Maden Kanunu ve Dünya Gerçekleri

  Türk Petrol Kanunu’nun tartışıldığı dönemde, Hükümet yetkilileri, anılan kanunu savunurken, 26 Mayıs 2004 tarihinde Maden Kanunun’da yapılan değişiklikleri gündeme getirerek savunmalarını pekiştirmek istemişlerdi. Söz konusu değişikliklerin Türk Petrol Kanunu açısından ele alınabilecek boyutu “Maden Kanunu Gözlüğüyle Türk Petrol Kanunu” başlıklı yazıda incelenmişti. Şimdi bu yazıda Maden Kanunu’nda yapılan ve sektörü özelleştirme değil yabancılaştırma girişimi olarak tanımlanabilecek düzenlemeler dünya madencilik gerçekleri çerçevesinde ele alınacaktır.
  Günlük yaşamımızda kullandığımız maddelere şöyle bir göz attığımızda, bunların içinde yakıt ve yakıt dışı maden ve minerallerin çok önemli bir yeri olduğunu gözlemleriz. Esasen ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeyini belirleyen en önemli göstergelerden birisi de, basında çok sık olarak yer almasa da, kişi başına tüketilen enerji, maden ve mineral miktarlarıdır. Diğer bir deyişle ekonomik gelişmişlik enerji, maden ve mineral tüketimi ile birebir bağlantılıdır.
  Maden ve mineral zenginliklerinin dünyadaki dağılımı aynen petrol varlıklarının dağılımı gibi son derece adaletsizdir. Maden ve mineral zenginliklerinin dağılımından aslan payını alan coğrafyalar ve ülkeler şöylece sıralanabilir; Ekvator’un güneyinde kalan Afrika ve bu arada özellikle Güney Afrika, Rusya’nın Sibirya ve Ural Dağları Bölgeleri, Avusturalya, Kanada ve Çin’dır. Maden ve minerallere teker teker bakıldığında bu bölgelerin dışında kalan çeşitli ülkelerin bazı maden ve minerallerde büyük zenginliğe sahip olduğu da görülebilir. Örneğin ABD kömür, Brezilya demir cevheri ve manganez, Ukrayna manganez, nikel ve titanyum ve Küba nikel gibi.
  Aslında Tunç Devri’nden başlayan ancak daha gerçekçi bir anlayışla Sanayi Devrimi’nden bu yana maden işletmeciliği ve metalürji alanında önde gelen ülkeler aynı zamanda dünyada o dönemin hegemonu konumunda olan ülkeler olmuştur. Sanayileşen ülkeler yoğun olarak enerji kullanırlar ve bu enerjinin önemli bir bölümü de maden ve mineral cevherlerinin çıkarılmasında ve işlenilmesinde kullanırlar. İleri derecede sanayileşmiş ülkeler sadece imalat sanayi ve hizmetler sektöründe güçlerini geliştirmez bunlara paralel olarak metalürji alanında teknolojilerini sürekli geliştirirler. Bu devletler  kendi topraklarında bulunmayan veya çok az bulunan ve stratejik önemi olan maden ve minerallerin bulunduğu ülke ve coğrafyaları şirketleri ve/veya ordu ve donanmaları ile denetim alma yoluna gidegelmişlerdir. 19 uncu yüzyılda Afrika’nın Avrupalı devletler tarafından paylaşılmasında bu kıtanın maden ve mineral zenginliği çok önemli rol oynamıştır. Sömürgecilik tarihi aynı zamanda doğal kaynakları denetleme mücadelesinin de tarihidir. Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı da geniş ölçüde enerji kaynaklarının ve maden varlıklarının ele geçirilip denetlenmesi için yapılmışlardır. Almanya’nın hedefi Ural dağlarındaki maden varlıkları ile Hazar Havzası’nın petrol rezervlerini ele geçirmekti. Japonya’nın da uzak doğu ve güney doğu asyada benzeri emelleri vardı.    
