Yaratma Yeteneği ve Cesareti

 

Her çeşitten bağnaz (siyasi olduğu kadar bilimsel,

ekonomik, ahlaksal da)  sanatçının yaratıcı özgürlüğü

 tarafından tehdit edildiğini düşünür. Bunun böyle olması doğal

ve kaçınılmazdır. Zira bu bağnazlar, sanatçılar ve diğer

 yaratıcı insanların, güpgüzel sandıkları düzenlerinin olası yıkıcıları

 olduğu kaygısından kaçıp kurtulamazlar. …

Sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı –ki olduğuna inanmıyorum-

bu sanatın ölümü demek olurdu.

Rollo May[1]



 

Aristotle (M.Ö. 384-322) insanları sanatçıya dönüştüren yaratma arzusunu şöyle tanımlamıştır; “Her sanatın amacı bir şeyi yaratmaktır, bir sanatla uğraşmak bir şeyi nasıl yaratacağını araştırma yanında, yaratılanın kendisini değil, onu yaratanın varlığını, düşüncesini ve duygusunu yaşama geçirmektir.[2]”     

Yaratma süreci, belki daha doğru bir söylemle yaratma cesareti, bir tür meydan okuyuştur. Önce içinde bulundukları toplumun yaratıcı davranışlara koyduğu kısıtlamalara, hoşgörüsüzlüğe, her türlü bağnazlığa karşı, daha sonra da zamana ve ölüme karşı bir meydan okuyuş söz konusudur.  İnsanların sonsuza dek yaşama içgüdüsü, belki de yaşama istencinin ana beslenme kaynağı, böylece belki de insanlık gelişiminin temel dinamiğidir. Yaratma arzusu ve yeteneği, bana göre, Tanrı’nın insanoğluna devamlı gelişim içinde olması için verdiği en büyük ayrıcalıktır. Yaratma gücünün temelinde, denetlenemez bir “arayış” dürtüsü var. Bu arama duygusu, bireyin kendisinin kim olduğunu, neden yaşamda olduğunu, ne ve neler yapması gerektiğini sorgulama ve aramak olduğu kadar, gerçeği ve kendisini Yaratan’ı da aramak ve anlamak arzusudur da aynı zamanda. Bu konuda André Malraux’nun sanatla ilgili şu söylemi dikkat çekicidir; “Tanrısal yansımanın görülebileceği tek yer sanattır, o sanatı hangi isimle anmak istersek isteyelim.[3]” Yaratma yeteneği bahşedilmiş insanların bu arayışlarındaki yoğun duygusallığı Romalı lirik şair ve yergi ustası Horace (Quintus Horatius Flaccus M.Ö. 65-8) şu güzel söylemle dile getirmiştir; “Eğer beni ağlatmak istiyorsan, her şeyden önce sen elemi ve kederi kendi yüreğinde duymalısın.[4]” Yaratma sürecini yaşayan bir sanatçının içinde bulunduğu duygusal ortam bundan daha somut ve güzel açıklanabilir mi? Sanmıyorum.

Bugün yaşadığımız dünyada sahip olduğumuz güzel sanatlara ilişkin eserler, edebiyat ürünleri, tüm bilgiler, her türlü araç ve gereçler, sağlık düzeyimiz, yaşatma ve yok etme potansiyelimiz hep ölümden sonra yaşama arzu ve kararlılığına sahip isimli ve isimsiz sayısız yaratıcı dehanın binlerce yıllık arayış serüvenlerinin doğrudan veya dolaylı ürünleri değil midir? Bu ifademi abartmalı bulanlara önerim, Leonardo da Vinci’nin düşünce ve tasarımlarının da yer aldığı bir kitabın sayfalarında kısa bir gezinti yapmalarıdır. İçinde tıptan, uçma mekaniğine uzanan yelpazede çok şey göreceklerdir. Ne yazık ki, her sanatçı ve yaratıcı Da Vinci gibi geride zengin çalışma taslakları olan bir arşiv bırakamamıştır.

