Mayın Temizleme Yasası Üzerinde Bazı Düşünceler

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yoğun tartışmaların ardından “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkındaki Kanun”u 4 Haziran 2009 günü kabul ederek, Cumhurbaşkanlığı’na sundu ve 16 Haziran 2009 tarihinde de bu Makam tarafından onaylandı(1). Ana Muhalefet Partisi, diğer muhalafet partileri üyelerinin de imza desteğini de alarak, kısa süre sonra yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvurdu. Anayasa Mahkemesi 23 Temmuz 2009 tarihinde, mayın temizleme ihalelerinin Maliye Bakanlığı tarafından yapılmasının ve mayınlardan temizlenecek arazilerin temizleyen şirkete 49 yıllığına verilmesinin yürürlüğünü durdurma kararı aldı. Şu anda yasa, iki temel hükmü askıya alındığı için uygulanamaz durumdadır. Bu yazıda, Kanun’a ilişkin olarak kamuoyunda, TBMM’de ve basında neden böyle yoğun tartışmalar yaşandığına ve bu noktaya niçin gelindiğine ilişkin gelişmeleri ve kendi değerlendirmelerimi, konuya çeşitli açılardan bakarak, sizlere sunmaya çalışacağım.
Önce bir konuyu açıklamakta fayda görüyorum. Sınırlardaki mayınların kesinlikle temizlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Esasen bu iş ve bu işin ön hazırlıklarını yapmak için çok geç bile kalınmıştı. Bu temel görüşümü açıkladıktan sonra şimdi mayınların döşenme ve temizlenme girişimlerinin geçirdiği evreleri kısaca hatırlamakta yarar görmekteyim.
Yapılması düşünülen iş nedir?
Yapılması düşünülen iş, 1950 li yıllarda mayın döşemek için kamulaştırılan ve o günden beri Millî Emlâk arazisi statüsünde olan sınır topraklarında 1950 li yılların ikinci yarısında itibaren başlayarak döşenen kara mayınlarının Türkiye-Suriye sınırında bulunan bölümünün mayından arındırılması hizmetidir. Bu noktada okurun aklına, haklı olarak, bu topraklarda 1950 li yıllarda Türkiye’nin terör sorunu olmadığı halde neden bu mayınlar döşendi sorusu gelebilir.
Bu sorunun ilk yanıtı, sınırda kaçakçılığın önlenmesi olarak verilirse de, tek ve ana nedenin bu olmadığını düşünüyorum. Zira sınırdaki kaçakçılık diğer bazı gelişmelerin türevi olarak ortaya çıkmıştı. Mayınların döşenmeye başlamasından önceki yıllarda ülkemizin bulunduğu coğrafyanın ve dünyanın içinde olduğu ortamı kısaca anımsamak daha iyi bir değerlendirme yapmaya yardımcı olacaktır. II Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) diğer savaş araç ve gereçlerinin yanında bol miktarda mayın da üretilmiştir. Savaş’ın 1945 yılında sona ermesi ile birlikte galip ülkelerin (ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği’nin) ellerinde çok büyük miktarda teçhizat, silah ve mayın stoku kalmıştır. Aynı şekilde mağlup devletlerden de bir miktar benzeri malzeme ele geçirilmiştir. II Dünya Savaşı sonrasında “Batı Bloku” ve “Doğu Bloku” ülkeler arasında başlayan “Soğuk Savaş” her türlü ihtiyaç fazlası savaş stoklarının eritilmesi için önemli bir fırsat yaratmıştır. Bu savaş stoklarının bir bölümü Kore Savaşı sırasında kullanılmakla birlikte, geriye yine de önemli miktarda ihtiyaç fazlası stok malzeme kalmıştır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya ise, II Dünya Savaşı sonrasında aşağıda sayılan gelişmeler ışığında, “Soğuk Savaş” rüzgârlarının çok güçlü ve sert estiği bir bölge haline gelmiştir. 