  Bugün uluslar arası planda gözlemlediğimiz devletler arası ve şirketler arası siyasi ve ticari çekişmeler de yine giderek kıtlaşmaya başlayan enerji ve maden-mineral kaynaklarını denetleyebilmek için yapılmaktadır. İçinde bulunduğumuz 21 inci yüzyılda bu çekişmeler çok daha şiddetli bir çizgi izleyecektir. Zira Çin ve Hindistan gibi çok nüfuslu iki ülke 1990 lı yıllardan bu yana yüksek oranlı ekonomik büyüme gerçekleştirmekte ve hem enerji hem de maden ve mineral kaynaklarına yönelik büyük taleple dünya pazarlarına girmektedir. Çin, Hindistan ve diğer ülkeler bu pazarlara sadece alıcı sıfatıyla girmemektedirler. Aynı zamanda bu kaynakları bulundukları ülkelerde işletme haklarını elde etmek için de yoğun bir mücadele vermektedirler. Bu durum maden ve minerallere yönelik olarak dünyada iki-üç asırda oluşturulmuş ve bu amaçla bir çok savaş yapılarak yaratılmış “kurulu düzen”in yeniden yapılanmasını zorlama anlamı da taşımaktadır.
  Bu aşamada sunulacak bir kaç rakam hem yukarıdaki gelişmeleri hem de izleyen sayfaları anlamaya yardımcı olacaktır. Dünyanın nüfusu 1950 yılında 2.6 milyar kişi iken bu sayı 2000 yılında 6 milyarın üzerine çıkmıştır ve 2050 yılında da 10 milyara ulaşması beklenmektedir. Artan nüfus beraberinde gıda maddelerinden, suya, orman varlıklarına, enerjiye ve madenlere uzanan zincirde yer alan bir çok maddeye yönelik talebin de süratle artmasına yol açmaktadır. 1950-1999 döneminde geçen 50 yıl içinde tüm ülkelerin milli gelirler toplamı, 1998 yılı sabit fiyatları ile, yaklaşık 6 kat artarak 6 trilyon dolar dolayında 41 trilyon dolara tırmanmıştır(1). Dünya üretiminin 50 yıl içerisinde sabit fiyatlarla 6 kata yakın artması başta enerji ve madenler olmak üzere bir çok maddeye yönelik tüketimin de artmasına yol açmıştır. Bu maddelere yönelik talebin artışı en iyi şu örnekle açıklanabilir. Motorlu araçlar tekstilden vasıflı çeliğe uzanan bir çok madde kullanılarak üretilmektedir. Dünyada 1950 yılında 70.4 milyon motorlu taşıt aracı varken bu sayı 2000 yılında 748.7 milyona çıkmıştır(2). Bu elli yılda 10 kattan fazla artış demektir. 1950 yılında dünya ham çelik üretimi yaklaşık 189 milyon tondu ve bu üretimde Çin ve Hindistan’ın ürettiği miktarlar kayda değer boyutta değildi. 2005 yılında dünya çelik üretiminin 1,132 milyon tona ulaşacağı tahmin edilirken aynı yıl sadece Çin’in üreteceği çelik miktarı 349.4  milyon tona ulaşmıştır. Diğer bir deyişle 2005 yılında dünya ham çelik üretiminin yaklaşık yüzde 31 Çin tarafından üretilmiştir(3). İşin ilginci Çin’in ham çelik üretimi 1999 yılında 124 milyon ton iken aradan geçen altı yıl içinde üretimini yaklaşık 3 kata çıkarmasıdır. Hindistan basınında yer alan bilgilere göre, Çin 2007 yılında 460 milyon ton ham çelik üretmeyi programlamaktadır. Bunun demir çevheri, kömür, manganez, krom ve benzeri ham madde talebine nasıl yansıdığını düşünmek yeter. Hindistan özel sermayeli Mittal Şirketi dünyanın en büyük demir-çelik üreten özel sermayeli kurumu konumuna gelmiştir. Mittal Çelik Şirketi’nin Liberya’nın demir çevheri yataklarını işletme hakkını elde etmesi İngiliz basınında “devlet içinde devlet” yaratılması olarak yorumlanmıştır(4).  
