2001-2010 Dönemi Ekonomik Gelişmeler ve Dışa Bağımlılık

2001-2010 döneminde yer alan ekonomik gelişmelerin yol açtığı giderek artan dışa bağımlılık incelenmeye değer boyutlara ulaşmıştır. Artan bu dışa bağımlılık Türkiye’nin ekonomik gelişme potansiyelinde dış faktörlerin etki gücünü de yükseltmektedir. Türk ekonomisinin dışa bağımlılığı daha önce hiçbir dönemde bu boyutlara ulaşmamıştır. Dışa bağımlılığın gelişmesini incelemeye 2001-2010 döneminde Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) rakamlarına göz atarak başlamak uygun olacaktır. Zira bu dönemde GSYİH’nın dolar cinsinden artış boyutları ekonomide sağlanan başarıların en güçlü göstergesi olarak topluma sunulmaktadır. Aynı şekilde başarının diğer bir göstergesi olarak, dış satımlarda yer alan artışlar gösterilmektedir. Türkiye’ye giren doğrudan yabancı sermaye boyutları da Türk ekonomisine güven göstergesi olarak algılanmakta ve sunulmaktadır. Ancak çok az kimse hızla artan dış alımların, süratle yükselmeye devam eden dış ticaret ve cari işlemler açıklarının, artan dış borçların beraberinde getirdiği ciddi risklerin üzerinde durmaktadır. Ayrıca, cari işlemler açıklarının ve dış borcun dolar cinsinden GSYİH’ya oranlarının 2001-2010 döneminde süratle düştüğü belirtilip, övünçle başarı olarak bahsedilmektedir. 2008 yılının Mayıs ayında ABD başlayan ve süratle dünyayı etkisi altına alan, 2009 yılında da tüm şiddetini hissettiren krizden çıkmak için sağlıklı önlemlerin alınmadığı ve yenileme olasılığının yüksek olduğunu ileri süren saygın ekonomistlerin sayısının az olmadığı bir ortamda, Türkiye’nin dışa bağımlılığındaki gelişmeleri incelemek uygun olacaktır diye düşünüyorum. Zira, ABD ve Avrupa ülkelerinde krizin yeniden ortaya çıkması halinde, etkisinin 2009 dan daha şiddetli olabileceğine yönelik endişelerin devam ettiği, hatta arttığı görülmektedir. Bir ülkenin dış finansman ve sanayi girdileri bakımından artan ölçüde dışa bağımlı olması, o ülkenin kendisinde ekonomik kriz çıkmasa bile, dünyada yaşanabilecek bir krizin etkilerinin hissediliş katsayısını yükseltebilir.
ürk ekonomisinin 2001-2010 döneminde giderek artan dışa bağımlılığını olabildiğince net görebilmek için bir seri tablodan yararlanılacaktır. Bu tablolar inceleme gerektirdiği ölçüde ülke grupları veya seçilmiş bazı ülkelerle karşılaştırmalı olarak verilecektir.
GSYİH’daki Gelişmeler 2001-2010 döneminin en önemli özelliklerinden birisi, dönem başında ve dönem sonunda iki büyük krizin yaşanmış olmasıdır. Bu dönemde GSYİH da yer alan gelişmeler, dünya ölçeğinde de karşılaştırmaya olanak verecek şekilde, Tablo 1 de yer almaktadır. Tabloda yer alan bilgileri anlamayı kolaylaştırmak üzere, önce bazı kavramları kısaca açıklamak uygun olacaktır. Sabit fiyatlarla GSYİH rakamları, her yıl ekonomide yer alan fiyat hareketlerini (enflasyon veya deflasyon – fiyat şişkinliğini veya fiyat büzüşmesini) soyutlayan ve gerçek anlamda ekonominin ne kadar büyüdüğünü veya küçüldüğünü görebilmeye olanak sağlar. O nedenle ekonomik büyüme veya küçülmeyi doğru anlamaya yarayan en önemli göstergedir. Güncel fiyatlarla GSYİH ise, o yıl içinde yer alan fiyat değişimini ve gerçek büyüme ve küçülmeyi birlikte içeren bir melez göstergedir. Bu ölçek bize o yıl ekonominin gerçekte ne kadar büyüdüğünü veya küçüldüğünü göstermez. Bu göstergenin melezliğini anlatan en güzel örnek, güncel fiyatlarla GSYİH nın 2001 yılı verisidir. Tablo 1 den de görüldüğü üzere, 2001 da ekonomi 2000 e göre sabit fiyatlarla yüzde 5,7 oranında küçülmesine rağmen, güncel fiyatlarla GSYİH 2001 yılında 2000 e göre (240.224/166.658=) yüzde 44.1 oranında artmış görünmektedir. Bunun nedeni, 2001 deki enflasyon oranı, aynı yıldaki ekonomik küçülme oranından çok daha büyük bir rakam olduğu için, güncel fiyatlarla GSYİH bu boyutta artmış görünmektedir. Akla şu soru gelebilir, gerçek durumu yansıtmayan bu melez gösterge neden Tablo 1 de yer almaktadır. Bunun iki nedeni vardır; birincisi fiyat değişim etkisinin kabaca ne boyutta olduğunu hissedebilmek, ikincisi ve daha önemlisi ise, bu değer o yıl geçerli olan ortalama dolar kuruna bölünerek dolar cinsinden GSYİH’yı hesaplamada kullanıldığı için tabloda yer almaktadır. Böylece de dolar cinsinden GSYİH değerimizdeki gelişmeleri diğer ülkelerin benzeri göstergeleri ile karşılaştırıp, ülkemizin dünya ölçeğinde durumundaki değişimini karşılaştırmalı olarak görmemize olanak verir. Örneğin Türkiye ekonomik büyüklük sıralamasında dünyada 17 inci sıradadır derken bu gösterge esas alınmaktadır. Şimdi bu tanımların ışığında Tablo 1 deki verileri incelemeye başlayabiliriz.
Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’nin sabit fiyatlarla ekonomik büyüme ve küçülme oranları, 2001 yılı hariç, dünya, Avrupa Birliği ve Gelişme Yolundaki Ülkeler (GYÜ) GSYİH’larının yine sabit fiyatlarla değişimleri ile aynı yönde hareket etmektedir. 2009 yılında da GYÜ ler hariç benzeri paralellik dünya ve AB ile de görülmektedir. Hareket aynı yönde olmakla birlikte, Türkiye’nin GSYİH değişim oranları, özellikle GYÜ lerin GSYİH oranlarındaki değişimin genelde çok gerisinde kalmaktadır. Türkiye’nin sabit fiyatlarla GSYİH büyüme hızlarının GYÜ’lerin sabit fiyatlarla GSYİH büyümelerinden küçük olmasının nedenlerini şöyle özetlemek mümkündür; 1) Türkiye, GSYİH büyüklüğü bakımından dünyanın ilk 20 ekonomisi içinde yer almaktadır. Daha somut bir ifade ile, 2010 yılında, Hollanda’nın arkasından 735,8 milyar dolar ile 17 inci sırada yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin büyüme potansiyel hızı, dünya sıralamasında çok daha geride olan ülkelere göre daralmaya başlamıştır. 2) Türkiye, demokratik bir ülke olarak sendikal hakların kullanılmasında önemli bir yol almıştır. Dolayısı ile büyüme oranlarının gerisinde ucuz işgücü katkısı oldukça azalmıştır. Bununla birlikte Türk ekonomisinde ucuz emek veya emeğin hakkının verilmemesi kayıt dışı istihdamın yaygın olduğu sektörlerde, sendikal haklar kullanılamadığı için sürmeye devam etmektedir. Kayıt dışı ekonomi küçüldükçe, ucuz emeğin büyümedeki etkisi de daralmaktadır. Kayıt dışı ekonominin daralması ise sağlıklı, dengeli ve yolsuzlukların azaldığı bir ekonomik yapı için gereklidir. 3) Türk girişimcileri, değerli TL nedeniyle yurt dışında yatırımlarını büyütmeye başladıkları için de ülkemizdeki büyüme oranları GYÜ’lerin gerisinde kalmaktadır. Bu noktada Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin, Türkiye’den yatırım için çıkan sermayeyi dengelediği ve çok daha fazla olduğu ileri sürülebilir. Doğrudur. Ülkemizde gerçekleşen büyüme hızında, yabancı sermayenin yaptığı iş olanağı yaratan yatırımların da payı vardır. Bu konuda son yargıya varmadan önce ülkemize gelen yabancı sermayenin ne şekilde ve ne amaçla geldiğine bakmak gerekecektir. Bu konuya veriler eşliğinde ileride, ödemeler dengesi başlığı altında, değinilecektir.
Avrupa Birliği’nin GSYİH rakamlarının değişim hızı, Türkiye’nin, Dünya’nın ve GYÜ’lerin hızlarından çok gerisindedir. Bunun nedeni de AB ye üye ülkelerin gelişmiş ekonomiler olmaları, en ileri teknolojiyi kullanmaları, işgücü ortalama eğitim düzeyinin yüksekliği ve bu nedenle işgücü verimliliğinde çok yüksek düzeye ulaşılmış olması nedeni ile ekonomik büyüme potansiyel hızlarının yavaşlamış olmasıdır. Bir diğer unsur da bu ülkelerde nüfus artışının çok düşük olması ve göçmen işçi kabul etme konusunda geçmişteki özendirici politikalardan giderek uzaklaşmalarıdır. En ileri teknolojiyi kullanmak, yeni teknolojik gelişme olmadığı sürece büyüme hızınızın düşük düzeyde kalmasına neden olur. Aynı şekilde işgücü verimliliği, eğitim düzeylerinin 11 yıl ve üzerinde olması nedeniyle, yüksek düzeye ulaştığından, işgücünde verimlilik arttırma marjları daraldığı için büyüme hızı da düşmektedir. Göçmen işgücü konusunda eskisine oranla çok daha seçici davranmak da büyüme hızını etkilemektedir. Bu üç unsur, AB ve ABD ile Japonya gibi gelişmiş ülkeler bakımından büyümenin küçük oranlarda kalması bakımından önemli etkenlerdir.
2001 yılında Türkiye ekonomik kriz nedeni ile sabit fiyatlarla GSYİH’da yüzde 5.7 oranında küçülmesi yaşadığında dünya, AB ve GYÜ lerin büyüme oranlarının da 2000 yılı ve öncesine göre önemli ölçüde düşmüş olduğunu görüyoruz. 2001 yılında, dünyadaki bu büyüme oranlarındaki önemli düşüşün Türkiye’deki GSYİH küçülmesinin daha büyük rakam olarak gerçekleşmesini de etkilediğini kabul etmek gerekir. 2001 yılındaki ekonomik küçülmeyi açıklayabilmek için önce kısaca 2000 yılına göz atmak gerekir. 2000 yılı başında Türkiye, IMF’nin parasal kaynakla da desteklediği bir istikrar programı uygulamaya başlamıştı. Bu program bazı küçük değişikliklerle 2008 yılına kadar uygulanmıştır. 2000 yılı başında başlayan program, bir yandan Pazar ekonomisine yönelik yapısal reformların gerçekleştirilmesini öngörürken, diğer yandan da TL’nin, 2001 yılının Temmuz ayı başına kadar hedef alınan enflasyon oranı kadar değer kaybetmesini ve Temmuz 2001 başından başlayarak dalgalı kura geçmesini öngörüyordu. Kasım 2000 ayına kadar bir yandan 1999 yılında uygulanmaya başlamış bulunan (bankacılık, sosyal güvenlik gibi) yapısal değişim programlarına yönelik düzenlemelere devam edilir ve TL’nin değeri de öngörülen enflasyon uyarınca düzenli olarak değiştirilirken, Kasım ayında, mali piyasadan dövize yönelik 4,0 milyar dolar dolayında spekülatif bir talep gelmiştir. T.C. Merkez Bankası bu talebi derhal karşılamıştır. Dövize yönelik bu atak, TL’nin değerinin büyük ölçekte düşürülmesine yol açamadığı için, döviz alanlar, döviz almak için kullandıkları TL kaynaklarından elde etmekte oldukları gelirlerini kaybetmişler ve dövizden kur etkisi ile bir kazanç da sağlayamamışlardır. Şubat 2001 ayında piyasalardan dövize yönelik ikinci ve daha büyük boyutlu bir atak daha gerçekleşmiştir. Bu döviz talebini de, T.C. Merkez Bankası’nın karşılamasına IMF sıcak bakmadıkları için, TL, programda öngörülenden yaklaşık 5 ay önce, dalgalı kura geçmiştir. Bu süreçte TL dolar karşısında çok ciddi ve önemli ölçekte değer kaybetmiştir. 2 Ocak 2001 günü TL/$ kuru 66.6 kuruş iken (eski TL değeri ile değil, kolay izlenmesi için altı sıfır atıldıktan sonraki değer üzerinden) 27 Şubat 2001 günü 112.5 kuruşa sıçramış ve 19 Ekim 2001 günü 165.1 kuruşa kadar tırmanmıştır. 2 Ocak- 19 Ekim arasında TL’nin değer kaybı (165.1/66.6=) yüzde 147.9 boyutunda olmuştur. Anılan dönemde ve öncesinde, TL’nin bu boyutta değer kaybını haklı gösterecek hiçbir ekonomik gelişme söz konusu değildir. Bu büyük ölçekli devalüasyon ekonominin tüm sektörlerindeki gelişmeleri etkilerken, ileride ilgili tabloları incelerken de görüleceği üzere, dış satımda bir miktar artışa yol açarken dış alımı da ciddi ölçekte daraltmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak bankaların reel sektöre açtığı kredilerin faizleri önemli ölçüde artarken gerçek değerlerinde de daralma görülmüştür. Kamu harcamalarında ciddi kısıntıya gidilmiştir. Bütün bunların bileşik etkisi ile 2001 yılında ekonomi yüzde 5.7 ölçeğinde daralmıştır. 2009 krizi ise, gelişmiş ülkelerde 2008 yılının Mayıs ayında konut kredileri geri ödemesindeki sorunlar nedeniyle başlamış ve 2009 a da yayılmış ve yaygınlaşmıştır. 2000 li yılların ikinci yarısında başlayan ABD ve İngiltere’nin bankacılık sektöründe kredi geri ödeme kabiliyeti düşük kişilere yönelik konut ve tüketici kredilerini genişletme politikaları, 2008 yılından başlayarak, bu borç ödeme kabiliyeti düşük kişilerin konut ve diğer tüketici kredilerini geri ödeyememesine yol açmıştır. Bu durum süratle yaygınlaşmış ve ABD ve İngiliz Bankalarının ülke dışından sağladıkları kredileri ödeyememelerine de neden olmuştur. Bu gelişme zincirleme reaksiyon sonucunda dünya bankacılık sektörünü ve borsalarını krize düşürmüştür. Bu süreçle başlayan ekonomik kriz henüz tümden son bulmamış, artçı dalgaları İzlanda, İrlanda, Portekiz, Yunanistan’ı krize sürüklemiş ve İspanya için de ciddi endişelerin doğmasına neden olmuştur. Bu kriz ve Türkiye’deki gelişimi hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler, bu sitede daha önce yayınlanmış bulunan www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=118 “2009 yılında Türkiye Ekonomisi Ne Kadar Küçüldü?” başlıklı yazıya bakabilirler. Yine bu sitede yer alan “Dünya Ekonomisindeki Son Gelişmeler ve Türkiye” ve “Avrupa Birliği’nin Baş Ağrıtanları ve Türkiye” başlıklı yazılarda Dünya’daki ekonomik krizin 2000 li yıllarda nasıl oluşmaya başladığına ve Türkiye’yi nasıl etkileyebileceğine ilişkin ayrıntılı verilere dayalı değerlendirmeler bulabilirler.

