. Bu konuyu incelemek üzere Tablo 4 düzenlenmiştir.

Tablo   4

Kullanımdaki Endüstriyel Robot   sayılarındaki gelişmeler

Ülkeler 1980 1990 2001 2005 2010
ABD

4,000

39,000

97,268

139,553

173,175

Japonya

14,100

274,200

361,232

373,481

307,698

Almanya

1,850

27,300

99,013

126,725

148,256

Fransa

600

8,400

22,753

30,434

34,495

İngiltere

500

5,900

13,411

14,948

13,519

İtalya

500

12,200

43,911

56,198

62,378

G. Kore

v.y.

3,000

41,267

61,576

101,080

SSCB/Rusya

v.y.

64,200

5,000

v.y.

v.y.

Çin

v.y.

v.y.

v.y.

11,557

52,290

Hindistan

v.y.

v.y.

v.y.

1,069

4,855

Türkiye

v.y.

v.y.

v.y.

403

864

Dünya

50,000

454,000

750,000

951,000

1,059,162

Kaynak: World Robotics’in çeşitli yıllara ait raporlarının Yönetici Özeti Bölümünde yer alan verilerden derlenmiştir.

Tablo 4 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, endüstriyel robot kullanımı imalat sanayiinde uluslararası maliyet ve kalite rekabetini etkileyen temel unsurlardan birisi konumuna gelmiştir. Ülkeler bu konuda 1960 lardan bu yana yoğun bir rekabet içine girmişlerdir. Büyük ve ucuz işgücüne sahip Çin ve Hindistan gibi ülkeler de rekabet güçlerini geliştirebilmek için süratle imalat sanayilerinde robot yoğunlaşmasına girmektedirler. Endüstriyel robotların geliştirilmesi, ülke coğrafyasının kısıtlayıcı niteliği nedeni ile nüfus artışını düşüren, ulusal para Yen üzerinde değerinin yükseltilmesi için başta ABD ve Avrupa ülkelerinden gelen baskılar nedeniyle üretim artışı sürdürebilmek ve rekabet gücünü koruyabilmek için Japonya 1960 lı yıllardan beri öncülük ede gelmektedir. Son yıllarda, Japonya’daki endüstriyel robot sayılarındaki azalma yanıltmamalıdır. Zira teknolojik ömürleri 12-15 yıl arasında değişen endüstriyel robotların her yeni kuşağı bir önceki kuşağa göre çok daha üstün beceriye ve verimliliğe sahip bulunmaktadır. Burada değinmeye zamanım olmayacak, ancak ülkeler robot kullanımlarında yoğunlaşırken bir yandan da robot üretiminde de yarış içindedirler. O nedenle ülkeler arasındaki yarış sadece daha fazla robot kullanmak değil, daha nitelikli robotu bizzat üretmeyi de içermektedir. Tablo 4 de Türkiye için verdiğim rakamlar, ülkemizde kullanılan endüstriyel robot sayılarını tam yansıtmamaktadır. Ülkemizdeki yayın taramalarımda Türkiye’de kullanımda olan endüstriyel robotların son dönem envanterine ilişkin bilgiye erişemedim bu benim kişisel hatamdan kaynaklanmış olabilir. World Robotics yayınlarının ücretsiz kamuya açık bilgilerinden yararlanabildiğim için Raporların içinde var olduğunu düşündüğüm daha ayrıntılı Tablolardaki bilgilere de erişemedim. Tabloya Koyduğu rakamlar “Yönetici Özetleri”nde yer alan bilgilerden yapılmış kaba hesaplamalardır. Ülkemizde kullanılmakta olan endüstriyel robot sayısının Tablo 4 de yer alan rakamdan ciddi ölçüde fazla olduğu izlenimindeyim. Diğer taraftan ülkemizin önde gelen üniversiteleri öğrenciler arasında robot tasarım ve üretim
yarışmaları düzenlemektedir. Öğrencilerin bu konudaki yaratıcılıkları kıvanç duyulacak düzeydedir.