  Bu bir kaç örnek, nüfus artışı ve milli gelir büyümesi ile başta enerji ve maden ile mineraller olmak üzere tüm doğal kaynaklara yönelik talep artışı arasındaki yakın ilişkiyi bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
  Zorlanmakta olan dünyadaki kurulu düzene ilişkin diğer bazı bilgiler de resmi tamamlamaya yardımcı olacaktır. Dünya, maden ve mineral üretimi sınırlı sayıda şirketin denetimindedir. Diğer bir deyişle dünya maden ve mineral pazarları sınırlı sayıdaki şirketlerin yarattığı bir oligopol yapısındadır. Örneğin demir-çelik sanayinin temel ham maddelerinden birisi olan demir cevherinin dünyadaki üretiminin yaklaşık dörtte üçü CVRD, Rio Tinto ve BHP Biliton isimli üç şirketin elinde olduğu belirtilmektedir(5). Bu oligopolün demir-çelik şirketlerine demir cevheri sevkiyatı sadece bir hafta süreyle kesintiye uğrasa dünya ekonomisinin ciddi sarsıntılara uğrayacağı ileri sürülmektedir(6).  
  Çin kendi ülkesinde bir çok maden ve minerale sahip olmasına rağmen bir yandan 1.5 milyar düzeyindeki nüfusunun ekonomik gelişme gereksinimini karşılmak, diğer yandan da dünyaya yapacağı ihracatı üretebilmek için çeşitli ülkeler nezdinde, enerji kaynakları yanında, maden ve minerallere yönelik anlaşmalar yapmak için yoğun diplomatik girişimlerde bulunmaktadır. Benzeri girişimler, Hindistan, Japonya ve Güney Kore dahil bir çok ülke tarafından da yapılmaktadır.
New York Times gazetesinin 20 Kasım 2004 tarihli sayısında yer alan bir haber, maden ve mineraller konusunda uluslararası çekişmeyi açıklaması bakımından kayda değer bir örnektir. Eylül 2004 ayında Japon Başbakanı Junichiro Koizumi Brezilya’yı ziyaret etmiştir. Kasım ayı zarfında Güney Amerika’yı önce Çin Devlet Başkanı Hu Jianto ve arkasından da ABD Başkanı George Bush ziyaret etmiştir. Çin Başkanı, ziyareti sırasında Latin Amerika’da 30 milyar dolardan fazla yatırım yapılacağını açıklamıştır. Görüşmeler sırasında bir çok ham madde ve bu arada maden ve mineraller konusunda uzun vadeli bağlantı anlaşmaları da imzalanmıştır. 2005 yılı başlarında Güney Amerika’ya Güney Kore Cumhurbaşkanı da ziyaret etmiştir. New York Times gazetesinin aynı haberinde yer alan G. Kore Doğal Kaynaklar İdaresi Başkanı Park Yong Soo’nun “Bir kaç yıl içerisinde ham madde kaynaklarını geliştirme konusunda çatışma çıkması beklenmektedir. Çin bu konuda çok atılgan bir tutum içindedir” açıklamasının üzerinde düşünmeye değer.
2006 yılı boyunca Çin, Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı düzeyinde 16 Afrika ülkesine ziyarette bulunmuştu. Kasım 2006 da Çin başkenti Pekin’de 48 Afrika ülkesinin katılımı ile Çin-Afrika İşbirliği Forum toplantısı düzenledi(7). Bu toplantılar sırasında dış politika konularından, Çin’in bu ülkelere milyarlarca dolarlık yeni kredi vermesi, borç ertelemesi ve doğal kaynaklara yönelik yatırım konularında işbirliği yapılması gibi hususlar üzerinde de durulmuştur.  G-7 ler de Afrika ülkelerinin borçlarını silme dahil çeşitli çözüm yollarını son yıllarda arttırmışlardır. Bu yöndeki çalışmalar da zenginlikleri denetleme mücadelesinin bir aracıdır.