Tablo 1
2001-2010 döneminde GSYİH da yer alan gelişmeler

 

Yıllar

Sabit
Fiyatlarla
%
Güncel
Fiyatlarla
Milyon TL
Milyon
Dolar
olarak
Dünya
GSYİH
Artışı %
Avrupa
Birliği
Artışı %
GYÜ.
Artışı
%

1998



2,56
2,96
2,47

1999
-3.4
104,596
247.544
3,49
3,03
3,15

2000
6.8
166.658
265.384
4,77
3,87
5,82

2001
-5,7
240.224
196.736
2,29
2,09
3,76

2002
6,2
350.476
230.494
2,89
1,40
4,78

2003
5,3
454.781
304.901
3,62
1,56
6,25

2004
9,4
559.033
390.387
4,93
2,69
7,54

2005
8,4
648.932
481.497
4,55
2,16
7,27

2006
6,9
758.391
526.429
5,21
3,46
8,21

2007
4,7
843.178
648.625
5,34
3,19
8.73

2008
0,7
950.534
742.094
2,83
0,76
6,01

2009
-4,8
952.559
616.703
-0,58
-4,10
2,51

2010
8,9
1.105.101
735.828
4,77
1,65
7,07

2001-2010
Birikimli
Artış %
 

 

46,1

 

 

663,1

 

 

277,3

 

 

42,0

 

 

15,7

 

 

82,4

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, Hazine Müsteşarlığı ve IMF veri tabanları ile o verilerden yapılan hesaplamalar.
Tablo 1 in son kolonundaki 2001-2010 birikimli değerlerine bakıldığında, Türkiye’de sabit fiyatlarla GSYİH 10 yıllık dönemde yüzde 46,1 oranında büyümüşken, güncel fiyatlarla GSYİH yüzde 663,1 gibi astronomik boyutta ve dolar cinsinden GSYİH ise yüzde 277,3 oranında çok büyük artış göstermiş olduğu görülür. Bu farklı oranların nereden kaynaklandığını, yeni Tablolar eşliğinde açıklamadan önce, Tablo 1 den genel nitelikli iki saptama yapmak uygun olacaktır. İlk olarak 2004 yılından başlayarak 2009 yılına kadar Türkiye’de ekonomik büyüme hızının süratle düştüğü ve eksiye döndüğü gözlemlenmektedir. İkinci olarak da, Türkiye’nin 10 yılda sabit fiyatlarla GSYİH yüzde 46,1 oranında arttırması, dünya ortalaması olan yüzde 42,0 nin biraz üzerinde kalırken, AB ortalamasını çok önemli ölçüde aşmış, ancak GYÜ’lerin birikimli büyüme oranlarının ciddi şekilde gerisinde kalmıştır. Türkiye’nin GSYİH’nın, 10 yıllık dönemde yüzde 46,1 oranında artıyor görünmesinde, biraz sonra ayrıntısına değinilecek olan milli gelir hesaplarında 2006 yılında yapılan bir değişiklik de çok önemli rol oynamıştır.
Bu noktada okurun aklına, “birikimli” sözcüğü ile anlatılmak istenen nedir sorusu gelmiş olabilir. Bunun anlamı 2010 değerlerinin 2000 değerlerine bölünmesi ile ortaya çıkan orandır. Diğer bir deyişle dönemin tümüne ait gelişmedir. Tablo 1 deki verileri kullanarak açıklamak gerekirse, güncel fiyatlarla GSYİH birikimli değer artışı şöyle hesaplanmıştır (1.105.101/265.384=) 663.1. Okur, aynı işlemi dolar cinsinden GSYİH rakamlarına uygulayarak, yüzde 277.3 rakamının sağlamasını yapabilir. Birikimli değer bu yöntemle kolayca hesaplanabileceği gibi, her yılın büyüme rakamları birbirinin üzerine eklenerek (toplama değil çarpma yöntemi ile) de hesaplanabilir.

Tablo 2
2001-2010 döneminde GSYİH da yer alan % değişmeler

 

Yıllar

Sabit
Fiyatlarla
%
Güncel TL
Fiyatlarla
%
Dolar
Cinsinden
%
Dünya
GSYİH
Artışı %
Avrupa
Birliği
Artışı %
GYÜ.
Artışı
%
2001
-5,7
44,1
-25,9
2,29
2,09
3,76
2002
6,2
45,9
17,2
2,89
1,40
4,78
2003
5,3
29,8
32,3
3,62
1,56
6,25
2004
9,4
22,9
28,0
4,93
2,69
7,54
2005
8,4
16,1
23,3
4,55
2,16
7,27
2006
6,9
16,9
9,3
5,21
3,46
8,21
2007
4,7
11,2
23,2
5,34
3,19
8.73
2008
0,7
12.7
14,4
2,83
0,76
6,01
2009
-4,8
0.2
-16,9
-0,58
-4,10
2,51
2010
8,9
16,0
19,3
4,77
1,65
7,07
2001-2010
Birikimli
Artış %
 

 

46,1

 

 

663,1

 

 

277.3

 

 

42,0

 

 

15,7

 

 

82,4

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, Hazine Müsteşarlığı ve IMF veri tabanları ile o verilerden yapılan oransal hesaplamalar.
Tablo 1 de 1998 yılında sadece dünya, AB ve GYÜ’lerin büyüme hızlarına yer verilmiştir. Bunun nedeni de 2001 yılında Türkiye’nin ekonomik küçülme yaşadığı dönem öncesinde dünya, AB ve GYÜ’lerin ekonomik büyüme rakamlarını görerek 2001 de bu grupların büyüme hızlarının da ne kadar gerilediğini görebilmektir. Tablo 1 de Türkiye ile ilgili olarak yer alan TL ve dolar cinsinden GSYİH rakamlarının bir önceki yıla göre artış oranlarına çevirerek yeniden düzenlenir ise Tablo 2 deki verileri elde edilir. Böyle bir yola gitmenin tek nedeni oransal değişmeleri bir arada ve karşılaştırılabilir bir biçimde görmektir.
Tablo 2 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, güncel TL değerleri üzerinden GSYİH’nın bir önceki yıla göre değişim oranları sabit fiyatlı GSYİH değişim değerlerinin çok üzerindedir. Bunun nedeni de, yukarıda açıklandığı üzere, güncel fiyatlarla GSYİH değişim değerlerinin içinde yüksek değerli enflasyondan kaynaklanan artışların da yer almasıdır. Dolar cinsinden GSYİH değerlerinin bir yıl öncesine göre değişim oranları da sabit fiyatlarla GSYİH değişim oranlarının çok üzerindedir. Bunun nedeni de TL’nin dolar karşısında değer kazanmasıdır. Tablo 2 de 2001 ve 2009 yıllarında dolar cinsinden GSYİH’nın küçülme oranı da sabit fiyatlarla GSYİH küçülmelerinin çok üzerindedir. Bütün bunları nasıl açıklanabilir? Güncel TL cinsinden GSYİH artış oranları, incelenen dönemdeki enflasyon oranlarından etkilenmiştir. Bu boyuta biraz sonra değineceğiz.

Tablo 3
Türkiye ve ABD’deki enflasyon oranları
ve TL-$ kurları
 

Yıllar

S.F.
GSYİH %
Türkiye
TÜFE %
ABD
TÜFE %
TL/$
Kuru
2000
6.8
39,00
3,43
0.63
2001
-5,7
68,49
1,55
1,22
2002
6.2
29,71
2,62
1,52
2003
5,3
18,40
1,91
1,49
2004
9,4
9,35
3,21
1,43
2005
8,4
7,72
3,67
1,35
2006
6,9
9,65
2,20
1,44
2007
4,7
8,39
4,09
1,30
2008
0,7
10,06
0,70
1,28
2009
-4,8
6,53
1,92
1,54
2010
8,9
6,40
1,37
1,50
2001-10
46,1
351,91
25,77
22.95