Dünya’daki endüstriyel robot kullanımı konusunda farklı bir açıdan bilgi veren bir görseli de sizlerle paylaşmak istiyorum. Görsel 1 den de görüldüğü üzere, 2011 yılında dünya kullanılan endüstriyel robotların dünya ortalaması 55 adettir. 10,000 endüstri çalışanı bazında en yoğun robot kullanan ülke 350 ye yakın robot ile Güney Kore’dir ve onun hemen arkasından Japonya gelmektedir. Güney Kore robot üretiminde de her geçen yıl iddialı konumunu geliştirmektedir.

Görsel 1

yazi428_gorsel01

İmalat Sanayiinde Endüstriyel Robot Yoğunluğu

10,000 çalışan başına düşen

Kaynak: Prof. Alessandro De Luca, Industrial Robotics Sapienza Universita Di Roma, World Robotics 2012.

Dünyada endüstri dışında robot kullanımları da süratle artmaktadır. Bu artışın en hızlı olduğu alanlardan birisi de tahmin edilebileceği gibi askeri kullanımlardır.

Tablo 4 ve Görsel 1 de yer alan verilere hizmet robotları dahil değildir. Bu alandaki robot sayıları çok daha fazladır. Sadece 2011 yılında kişisel ve ev kullanımı için satılan hizmet robotunun 2.5 milyon adet olduğunu belirtmem bu alanın da önemini vurgulamak için yeterli olacaktır.

Bu bilgiler ışığında 21 inci yüzyıl Planlama çalışmaları “robot” gerçeğini göz önüne almak zorundadır. Bu sadece robot kullanımı alanında değil robot üretimi boyutunu da içerecek biçimde olmalıdır. Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de “robot yarışmaları” yukarıda da kısaca değindiğim üzere önde gelen üniversitelerimizde yapılmasının yanında bu alanda Milli Eğitim Bakanlığı da liseler düzeyinde benzeri yarışmalar düzenlemektedir. Her iki alandaki yarışmalar, öğrencilerin bu alandaki yaratıcılıkları geliştirilmekte ve arayışlarını özendirmektedir.

Bu bilgiler ışığında, gelecek yıllarda sanayi sektöründe iş yaratma kapasitesi robotlar ve yeni kuşak teknolojilerin baskısı altında kalacaktır. Bu da beraberinde sanayi için yetiştirilecek işgücünün bu yeni teknolojileri kullanabilecek ve hatta geliştirebilecek becerilerle donatılması zorunluluğunu getirecektir. Bu durum da laik, çağdaş ve yaratıcı nitelikleri geliştirecek öğrenim programlarının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Ancak burada unutulmaması gereken bir konu da TL dolar ve avro karşısında değer kazanmaya devam etmek yerine küçük bazı düzeltmeden sonra oluşturacağı değeri korumak zorunda olduğu da mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Aksi takdirde Türkiye’nin

mevcut konumunu korumakta ciddi sorunlarla karşılaşabileceği gözden ırak tutulmamalıdır. Ayrıca TL aşırı değerlenme, birçok sanayii robot kullanımına itecektir. Zira, robotların sosyal güvenlik primi ve toplu sözleşme hakları söz konusu olmadığından değerli TL ortamında daha da fazla tercih edilecektir. Dolayısı ile değerli TL ve en az üç çocuk birbirini tamamlayan politikalar olamaz.

Tablo 3 den de anımsanacağı üzere, üç temel sektörden hizmetler sektörü erkek ve kadınların en yoğun olarak çalıştığı sektördür. Dolayısı ile 21. Yüzyıl için Planlama çalışmaları Türkiye’de de çalışanların büyük çoğunluğunun hizmetler sektöründe iş bulması gerektiği göz önüne almak zorundadır. Bu konuyu incelemeye başlayabilmek için Tablo 5 hazırlanmıştır.