Ülkelerin maden ve mineral kaynaklarını ele geçirme çekişmeleri silahlı çatışma haline gelmeden önce diğer yöntemler denenmektedir. Örneğin, Ukrayna’daki geçmiş seçimlere ilişkin dış baskı tartışmalarını değerlendirirken bu ülkenin, manganez, nikel ve titanyum gibi stratejik madenler üretiminde dünyada önemli paya sahip olduğu ve ferro-manganez üretiminde de dünyada önde gelen bir ülke olduğunu göz önünde bulundurmak uygun olur. Ülkemize komşu olan ülkelerde yer alan olayları ve gelişmeleri değerlendirirken enerji ve maden-mineral gözlüğü takarak da konuları ele almak uygun olacaktır.
Dünyanın maden ve mineraller açısından en zengin ülkelerinden birisi olan Kongo’da halen 5-6 devletin askeri güçleri ve sayısız yerel asi gruplar arasında ülkenin zengin altın, elmas, bakır, kobalt, koltan ve orman varlıklarınının denetimini ele geçirmek için bir iç savaş sürmektedir(8). 
21 nci yüzyıl, petrol açısından olduğu kadar özellikle stratejik önemi büyük maden ve mineraller açısından da uluslar arası çıkar çekişmelerinin giderek yoğunlaştığı bir dönem olacağı yukarıda yer verilen bir kaç örnekten de açıkça görülmektedir. Uluslar arası çıkar kavgası sadece toprakların altında maden ve mineral zenginliklerinin paylaşımı ile de sınırlı kalmayacaktır. Bu bağlamda, denizlerdeki ve okyanuslardaki mineral nodülleri için de büyük mücadele yaşanacaktır. Bu çıkar çekişmeleri, dün olduğu gibi yarın da, diplomatik yöntemler, etnik yapıyı zorlama ve rejim değişikliği dahil dolaylı yaklaşımların yanında doğrudan veya dolaylı güce başvurma yöntemleri ile de sergilenebilecektir. Gelişmiş ülkeler bu süreçte teknoloji, sermaye ve silah yönünden önemli avantajlara sahiptirler. Bu ülkeler sahip oldukları uzay teknolojisi ile dünyanın maden ve mineral zenginliklerini belirleme bakımından avantajlı ve ayrıcalıklı bir konumdadırlar. Bir çok ülke henüz topraklarının ve denizlerinin altındaki petrol, maden ve mineral zenginlikleri konusunda yeterli bilgi sahibi değilken, bu maddeleri yoğun şekilde tüketen ileri teknoloji sahibi ülkeler bu konuda zengin ve ayrıntılı bilgiye sahiptirler.  
Dünyanın maden ve mineral siyasasına bu kısa kuş bakışını attıktan sonra biraz da ülkemizin madencilik durumuna göz atmak uygun olacaktır. Ülkemiz elde mevcut verilere göre, genel olarak maden ve mineraller bakımından çok büyük zenginliğe sahip olmamakla birlikte, bir kaç mineralde dünyada önemli konumda görünmektedir. Maden Tetkik Arama’nın web sayfalarında yer alan bilgilere göre, Türkiye, dünya bor rezervlerinin yüzde 36 ına, feldspat (silikatlı bir mineral grubu) dünya rezervlerinin yüzde 24 üne, baritte yüzde 7 paya sahip görünmektedir. Bor ve feldspat konusunda Türkiye piyasayı etkiyebilecek bir konumdadır. Ancak bunu başarı ile yapabilmesi dünyada oynanan oyunun kurallarını çok iyi özümsemiş olmasına bağlıdır. Kamuoyunda ülkemiz krom rezervlerinin çok zengin olduğu kanısı hakim ise de, MTA’nın verilerine göre dünya rezervlerinin sadece yüzde 0.4 üne sahip bulunmaktayız. Diğer bir çok mineralde de çok mütevazı düzeyde rezervlere sahip olduğumuz anlaşılmaktadır. Ancak bu noktada, ülkemiz yer altı zenginliklerinin uzay teknolojisi de dahil kamu kurumlarımız ve özel  girişimcilerimiz tarafından yeterince araştırıldığını söylemek olası değildir. Devlet Bütçesi’nden Maden Tetkik Arama Kurumu’na ayrılan kaynaklar amaca hizmetin çok gerisindedir.