Kaynak: IMF ve Hazine Müsteşarlığı veri tabanlarındaki tablolardan alınmış ve hesaplanmıştır.
Dolar cinsinden GSYİH artışlarının yüksek oranlarda düşmesi, TL’nin bu kriz yıllarında dolar karşısında değer kaybetmesi iken, yüksek oranların olduğu yıllarda TL’nin dolar karşısında önemli ölçüde değer kazanmasıdır. Tablo 1 ve 2 de yer alan Güncel TL ve dolar cinsinden GSYİH rakamlarındaki büyük oranlı değişimlerin enflasyon ve TL/dolar kurundaki gelişmelerden nasıl etkilendiğini Tablo 3 de yer alan bilgilerden öğrenebiliriz.
Tablo 3 de sabit fiyatlarla Türkiye’de GSYİH değişim oranları yanında üç bilgi daha yer almaktadır. Bunlar, Türkiye ve ABD’deki enflasyon oranlarındaki yıllık değişimler ile TL/dolar kurunun yıllık ortalama değerlerinin değişimleridir. Okurun aklına, TL’nin ve doların değerinin günlük piyasa hareketleri ile her an değiştiği bir ortamda, yıllık ortalama kurların nasıl hesaplandığı sorusu gelebilir. Bunun en basit ve kolay anlaşılır yanıtı, TÜİK’in yıllık TL ve dolar cinsinden açıkladığı GSYİH değerlerinin birbirine bölünmesinden elde edilen değerler olduğudur. Ayrıca bu değer, günlük kurlara dayanılarak T.C. Merkez Bankası tarafından da hesaplanmaktadır.
Tablo 3 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001-2010 döneminde sabit fiyatlarla GSYİH yüzde 46.1 oranında artarken, aynı dönemde birikimli enflasyon Türkiye’de yüzde 351.91 boyutunda yükselmiştir. Birikimli enflasyonu 2001 yılındaki yüzde 68,69 luk yüksek oranını aynı yıl TL’nin devalüe edilerek değer kaybettiğini de göz önünde bulundurarak, dışlarsak, bu kez bulduğumuz değer yüzde 168.21 düzeyinde olur. 2002-2010 arasında Türkiye’de enflasyon birikimi yüzde 168.21 iken, ABD’de aynı dönemde birikimli enflasyon yüzde 23,84 düzeyindedir. İki ülke arasında enflasyon farkı (168,21-23,84=) 144.37 puan gibi çok büyük boyutta iken TL’nin dolar karşısında sadece yüzde 22.95 değer kaybetmesinin anlamı, bu dönemde, TL, dolar karşısında çok büyük ölçüde değer kazanmış olması demektir. İşte TL’nin dolar karşısında büyük boyutlu değer kazanması nedeni ile 2001-2010 döneminde sabit fiyatlarla GSYİH yüzde 46,1 oranında büyüyebilmişken, dolar cinsinden GSYİH yüzde 277,3 gibi çok yüksek bir artış göstermiştir.
Bir ülkenin parasının dünyanın en büyük ekonomisinin parası karşısında değer kazanması, sağlıklı ve uzun süre sürdürülebilir politikaların sonucunda gerçekleşmiş ise, hem önemli hem de övünç kaynağı olmalıdır. Eğer bu değer kazanma, sağlıklı olmayan ve uzun süre sürdürülemeyecek politikaların ürünü ise, ülke ekonomisi geleceğe yönelik büyük bir kur ve kriz riskini de sırtlamış olur. Bir ekonomideki kur ve kriz riski büyüdükçe, ulusal ve yabancı iş ve mali çevreleri yeni yatırım yapma veya ülkeden çıkma konusunda karar almada duraksar ve risklerini küçük boyutta tutabilmek için yatırımlarını erteleme yoluna gidebilir ve ülkeden erken çıkma kararı alabilirler.
Şimdi de 2006 yılında yapılan milli gelir hesaplarına ilişkin değişiklik ve onun etkisine göz atabiliriz. Bu amaçla Tablo 4 düzenlenmiştir. 2006 yılında TÜİK, GSYİH hesaplarını Avrupa Birliği’nde kullanılan Avrupa Hesaplar Sistemi’ne (ESA) göre güncellemiştir. Bu güncelleme ile Türkiye’nin TL ve dolar cinsinden GSYİH rakamları yüzde 31.7 oranında artmıştır. 2006 sonrasındaki GSYİH rakamları da bu yeni esasa göre hesaplanmaya devam etmiştir. TÜİK 2006 yılı verilerinde yer alan bu değişikliğe yol açan hesaplama yöntemini geçmiş yıllara da uyarlamıştır. Tablo 4, incelediğimiz 2000-2010 dönemi verilerini eski ve yeni GSYİH verilerini içerecek şekilde düzenlenmiştir. Görüleceği üzere, bu yöntemin geriye doğru uygulanması ile, her yılın TL ve dolar cinsinden GSYİH değerleri yüzde 30 dolayında değişim göstermiştir. Radikal Gazetesi ekonomi köşe yazarlarından eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, GSYİH hesaplamalarındaki bu değişiklikleri, “Köşeyi Döndük” başlığı ile vermiştir[1]. Eğilmez yazısında, “adrese dayalı nüfus kayıt sistemiyle 73 milyon olan nüfusumuzu 70 milyona düşürdüğümüz göz önüne alınırsa, kişi başına gelirimiz de 5,480 dolardan 7,500 dolar düzeyine yükselmiş olacak” değerlendirmesini de yapmıştır. Eğilmez’in bu değerlendirmesindeki veriler üzerinden küçük bir hesaplama yapılırsa, AB normlarını uygulamakla, GSYİH rakamı yüzde 31,7 artmasına rağmen, adrese dayalı nüfus kayıt sistemi ile nüfusun 3 milyondan fazla olarak azalmasının etkisi de eklenince kişi başına milli gelir artışı (7.500/5.480=) yüzde 36.9 düzeyinde olmuştur. Cumhuriyet Gazetesi ise bu gelişmeyi “TÜİK’le Hedefler Tutar” başlığı ile vermiş ve şu değerlendirmede bulunmuştur; “Başbakan Erdoğan’ın 10 bin dolarlık kişi başına gelir hedefine, bir gecede 2 bin 500 dolar zenginleştiren TÜİK rakamlarıyla bir adım daha yaklaşıldı. Hesaplama yönteminde yapılan değişiklikle cari açık, bütçe açığı, kamu borcu gibi Türkiye ekonomisinin en zayıf noktaları da sorun olmaktan çıktı.[2]” Diğer bir deyişle GSYİH birdenbire yüzde 31,7 düzeyinde artarken cari açık, bütçe açığı ve kamu borcu, ülke borcu gibi rakamlar değişmediği için bunların GSYİH’ya oranları otomatik olarak küçülmüştür.

Tablo 4
2006 yılı GSYİH hesaplama değişikliği ve etkileri

Yıllar
Eski seri
Milyar TL
Yeni seri
Milyar TL
Artış
%
Eski seri
Milyar $
Yeni seri
Milyar $
Artış
%
2000
127,8
166,7
30,4
202,9
265,4
30.8
2001
188,1
240,2
27,7
154,1
196,7
27,6
2002
278,2
350,5
26,0
181,0
230,5
27,3
2003
358,7
454,8
26,8
239,0
304,9
27,6
2004
428,9
559,0
30,3
299,5
390,4
30,4
2005
486,4
648,9
33,4
360,9
481,5
33,4
2006
575,8
758,4
31,7
399,7
526,4
31,7
2000/06
% artış
 

350.5

 

354,9

 


 

97,0

 

98,3

 


Kaynak: TÜİK veri tabanı.
Tablo 1, 2 ve 3 te yer alan bilgiler, TÜİK’in 2006 yılında uyguladığı AB normlarına göre oluşan veriler olduğu için Tablo 4 de yer alan bilgilere dayanarak anılan Tablolarda bir değişiklik yapılmasına da gerek kalmamıştır. Tablo 4, sadece GSYİH hesaplamalarında kullanılan ve önemli bir değişikliğe yol açan hesaplama yönteminin somut etkisini okurlara gösterebilmek amacıyla konulmuştur. Yeni yöntemle GSYİH hesaplanmasının yanında bir de 2007 yılında ilk defa Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne (ADNKS) geçilmesi sonucunda nüfusun azalmasının dolar cinsinden kişi başına milli geliri nasıl etkilediği de Tablo 5 de yer alan verilerden sadece 2006 yılına kadar somut olarak görülmektedir. İzleyen yıllarda eski seri sürdürülmediği için seride kesiklik yaşanmıştır. Bunun etkisine biraz sonra değinilecektir. Diğer bir deyişle GSYİH hesaplama yöntemi ve nüfusun daha düşük düzeye indirilmesi kağıt üzerinde ülke ve kişisel bazda ani bir zenginleşmeye yol açmıştır.
Tablo 5 in incelenmesinden de görüleceği üzere, milli gelir hesaplarının yeni yöntemle hesaplanmasının geçmişe uyarlanması, 2004 öncesinde kişi başına milli geliri sadece 1.000 dolara yakın bir boyutta etkilemişken, 2004 yılından sonra bu etki önce 1.300 dolar ve üzerine çıkmış ve daha sonra bu fark 2006 yılında 1.827 dolara kadar yükselmiştir. GSYİH hesaplamalarındaki yöntem değişikliğinin, yıllar itibariyle kişi başına GSYİH rakamlarını değişik ölçüde etkilemesi ve bu değişikliğin de son yıllarda büyük rakamlara erişmesi düşündürücüdür. Yöntem değişikliğinin kişi başına GSYİH yıldan yıla değişik boyutta etkilemesi ve bu etkinin ilerleyen yıllarda daha büyük miktarlarda oluşmasının nedeninin TÜİK tarafından açıklanmasında yarar vardır. Tablo 6 daki nüfus serisindeki 2004 yılı öncesine yönelik 1.4 milyon kişilik kırılma bu farklılığı açıklamak için yeterli değildir.

Tablo 5
Kişi Başına Milli gelir hesapları üzerinde,
yeni yöntemle GSYİH hesaplaması ile
ADNKS’nın etkileri

Yıllar
Eski Yöntemle
Kişi Başına
Milli Gelir $
Yeni Yöntemle
Kişi Başına
Milli Gelir $
 

Artış $

2000
3.158
4.130
972
2001
2.366
3.021
655
2002
2.742
3.492
750
2003
3.574
4.559
985
2004
4.422
5.764
1.347
2005
5.264
7.022
1.758
2006
5.759
7.586
1.827
2007
v.y.
9.238
v.h.
2008
v.y.
10.438
v.h.
2009
v.y.
8.559
v.h.
2010
v.y.
10.079
v.h.

v.y.= veri yok. v.h.= bir verinin olmaması nedeni ile diğer veri hesaplanamadı.
Kaynak: TÜİK veri tabanı
2006 sonrasında eski yöntemle GSYİH verileri üretilmeye devam etmediği için Tablo 5 de 2007 sonrasında kişi başına milli gelirin etkileniş boyutunu somut olarak görebilmek olanağı kalmamıştır, o nedenle de Tablo 5 de 2007 sonrası için “veri yok ve veri hesaplanamamıştır” açıklamasını koyma zorunluluğu doğmuştur. İstatistik yöntemlerinde değişiklik yapıldığı zaman eski ve yeni serilerin en az on yıl süre ile birlikte yayınlanması bilimsel araştırma yapanlara kolaylık sağlamış olur. Ancak, ne yazık ki, böyle bir uygulamaya ülkemizde pek özen gösterilmemektedir.
İşin ilginci, ADNKS sonuçlarına göre, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kayıtlı seçmen sayılarını da 4 milyona yakın düşürmüştü. Ancak daha sonra seçmen sayılarına ilişkin verileri YSK yeniden artırmıştır. TÜİK’in ADNKS sonuçlarına göre değişen gerek nüfus ve gerek seçmen sayılarına ilişkin ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=125 adresinde kayıtlı yazıya bakabilirler.
Sabit fiyatlarla GSYİH değerinin 2000-2010 döneminde gerçek anlamda 46,1 oranındaki büyümesinin Türkiye’de hangi ölçüde iş olanağı yarattığına da kısaca göz atmak uygun olacaktır. Zira ortalama yüzde 4,6 oranındaki ekonomik büyüme, tanımı gereği iş olanağını da arttırması ve artan milli gelirin adaletli ve dengeli paylaşımını da içermek durumundadır. Ekonomide yüzde 46.1 oranındaki gerçek büyümenin iş yaratma etkisini gözlemeyebilmek için Tablo 6 düzenlenmiştir.

Tablo 6
2000-2010 dönemi işgücü verileri (000 eklenerek ve % olarak)
Yıllar
15 yaş
üzeri nüfus
 

İşgücü

İş
Bulan
Katılım
erkek %
Katılım
kadın %
Sabit Fiy.
GSYİH %
2000
46.211
23.078
21.581
73,7
26,6
6,8
2001
47.158
23.491
21.524
72,9
27,1
-5,7
2002
48.041
23.818
21.354
71,6
27,9
6,2
2003
48.912
23.640
21.147
70,4
26,6
5,3
2004
47.544
22.016
19.632
70,3
23,3
9,4
2005
48.359
22.455
20.067
70,6
23,3
8,4
2006
49.174
22.751
20.423
69,9
23,6
6,9
2007
49.994
23.114
20.738
69.8
23,6
4,7
2008
50.772
23.805
21.194
70,1
24,5
0.7
2009
51.686
24.748
21.277
70,5
26,0
-4,8
2010
52.541
25.641
22.594
70,8
27,6
8.9
2004-10
4.997
3.625
2.962

Kaynak: TÜİK veri tabanı.
Tablo 6 nın incelenmesinden de görüleceği üzere, 2004 yılı verilerinde 2003 yılına göre bir kırılma vardır. Tablodan da görüldüğü üzere, 15 yaş ve üzeri nüfus, işgücü, iş bulanların sayılarında 1,4 milyon kişiye yakın küçülme vardır. TÜİK, ADNKS sonuçlarını sadece 2004 yılına kadar geri uyarladığı için seride bir kesilme söz konusu olmaktadır. Oysa anımsanacağı üzere, aynı TÜİK, 2006 yılında GSYİH hesaplamasını AB normlarına göre yaptığında buna ilişkin seriyi daha uzun süreli olarak geriye doğru uyarlamıştı. ADNKS sonuçlarının 2004 de kadar geriye uyarlanması, Tablo 6 da 2000-2010 dönemi için anlamlı bir karşılaştırmaya izin vermemektedir. O nedenle işgücü verilerine yönelik değerlendirmeleri 2004-2010 dönemi ile sınırlamak zorunda kalınmıştır.
Tablo 6 nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2004-2010 döneminde çalışma yaşındaki nüfusu gösteren veri olan 15 yaş ve üzeri nüfus (4.997/47.544=) yüzde 10.5 oranında artmış görünürken, iş bulan sayısı (2.962/19.632=) yüzde 15.1 oranında artmış görünmektedir. Bu gelişmeleri somut rakamlarla ifade etmek gerekirse, 15 yaş ve üzeri nüfus 5 milyon kişiye yakın artmasına karşılık işgücündeki artış 3,6 milyon düzeyinde olmuş ve bu işgücünün de yaklaşık 3 milyonu iş bulabilmiş görünmektedir. Bir önceki cümlelerde bilinçli olarak “görünmektedir” sözcüğü ile bitirilmiştir. Çünkü Tablo 6 da yer alan TÜİK’in işgücü verilerinde göz ardı edilmeyecek tutarsızlıklar vardır. Tutarsızlık ekonomi yüksek oranda büyürken iş bulanların sayısındaki artış çok küçük düzeylerde gerçekleşirken, ekonominin daraldığı ve hatta küçüldüğü dönemlerde şaşırtıcı biçimde iş bulan sayısının arttığı görülmektedir. Bu tutarsızlığı somut bir biçimde sergileyebilmek için Tablo 6 da yer alan bilgilerden ikisini ayrı bir tablo halinde görmekte yarar vardır. Bu amaçla Tablo 7 düzenlenmiştir.