1945 yılı başlarında, ABD Başkanı F. D. Roosevelt Suudi Arabistan Kralı Abdül Aziz ile beş saat süren bir gizli toplantı yapmıştı. Bu toplantıda Kral’lığa koruma garantisi verilmişti. Bu ABD’nin bölgedeki gelişmelere taraf olacağına işaret etmişti. 14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti’nin resmen ilan edilmesi Arap ülkelerinin yoğun tepkisine neden olmuştu. 1950 yılında İran Meclisi’nin petrolü millileştirme kararı alması ve izleyen olaylar sonunda 1951 yılında Başbakanlığa Musaddık’ın gelmesi ve millileştirme kararının arkasında durması, Batı Bloku’nda Ortadoğu’daki petrol üreten ülkelerde millileştirme rüzgarının yaygınlaşacağı korkusunu oluşturmuş ve ciddi bir telaşa yol açmıştı. Batı Bloku’nun açık ve gizli çabaları sonucunda Mussadık devrilmiş ve petrolün millileştirilme kararına son verilmiş ve İngiliz-İran Petrol Şirketi ile yeni bir anlaşma yapılmıştır. Türkiye 1952 yılında Nato’ya üye olarak Batı Bloku’nda kesin yerini almıştır. 14 Temmuz 1958 tarihinde, Irak’ta İngiltere’nin I. Dünya Savaşı sonrası kurduğu Krallık, General Kasım’ın yaptığı bir darbe ile yıkılmış ve Irak “Batı Bloku”ndaki ülkelerin etki alanından çıkmaya ve aynı dönemde Suriye de Batı Kampı’ndan uzaklaşmaya başlamıştır. Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye de, sanırım, bu olayların ve Soğuk Savaş’ın da etkisi ile bu dönemde sınırlarına mayın döşemek durumunda kalmıştır. Böylece, bir yandan başta mayınlar olmak üzere savaş stoklarının parasal maliyetlerinden bir kısmı da “Soğuk Savaş sınırlarının iki tarafında yerleşik ülkeler”ce karşılanırken diğer yandan da Soğuk Savaş sınırına yerleşik ülkelerin birbirleri ile ekonomik, ticari ve sosyal ilişkilerinin geniş ölçüde dondurulmasına yol açılmış oldu. Bu durum aynı zamanda sınırdaş ülkelerin ticaret yolu ile birbirlerinin ekonomik kalkınmasına destek olmaları olasılığını da ortadan kaldırmış oldu. Komşu ülke ile sınırda yapılabilecek ticaret olanaklarının ortadan kalkması bu bölgelerde kaçakçılığın doğmasına ve gelişmesine neden olmuştur. Ayrıca, mayın döşenen arazilerin sahip olduğu tarım üretim potansiyelinden de yararlanılamadığı için bu topraklarda üretilecek ürünlerden elde edilebilecek ihracat gelirlerinden yoksun kalındı veya noksan üretimin bir bölümü ithalat yolu ile karşılandı. İşin ilginci Batı Bloku’nun hububat ambarı ABD ve Fransa ve Doğu Bloku’nun hububat ambarı Sovyetler Birliği kendi bloklarına bu Soğuk Savaş döneminde silah satışlarının yanında bolca hububat ve diğer gıda malzemesi (süt tozu, et, peynir v.b.) de ihraç etme olanağı bularak Blok ülkelerinin Blok’ların lider ülkelerine bağımlılıkları, silah yanında gıda bağımlılığı ile, daha da güçlendirilmiş oldu. (Gıda bağımlılığı günümüzde, yeni bir yöntemle, genetiği değiştirilmiş tohum kullanımının yaygınlaştırılması ile devam ettirilmek istenmektedir.) Güvenlik bağımlılığı ile birlikte gıda bağımlılığı da Bloklaşmanın ortaya çıkardığı yan etkilerden biri oldu. Bu gelişmeler, sınır bölgelerinde kaçakçılığı riskli ancak kazancı çok yüksek bir uğraş konumuna da getirdi. II Dünya Savaşından günümüze dünyanın her tarafında mayın döşenmesi büyük bir hızla artmaya devam etmiştir. Bu mayınların üretimi ve pazarlanması da çok büyük ölçüde II Dünya Savaşı’nın galipleri olan ve önde gelen silah üreticisi konumlarını koruyan anılan ülkelerce yapılagelmiştir. İşin acı tarafı bu mayınlar belki de yüzbinlerce kişinin ölümüne ve sakat kalmasına yol açmıştır.