Yaratıcı gücünün farkındalığına ulaşmış kişi, yaşamı boyunca, sadece diğer yaratan kişilerle değil, kendisi ile de yoğun bir yarış içindedir. Yaptığını beğense, yaptığı beğenilse bile, bundan kaynaklanan mutluluğu kısa ömürlüdür. Çünkü arayış bir ürün vermiştir, ancak ondan daha görkemlisi şimdi zihinde oluşmaya başlamıştır bile. Kendini aşma arzusu ve daha iyisini yapma tutkusu her an sanatçıyı yeni yeni hedeflere odaklamaktadır. Bu duyguyu, ressamlardan bir örnek vererek, Seneca, M.S. birinci yüzyılda şöyle dile getirmiştir; “Ressam, bitirdiği eserinden çok, yapmakta olduğundan zevk alır.[5]” Yaratıcı insanın içinde bulunduğu bu duygusal ortamı, kendisi de yaratmış biri olan, besteci Dimitri Shostakovich şu sözcüklerle doğruluyor; “Yaratıcı bir sanatçı gelecek kompozisyonu üzerinde çalışır, zira bir öncekinden memnun kalmamıştır.[6]

Yaratıcı tanımını sadece resim, müzik ve heykel gibi güzel sanatlarla uğraşanlarla sınırlı tutmamak gerekir. Edebiyat, felsefe, bilim, fen ve tıp alanları da yaratıcılık yeteneklerinin sergilendiği alanlar içinde yer alır. Dolayısı ile yukarıdaki ifadeler bu alanlarda da yaratıcı çalışmalar yapıp insanlığa yarattıkları kalıcı bir eser ve buluşu verenlerin tümünü de kapsar.

Yaratıcı kişiler, zaman zaman toplumlarınca uyumsuz olarak da yaftalanır. Bu onlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır. Zira, yaratma süreci, sancılarla, kıvranmalarla dolu bir süreçtir. Belki, bir anne adayının doğum sancılarına benzetilebilir. Yaratan insan her eseri ile yeni bir şey doğurmaktan çok, kendisi de yeniden doğma sancısını yaşamaktadır. Bunu en güzel ifade edenlerden birisi de psikanalist Erich Fromm’dur; “İnsanın hayattaki temel amacı kendisini doğurmaktır.[7]” Bu doğumun sancısız, sıkıntısız olmamasını da doğal karşılamak gerek ve kolayca “uyumsuz” sıfatını kullanmaktan, sanatçıyı horlamak ve incitmekten uzak durmak gerek. İlginç bir tanımlama da, W. Somerset Maugham’a ait; “Sanatçı ruhunu özgürleştirmek için üretir. Yaratmak onun doğasının gereğidir, aynen suyun doğasının da meyle göre akmak olduğu gibi.[8]” Bu aşamada Rollo May’den bir alıntı daha yapmak isterim; “Sanatçılar genellikle kendi iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da bu, onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Çünkü sanatçılar, insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır. Kendilerini, Tanrı’nın Yaradılış’ta kaostan biçimi yaratması gibi, kaosun içine ona biçim vermek için gömmeyi severler.[9]” 

“Yaradan”, insanlığa, yaratıcıları gönderirken cimri değil, son derece eli bol davranmıştır. Her toprağa, her topluma, her zaman diliminde bolca göndermiştir. Yaradan bir seçicilik yaptıysa dahi, bazı yaratıcıları toplumların hazır olmasından önce göndererek yapmıştır. Bu ülkeler ve toplumlardan bazıları kendilerine erkenden verilen bu yeteneklerin önünü açmış ve onurlandırmış iken, diğer bazı ülkeler ve toplumlar da vaktinden önce kendilerine, gelişebilmeleri için, gönderilen yeteneklerin değerini anlayamadıkları için onları horlama, dışlama ve suçlama kolaycılığına gidip vahşice ve insafsızca cezalandırmıştır. Toplumların aynen Sokrat’a, Hypatia’ya, Galileo’ya, Giardano Bruno’ya, Hallac-ı Mansur’a ve daha birçoklarına yaptığı gibi. Tarihin sayfaları bunların sayısız örnek ve kanıtlarıyla doludur. Yaratma gücü olanlar, kendi yaşadıkları toplumlarda bedeller ödeyerek ardıllarının önünü açarak gelmişlerdir. O yaratıcılar, ölüm cezasına çarptırılma pahasına akıllarının ve duygularının yarattıklarını dile getirmekten ve eserlerine yansıtmaktan sakınmamıştır. Onların bu soylu davranışları kendilerinden sonra gelecek birçok yaratıcının önünü açmış ve günümüz insanlığının sanatta, bilimde ve kültürde bugün sahip olduklarına sahip olabilmesini sağlamıştır.

Evrenselliğe ulaşan yaratıcılar, kendi kültürlerine olduğu kadar dünya sanatına, bilimine, insan sağlığına, insan konforuna ve kültürüne yaratıcılıkları ile sıra dışı katkıda bulunmuşlardır

Tarihteki görkemli yerlerini, çoğu kez yaşamlarında ağır bedeller ödeyerek kazanan yaratıcıların isimleri elbette saymakla bitmez, yaratıcı niteliklerini sergileye gelenlerden isimleri günümüze ulaşanları alt alta yazmaya kalsak, kaç ciltlik bir kitap oluşturacağını bile tahmin etmek güç. Adları ansiklopedilere geçenler bile bu konuda bir fikir verebilir.