Tablo 7
İş bulanların sayısındaki değişme ile GSYİH büyümesi arasındaki çarpık ilişki
Yıllar

 

İş bulan
000
eklenerek

İş bulanlarda
bir önceki yıla
göre değişme
000 eklenerek
S.F.
GSYİH
Değişme
%
2000
21.581

6,8
2001
21.524
-57
-5,7
2002
21.354
-170
6,2
2003
21.147
-207
5,3
2004
19.632
Seri kırılması
9.4
2005
20.067
435
8,4
2006
20.423
356
6,9
2007
20.738
315
4,7
2008
21.194
456
0.7
2009
21.277
83
-4.8
2010
22.594
1.317
8,9

Kaynak: TÜİK veri tabanı ve bu veriler üzerinden yapılan hesaplar.
Tablo 7 nin incelenmesinden de görüleceği üzere, 2000-2001 döneminde ekonomik küçülme yaşanırken iş bulanların sayısı azalmış ve bu azalma izleyen yıllarda ekonomide yüzde 5-6 aralığında büyüme yer alırken de devam etmiş iken, 2005 yılı sonrasında ekonomik büyüme oranları sürekli küçülüp eksiye dönerken iş bulan sayısı artmaya devam etmiştir. Ekonomide büyümenin yüzde 0.7 ye indiği yıl iş bulanların sayısı 456 bin kişi artabilmiştir. 2010 yılında iş bulan sayısındaki artış ise çok sıra dışı bir boyuta ulaşmış görünmektedir. TÜİK’in işgücü verilerindeki değişimler, ekonomik gerçeklerle uyumlu ve anlamlı bir çizgi izlememiştir. Dolayısı ile de 2004-2010 dönemindeki iş bulan sayısını sağlıklı ve mantıklı olarak açıklayabilme olanağı yoktur. Bu durum zihinlerde, TÜİK’in işgücü verilerine yönelik soru işaretlerinin artmasına da neden olmaktadır.
GSYİH’daki gelişmeleri ve bunun iş bulanlar üzerindeki etkilerini incelemeyi bu kadar ile sınırlı tutarak, şimdi bu büyümenin ve TL’nin aşırı değer kazanmasının, Türkiye’nin dış satım, dış alım, dış ticaret ve cari işlemler dengeleri nasıl etkilemiş veya etkilenmiştir onu incelemeye başlanabilir.
Dış satım, dış alım, ticaret ve cari işlemler dengelerindeki gelişmeler
2000-2010 döneminde Türkiye’nin dış ticaretindeki gelişmeler Tablo 8 de yer almaktadır. Tablonun incelenmesinden de görüleceği üzere, dış satım ve dış alımlar 2001 ve 2009 kriz yılları hariç hızla artma eğilimi içinde olmuştur. Ancak dış alımlar, dış satımlardan daha hızlı büyüdüğü için kriz yılları hariç dış ticaret açığı da sürekli artmıştır. Dış ticaret açıklarına paralel olarak da cari işlemler açıkları, kriz yılları hariç hızlı bir artış eğilimi göstermiştir. 2001 kriz yılında cari işlemler dengesi fazlaya dönüşmüşken, 2009 yılı krizinde cari işlemler dengesi küçülen bir açık vermiştir.
Bu noktada dış ticaret açığı ve cari işlemler dengesi kavramlarını tanımlamak uygun olacaktır. Dış ticaret açığı, dış alımların “cif” değeri ile dış satımların “fob” değeri arasındaki ortaya çıkan açıktır. Bu ifadedeki “cif” kısalması dışarıdan alınan mal için ödenen fiyat ile onun sigorta ve navlun giderini de içermektedir. Aynı ifadedeki “fob” kısaltması da dışarıya sattığımız malın nakil aracına yüklenmiş olduğu andaki değerini ifade eder. Dolayısı ile sigorta ve navlun değerleri dahil değildir. Cari işlemler dengesi ise, dış ticaret açığının, hizmetler ticareti dengesinden elde edilen fazla veya açık ile toplanmasından ortaya çıkan açık veya fazladır. Hizmetler ticareti dengesi ise turizm, bankacılık, sigorta, taşımacılık ve benzeri hizmetlerinin dış ticaretinden kaynaklanan fazla veya açığı ifade etmektedir. Türkiye hizmetler ticaretinden fazla verdiği için, dış ticaret açığını küçültmekte ve sonuçta dış ticaret açığından küçük bir cari işlemler açığı ile karşılaşılmaktadır.
Türkiye’nin 2001-2010 arasındaki on yıllık döneminde dış ticaret dengesi toplam olarak 301.153 milyon dolar açık vermiştir. Bu açığın oluşmasındaki temel unsur TL’nin, dolar ve avro gibi dövizler karşısında aşırı değer kazanmasıdır.
Bu noktada okurun aklına dış ticaret açıklarını neden toplama yoluna gidildiği sorusu gelebilir. Bu yola gidilmesinin nedeni, dönem boyunca ortaya çıkan açığın boyutunu görmektir. Çünkü dönem boyunca bu açık çeşitli kaynaklarla finanse edilmiştir. Her yıla ilişkin açıkların her yıl hangi kaynaklarla finanse edildiğini anlatmak hem çok uzun olacak hem de benzeri bilgiler tekrarlanacaktır. Dolayısı ile tüm dönemi birlikte incelemek daha kısa bilgi paylaşımını gerektirecektir. 301.2 milyar dolar boyutundaki 2001-2010 dönemi toplam dış ticaret açığı, 2010 yılı GSYİH olan 735.8 milyar doların yüzde 40.9 eşit bir değerdir. Bu boyutta bir dış ticaret açığına daha önceki onar yıllık dönemlerde ulaşılmak bir yana yaklaşılmasını düşünmek bile bir kabus görmekle eşdeğerdi.
TL’nin aşırı değer kazanmasının yol açtığı sürekli büyüyen dış ticaret açıkları ülke ekonomisi açısından sorun yaratabileceği gibi, finansman baskısı nedeniyle izlenecek dış politikalarda ülkenin hareket kabiliyetini de daraltabilir.
Dışarıya sattığımız mallar için yabancıların ödediği bedellerin içinde ve dışarıdan aldığımız mallar için ödediğimiz bedellerin içinde de, o malın üretiminde çalışan işçilerin ücret ödemeleri, ham madde ile enerji ödemeleri de yer alır. Dolayısı ile sürekli ve büyüyen dış ticaret açıkları vermek işsizlik ithal etmek anlamını da taşır. O nedenle, 2001-2010 döneminde 301.2 milyar dolar dış ticaret açığı vermekle ülkedeki işgücüne iş olanağı yaratılamamış, bu değer için de yer alan ara malları ülkemizde üretilememiş demektir. Tablo 6 da görülen erkek ve kadınların işgücüne katılım oranlarının diğer ülkelerdeki oranlardan düşük kalmasına da yol açmaktadır. Ayrıca işsizlik ekonominin ve sosyal dokunun önde gelen sorunu olma konumunu korumaktadır.

Tablo 8
2000-2010 döneminde dış ticaretteki ve dengesindeki gelişmeler
Milyon dolar ve % olarak


Yıllar
 

Dış satım
F.O.B.

 

Dış alım
C.İ.F.

Dış Ticaret
Açığı
Milyon $
Cari İşlemler
Dengesi
Milyon $
S.F.
GSYİH
%
2000
27.775
54.503
22.057
-9.920
6,8
2001
31.334
41.399
3.363
3.760
-5,7
2002
36.059
51.554
6.390
-626
6,2
2003
47.253
69.340
13.489
-7.515
5,3
2004
63.167
97.540
22.736
-14.431
9,4
2005
73.476
116.774
33.080
-22.309
8,4
2006
85.535
139.576
41.056
-32.249
6,9
2007
107.272
170.063
46.852
-38.434
4,7
2008
132.028
201.964
53.021
-41.959
0,7
2009
102.143
140.929
24.850
-13.991
-4,7
2010
113.976
185.535
56.316
-48.528
8,9
2001-10
301.153
216.282

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı
TL’nin sürekli değer kazanmasından kaynaklanan devamlı miktarı büyüyen dış ticaret açıklarının ekonomi için içerdiği riski daha net gösterebilmek için Tablo 9 düzenlenmiştir. Tablo 9 un incelenmesinden de görüleceği üzere, 2006 yılına kadar gerek dış ticaret ve gerek cari işlemler açıklarının dolar cinsinden GSYİH ya oranları hızla büyümüştür. Üstelik bu büyüme dolar cinsinden GSYİH’nın, sabit fiyatlarla GSYİH artışından çok daha hızla arttığı bir dönemde olmuştur. Bu oranlar 2007 ve 2008 yıllarında küçük boyutta düşmüştür. 2009 yılında TL’nin dolar karşısında değer kaybına uğraması sonucu dış alımların hızla düşmesi açıkların boyutunu küçülttüğü için oranlarda da büyük düşüş gözlemlenmiştir. 2010 yılında bir yandan TL’nin yeniden değer kazanması, ekonominin yüzde 8.9 büyümesi sonucu dış ticaret ve cari işlemler açıkları hızla büyümüş ve açıkların dolar cinsinden GSYİH’ya oranı da 2006 yılı düzeyine sıçramış, hatta cari işlemler açığı 2006 oranını bile aşmıştır.
Tablo 8 ve 9 TL’nin dolar ve diğer dövizler karşısında değer kazanmasının durup, değer kaybetmeye dönmesi halinde dış satımda küçük bir artışı özendirirken, dış alımların çok hızla düşmesine yol açarak dış ticaret ve dolayısı ile cari işlemler açığını düzelttiğini göstermektedir. Tablo 8 den 2001 ve 2009 verileri bunu somut bir biçimde göstermektedir.