Aslında Soğuk Savaş döneminde blokların kendi içindeki silah ve gıda ticaretinin Blok Lideri ülkelerin ekonomik büyümelerine ne boyutta katkı yaptığını araştırmak güzel bir doktora tezi konusu olabilir.
Yeniden günümüze dönmek gerekirse, aslında 18 Eylül 1997 tarihli Ottawa Sözleşmesine göre yapılması gereken iş, Sözleşmeye taraf ülkelerdeki tüm mayınlı toprakların mayından arındırılması ve mayın stoklarının eğitim amacı ile kullanılacak bölümünün dışında kalanlarının imhasıdır. Yani sadece Türkiye ve Suriye sınırında bulunan mayınların temizlenmesi Sözleşme’ye katılmakla üstlenilen yükümlülükleri karşılamış olmaz. Ancak, ilginçtir, ülkemizde yıllardır konuşulan ve önlem alınma çabası gösterilen konu sadece Suriye sınırı ile ilgili olagelmiş, diğer mayınlı sahalar ile eğitim amacı ile kullanılacaklar dışındaki mayın stoklarının yok edilmesi hiç gündeme gelmemiştir. Dolayısı ile Meclis’te ve toplumda yoğun tartışmaların nedenlerinden birisi Hükümet’in Sözleşme yükümlülüğünü neden kısıtlı uygulamak istediğidir.
Bu başlık altında değinmek istediğim diğer bir husus ise, Suriye sınırında mayından arındırılacak alanın boyutlarına ilişkin olarak topluma çeşitli kaynaklardan sunulan bilgilerdeki çelişkilerdir. Suriye sınırımızın uzunluğu çoğu kaynakta 877 kilometre olarak yer almaktadır. Ancak ilginçtir, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün web sitesinde bu uzunluk 911 kilometre olarak gösterilmektedir(2). Sınır uzunluğu konusunda kamu kuruluşlarının web sitelerinde farklı bilgi yer alması ne kadar kabul edilebilir bir durumdur? Mayın temizlemeye yönelik yasanın gerekçesinde mayından arındırılacak sınır uzunluğu ve mayınlı alanların boyutu konusunda somut bilgi yer almaz iken, tasarı hakkındaki 14.4.2008 tarihli Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Raporu’nda “Suriye sınırındaki, yaklaşık 216 bin hektarlık mayınlı alanın …. “ ifadesi yer almaktadır(3). Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’nda ise şu ifade yer almaktadır; “Ülkemiz ile Suriye sınırında bulunan ve Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak il sınırlarını kapsayan yaklaşık 216 bin dekar (dekar değil hektar olması gerekirdi.yazarın notu) mayınlı alanın temizlenmesi ….”(4). TBMM’nin iki Komisyon raporunda mayından arındırılacak alan 216 bin hektar olarak gösterilmesine karşılık bu alanın kaç kilometrelik sınır çizgisinde ve ortalama kaç metre genişliğinde mayınlı alan hesabına dayandığı gösterilmemektedir. Bu veri noksanlığı da tartışmalara yol açmaktadır. Zira basında yer alan bilgilere göre, Suriye sınırı boyunca ekim yapılmayan bölüm olarak benim görebildiğim kadarı ile üç rakam belirtilmektedir; 510 km, 530 km ve 570 km. Bunlara ek olarak bir köşe yazısında da mayından temizlenecek sınır bölgesi 780 km olarak verilmekte ve derinliğin de 300 metre ile 1 km arasında değiştiği ileri