Ülkemizden bir örneği hatırlamak uygun olacak, mimar Sinan, yaşamı boyunca önce Aya Sofya’yı yapan mimarla daha sonra da kendisi ile yarışarak Selimiye’yi inşa ettiğinde yaratıcılığının doruğuna ulaşmıştı, ancak daha uzun yaşasaydı, ondan daha güzelinin peşinde koşacağı kesindi. Ancak hemen kendimize sormamız gerekir, Osmanlı Devleti’nin 600 yıllık ömrü boyunca neden yeni bir mimar Sinan veya ondan daha büyüğü yetişmedi yetişemedi? 

Bana göre, aslında her birimize Tanrı, yaratıcılık gücü ve yeteneğini farklı dozda ve farklı alanlarda vermiş durumda. Neyi, nasıl yaratacağımız ise başkalarının ve kendimizin önümüze koyduğu engelleri aşabilme cesaret ve gücümüze bağlı. Anne ve babalara, öğretmenlere çocukların bu yeteneklerini sergileme fırsatını verme ve uygulama ortamını hazırlamak görevi düşüyor. Yetişkinlerin bu işlevi yerine getirebilmeleri için de kendilerine önce şu soruları sorması gerekiyor; “Benim bu dünyadaki görevim nedir?” “Ben ne için buradayım?” “Bu çocukları dünyaya getirdik, onlara bahşedilen yetenekleri özgürce sergileyebilmeleri için ne yapmalıyım?” “Benim başkalarının yaratıcı düşünce ve davranışlarını engelleme gibi bir hakkım olabilir mi?” “Benim kendim için başaramadıklarımı, çocuklarımın benim için başarmasını istemeye hakkım var mı?” “Çocuklarımda hangi yeteneğin gizli olduğunu yeterince arayabildim mi?” Tam bu noktada Erich Fromm’un sözünü hatırlamakta fayda var, “İnsanın hayattaki temel amacı kendisini doğurmaktır.” Çocuklarımıza ve kendimize, gerçek kendimizi dünyaya getirme yollarını açabilmek için ön şart önyargılarımızdan kurtulacak kadar güçlü ve cesur olabilmektir. Lao Tzu’nun milattan önce 6 ncı yüzyılda altını çizdiği gibi “Başkalarını yenebilen güçlüdür, kendisini yenebilen ise çok güçlüdür.”[10] Sanırım Tzu, bu sözü ile insanın kendi egosunu, korkusunu ve önyargısını yenebilmeye işaret ediyor. Çocuklarımızın düşünce özgürlüklerini kısma gücünü gösterme yerine, onlara güvenebilme cesaretini sergileyebilmemiz gereğini bundan daha güzel ifade etmek olası mı?

Ülkeleri yönetenlere bu bağlamda büyük görevler düşüyor. Yaratıcıları eleştirmek, horlamak ve engellemek yerine sanatçıları ve yaratıcıları anlayabilmeyi öğrenmeyi öncelikli hedef olarak algılamalılar. Elbette her eseri beğenmek durumunda değiller. Ancak, beğenmediklerini açığa vurmadan önce kendilerine bir soruyu mutlaka sormaları gerekiyor; “Ben eseri anlamak için yeterince çaba harcadım mı ki, eleştirmeye kalkıyorum.” Değerli bir devlet adamı olduğu kadar, sanatçı boyutu da olan İngiliz Başbakanlarından Winston S. Churchill (1874-1965) sanat için şu değerlendirmede bulunmuştur; “Geleneği olmayan bir sanat, çobanı olmayan bir sürüye benzer, yaratıcı boyutu olmayan sanat ise bir cesettir.[11]” ABD Başkanı John F. Kennedy (1917-1963) sanatçılara verilmesi gereken özgürlük için şu gözlemde bulunmuştur; “Sanat, kültürel kökenlerimizi beslemeye devam edecekse, toplumun sanatçıyı, sezilerinin götüreceği yere gidecek kadar özgür bırakması gerekir.[12]

Tarihimiz boyunca güzel sanatlara en büyük övgüyü dile getiren ve ülkenin yaratıcı yeteneklerine fırsatlar kapısını ardına kadar açan ilk devlet adamımız Atatürk olmuştur. Ondan yapacağım iki alıntı, Atatürk’ün sanatçılar konusunda Churchill’den ve Kennedy’den daha büyük bir korumacı olduğunun kanıtıdır. “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.[13]”  Atatürk’ün diğer söylemi de en az birincisi kadar uyarı doludur; “Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatçı olamazsınız. Yaşamlarını büyük bir sanata adayan bu çocukları sevelim.[14]” Tarihimiz boyunca, bütçeye sanat eserlerinin devlet tarafından satın alınması için ödenek koydurma kuralını koyan ve uygulayan ilk devlet adamımız Atatürk’tür. Devlet dairelerinin duvarlarını süsleyen ülkemizin sanatçılarının eserleri, O’nun bu uygulamasının bugüne yansıyan güzellikleridir.