Tablo 5

Kadınların   işgücüne katılım oranlarındaki gelişme %

Ülkeler 2000 Yılı 2010 Yılı
ABD

59

58

Çin

71

68

Japonya

49

50

Almanya

49

53

Fransa

48

51

İngiltere

56

56

İtalya

35

38

Brezilya

55

59

Hindistan

34

29

Kanada

59

62

İspanya

41

52

Rusya

55

56

Avustralya

55

59

Meksika

39

44

G. Kore

49

49

Hollanda

53

58

Türkiye

27

28

Endonezya

50

51

İsviçre

58

61

Belçika

44

48

Polonya

49

48

İsveç

58

59

Kaynak: Dünya Bankası, World Development Indicators Table 2.2

GSMG büyüklüğü itibariyle dünyanın ilk 22 ülkesinin 2000 ve 2010 yıllarındaki kadınların işgücüne katılım oranları Tablo 5 de yer almaktadır. Görüldüğü üzere, Türkiye kadınların işgücüne katılım oranları ile Tabloda en alt konumdadır. Türkiye’nin 21. Yüzyıl için Planlama çalışmalarının öncelikli hedeflerinden birisi de bu oranın sanayileşmiş olgun ekonomiler düzeyine, diğer bir deyişle en az lise ve dengi laik ve çağdaş eğitim almış olan kadın ve erkek işgücünü yüzde 75-85 aralığına çıkarmaya yönelik olması gerekmektedir. Bu noktada ülkemizin bağımsızlığını kazanmasında ve çağdaş bir toplum olarak kurulup gelişmesinde önder rol oynayan Mustafa Kemal Atatürk’ün 31 Ocak 1923 günü İzmir’de halka yaptığı konuşmasından bir bölümünü sizlere anımsatmak istiyorum. “Bir toplum bünyesindeki cinslerden yalnız birisinin çağdaş gereklere sahip olması ile yetinirse, o toplumun yarıdan fazlası zaaf içinde kalır. … Bizim toplumumuzun başarısızlığının nedeni kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan kaynaklanmaktadır. … Bu nedenle, bir toplumun bir uzvu çalışırken diğer uzvu işlemez bir durumda olursa o toplum felç olmuş duruma düşer. … Bu durumda, bizim toplumumuz için bilim ve fen gerekli ise bunlara aynı derecede hem erkek ve hem de kadınlarımızın sahip olması gerekmektedir.[1]” Atatürk, daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce, Cumhuriyet kuşaklarının nitelikli eğitimine vurgu yapmanın yanında, erkeklerin yanında kadınların da mutlaka ekonomik özgürlüğe sahip olmaları gerektiğinin altını çizmiştir. Atatürk’ün Cumhuriyet kuşaklarına verdiği bu görevleri başarmakta ne denli yavaş olduğumuz eğitim istatistiklerinden açıkça görülmektedir. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler, “Sekiz Yıllık Zorunlu Eğitimin Gelişim Süreci ve Kazandırdıkları” başlıklı yazıma, şu adresten başvurabilir: www.Hikmetulugbay.com/?p=266. Ben burada Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranlarının ne denli büyük boyutlu bir sorun olduğunu gösterebilmek için bir tabloyu daha dikkatlerinize sunmak ihtiyacını duyuyorum.

Tablo   6

2011 Yılı verilerine göre çeşitli   ülkelerde

15 yaş üzeri kadınların işgücüne   katılım oranları % olarak

Ülkeler İşgücüneKatılım % Ülkeler İşgücüneKatılım  %
ABD

54.7

Azerbaycan

61.6

Japonya

49.4

Kazakistan

66.6

Fransa

51.1

Kırgızistan

55.5

Almanya

53.0

Özbekistan

47.7

İspanya

51.6

Türkmenistan

46.4

G. Kore

49.2

Endonezya

51.2

Yunanistan

44.8

İran

16.4

Arjantin

47.3

Kuveyt

43.4

Brezilya

59.6

Malezya

43.8

Meksika

44.3

Pakistan

22.7

Polonya

48.2

S.   Arabistan

17.7

Macaristan

43.8

Suriye

13.1

Gürcistan

55.8

Katar

51.8

Bosna-Hersek

35.2

Cezayir

15.0

Kolombiya

55.8

Mısır

23.7

Tayland

63.8

Libya

30.1

Türkiye

28.1

 

Türkiye

28.1

Kaynak: UNDP, Human Development Report 2013, Table 4 Gender Inequality Index.