sürülerek mayından arındırılacak alan 508 bin hektar olarak belirtilmektedir(5). Buna karşılık, Suriye sınırının mayından arındırılması 2003 yılında yeniden gündeme geldiğinde bir gazetede yer alan bilgi ise; mayından arındırılacak sınır uzunluğunun 700 km ve derinliğinin de ortalama 500 metre olduğu belirtilerek, mayınlı alan olarak 3.5 milyon dönüm (350 bin hektar) olarak belirtilmiştir(6). Basında yer alan tartışmalarda mayından arındırılacak alanın Kıbrıs adasının boyutu ile de karşılaştırıldığı örnekler yer almıştır. Bir makalede şu ifadeye yer verilmiştir; “Mayınlı arazi en az 350,000 dönüm olup buna Ceylan Pınar ve diğer devlet çiftlikleri de eklenince söz konusu kiralanacak arazi yaklaşık 650,000 dönüme çıkmaktadır. Kimine göre nerede ise iki KKTC toprakları kadar bir yer. Ama, muhakkak ki Aydın ilinin ekili-dikili topraklarının iki katı kadar yer olacaktır”(7). Görüldüğü üzere, mayınları temizleyecek şirkete 49 yıl süre ile kullandırılması söz konusu arazilerin sadece mayınlı alanlarla sınırlı olmadığını belirten görüşler de vardır.  Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 3 Haziran 2009 günü TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmelerde, “Kıbrıs’ın yüz ölçümü 9,251 kilometrekaredir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise 3,355 kilometrekaredir. Bahsettiğimiz mayınlı saha ise sadece ve sadece 216 kilometrekaredir ….”(8). Ancak Bakan’ın verdiği 216 kilometrekare rakamı sadece mayınlı araziyi kapsamakta, mücavir alan ile Ceylan Pınarı Çiftliğinin boyutlarını kapsamamaktadır. 
Maliye Bakanı’nın TBMM de açıkladığı 216 kilometre karenin okuyucu için bir anlam ifade etmesi için bazı bilgiler sunmak isterim. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2008 Yıllığında yer alan 2007 yılı verilerine göre; ülkemizdeki sebze-meyve bahçe alanları 815,000 hektar (815 kilometrekare), bağ alanları 485,000 hektar (485 kilometrekare), meyveler, içecek ve baharat alanları 1,671,000 hektar(1,671 kilometrekare) ve zeytin ağaçlarının kapsadığı alan 753,000 hektar (753 kilometrekaredir) (9). Bu duruma göre, sadece mayından temizlenecek toprakların büyüklüğü sebze-bahçe alanlarının yüzde 26.5 u, bağ alanlarının yüzde 44.5 i, meyveler, içecek ve baharat bitkileri ile ekili alanın yüzde 12.9 u ve zeytin ağaçları ile kaplı alanların yüzde 28.7 sidir. Dolayısı ile mayından arındırılan arazilere ek olarak temizleyen şirkete 49 yıla kadar uzanan süre ile bırakılabileceği Kanun’da belirtilen alanlar da göz önüne alındığında bu oranların yukarıda sayılanlardan çok daha büyük olacağı açıktır. Bu durumda, bu büyüklüklerdeki arazinin kullanımına yönelik olarak çıkarılan kanunun toplumda yoğun ilgi ve tartışma yaratmasından daha doğal bir şey olamaz. Bu tartışmalar da demokratik bir toplumda yaşanması gereken doğal gelişmelerdir ve demokratik hakların kullanımının gereğidir.