Tablo 9
Dış ticaret açıkları ile cari işlemler açıklarının dolar
cinsinden GSYİH’ya oranlarının gösterdiği gelişmeler

Yıllar
 

S.F.GSYİH
Değişimi %

GSYİH
Milyon
dolar
$ cinsinden
GSYİH
Değişimi %
Dış Ticaret
Açığı/
GSYİH
 

Cari işlemler
Açığı/GSYİH

2001
-5,7
196.736
-25,9
1,71
+1,91
2002
6,2
230.494
17,2
2,77
0,27
2003
5,3
304.901
32,3
4,42
2,46
2004
9,4
390.387
28,0
5,82
3,70
2005
8,4
481.497
23,3
6,87
4,63
2006
6,9
526.429
9,3
7,80
6,13
2007
4,7
648.625
23,2
7,22
5,93
2008
0,7
742.094
14,4
7,14
5,65
2009
-4,8
616.703
-16,9
4,03
2,27
2010
8,9
735.828
19,3
7,65
6,59

Kaynak: Tablo 1, 2 ve 8 deki bilgilerden yararlanarak hesaplanmıştır.
Dış ticaret ve cari işlemler açıklarının büyümesi ve dolar cinsinden GSYİH’ya oranlarının da yükselmesi, TL’nin dolar ve diğer dövizler karşısında ani ve hızlı değer kaybı riskini de beraberinde taşımaktadır. TL’nin ani bir değer kaybı riski için, baskının nasıl arttığını gösteren bir başka hesap da şudur. 2001 yılında dış ticaret açığının dış satıma oranı (3.363/31.334=) yüzde 10,7 iken, bu oran 2010 yılında (56.316/113.976=) yüzde 49,4 e yükselmiştir. Diğer bir deyişle 2001 yılında dış ticaret açığını kapatabilmek için dış satımları yüzde 10.7 arttırmak yetebilecek iken, 2010 yılı dış ticaret açığını kapatabilmek için dış satımın yüzde 49,4 oranında artması gerekmektedir. Bu boyutta dış satım artışı sağlamanın ne denli zor olduğu kolayca anlaşılır. Dış ticaret açığının dış satım gelirlerinin yarısına ulaşmış olmasının bir anlamı daha vardır. Türkiye sanayi kuruluşlarının üretimde yarattıkları katma değerin 2001-2010 döneminde giderek daha düştüğü ve ulusal ara malları sanayi ürünleri yerine dış alımla gelen ara mallarının üretim içindeki payının giderek arttığı anlaşılmaktadır.
Bu gelişmeyi otomotiv sanayiinden bir örnekle açıklamak uygun olacaktır. Otomotiv sanayinin seçilmesinin nedeni, üretilen ürünün bünyesine yüzlerce yan sanayi ara mallarının girmesi nedeniyledir. Bu durumu inceleyebilmek için Tablo 10 düzenlenmiştir. Tablo 10 un incelenmesinden de görüleceği üzere, binek otoları dış satımı, 2001, 2002 ve 2010 yılı hariç dış alımlardan fazla olagelmiştir. 2010 yılında dış alımların dış satımları geçmesi geçici bir durum mudur yoksa kalıcı mı olacaktır, bunu ancak 2011 ve 2012 yıllarını da gördükten sonra söyleyebilmek olasıdır. Ancak “taşımacılık araçları aksam ve parçaları” dış ticareti 2001-2010 döneminde büyük ölçekte açık veregelmiştir. Bu durumu otomotiv yan sanayi, kendi gereksinimini karşılayabilmek için, devamlı ve artan dış ticaret açığı veriyor şeklinde yorumlayanlar vardır. Bu tümüyle yanlış bir yorumdur. Çünkü, Türkiye’nin “taşımacılık araçları aksam ve parçaları” dış satımı dış piyasalarda iki amaçla kullanılmaktadır. Büyük bölümü o ülkelerin otomotiv sanayinde ara malı olarak kullanılırken bir kısmı da dışarıya satılan binek otoları ve diğer araçlarının servis istasyonlarında yedek parça olarak kullanılmaktadır. Benzeri şekilde, “taşımacılık araçları aksam ve parçaları” dış alımı da Türkiye’de iki şekilde kullanılmaktadır. Büyükçe bir bölümü ulusal otomotiv sanayince ara malı olarak kullanılırken, daha küçük bölümü dış alımla gelen otomotiv ürünlerinin servis istasyonlarında yedek parça olarak kullanılmaktadır. Ancak TÜİK ve Sanayi Odaları bu farklı kullanımlar için ayrıca istatistik üretmedikleri veya ürettikleri istatistikleri topluma açmadıkları için alt kullanımlar için durumu daha net gösteren bir tablo hazırlanamamıştır. Ancak, ülkemizde stok finansman maliyetinin yüksekliği göz önüne alındığında dış alımla gelen “taşımacılık araçları aksam ve parçaları”nın yedek parça olarak servis istasyonlarında bulunan boyutunun oldukça küçük bir bölüm olması rasyonel işletmecilik gereğidir. Bu durumda, dış alımla gelen “taşımacılık araçları aksam ve parçaları”nın büyük bölümünün ulusal otomotiv sanayinde ara malı olarak kullandığını kabul edilmesi hata marjı çok küçük bir düşünce olur.
Tablo 10 dan da görüldüğü üzere, 2001 yılında binek otoları dış ticareti (972,9-586,8=) 386,1 milyon dolar fazla vermişken, 2003 ve 2004 yıllarında açık verilmiştir. İzleyen yıllarda yeniden fazla verilmiş ve bu fazla 2008 yılında 2,9 milyar doları aşmış ve 2010 yılında yeniden 609 milyon dolarlık açık verilmiştir. Ancak 2000 yılında dışarıya satılan binek otolarındaki Türk sanayi kuruluşlarının ürünlerinden sağlanan katma değer daha yüksek düzeyde iken, 2010 yılında dışarıya satılan binek otolarındaki ulusal sanayinin katma değerinde önemli düşüşler yer almıştır. Bu konuda kamuya açık veri yayınlarına ulaşılamadığı için rakamsal veri sunulamamıştır. Ancak aksam ve parça dış alımlarındaki hızlı artış bu yargıyı doğrular niteliktedir.
Tablo 10 “taşımacılık araçları aksam ve parça” dış ticareti verilerine bakıldığında, 2001 yılında 911,5 milyon dolarlık açık verilirken, bu açık 2008 yılında 7.551,3 milyon dolara kadar tırmanmış ve izleyen yıllarda yeniden gerilemekle birlikte 3-4 milyar dolar aralığında kalmıştır. Ancak bu gerileme kriz dönemi ve hemen sonrasında yer aldığı için kalıcı bir durum olup olmadığı 2011 ve 2012 verileri ortaya çıktığında anlaşılabilecektir. Aksam ve parça dış ticaret açığının süratle tırmanması ulusal otomotiv sanayinin dış alımlarla gelen aksam ve parça kullanımında hızlı bir artış olduğunu ve dolayısı ile ulusal katma değerin düştüğünü doğrular nitelikte bir bilgidir. Ulusal otomotiv sanayinin katma değerinin küçülmesi, yan sanayiye siparişlerin, dolayısı ile iş olanağının daralması veya en azından büyüyememesi anlamını taşımaktadır. TÜİK’in, kamuya açık veri tabanında hafif ticari araçlar, ticari araçlar ve toplu taşıma araçları dış ticareti konusunda ayrı bilgi setine ulaşamadığım için, bu alanlardaki dış ticaretin sonuçlarını değerlendirme kapsamına alabilmek mümkün olamamıştır. Ancak benzeri durum bu sanayi kolları için de geçerli olabileceği bir tahmin olarak belirtilebilir. Çünkü aynı sanayi alanı söz konsudur.

Tablo 10
Otomotiv sanayi dış ticaretindeki gelişmeler
Milyon dolar olarak
Yıllar

Binek otoları
Dış satım (D.S.)

 

Binek otoları
Dış alım (D.A.)

Taşımacılık
araçları aksam
ve parçaları
dış satım
Taşımacılık
araçları aksam
ve parçaları
dış alım
2001
972,9
586,8
1.556,6
2.468,1
2002
1.297,6
813,3
1.799,2
2.703,9
2003
2.197,5
2.219,7
2.452,9
3.942,0
2004
3.933,6
4.213,6
3.093,1
6.544,2
2005
4.373,4
4.296,1
3.734,2
7.427,5
2006
5.645,0
4.268,7
4.560,6
8.684,5
2007
6.839,6
4.746,8
6.162,2
10.454,8
2008
7.474,4
4.557,8
3.712,9
11.264,2
2009
6.086,1
4.265,4
4.951,2
7.840,5
2010
6.210,2
6.819,6
6.336,8
10.580,7

Kaynak: TÜİK Geniş Ekonomik Grupların Sınıflandırılmasına göre dış satım ve dış alım.
Dış ticaret ve cari işlemler açıklarının nasıl ve hangi kaynaklardan finanse edildiğini incelemeye başlamadan önce Türkiye’nin dış satım ve dış alımında ağırlığı olan ülkeleri saptamak dışa bağımlılığın hangi ülkelere yönelik olduğunu görmeye yardımcı olacaktır. Bu amaçla Tablo 11/A ve 11/B düzenlenmiştir. İki Tablo düzenlenmesinin nedeni sunum elektronik ortamda sunum kolaylığı sağlamaktır.
Tablo 11/A ve 11/B ye dahil edilen ülkelerin seçiminde 2010 yılında Türkiye’nin dış alımlarında ilk 8 sırada olan ülkeler seçilmiştir. Dış satımlarda da aynı ilke gözetilmiş olmakla birlikte, dış satımlar içinde 5 inci sırada olan Irak, dış alımlarda çok gerilerde olduğu için tablolara dahil edilememiştir.
Tablo 11/A nın incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2001-2010 döneminde, Rusya’ya, Çin’e yönelik dış satımların toplam dış satım içindeki payları sürekli artış göstermiştir. Buna karşılık Almanya ve ABD’ye yönelik dış satımların toplam dış satımlar içindeki payları süratle gerilemiştir. Bu iki ülkeye yönelik dış satımların paylarının azalmış olması, bu ülkelere yönelik dış satımların dolar değerlerinin de düşmesi anlamına gelmemektedir. Örneğin Almanya’ya yönelik dış satım 2000 yılında 5,2 milyar dolara yakın iken, 2010 yılında yaklaşık yüzde 100 artarak 11,5 milyar dolara ulaşmıştır. Ancak aynı dönemde Tablo 8 den de anımsanacağı üzere, dış satımlar 27,8 milyar dolardan yüzde 300 den fazla artarak 114 milyar dolara çıkmıştır. Toplam dış satımlar Almanya’ya yönelik dış satımdan çok daha hızlı artmış olduğu için toplam içinde Almanya’ya dış satımların payı küçülmüştür. Benzeri durum, ABD’ye yönelik dış satım içinde geçerli olmakla birlikte, bu ülkeye yönelik dış satım 2000 deki 3,1 milyar dolar düzeyinden 2006 da 5,1 milyar dolara yükseldikten sonra, izleyen yıllarda azalmaya başlamış ve 2010 yılında 3,8 milyar doların altına inmiştir.

Tablo 11/A
Dış satım ve dış alımında önde gelen ülkeler
Rusya
Almanya
Çin
ABD
Yıllar
D.S.
%
D.A.
%
D.S.
%
D.A.
%
D.S.
%
D.A.
%
D.S.
%
D.A.
%
2000
2,32
7,13
18,65
13,21
0,35
2,47
11,29
7,18
2001
2,95
8,30
17,13
12,89
0,64
2,24
9,98
7,88
2002
3,25
7,55
16,28
13,66
0,74
2,65
9,31
6,01
2003
2,89
7,86
15,84
13,63
1,07
3,76
7,94
5,04
2004
2,94
9,26
13,84
12,83
0,62
4,59
7,69
4,86
2005
3,24
11,05
12,87
11,68
0,75
5,90
6,68
4,60
2006
3,79
12,76
11,32
10,58
0,81
6,93
5,92
4,49
2007
4,41
13,82
11,18
10,31
0,97
7,78
3,89
4,80
2008
4,91
15,53
9,81
9,25
1,09
7,75
3,26
5,93
2009
3,12
13,80
9,59
10,00
1,57
9,00
3,17
6,09
2010
4,06
11,64
10,08
9,46
1,98
9,26
3,31
6,64

Kaynak TÜİK veri tabanı, ülkeler bazında dış ticaret istatistikleri
Dış alımlara bakıldığında Rusya ve Çin’in payı çok hızla yükselmiştir. Almanya’dan dış alımlar değer olarak artarken pay olarak gerilemiştir. ABD’den dış alımlar değer olarak dalgalı bir seyir izlemiş, bu da ABD’nin payında dalgalanmaya neden olmuştur. Bu noktada bir hususun altını çizmekte fayda vardır. Petrol ve doğal gaz fiyatlarında 2000-2010 dönemindeki artışlar yanında Rusya’dan enerji dış alım miktarlarındaki büyümenin de Rusya’nın dış alımlardaki payını yükseltmiştir.
2000 yılında Almanya, Türkiye’nin dış satım ve dış alımında birinci sırayı alırken 2010 yılında dış satımda Almanya küçülen payı ile birinci sırasını korurken, dış alımlarda birinci sırayı Rusya almış ve ikincilik için Almanya ve Çin çekişir konuma gelmişlerdir.
Şimdi de dış ticaretimizde önde gelen diğer dört ülkeye yönelik Tablo 11/B incelenebilir. İtalya ve Fransa’ya dış satımlar ile bu ülkelerden dış alımlar 2000-2010 döneminde değer olarak artmakla birlikte toplam içindeki payları gerilemiştir. İngiltere’ye dış satımlar 2007 yılına kadar değer olarak önemli artışlar gösterirken, oransal boyut küçük dalgalanmalar sergilemiştir. 2008 den sonra oransal paylar hızla gerilerken, dış satım değerleri de hissedilir düşüş göstermiştir. 2010 yılında bu ülkeye yönelik dış satımlar yeniden artmıştır. İngiltere’den dış alımlar oran olarak 2003 yılına kadar artmış daha sonra devamlı gerilemiştir. Bu ülkeden dış alımlar değer olarak 2007 yılına kadar arttıktan sonra izleyen yıllarda gerilemiş ise de 2010 yılında yeniden artmaya başlamıştır. Tablo 11/B de dikkati çeken ülke İran olmuştur. 2000-2010 döneminde bu ülkeye yönelik dış satımlar 23,8 milyon dolardan 3,0 milyar dolara tırmanırken, bu ülkeden yapılan dış alımlar, ağırlıkla doğal gaz alım miktarlarına ve fiyatlarına bağlı olarak 815,7 milyon dolardan 7,6 milyar doların üzerine çıkmıştır. Bu ülkeye ilişkin oransal gelişmeler Tablo 11/B den görülebilir.