Ülke olarak sahip olduğumuz maden ve minerallerin ulusal zenginliğimize katkısına da kısaca göz atmak uygun olacaktır. Madencilik sektörünün GSMH’ya (ulusal gelirimize) katkısı 1986 yılından önce yüzde 2 ye kadar çıkmışken, son yıllarda yüzde 1 dolayında seyretmektedir.
Madencilik sektörünün yıllık ihracatı, 1997-2001 arasında 530-597 milyon dolar aralığında dalgalandıktan sonra 2002 yılından itibaren hızla artarak 2006 yılında 2.1 milyar dolara yaklaşmıştır. Madencilik ürünleri ithalatımız ise 2006 yılında 20 milyar dolar dolayına ulaşmıştır. Ekonomik büyümenin hızlanmasına paralel olarak maden ve mineral ithalatının da süratle büyümesi beklenmelidir(*).
 Türkiye madecilik alanında cevher ihracı yerine işlenmiş ve sanayide kullanılabilir ürün ihracına önem vermek durumundadır. Bunun yanında bu madenlerin mevcut kullanım alanlarında yeni teknikler geliştirme ve yeni kullanım alanları yaratmada Üniversiteler ve Madenciler arası işbirliği ve araştırma çalışmaları çok daha üst düzeylere çıkarılmalıdır.
  Basında, İngiltere merkezli bir maden şirketinin Manisa’da bulunan nikel madeni işletme hakkını elde etmek için Hükümet nezdinde girişimlerde bulunduğuna ilişkin haberler yer almıştır(9). Şimdiye değin bu nikel yatağına ilişkin bir yatırım talebi gelmemişken neden 2007 yılında bu ilgi doğmuştur. Bunu anlayabilmek için batı basınında yer alan diğer bir habere göz atmak uygun olacaktır. İngiliz basınında yer alan bir habere göre, ABD’nin önde gelen madencilik şirketlerinden Phelps Dodge, Haziran 2006 da 40 milyar dolarlık anlaşma imzalayarak dünyanın en büyük nikel üreticisi konumuna gelmiştir(10). Çin’den kaynaklanan büyük hammadde talebi nedeni ile son yıllarda maden fiyatlarında önemli artışlar yer almakta, bu durum da madencilik şirketlerini yoğun yatırım  arayışlarına itmektedir. Son üç yıl içerisinde dünya nikel fiyatları ikiye katlanmıştır. Dünya maden ve mineral piyasalarının son yıllarda yüksek taleple karşılaşması şirketlerdeki birleşme girişimlerini de etkilemektedir. Belçika’da kurulu çinko üreticisi Zinifex Şirketi de Umicore ile birleşerek dünyanın en büyük çinko üreten firması konumuna gelmiştir(11). Bu birleşme sonucunda yeni şirket 1.2 milyon ton çinko ve çinko alaşımları üretme kapasitesi ile şimdiye kadar dünyanın en büyük çinko üreticisi konumunda olan Korea Zinc Group’unun önüne geçmiştir.
  Dünya maden ve mineral üretimi ve pazarları sınırlı sayıda dev şirketlerin kontrolu altındadır. Bu şirketler arasında birleşme ve çeşitli ülkelerin küçük şirketlerini satınalma çabaları da vardır. Bu durumda, ülkemizin yer altı zenginliklerinin ulusal sermayeli özel ve kamu şirketleri eli ile işletilmesi ulusal çıkarlar açısından önemlidir. Teknoloji geliştirme ve Pazar bulma konusunda katkı sağlayabilmek için yabancı sermayenin bu alanda hakim sermaye haline gelmeden ortak olması üzerinde de durulmalıdır.