Buraya kadar özetlediğim bilgilere göre, toplumun önüne sunulan mayından arındırılacak alan ve mayınları temizleyecek şirketin kullanımına bırakılacak alanlar konusundaki bilgi net değildir ve süreç boyunca da netleştirilmemiştir, dolayısı ile spekülasyona ve tartışmaya açıktır. Bu noktada okuyucu haklı olarak iyi de Ceylan Pınarı ve mücavir alanlar niye tartışmalara dahil ediliyor sorusunu sorabilir. Bunun nedeni 5903 sayılı Mayın Temizleme Kanunun İkinci Maddesi 3 üncü fıkrasında yer alan şu hükümdür; “… Hazineye ait ya da Maliye Bakanlığınca idare edilen mayından temizlenecek alanlar ile müstakil kullanımı mümkün olmayan ve bu taşınmazlarla bütünlük teşkil eden Hazineye ait diğer taşınmazların, tarımsal faaliyetlerde kullandırılması karşılığında, kullanım süresinden en fazla indirimi teklif edene ihale edilmek suretiyle …” Bu tanıma giren arazinin Maliye Bakanı’nın açıkladığı 216 kilometrekareye ek olarak aynı şirketin kullanımına verilmek istendiği anlaşılmaktadır, ancak boyutunun ne olduğu Hükümet yetkililerince bildiğim kadarı ile henüz açıklanmamıştır. Ayrıca bu tanıma giren topraklardan bir kira alınacağına ilişkin kanunda en küçük bir ipucu bile yoktur. Topluma net bilgi sunma görevi öncelikle Hükümete aittir. Benim izleyebildiğim kadarı ile Hükümet tarafından, henüz topluma mayınları temizleyecek şirkete kullandırılacak alanların kapsamı konusunda duraksamaya neden olmayacak net bir bilgi sunulmamıştır. Hükümet yetkilileri bu bilgi karmaşasını gidermek yerine, bu konu üzerinde fikir üreten, soru soran ve bilgi sunanları eleştirmeyi tercih etmektedir. Bu durum da tartışmaların sürmesine ve niyetler konusundaki soru işaretlerinin artmasına neden olmaktadır.
Mayın temizleme hizmeti nasıl sağlanabilir?
Bu mayınların kamu arazisinden temizlenmesi bir hizmet üretimidir. Bu hizmetin üretim de normal ve doğal olarak iki şekilde yapılabilir. Birincisi, mayınları döşemiş olan “kamu kurumu”nun bu temizleme işini de bizzat kendisinin yapmasıdır. Kamuda bu hizmeti yapacak uzman kuruluş da Türk Silahlı Kuvvetleridir. İkincisi ise, mayın temizleme işinin devletin “İhale Kanunu” çerçevesinde ihaleye çıkarılmasıdır. Bu iki yöntemden her hangi birisi izlenmiş olsa idi, yeni bir yasa çıkarmaya gerek kalmazdı ve ayrıca yaşanmakta olan yoğun tartışmalar gündeme gelmez ve zihinlerde soru işaretleri belirmezdi. Aslında geçmişte bu yönde yapılan girişimler de tartışma konusu olmamıştır.