Tablo 11/B
Dış satım ve dış alımında önde gelen ülkeler
İtalya
Fransa
İran
İngiltere
 

Yıllar

D.S.
%
D.A.
%
D.S.
%
D.A.
%
D.S.
%
D.A.
%
D.S.
%
D.A.
%
2000
6,44
7,95
5,97
6,48
0,85
1,50
7,33
5,04
2001
7,47
8,42
6,05
5,52
1,15
2,03
6,94
4,62
2002
6,59
7,95
5,92
5,92
0,93
1,79
8,38
4,73
2003
6,76
7,89
5,98
6,01
1,13
2,68
7,77
5,05
2004
7,36
7,04
5,81
6,36
1,29
2,01
8,78
4,43
2005
7,64
6,48
5,18
5,04
1,24
2,97
8,05
4,02
2006
7,89
6,21
5,38
5,19
1,25
4,03
7,97
3,68
2007
6,97
5,86
5,57
4,62
1,34
3,89
8,04
3,22
2008
5,92
5,45
5,01
4,47
1,54
4,06
6,18
2,64
2009
5,77
5,44
6,08
5,03
1,98
2,42
5,81
2,46
2010
5,71
5,50
5,31
4,41
2,67
4,12
6,35
2,52

Kaynak TÜİK veri tabanı, ülkeler bazında dış ticaret istatistikleri
Dış ticarette önde gelen bu sekiz ülkeye yönelik toplam dış satımlar, 2000 yılında toplam dış satımların yüzde 53,2 ini oluştururken, bu oran 2010 yılında yüzde 39,5 e gerilemiştir. Bu gelişme dış satımlarda bu sekiz ülkeye bağımlılığın azalması anlamını taşıdığı kadar, dış satımların değer olarak arttığı bir ortamda Pazar çeşitlemesinde önemli gelişme yer aldığını da göstermektedir. Buna karşılık bu sekiz ülkenin dış alımlardaki payı, 2000 yılında yüzde 51,0 düzeyinde iken, 2010 yılında bu oran yüzde 53,6 ya çıkmıştır. Diğer bir deyişle dış alımlarda bu sekiz ülkeye bağımlılık biraz daha artmış görünmektedir. Bu gelişmenin gerisinde de Rusya ve İran’dan artan enerji dışalımlarının etkisi olduğu kadar Çin’in dış alımlarımız içindeki payının yüzde 2,47 den yüzde 9,26 ya çıkmasının da önemi çok büyüktür. 2000 yılında Çin’den yapılan dış alımlar 1,3 milyar dolar düzeyinde iken, bu değer 2010 yılında 17,2 milyar dolara sıçramıştır.
2000 yılında bu sekiz ülke ile dış ticaret (27.768.627 – 14.773.806=) 12.995 milyon dolar boyutunda açık vermiştir. Bu sekiz ülke ile verilen dış ticaret açığı, 2000 yılı toplam dış ticaret açığının (12.995/22.057=)yüzde 58.9 una eşittir. 2010 yılında bu sekiz ülke ile dış ticaretten kaynaklanan açık (99.359.487 – 44.994.497=) 54,359 milyon dolara çıkmıştır. Bu sekiz ülke ile dış ticaret açığı, 2010 yılı toplam dış ticaret açığının (54.359/56.316=) yüzde 96.5 ini oluşturmuştur.
2010 yılına ilişkin bu değerlendirmeye, Japonya ile dış ticaret açığı (3.025 milyon dolar) ve Güney Kore ile dış ticaret açığı (4.459 milyon dolar eklendiğinde on ülkeye yönelik dış ticaret açığı (54.359 + 3.025 + 4.459 =) 61.843 milyon dolara çıkar ki, bu miktar 2010 yılı toplam dış ticaret açığının (61.843/56.316=) yüzde 109,8 ine ulaşır ki, on ülkeye yönelik bu boyuttaki dış ticaret açığının Pazar ve finansman bakımından da bu ülkelere ciddi bir bağımlılığı gündeme getirir. Ayrıca, bu ülkelerden bazılarına yönelik olarak savunma araçları ve savunma teknolojisi bakımından da bağımlılık varsa, ki vardır, bu durumda bazı ülkelere çok yönlü bağımlılığın dış politika bakımından da hareket kabiliyetini kısıtlayıcı bir durum da söz konusu olabilir.
Bu noktada bilinmesi gereken diğer bir bilgi de dış ticarette Pazar çeşitliliğinin ne boyutta olduğudur. 2001 yılında 1 milyar doları aşan dış satım, sadece beş ülkeye, Almanya, ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya yapılırken, 2010 yılında 1 milyar dolardan fazla dış satım yapılan ülke sayısı 27 ye ulaşmıştır. Aynı şekilde, 2001 yılında 1 milyar doları aşan dış alımlar 11 ülkeden yapılırken, 2010 yılında bu sayı 35 e çıkmıştır. 2001-2010 döneminde dış Pazar çeşitlenmesinde önemli bir gelişme gerçekleşmiştir.
Dış ticaret açığının sadece sekiz ülkede yoğunlaştığını ve Japonya ve Güney Kore de resme dahil edildiğinde on ülkeye yönelik dış ticaret açığının toplam dış ticaret açığını aştığını gördükten sonra şimdi de açıkların finansmanı incelenebilir.
Tablo 8 de yer alan bilgiler anımsandığında, 2001-2010 döneminde 301.153 milyon dolar boyutunda dış ticaret açığı verildiği ve cari işlemler açığının da 216.282 milyon dolar olduğuna göre, dış ticaret açığının (301.153 – 216.282=) 84.871 milyon dolarının hizmetler dış ticaretinde elde edilen fazlalarla karşılandığı ortaya çıkmaktadır. Bu durumda yanıt aranması gereken soru, 2001-2010 dönemi cari işlemler açığının hangi kaynaklardan karşılandığıdır. Ödemeler dengesi tekniğine göre bu açık, Türkiye’ye yabancı ülkelerden gelen sermaye ve borçla karşılanmış olması gerekir.
Cari İşlemler açıklarının finansmanı
2001-2010 dönemine ait birikimli cari işlemler açığı olan 216.282 milyon doların nasıl finanse edildiğini görebilmek için iki tabloya gereksinim vardır. Birincisi Türkiye’nin 2001-2010 döneminde dış borçlarındaki gelişmeleri kapsayacaktır. İkincisi ise aynı dönemde Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye miktarlarını gösterecektir. Tablo 12 Türkiye’nin dış borcunun 2000-2010 arasında nasıl geliştiğini göstermektedir. Tablo 12 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, 2001-2010 döneminde Türkiye’nin toplam dış borcu 171.748 milyon dolar artmıştır. Bu artışın 50.340 milyon doları kısa vadeli borçlarda ve 121.408 milyon doları da uzun vadeli borçlarda gerçekleşmiştir. Dış borçlardaki 171.748 milyon doların (47.525 + 87.645 =) 135.170 milyon doları özel sektörün dış borcundaki artıştan kaynaklanmıştır. Bu dönemde artan dış borcun ağırlığı ve dolayısı ile başta kur riski olmak üzere riskleri özel kesimin üzerine kaymıştır. Diğer bir deyişle TL’nin ani bir değer kaybı, özel sektör üzerindeki dış borcun TL maliyetinin aniden ve önemli boyutta yükselmesine yol açma tehlikesi taşımaktadır.
Tablo 12 nin son sırasından da görüldüğü üzere, Türkiye’nin toplam dış borcunun dolar cinsinden GSYİH’ya oranın önce hızla düştüğü görülürken, kriz yılı olan ve TL’nin dolar karşısında değer kaybettiği 2009 kriz yılında toplam dış borcun GSYİH oranının yüzde 43.4 çıkmıştır.
Toplam dış borcun dolar cinsinden GSYİH’ya oranının düşme, dış borcun mutlak değerinin azalmasından kaynaklanmamıştır. Dış borç artmaya devam ederken, Tablo 2 ve 3 den de anımsanacağı üzere dolar cinsinden GSYİH’nın, TL’nin dolar karşısında değer kazanması ve GSYİH hesap yönteminin değişmesi sonucunda, hızla artmış olması nedeniyle bu oranlar gerilemiştir. Eğer TL dolar karşısında bu denli değer kazanmamış olsa idi, toplam dış borcun dolar cinsinden GSYİH’ya oranı da bu boyutlarda gerilemeyecekti. 2009 yılına ait veriler bu bakımdan çok uyarıcıdır. Kriz yılı 2009 da TL dolar karşısında değer kaybetmiş ve bunun sonucunda dolar cinsinden GSYİH Tablo 2 den de görüleceği üzere yüzde 16.9 oranında düşüş göstermiştir. Bu durumda TL gelecek yıllarda, dolar ve diğer dövizler karşısında ciddi bir değer kaybına uğrar ise, Tablo 12 nin son sırasındaki oranlarda gelecek yıllarda ciddi bozulmalarla karşılaşılabilir.

Tablo 12
Türkiye’nin dış borcu ve yapısındaki değişmeler
(milyon dolar olarak)
2000
2002
2005
2009
2010
Artış
TOPLAM
118.602
129.532
169.901
268.194
290.350
171.748
Kısa vade
28.301
16.424
38.283
49.577
78.641
50.340
Özel Sektör
25.187
13.854
33.387
44.203
72.712
47.525
Uzun Vade
90.301
113.108
131.618
218.617
211.709
121.408
Kamu Sektörü
47.621
63.619
68.278
79.819
84.570
36.949
T.C.M.B.
13.437
20.348
12.662
11.529
10.251
-3.186
Özel Sektör
29.244
29.142
50.677
127.269
116.889
87.645
D.B./GSYİH
44,7
56,2
35,3
43,4
39.5

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı
Tablo 12 de dikkat çeken bir gelişme de 2009-2010 döneminde kısa vadeli dış borç miktarı (78.641 – 49.577 =) 29.064 milyon dolar gibi önemli bir artış gösterirken, uzun vadeli borçlar da (218.617 – 211.709 =) 6.908 milyon dolar azalmasıdır. Ancak özel sektörün uzun vadeli dış borcundaki azalma daha büyük boyutta gerçekleşmiştir; (127.269 – 116.889 =) 10.380 milyon dolar. Tablo 12, 2001-2010 dönemindeki uzun vadeli dış borç artışlarının temel kaynağının özel sektör (bankacılık ve reel sektör kuruluşları) olduğunu göstermektedir. Tablo 12, aynı zamanda 2009-2010 döneminde özel sektörün kısa vadeli borçlarında da (72.712 – 44.203 =) 28.509 milyon dolar gibi önemli boyutta artış olduğunu göstermektedir. Özel sektörün kısa vadeli dış borcunun bir yılda (28.509/44.203=) yüzde 64,5 artış göstermesi sağlıklı bir gelişme olarak yorumlanamaz. Kısa vadeli dış borçlardaki hızlı artış 2011 yılında da devam ederse, özel kesimin mali durumunda ciddi sorunlar yaratma yanında, cari işlemler açıklarının finansmanında ciddi bir sorun yaratabilir. O nedenle 2011 ve 2012 yıllarında özel sektörün kısa vadeli dış borcundaki gelişmeleri yakından izlemek uygun olacaktır.