Tablo 6 da Türkiye’deki kadınların işgücüne katılım oranları üç grup ülke ile karşılaştırmalı olarak yer almaktadır. Birinci grup sanayileşmiş ve sanayileşmekte olan batılı ülkeleri içermekte ve tablonun sol tarafında yer almaktadır. Bu verilerden de görüldüğü üzere Türkiye’ye en yakın oran Bosna-Hersek’tedir. İkinci grup ise Türk Cumhuriyetlerini içermektedir. Tablonun sağ sütunlarının üst bölümünde yer alan bu ülkelerin hepsinde kadınların işgücüne katılım oranları Türkiye’nin iki katından fazla veya ona yakındır. Üçüncü grup ise Arap ülkeleri ile bu ülkelerin etki alanındaki ülkelerdir. Bu grup içinde dahi kadınların işgücüne katılımında Türkiye’den daha yüksek orana sahip ülkeler vardır. Tablo 3 den de anımsanacağı üzere, sanayileşmiş ve olgun ekonomi konumuna gelmiş ülkelerde hizmetler sektörü kadın çalışanların yüzde 75 inden fazlasına gereksinim duymaktadır. Dolayısı ile Tablo 6 21. Yüzyıl için Planlama çalışmalarında kadınların eğitiminin kalitesine ve işgücüne katılım oranının yükseltilmesine verilmesi gereken önemi bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Bu Tablo ayrıca, ülkemiz kadınlarının ekonomik özgürlüğünün ne denli kısıtlı olmaya devam ettiğinin de somut göstergesidir. Kadının ekonomik özgürlüğünün, ekonomik ve sosyal gelişmenin önemli göstergelerinden birisi olduğu kadar, insan haklarının ne kadar nitelikli uygulandığının da ölçütlerinden birisi olduğunu düşünüyorum.

 

Hizmetler sektörü denilince akla genel olarak bankacılık, sigortacılık, turizm, taşımacılık, sağlık, eğitim gibi alanlar gelir. Bu dallar gelecek yıllarda da önemini koruyacak olmakla birlikte, bunların arasına gelecek yıllarda birkaç öğrenim dalına ilişkin bilgilerle yetişmiş yeni bir meslek grubunu da planlamak durumundayız. Bu konudaki düşüncelerimi açıklamadan önce sizlere yeni bir tablo sunmak istiyorum. Tablo 7 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, Türkiye’nin 65 yaş üzeri nüfusu 1935-1965 dönemindeki 30 yılda yüzde 84 oranında artmıştır. Aynı yaş grubundaki nüfus artışı 1965-2000 dönemini kapsayan 35 yılda yüzde 201 boyutunda tırmanmıştır. 2000-2012 arasını içeren 12 yılda ise artış yüzde 46 dır. Bu gelişme çok büyük ölçüde Cumhuriyet döneminde sağlık alanında yapılan büyük atılımın ve yaşam kalitesini yükseltmeye yönelik hamlelerin eseridir. 65 yaş ve üzeri nüfus, 21 yüzyılda da hızı düşerek artmaya devam edecektir.

Tablo 7 de gördüğünüz artışların ortaya çıkardığı yaşlı bakımında nitelikli eğitim almış kişileri yetiştirmekte aksadığımız için, Türkiye’de yeni bir dış alım kapısı açılmıştır. Dağılan Sovyet Rusya’nın yeni bağımsızlığını kazanan ülkelerdeki işsiz kalan üniversite eğitimli kadın çalışanları çok büyük ölçüde yaşlılara bakmak üzere Türkiye’ye kaçak işçi olarak gelmişlerdir. Buna rağmen yaşlı bakımında hala çok büyük bir açık mevcuttur. Ömür beklentisinin uzaması bir talebi ortaya koymuş ancak eğitim ve sosyal güvenlik politikaları bu gereksinime yanıtsız kaldığı için boşluk kaçak çalışanlarla kapatılmaya çalışmıştır. İçeride işsiz sayısı artarken dışarıdan işgücü kaçak göçüne göz yuman bir yaklaşım izlenmiş ve ülke kaynakları bu yolla da yurt dışın akmıştır. Bu gelişme beraberinde yeni bir kayıt dışı sektör yaratmış ve büyütmüştür.