“1992 yılında Genel Kurmay Başkanlığı’na mayın temizleme ve imha hizmetleri için görev verildiği, 2001 yılı itibariyle Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın teknik çalışmalar yaptıktan sonra mayın temizleme ve imha hizmetleri için Maliye Bakanlığı’ndan ödenek talebinde bulunulduğu, bu amaçla 2001 yılı bütçesinden 25 trilyon TL (altı sıfır atıldıktan sonraki değer 25 milyon TL dir. Yazarın notu) civarında ödenek tahsis edilmesine rağmen mayın temizleme ve imha hizmetlerinin yapılamadığı…” Plan ve Bütçe Komisyonu’nun Raporunda kayıtlıdır(10). Anılan Raporda ödenek sağlanmasına rağmen neden mayın temizleme ve imha hizmetlerinin yapılamadığına ilişkin bir bilgi yer almamaktadır. Buna karşılık, Rapora eklenen MHP’nin Muhalefet Şerhinde şu bilgilere yer verilmiştir; “II- Mayın Temizleme İşinin Gelişimi. Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesi çalışmaları, bölgeyi tarıma kazandırmak ve Ottowa Sözleşmesi’nin şartlarını yerine getirmek amacıyla Milli Güvenlik Kurulu’nun 29.5.2001 tarihli görüşü ve Bakanlar Kurulu’nun 11.6.2001 tarihli kararı ile başlamıştır. Mayın temizleme teçhizatının tespit ve tedarik edilmesi, Suriye sınırındaki mayınların tedarik edilecek teçhizat ile temizlenmesi maksadıyla Ağustos 2001 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı’nda bir Proje Ofisi teşkil edilmiş, faaliyet programı çerçevesinde aşağıdaki faaliyetler icra edilmiştir. Teşkil edilen Proje Ofisi tarafından 2002 yılında MSB’nda, yerli ve yabancı mayın temizleme firmalarının tanıtıcı briefingleri alınmış ve bu briefinglerin değerlendirilmesi neticesinde, denemeye değer görülen mayın temizleme teçhizatının mahallinde dene(n)meleri kararlaştırılmıştır. Ayrıca, söz konusu briefinglerde mayın temizliği faaliyetlerinin firmalarca gerçekleştirilmesi durumunda, temizleme maliyetlerinin ne olacağı konusunda bilgi sahibi olunmuştur. Proje Ofisi’nce, firmalara önerilen ve denenmeye değer görülen mayın temizleme teçhizatı denemeleri Eylül 2003 tarihinde, mahallinde (Mardin Nusaybin bölgesinde) yapılmıştır. Bu denemeleri müteakip, Proje Ofisi’nce uygun olabileceği değerlendirilen mayın temizleme teçhizatının tedariki incelemesine başlanmıştır. 2004 yılında ağırlıklı olarak Proje Ofisi personelinden oluşturulan bir heyet tarafından mayın temizleme teçhizatı tedariki ile ilgili olarak yurt dışında bu teçhizatı üreten firmalarda ve fiilen kullanıldığı yerde incelemelerde bulunulmuştur. Yapılan İnceleme neticesinde, teçhizatın tedariki durumunda mayın temizleme faaliyetinin özelliği nedeniyle, bakım, onarım, işletme ve idame konularında problemlerle karşılaşılabileceği, temizleme faaliyetlerinin uzun zaman alacağı ve bu maksatla tahsis edilen kaynağın çok üzerinde yüksek bir maliyetle gerçekleştirilebileceği belirlenmiştir. Bu tespitler ve değerlendirmeler üzerine, mayın temizleme teçhizatı tedarik edilerek Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nca yapılacak mayın temizleme faaliyeti yerine, Milli Savunma Bakanlığı tarafından mayın temizleme faaliyetlerinin ihale yöntemiyle bütçeye büyük yük getirmeden süratle nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin incelemelere Milli Savunma Bakanlığı’nca başlanmıştır. Yapılan incelemeler neticesinde, ihale bedellerinin astronomik rakamlara ulaşması ve MSB Bütçesi’nde bu miktarda ödenek bulunmaması sebebiyle mayın temizleme faaliyetinin Maliye Bakanlığı’nca daha maliyet etkin olarak ihale edilebileceği değerlendirilmiş ve bu amaçla yapılacak ihalenin planlama ve icra aşamalarında Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından uzman personel desteği sağlanarak Maliye Bakanlığı’nca gerçekleştirilmesinin daha uygun olacağı kararlaştırılmıştır”(11). MHP’nin muhalefet şerhinin izleyen sayfalarında 1998 yılından beri 17,000 adet mayın temizlendiğine ilişkin bilgi de yer almaktadır. Ancak ne Plan Bütçe Komisyonu Raporunda ne de muhalefet şerhlerinde 1998 den sonra temizlenen 17,000 mayın için ne kadar kaynak kullanıldığına ilişkin bir bilgi yoktur. Aynı şekilde çalışmalara katılan firmaların temizlik için önerdikleri birim fiyatları konusunda da bilgi yoktur. Oysa, Kanun’un sağlıklı görüşülebilmesi ve “temizleme işinin maliyeti”nin astronomik olup olmayacağının anlaşılabilmesi için bu bilgiler çok önemlidir. Ayrıca toplumun bilgilendirilebilmesi için de bu bilgilerin araştırılıp belgelere konulması gerekirdi. 