Ülkemizin sanat yeteneklerinin geliştirilmesi için atılan diğer önemli bir adım da 7 Temmuz 1948 günü çıkan “Harika Çocuklar Yasası”dır. Bu yasanın TBMM görüşülmesi sırasında ortaya atılan görüş yelpazesi konusunda bir fikir edinmek isteyenler şu yazıya göz atabilirler; www.idilbiret.eu/tr/?p=63. 1948 yılından bu yana ülkemizi, sanat yetenekleri ile dünyanın her yerinde temsil eden ve fırsat verildiği taktirde Türk sanatçılarının neleri başarabileceklerini gösteren İdil Biret ve Suna Kan bu yasa ile yurt dışında sanat eğitimlerini almışlardır. Her iki sanatçımız ve onlarla birlikte Leyla Gencer, Suna Korad, Gülsin Onay, Fazıl Say, Mehmet Okonşar ve isimlerini sayamadığım diğerleri ülkemizin yetenekleri olarak, batı ülkelerinde hem batının yeteneklerinin tarih boyu yaptıkları bestelerini hem de ülkemiz bestecilerinin eserlerini kendilerini ayakta alkışlatarak dinlete gelmekteler. Bugün, büyük halk ozanı Aşık Veysel’i dünya tanıyorsa, onu dünyaya tanıtanın Fazıl Say olduğunu unutmayalım. Sanatçılarımızın dünya ölçeğinde kazandıkları başarılar, dünyada ülkemize duyulan saygının temelinde özel bir önem ve yere sahiptir. Üstelik bu sanatçılara hak ettikleri sevgi, övgü ve saygıyı gösterebildiğimiz de büyük bir soru işareti ile birlikte düşünülmelidir. Bir şeyi daha düşünelim, hangimiz, dünyanın herhangi bir yerinde bir konser salonunu dolduracak insanlara kendimizi ayakta alkışlatacak ve salondan çıktıklarında bir tek cümlesini anımsayacakları içerikte bir konuşma yapabiliriz?     

Her çocuk, dünyaya, diğer yetilerinin yanında “yaratma” ve “yıkma” yetileri ile birlikte gelir. Yaratma yetenekleri yıkılan çocuklar yıkıcı yetişkinlere dönüşürken, yaratma yeteneği beslenen ve desteklenen çocukların yıkıcı yetileri kaybolur ülkelerine ve insanlığa bilgi, iyilik, huzur ve güzellik sunan yetişkinler olurlar. Her ülkenin uygar dünyadaki karne notunu “yaratma yeteneği”ne sahip kaç kişi yetiştirip insanlığa kazandırmış olduğu belirler.    

Hepimiz, bize ve çocuklarımıza verilen yaratma gücünü son kullanma tarihleri dolmadan önce devreye sokarak, toplumumuza, insanlığa ve doğaya bu dünyaya geliş borcumuzu daha fazla geciktirmeden, ödemeye başlayalım.

           Hikmet Uluğbay


[1] May Rollo, Alper Oysal, “Yaratma Cesareti”, Metis Yayınları 6. Basım Haziran 1998,  sayfa 91. İfadeyi daha kolay anlaşımetinde bazı düzenlemeler yaptım. H.U.

[2] Ehrlich Eugene & Marshall De Bruhl, “The International Thesaurus of Quotations”, HarperPerennial 1996 sayfa 34.

[3] Ehrlich Eugene & Marshall De Bruhl, sayfa 37.

[4] Y.a.g.e. sayfa 36.

[5] Sayfa 127, The International Thesaurus of Quotations” Compiled by Eugene Ehrlich and Marshall De Bruhl, HarperPerennial.

[6] The New York Times, 25 Ekim 1959.

[7] Sayfa 126, International Thesaurus.

[8] The Summing Up, W. Somerset Maugham.

[9] May Rollo, y.a.g.e., sayfa 56.

[10] The Character of Tao, Lao Tzu.

[11] Eurlich & de Bruhl, sayfa35.

[12] Eurlich &de Bruhl, sayfa 37.

[13] Atatürk, Söylev ve Demeçler.

[14] Atatürk, Söylev ve Demeçler.

0 Responses to “Yaratma Yeteneği ve Cesareti”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.