Tablo   7

65 Yaş ve üzeri nüfusumuzdaki   gelişmeler

Sayım Yılları 65 yaş üzeri nüfus Artış %
1935

699,913

1965

1,288,947

84.16

2000

3,882,330

201.20

2012

5,682,003

46.36

Kaynak: TÜİK nüfus verileri.

21. Yüzyıl için Planlama çalışmaları bu gerçeği görmek ve çözüm üretmek zorundadır. Çözüm de sağlık meslek okullarında “yaşlı bakımı” konusunda uzmanlaşmış öğrenci yetiştirmekten geçmektedir. Bunun yanında yaşlı bakım evlerinin sayısının artması, kalitesinin yükseltilmesi ve çalışma kuralları konusunda çağdaş normların da gelişmiş ülkelerdeki gibi belirlenmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin hizmetler sektöründe geliştirmekte aksadığı önemli bir alan da güzel sanatlardır. Türkiye’deki tiyatro, opera, bale, senfoni orkestrası sayıları ile sinema sanayi ve dolayısı ile bu alanlarda çalışanlarının sayısı gereksiniminin gelişmiş olgun ekonomilerin çok gerisindedir. Şu kanıtlanmış bir gerçektir ki, kişi başına milli gelir 15 bin dolar düzeyini aştığında hane halkının bütçesinde güzel sanatlara ayrılan paylar da artmaktadır. Ayrıca güzel sanatlar alanı ve edebiyat birçok ülkenin telif hakları gelirleri yoluyla cari işlemler bilançosuna kayda değer katkılarda bulunmaktadır. Bugün ABD ve Avrupa Birliği üyelerinin sinema, müzik ve yazın alanlarında telif hakları ve güzel sanatlar pazarlamasından elde ettikleri gelirler konusu ülkemizde yeterince incelenmiş ve değeri anlaşılmış bir konu olamamıştır.

Güzel sanatlar konusunun ekonomik ve sosyal gelişme ile güzel sanatları nasıl etkilediğine ilişkin bir örneği çeşitli ülkelerdeki senfoni orkestraları sayıları ile vermek istiyorum. Bu konuda Tablo 8 düzenlenmiştir. Tablo 8 deki bilgiler ile bu toplumların en az lise ve dengi eğitim almış kadın erkek nüfus oranı göz önüne alındığında eğitim ve gelir düzeylerinin güzel sanatlara yarattığı talep arasındaki doğrusal ilişki somut olarak görülmektedir. Bu noktada bir gözlemde daha bulunmak isterim, Tanrı yetenekleri toplumlar ve coğrafyalar arasında son derece adaletli bir şekilde dağıtmıştır. Bazı toplumlar yeteneklerin yeşermesi için gereken önlemleri alırken, bazı toplumlar da o yeteneklerin körelmesine yol açacak yol ve yöntemler izlemektedirler. Ülkelerin güzel sanatlar alanındaki başarılarını belirleyen temel unsur yeteneklere yönelik bu bakış ve yaklaşım farklarıdır.

Bu nokta bir hususun altını daha çizmek istiyorum. ABD de lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırmaya göre, anılan ülkenin üniversiteye öğrenci seçme sınavı olarak yorumlanabilecek SAT sınavlarındaki başarı üzerinde müzik dersi almanın etkileri araştırılmış. 2012 yılında yapılan ve bir araştırmaya göre, öğrencilerin sosyoekonomik durumuna ilişkin farklılıklardan soyutlandığında, müzik dersi alan lise öğrencileri SAT sınavlarının okumaya ilişkin bölümünde ortalama 31 puan, matematik bölümünde ortalama 23 puan ve yazma sorularında da ortalama 31 puan daha fazla almışlardır[2]. Ülkemizde, üniversitelerin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve Tübitak gibi kurumların benzeri çalışmaları düşünmemiş olması üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gereken bir durumdur. Beynin ön sol ve sağ bölümlerinin eğitilmesinin toplam başarı üzerindeki etkisini araştırmak ve ders programlarını hazırlarken bu çalışmaların sonuçlarından yararlanmak büyük önem taşıyacaktır.