3 Haziran 2009 günü TBMM Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında, AKP Milletvekili Bekir Bozdağ’ın yaptığı konuşmada şu bilgiler yer almaktadır; “… Bakın elimde 4/1/92 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı var, Genelkurmay Başkanlığına bu görev verilmiş. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’nca bir takım çalışmalar yapılmış. … TSK’nın mevcut imkânlarıyla 98 yılında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde başlatılan mayın temizleme faaliyetleri devam etmektedir. Ağustos 2004 tarihi itibariyle ondört bin sekiz yüz kırk (14,840)adet anti personel kara mayını temizlenmiştir. Söz konusu faaliyet elle yapılmakta ve uzun zaman almaktadır”(12). Plan ve Bütçe Komisyon Raporu’na ekli muhalefet şerhi ile bu açıklamada yer alan mayın sayıları farklıdır. Bu farklılığın nedeni 14,840 rakamının Ağustos 2004 tarihi ile sınırlı olmasına karşılık, MHP muhalefet şerhinde belirtilmese bile 17,000 rakamının daha sonraki bir tarih itibariyle olduğu bir tahmin olarak söylenebilir. Komisyon görüşmelerinde, TSK’nın yapması halinde astronomik olacağı ifade edilen temizlik işinin, Maliye Bakanlığı tarafından nasıl daha ekonomik yaptırılacağı konusuna da açıklık getirilmemiştir.
Dikkat edilirse, buraya kadar sunulan mayın temizliğinin Kara Kuvvetleri Komutanlığı veya Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılma çalışmalarında ne TBMM’de ne de basında bir tartışma yer almamaktadır. Tartışmalar, mayınlı arazilerin temizlenme işini Genelkurmay Başkanlığı’na veren 4 Mart 1992 tarih ve 92/2795 sayılı Kararname’nin Eki’nin altıncı maddesinin ikinci fıkrasında Genelkurmay Başkanlığı ifadesi yerine, “mayın temizleme faaliyeti ve ihale işlemleri Maliye Bakanlığı’nca yürütülür” ibaresini içeren 13 Haziran 2005 tarih ve 2005/8982 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın uygulamaya konulması ile başlamıştır. Bu noktada okur haklı olarak iyi de bir kurum ismi değişimi ile neden tartışmalar başlamıştır sorusunu sorabilir. Bunun yanıtı da Maliye Bakanlığı’nın bu hizmet alımını “Yap-İşlet-Devret” benzeri bir yöntemle yapmaya başlamasıdır. Plan Bütçe Komisyonu Raporu’na ekli CHP’nin muhalefet şerhinden anlaşıldığına göre, mayınlı arazilerin temizlenmesi konusunda 2005 yılında üç tane kararname çıkarılmış bulunmaktadır. Bunlar da sırasıyla, 31.01.2005 tarih ve 2005/8450 sayılı, 13.06.2005 tarih ve 8982 sayılı ve 27.06.2005 tarih ve 2005/9076 sayılı olduğu anılan muhalefet şerhinde belirtilmiştir. Kararname metinlerini okuyabilmek için Resmi Gazete’nin internet ortamındaki arama olanaklarını denedim ancak metinlere ulaşamadım. Metinlere ulaşamamam benim arama hatamdan mı kaynaklandı, yoksa kararnameler Resmi Gazete’de yayımlanmadığı için mi ulaşamadım bilemiyorum. Ancak konuya ilişkin olarak internette bu aramayı yaptığım sırada, bir sitede Saadet Partisi yetkililerinden Şevket Kazan’ın “Mayın temizleme kararnamesi Resmi Gazete’de yayınlanmadı. Bu konuda bir takım hesaplar olduğunu düşünüyoruz” dediğine ilişkin bir habere rastladım(13).  Bu tür söylemlerin ortalıkta olmasının da kafaların karışmasına yol açtığını düşünüyorum. Ancak anılan kararnameler gerçekten gizli ise, neden bu nitelikte olduğunun da açıklanması gerekir. Dışarıdan bakınca bu kararnamelerin gizli olmasını gerektirecek bir boyut görünmemektedir.