Tablo 13
2001-2010 döneminde Türkiye’ye
doğrudan yabancı sermaye girişleri
(milyon dolar)

 


Yıllar
Doğrudan
Sermaye (net)
Gayri
menkul
 

Toplam

2000
982

982
2001
3.352

3.352
2002
617

617
2003
737
998
1.735
2004
1.191
1.343
2.534
2005
8.137
1.841
9.978
2006
16.982
2.922
19.904
2007
18.394
2.926
21.320
2008
14.712
2.937
17.649
2009
6.170
1.782
7.952
2010
6.380
2.494
8.874
2001-10
76.672
17.243
93.915

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı.
Bu değerlendirmeler sonra, şimdi de 2001-2010 arasında artan dış borcun cari işlemler açığını ne ölçüde karşıladığını görelim. 2001-2010 dönemi birikimli cari işlemler açığı 216.282 milyon doların 171.748 milyon doları dış borç artışı ile karşılanmıştır. Bu durumda henüz finanse edilmemiş cari işlemler açığının boyutu (216.282 – 171.748 =) 44.534 milyon dolara inmiş olmaktadır. Bu açığın finansmanının da Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye ile karşılanmış olması gerekir. Bu boyutu saptayabilmek üzere, Tablo 13 düzenlenmiştir.
Tablo 13 ün incelenmesinden de görüleceği üzere, 2001-2010 döneminde, Türkiye’ye yabancı ülkelerden 76.672 milyon doları net doğrudan sermaye ve 17.243 milyon doları da yabancılara gayri menkul satışlarından olmak üzere toplam olarak 93.915 milyon dolar gelmiştir.
Bu durumda, yabancı ülkelerden gelen doğrudan net sermaye ve yabancılara gayri menkul satışlarından elde edilen kaynak, bakiye cari işlemler açığı 44.534 milyon dolar finanse ettikten sonra (93.915 – 44.534 =) 49.381 milyon dolar da kaynak fazlası oluşmuştur görünümü ortaya çıkmaktadır.
Bu bölümde ele alınan bilgiler, 2001-2010 döneminde biriken cari işlemler açıklarını finanse etmeye, Türkiye’nin yurt dışından yaptığı borçlanmalar ile Türkiye’de gayri menkul alanların ve doğrudan yatırım yapmak ve özelleştirilen kuruluşları satın almak veya özel şirketleri satın almak için getirilen yabancı sermayenin yettiği ve Türkiye’nin özgürce kullanabileceği 49.381 milyon dolar kaldığı izlenimi vermektedir. Böyle olup olmadığını saptayabilmek için birkaç bilgiye daha göz atmamız gerekmektedir. Örneğin, aynı dönemde Türkiye’den diğer ülkelere yatırım yapmak için kaynak götürenler vardır.

Tablo 14
2010 yılı sonu itibariyle yurt dışına çıkan sermaye
gittiği ülkeler ve yatırılan sektörler
Ülke
Miktar
Milyon $
 

Sektör

Miktar
Milyon $
Hollanda
5.346,2
Enerji
3.961,3
Azerbaycan
3.826.0
Bankacılık
3.026,2
Malta
1.365,7
İmalat sanayi
2.044,3
Almanya
747,9
Diğer mali hizm.
1.632,2
ABD
734,0
Ticaret
1.595,2
Lüksemburg
722,9
Bilgi-İletişi
1.555,3
Kazakistan
633,2
İnşaat
507,9
İngiltere
446,1
Gayri menkul
307,0
Rusya
421,5
Ulaştırma-depol.
223,9
Belarus
402,2
Konaklama
109,9
Toplam
14.645,7
Toplam
14.963,2

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı veri tabanı

Hazine Müsteşarlığı’nın veri tabanındaki bilgilere göre 2010 yılı sonu itibariyle yurt dışına giden toplam sermaye 18.669.343.499 dolardır. Türkiye’den çıkan sermayenin 2001-2010 döneminde çıkan boyutu 14.865.774.807 dolardır. Türkiye dışına yatırım için çıkan sermaye söz konusu 49.381 milyon dolardan çıkarıldığında geriye (49.381 – 14.866=) 34.515 milyon dolar kalmış olmaktadır. Bu 34.515 milyon doların nasıl kullanılmak zorunda kalındığını açıklamadan önce 2010 sonu itibariyle yurt dışına giden sermayenin hangi ülkelere ve hangi sektörlere gittiğine de kısaca göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla Tablo 14 düzenlenmiştir.
Tablo 14 den de görüldüğü üzere, Türkiye’den yatırım için çıkan sermayenin (14.645,7/18.669,3=) yüzde 78.4 ü on ülkeye giderken, yapılan yatırımların (14.963,2/18.669,3=) yüzde 80,1 i de Tablo 14 de görülen on sektöre yatırım yapmıştır. Tablo 14 ün ülkeler ve sektörler bölümleri birbirinden bağımsız okunmalıdır. Diğer bir deyişle örneğin Hollanda’ya giden 5.3 milyar doların 4 milyara yakın boyutu enerji sektörüne gitmiş olarak okunmamalıdır.
Türkiye dışına çıkan sermaye konusunda bu bilgilerden sonra, dış kaynak fazlası gibi görünen 34.515 milyon doların nasıl kullanıldığı incelenebilir. Ülkeler dış ticaretlerinde sürekli açık veriyorlarsa, ekonomilerine yönelik olarak, borç veren mali kurumların ve dış alım yaptıkları kuruluşların ve ülkelerin güven duygularını koruyabilmek için en az üç aylık dış alımlarını finanse edecek boyutta döviz rezervi bulundurmak zorunda kalırlar. 2001-2010 döneminde hem Türkiye’nin dış alımları hem de dış ticaret ve cari işlemler açıkları hızla büyüdüğüne göre, Türkiye’nin dışarıya yapacağı ödemelerine yönelik güven duygusunun yüksek tutulabilmesi için T.C. Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin yükselmiş olması gerekir. T.C. Merkez Bankası’nın rezervlerinin 2001-2010 döneminde izlediği seyir Tablo 15 de yer almaktadır.
Tablo 15 den de görüldüğü üzere, 2001-2010 döneminde T.C. Merkez Bankası rezervleri 72.023 milyon dolar artış göstermiştir. Yukarıda değinilen 34.515 milyon doların bu rezervlerin finansmanına gittiğini kabul edersek, T.C. Merkez Bankası 2001-2010 dönemindeki 72.023 milyon dolarlık rezerv artışını sağlayabilmek için ayrıca (72.023- 34.515=) 37.508 milyar dolarlık ek kaynak bulmak zorunda kalmıştır. T.C. Merkez Bankası bu ek kaynağı bulabilmek için zaman zaman açık piyasa işlemleri ile piyasalardan döviz çekmiş, bankaların döviz tevdiat hesaplarının karşılık oranlarını yükseltmiş veya bunlara ödediği faizleri artırmış ve çapraz kur değişikliklerinin yarattığı imkanlardan yararlanmış olabilir.
T.C. Merkez Bankası’nın rezervlerinin artması, dış borç verenlere ve dış alım yapılan kuruluşlara güven aşılama ötesinde ülke içinde ekonomik büyümeye doğrudan hiçbir katkıda bulunmamaktadır.
2001-2010 döneminde T.C. Merkez Bankası’nın rezervleri devamlı büyütmek zorunda kalışının en önemli nedenlerinden birisi de aynı dönemde süratle ve sürekli büyüyen cari işlemler açıklarını finanse eden mali piyasalara verdikleri borçları geri ödemede sıkıntı olmayacağı mesajını verebilmektir. Eğer T.C. Merkez Bankası 2001-2010 döneminde rezervleri devamlı arttırmamış olsa idi Türkiye aynı dönemde dış borçlarını 171.748 milyon dolar boyutunda artırma olanağını da bulamayabilirdi.

Tablo 15
T.C. Merkez Bankası Net Rezervleri
(Milyon dolar)
 

Yıllar

 

 

Rezervler

 

 

Dış alımlar

Cari İşlemler
açıkları
2000
34.159
54.503
9.920
2001
30.192
41.399
+3.760
2002
38.067
51.554
626
2003
44.957
69.340
7.515
2004
53.788
77.540
14.431
2005
68.744
116.774
22.309
2006
90.821
139.576
32.249
2007
108.254
170.063
38.434
2008
114.602
201.964
41.959
2009
109.235
140.929
13.991
2010
106.182
185.535
48.528