Tablo   8

Ülkeler itibariyle Senfoni Orkestrası   Sayısı

Ülkeler Senfoni OrkestrasıSayısı Ülke nüfusu2010- Milyon Kişi başınaMilli gelir $
ABD

1,200

309.0

47,340

Almanya

86

82

43,070

İngiltere

49

62

38,200

İspanya

37

46

31,750

Finlandiya

35

5

47,570

Kanada

33

34

43,250

Polonya

31

38

12,440

Avustralya

23

22

46,200

Macaristan

22

10

12,860

Brezilya

22

195

9,390

İrlanda

18

4

41,820

Hollanda

16

17

49,030

Japonya

14

127

41,850

Çin

14

1,338

4,270

Avusturya

12

8

47,030

İtalya

12

60

35,700

Belçika

12

11

45,840

Tayvan

10

v.y.

v.y.

Türkiye

9

73

9,890

Venezuela

9

29

11,590

Danimarka

8

6

59,400

İran

4

74

4,520

Kaynak: Wikipedia ve Dünya Bankası WDI 2012 Table 1.1.

Asia Times İnternet yayınında 2008 yılında Spangler imzası ile çıkan bir yazıda, şu ilginç karşılaştırma yer almaktadır: “ABD’nin savunma harcamaları Çin’in benzeri harcamalarının 6 katıdır. Buna karşılık Çin’de piyano dersi alan öğrenci sayısı 36 milyon ile ABD’deki piyano dersi alan 6 milyon öğrencinin 6 katıdır.[3]” Çin gibi kişi başına milli geliri ABD’nin 11 de biri olan bir ülkenin müzik eğitimine verdiği bu önem üzerinde 21. Yüzyıl için Planlama çalışmalarında durulması gerektiğine inanıyorum. Günümüzde müzik yetenekleri için açılan birçok yarışmada Asyalı sanatçıların başarı oranları dikkat çekici olduğu kadar, Intermezzo müzik kanalında izlediğimiz Avrupalı orkestralarda görev yapan Asyalı sanatçı ve virtüözlerin sayısı taktir edilecek ve kıskanılacak düzeylere gelmiştir. O nedenle 21. Yüzyıl için Planlama çalışmaları yaparken, Nobel ödülü alacak bilim adamları, gelişmiş ülkelerin peşinde koşacakları doktor, mühendis ve diğer meslek sahipleri yanında gelişmiş ülkelerin güzel sanatlarındaki yeteneklerinden yararlanmak isteyecekleri yeni Leyla Gencer’ler, Ayhan Baran’lar, Fazıl Say’lar, Yıldız Kenter’ler, Nazım Hikmet’ler, Yaşar Kemal’ler yetiştirmeye de gereken önemi vermeliyiz. Bu yönde harcayacağımız emek ve kaynaklar ulusal kültürümüzün de gelişmesinde ve dünyaya tanıtılmasında birçok yeteneğin ortaya çıkmasına da yol açacaktır.

Türkiye’de son yıllarda “özel güvenlik” iş piyasası yoğun bir şekilde gelişmiştir. Bu olgu, toplumda güvenlik açısından bazı endişelerin olduğuna veya işsizlik nedeni ile hırsızlık ve benzeri suç eğilimlerinin artmasından kaynaklanan bir gelişme olabilir. O nedenle, 21. Yüzyıl için Planlama çalışmalarında bu konu da etraflıca incelenmeli ve sağlıklı politikaların neler olabileceği ortaya konulmalıdır.

Bana bu görüşlerimi açıklama fırsatını verdiğiniz için teşekkür ediyor ve saygı sunuyorum.

Hikmet Uluğbay

 



[1] “Tatürk’ün Söylev ve Demeçleri”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1989, Cilt 2, sayfa 89.

[2] Jacops Tom, “Why Do Music Students Have Higher SAT Scores?”, May 28, 2013.

[3] Spengler, “China’s six-to-one advantage over the US”, Asia Times  Dec 2, 2008

0 Responses to “21. Yüzyıl İçin İnsan ve Planlama”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.