  1970 yılında kişi başına milli gelirde Türkiye’nin çok gerisinde olan Güney Kore, 36 yıl içinde hem kişi başına düşen milli gelirde Türkiye’nin kat kat önüne geçmiş, hem de dünya maden pazarlarında kendine yer kapma yarışına girebilmiş ve 2006 yılına kadar dünyanın en büyük çinko üreticisi konumuna gelmiştir. Türkiye aynı sürede ne zengin bor ve feldspat yataklarından yeterince yararlanabilmiş ne de sanayileşmesi ve gelişmesi için hem kendi yer altı zenginliklerini geliştirme hem de giderek daha fazla gereksinim duyacağı madenler konusunda dünya pazarlarında yer edinme çabasına girebilmiştir.
  Türkiye, dünyada enerji kaynakları için sergilenen stratejik oyunların perde önü ve arkasındaki gerçekleri çok yakından izlemek zorunda olduğu gibi, aynı yaklaşımı mineral kaynakları bakımından da yapmak durumundadır. Türkiye, dünyadaki enerji ve mineral stratejilerinin neden, niçin ve nasıllarını izlemeden ve anlamadan ne istikrarlı ekonomik kalkınmasını güvence altına alabilir ne de bölgesinde sergilenecek sürprizlerden maliyet üstlenmeden kaçınabilir.       
  Bu anlayış noksanı nedeni ile de 2004 yılında yapılan Maden Kanunu değişiklikleri, yukarıda özetle anlatılan dünya madencilik anlayışından ve gerçeklerinden uzak bir yapıda olup, ulusal çıkarlar koruma açısından da yeterli değildir.
  
Hikmet Uluğbay

(*) Sayın Yücel’ın uyarısı üzerine gerekli düzeltme yapılmıştır.

(1) Klare Michael T., “Resource Wars”, A Metropolitan/Owl Book, sayfa 15-16.
(2) Transportation Energy Data Book Edition 25, 2006 ve SMMT-World Automotive Statistics.
(3) World Crude Steel Production verileri internet.
(4) Pallister David, “Mittal accused of creating a state within a state in Liberia”, The Guardian Unlimited, October 3, 2006.
(5) Jung Alexander, “Hungry Titans, The New Power of Mining Giants”, Spiegel Online November 3, 2006.
(6) Jung A., y.a.g.makale.
(7) Dixon Robyn, “Africa holds attractions for China leaders”, Los Angeles Times January 31, 2007.
(8)  Tabb William K., “Resource Wars”, Monthly Review January 2007, sayfa 34.
(9) “300 milyon dolar yatıracağız özel nikel teknolojisi gelecek”, Hürriyet Gazetesi 23 Şubat 2007.
(10) Tcather David, “Phelps Dodge agrees $ 40 bn deal to create nickel and copper giant”, The Guardian June 27, 2006.
(11) “Zinifex, Umicore to combine zinc assets”  The Sydney Morning Herald December 12, 2006.

1 Response to “Maden Kanunu ve Dünya Gerçekleri”


  • Sayın Bakanım Maden Kanunu ile ilgili makalenizi okudum genel tespitlerinize aynen katılıyorum. Ancak Maden ihracatı ile ilgili verdiğiniz rakamlarda bir yanlışlık olduğu kanatindeyim. Maden İşleri Genel Müdürlüğünün Web sayfasından (migem.gov.tr) istartististikler bölümünden doğru bilgilere ulaşabilirsiniz. Saygılarımla
    Hasan YÜCEL
    Maden Mühendisi
    0505 7770658
    0532 3216036

Leave a Reply

You must login to post a comment.