72.023

Kaynak: Hazine veri tabanı
Türkiye’nin dış borcunda 2001-2010 döneminde yer alan artışın yaklaşık 100 milyar dolarını yabancı ticari bankalar ile yerli ticari bankaların yurt dışı şubeleri ile diğer mali kuruluşlardan sağlamıştır. Dünya ölçeğinde borç veren bankaları anımsamak, dış borçlanma alanındaki yelpazenin boyutu hakkında da bir fikir edinmeye olanak verecektir. 2010 yılı itibariyle, dünyadaki varlık boyutu en büyük bankalar şunlardır; Fransız BNP (3 trilyon dolar), Royal Bank of Scotland (2.7 trilyon dolar) İngiltere merkezli HSBC (2.4 trilyon dolar), Fransız Credit Agricole (2.2 trilyon dolar), İngiltere’nin Barclays Bankası (2.2 trilyon dolar), bu beş bankanın varlık toplamları 12.5 trilyon dolardır[3]. Varlık boyutları itibariyle bu beş kuruluşu izleyen ABD bankaları ve varlık boyutları ise şöyledir; Bank of Amerika (2.2 trilyon dolar), J.P. Morgan Chase (2 trilyon dolar), Citigroup (1.9 trilyon dolar) ve Wells Fargo (1.25 trilyon dolar) olmak üzere toplamda 7.35 trilyon dolardır[4]. Dünyanın önde gelen dokuz banka grubunun varlık toplamı ise (12.5 + 7.35=) 19.85 trilyon dolardır. Dünyada bu bankaların dışında da birçok banka devletlere, mali kurumlara ve şirketlere borç vermektedir. Ancak, bu dokuz dev mali kuruluşun dünya borç piyasalarını şekillendirmekte belirli ağırlığı olduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.
Bu noktada anımsanması gereken diğer bir husus da Türkiye’de yerleşiklerin, ABD Hazine borç senetlerine 2010 sonu itibariyle 28.9 milyar dolar yatırmış olduğudur[5]. ABD Hazine borç kağıtlarını Türkiye’den alan kurumların isimleri yer almadığı için, bu konuda bir bilgi sunabilmek mümkün olmamıştır.
Türkiye’nin 2001-2010 döneminde izlediği değerli TL politikaları sonucunda veregeldiği dış ticaret ve cari işlemler açıklarının finansmanı ve dışarıdan kaynak gelebilmesi için yükseltmek zorunda kaldığı döviz rezervleri konusunda buraya kadar sunulan bilgileri bir araya toplarsak şöyle bir özet görünüm elde ederiz.
-Dış ticaret açığı 301.153 milyon dolar
-Hizmetler ticareti fazlasının karşıladığı 84.871 milyon dolar
-Cari işlemler açığı 216.282 milyon dolar
-Dış borç artışı ile karşılanan 171.748 milyon dolar
-Dış borçla karşılanamamış
Bakiye cari işlemler açığı 44.534 milyon dolar
-Türkiye’ye gelen doğrudan
Yabancı sermaye ve gayrı
menkul satışı geliri 93.915 milyon dolar
-Kaynak fazlası 49.381 milyon dolar
-Yurt dışına giden
Doğrudan sermaye 14.863 milyon dolar
-Bakiye kaynak fazlası 34.515 milyon dolar
-T.C. Merkez Bankası rezerv artışı 72.023 milyon dolar
-Kaynak açığı 37.508 milyon dolar
Bu bilgilerden de görüldüğü üzere, Türkiye 2001-2010 döneminde verdiği dış ticaret açıkları nedeniyle; hizmetler ticaretinden elde ettiği fazlayı, dışarıdan yaptığı yoğun borçlanmayı, geçmişte yapılan yatırımların yabancılara satılmasından, yabancılara gayri menkul satışından elde ettiği kaynakları işgücüne katılan gençlere iş olanağı yaratacak yatırımlara yönlendirememiştir. Bunun sonucu olarak işgücüne katılım oranı gelişmiş ülkelerin çok gerisinde kaldığı gibi, kadınların işgücüne katılımında da dünyadaki en arka sıralarda yer almaya devam etmiştir. Ayrıca, dışarıdan gelen doğrudan sermaye yeni bir üretim tesisi kurdu ise iş olanağı yaratmıştır. Ancak gelen bu sermaye halen faaliyette olan kamu veya özel tesisleri satın almada kullanılmış ise, yeni iş yaratmak yerine olasıdır ki verimliliği yükseltebilmek için bazı çalışanları işten çıkarma yoluna bile gitmiş olabilir.
Değerlendirmeler
Türkiye’nin 2004-2009 döneminde sabit fiyatlarla ekonomik büyümesi sağlıklı bir yapıda olmamıştır. Tablo 1 den de görüleceği üzere, büyüme hızı yüzde 9.4 den sürekli ve hızlı bir biçimde düşerek yüzde 4.8 küçülmeye kadar gerilemiştir. Diğer bir deyişle Türkiye’nin 2001-2010 dönemi ekonomik büyümesi istikrarlı bir yapıda olmamıştır.
Ekonomideki bu istikrarsız büyümenin bile sağlanabilmesi için yurt dışından özellikle özel sektör kuruluşları aracılığı ile yoğun bir biçimde borçlanılmıştır. Bu istikrarsız büyümenin sağlanabilmesinde bile yurt dışından gelen doğrudan yatırımların da katkısı olmuştur.
Türkiye’deki ekonomik büyüme, işgücündeki doğal artışa yetecek düzeyde iş olanağı yaratamamış, işsizlik rakamları ancak, işgücüne katılma oranları düşük tutularak dengelenmeye çalışılmıştır. Kaldı ki, işgücüne ilişkin veriler yukarıda ilgili tablo eşliğinde de açıklandığı üzere ekonomik büyüme rakamları ile tutarlı bir ilişki içinde de değildir.
Türkiye’nin dış satışlarında ülke içinde yaratılan katma değerin hızla düşmekte olduğunu gösteren bilgiler mevcuttur.
Dış ticaret ve cari işlemler açıklarından endişe edenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu endişeyi dile getirenler arasına IMF, OECD, uluslararası yatırım bankaları gibi kuruluşlar da dahil olmuştur[6].
Türkiye’nin değerli TL politikası izlemesi, 2011 yılında da dış ticaret ve cari işlemler açıklarının çığ gibi büyümeye devam etmesine neden olmaktadır. 2010 yılının ilk üç ayında dış ticaret ve cari işlemler açıkları sırasıyla 8.833 milyon dolar ve 10.029 milyon dolar düzeyinde iken, 2011 yılında bu açıklar sırasıyla 20.635 milyon dolar ve 22.118 milyon dolara sıçramıştır[7].
Bu gelişmeler, TL üzerinde baskılarının artmasına neden olmaktadır.
Özetle, 2001-2010 döneminde dış borç/GSYİH, cari işlemler açıkları/GSYİH oranlarındaki görünümde aşırı değerli TL’nin yarattığı yapay bir görüntünün etkisi önemli olup, bünyesinde daima TL’nin ani değer kaybı riskini de taşıya gelmiştir. Bu riski ortadan kaldıracak veya risk boyutunu daraltacak para ve mali politikaların birbirini tamamlar ve birbiriyle uyumlu şekilde geciktirilmeden alınması gerekmektedir.
Ekonomik durum ve dışa bağımlılığın yaratabileceği sorunlar
ABD Dış İşleri Bakanlığı’nda ekonomik konularda danışmanlık görevinde de bulunmuş olan Herbert Feis, 1964 yılında yayınladığı “Dış Yardım ve Dış Politika” isimli kitabında şu gözlemde bulunmaktadır; “Amerika’nın önde gelen yatırım şirketleri ile bankalarından, yabancılarla yapmayı tasarladıkları işlemleri önceden Dışişleri Bakanlığına bildirmeleri ve harekete geçmeden önce Bakanlığın görüşlerini beklemeleri istenmiştir. Dış İşleri ve Ticaret Bakanlıkları, Hazine Bakanlığı ile de temas ederek bu tasarıları izler, bazen soru sorar ve zaman zaman da önerilen işlemleri beğenip beğenmediğini açıklar. Bu gizli danışma sürecinde Amerikan Hükümeti perde arkasında durur gerektiğinde yabancılara verilecek borçlar ve yabancı ülkelerde yapılacak yatırımlar konusunda düşüncelerini hafifçe hissettirir.[8]” Bu davranış sadece ABD ne özgü değildir. Bütün sermaye ihraç eden ülkeler bu yaklaşımı izler. Üstelik bu davranış 20 yüzyılda ortaya çıkmış da değildir. Herbert Feis, bir başka kitabında, Osmanlı Devleti’nin dış borçlanmasına ilişkin şu ilginç örneği vermiştir; “Fransız Hükümeti (Osmanlı Devleti’ne borç vermede ve yatırım yapmada) değişmez bir politika oluşturmanın son derece zor hatta imkânsız olduğunu görüyordu. Her olay ortaya çıktığında, sadece yatırımcıların farklı çıkarları ve Fransa’nın Türkiye’deki politik emellerini değil, aynı zamanda Rus müttefikinin isteklerini ve onun Balkanlardaki amaç ve tutumunu da göz önünde almak durumundaydı. … [9]“ Borç alan ve yabancı yatırımcı davet eden ülkelerin bu kaynakları sağlayabilmeleri, kendi istek ve özendirici politikaları kadar belki de ondan daha fazla, borç veren veya yatırım yapacak ülke veya kurumların politik ve ticari çıkarlarına da bağlı bulunduğu yukarıda verilen örneklerden açıkça görülmektedir. Bu uygulamaların günümüzde son bulduğunu destekleyen somut hiçbir örnek yoktur. O nedenle, ekonominin dışa bağımlılığını artıran politikaları oluşturur ve uygularken, bunun bir alternatif ve gölge maliyetinin olduğu asla gözden uzak tutulmamalıdır.
Ekonominin ve büyümesinin sağlıklı yapıda olmaması ve dengelerinin geniş ölçüde yurt dışından gelecek kaynaklara bağımlı olması, ülkelerin izleyecekleri dış politika yelpazesini de ciddi biçimde daraltabilir. Bu konuda üç örnek vermek yeterli olacaktır. 1 Mart 2003 tarihinde, Irak’a yönelik ABD operasyonunda, Kuzey cephesi açılmasına ilişkin karar TBMM’den geçmeyince, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in baş danışmanı Scooter Libby, çok rahatsız olmuş ve Ankara’ya sert davranılmasını savunarak, Akdeniz’de gemilerde beklemekte olan 4 ncü Piyade Tümeni’nin geri çekilmesini ileri sürmüş, Türkiye’nin milyarlarca dolardan yoksun kalacağını belirtmiş, Washington’un, mali piyasaların Türk ekonomisini cezalandırmasına engel olmamasını da önermiştir[10]. Beyaz Saray’ın danışmanları Libby’nin bu çıkışını şaşkınlıkla karşılamışlardır[11]. ABD yönetimindeki bir danışmanın görüşü Türkiye’ye bir yaptırıma dönüşmemiştir, ancak böyle bir olayın yaşanmış olması, dış kaynaklara bağımlılığın artmasının beraberinde getirebileceği riskleri göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.
İkinci örnek ise, ABD ekonomisinin bünyesindeki risklerin ABD’nin izleyeceği dış politikayı nasıl etkileyebileceğine yönelik bir uzmanın değerlendirmesidir. Ekonomik Politika Enstitüsü (Economic Policy Institute) tarafından Temmuz 1999 de yayınlanan Robert A. Blecker’in “Borç Bombasının Saati Çalışmakta” başlıklı raporunda şu gözlemde bulunulmuştur; “Gerçekte, ABD ekonomisindeki mevcut refah, menkul kıymetler borsasındaki balonlaşmaya dayanan tüketim harcamaları ile yabancıların, (ABD’nin) ticaret açıklarını finanse etmeyi sürdürmesi gibi kırılgan temel üzerinde durmaktadır. Mevcut eğilim devam ederse, ABD’nin dış borcunu uzun vadede sürdürebilmesi olası değildir. Hiçbir ülke, sonunda parasının değerini aşındırmayı ve ekonomik daralmayı göze almadan dışarıdan bu boyutta borçlanmaya devam edemez. Artmakta olan dış ticaret açıkları ve mantar gibi büyüyen bu dış borç, süratle düzeltilmediği takdirde yakın gelecekte ABD ekonomik büyümesini duvara çarptıracak temel sorun olacaktır. Veriler buna ilişkin ciddi uyarı sinyalidir[12].” Yukarıda sunulan tablolardaki bilgiler anımsandığında, Blecker’den alınan metindeki ABD sözcükleri yerine Türkiye konularak da okunduğunda kulaklara pek de aykırı gelmeyecektir. ABD ekonomisi için bu endişeler dile getirildiği 1998 yılında, Federal Hükümet’in borcunun GSYİH’ya oranı yüzde 64,6 düzeyinde idi. Bu uyarılar ciddiye alınmadığı için Federal Hükümet’in borcunun GSYİH’ya oranı 2008 yılında yüzde 71,2 ye ve 2009 da da yüzde 84,6 ya çıkmış ve sonuçta ABD ekonomisi diğer gelişmelerin de etkisi ile çok ciddi bir krizin içine düşmüştür. Aynı şekilde ABD’nin cari işlemler açığının GSYİH’ya oranı 1998 de yüzde 2,4 düzeyinde iken 2006 yılında yüzde 6,0 ya yaklaşmıştır.
Üçüncü örnek de, ABD ekonomideki gelişmelerin dış politika üzerindeki etkilerini 2008 krizinden önce değerlendiren bir diğer iktisatçı olan Fred Bergsten alıntılanmaktadır. Bergstein, ABD Senatosu Bütçe Komisyonu’na Şubat 2007 de bilgi sunarken şu uyarıda bulunmuştur; “Mevcut düzeyinde bile cari işlemler açıkları ve dış borç ABD ekonomisi ve dış politikası bakımından kabul edilemez bir riski taşımaktadır[13].”
ABD’nin dünyanın bir numaralı ekonomisi ve ulusal parası doların dünya ticaretinin en önemli ödeme aracı olduğu ve ABD’nin iç ve dış borçlarını dolar basarak ödeyebilme olanağı bulunduğu düşünüldüğünde, böyle bir ekonominin cari işlemler açığı ve borcu konusunda uzmanların ciddi uyarılar bulunmasından alınacak dersler vardır. Zira birçok saygın ekonomi uzmanına göre 2008 de başlayıp 2009 yılında derinleşen krize yönelik olarak ABD ve AB de doğru politikalar uygulamaya konulamadığı için krizin yenileme olasılığı çok yüksektir.
Libya’ya NATO müdahalesi öncesinde, Türkiye’nin NATO’nun Libya’da ne işi var söyleminden, NATO’nun Libya’ya müdahale etmesine olumlu görüş vermenin ötesinde, abluka için gemi tahsis etmeye varan politika değişiminde dışa artan bağımlılığın ve bu bağlamda da borç bağımlılığının hiçbir etkisinin olmadığını düşünebilir miyiz?
ABD ve AB ülkelerinin krizin yenilenmesini önleyecek önlemleri almada yeterince etkin olmamaları nedeniyle, Türkiye’nin ekonomisi 2011 ve 2012 yıllarında sakin bir denizde yol almayacağını gösterdiği gibi, yukarıda sunulan tablolardaki bilgiler de geminin makine dairesinde bazı sorunlar olduğunu da göstermektedir. Bu durumda dünyada yer alabilecek yeni bir krize karşı ekonominin bağışıklığını güçlendirecek önlemleri almakta daha fazla ayak sürümemek akılcı bir yaklaşım olacaktır.

Hikmet Uluğbay


[1] Eğilmez Mahfi, “Köşeyi Döndük”, Radikal Gazetesi 11 Mart 2008.
[2] “TÜİK’le Hedefler Tutar”, Cumhuriyet Gazetesi 10 Mart 2008.
[3] Handerson Dean, “Consolidating U.S. Money Power: The Four Horsemen of Global Banking”, Global Research May 25, 2011.
[4] Handerson D., Y.a.g. makale.
[5] Internet arama motorlarında “Major Foreign Holders of Treasury Securities” araması yapıldığında ABD Hazine Bakanlığı’nın web sitesinde yer alan bir tabloya ulaşılacaktır. Bu rakam anılan tablodan alınmıştır.
[6] “Dış dengesizlikler ciddi boyutta, yurtiçi mali koşullar aşırı gevşek” Sözcü Gazetesi 10 Mayıs 2011.
[7] Hazine Müsteşarlığı veri tabanı 2011 yılı dış ticaret ilk çeyrek birikimli sonuçları.
[8] Feis Herbert, “Foreign Aid and Foreign Policy”, a Delta Book 1966, sayfa 42.
[9] Feis Herbert, “Europe, The World’s Banker 1870-1914”, W.W. Norton & Company Inc 1965 sayfa 320..
[10] Gordon Michael R. And General Bernard E. Trainor, “Cobra II” Pantheon Books New York 2006, sayfa 115.
[11] Gordon & Trainor, y.a.g.e., aynı sayfa.
[12] Blecker Robert A., “The Ticking Debt Bomb. Why the U.S. International Financial Position Is Not Sustainable”, Economic Policy Institute Briefing Paper, June 1999.
[13] Bergstein Fred C., Peterson Institute for International Economics, “The Current Account Deficit and US Economy”, Testimony before the Budget Committee of the United States senate, February 1, 2007.

0 Responses to “2001-2010 Dönemi Ekonomik Gelişmeler ve Dışa Bağımlılık”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.