Bu arada mayın temizleme işinin İsrail firmalarına verileceğine ilişkin söylemler de tartışmaların tansiyonunun yükselmesine neden olmuştur. Mayın temizleme işinin İsrail şirketlerine verileceğine ilişkin söylemler de rastgele ortaya atılmamıştır. Mayın temizleme işinin 13 Haziran 2005 tarih ve 2005/8982 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Maliye Bakanlığı’na devredilmesi üzerine Bakanlık tarafından ihale süreci başlatılmıştır. 49 bin dönümü Mardin’de, 36 bin dönümü Hatay’da, 34 bin dönümü Kilis’te, 15 bin dönümü Gaziantep’te, 55 bin dönümü Şanlıurfa’da ve 16 bin dönümü Şırnak’ta olmak üzere toplam 205 bin dönüm mayınlı arazinin temizlenme işi, temizliği yapacak şirkete, temizenecek arazinin beş yılı temizlik süresi olmak üzere, 49 yıl süre ile kullanım hakkının verilmesi esasını içeren ihale şartnamesi düzenlenip ihaleye çıkılıp teklif alınması sonucu ortaya çıkmıştır(14). Mardin ili pilot bölge olarak seçilmiştir. Bu ihalelere katılan firmalar arasında İsrail firmalarının olması bu söylentilerin başlangıç noktası olmuştur.
CHP bu düzenleme ile, buna göre yapılan ihale işlemlerinin iptali için Danıştay’da dava açmıştır. Danıştay 13 üncü Dairesi 16.4.2007 tarih ve 2007/3295 sayılı kararı ile ihalenin durdurulmasına karar vermiştir.  Danıştay kararının bir bölümünü buraya almak konunun bundan sonraki aşamalarını değerlendirebilmek bakımından yararlı olacaktır. Danıştay kararının temel unsurları şöyle açıklanmıştır; “… Dava konusu Kararnamelerle mayın temizleme faaliyeti ile ihale işlemleri ile görevlendirilen Maliye Bakanlığı’nca mayının temizlenmesi hizmetinin satın alınması ile temizlenen arazinin tarımsal amaçlı kullandırılması işinin aynı ihalede birleştirilmesi durumunda söz konusu ihtiyaçların en iyi şekilde, uygun şartlarla karşılandığından söz edilemeyeceğinden, dava konusu ihale şartnamelerinde hukuka uyarlık bulunmamaktadır. ….”(15). Kısaca Danıştay, mayın temizliği ile tarımsal amaçlı arazi kiralanması işinin bir arada ihale edilmesi ile kamu yararını en iyi şekilde sağlayamazsınız demektedir. Mahkeme bu iki ayrı konunun ayrı ayrı ihale edilmesinin hem hukuka daha uygun olacağını, hem de kamu yararının en iyi şekilde sağlanacağını belirtmektedir. Mahkemenin bu tespiti son derece önemlidir. Zira bir anlamda iki ihalenin birlikte yapılması kamu maliyesini zarara uğratabilir uyarısında bulunuyor. 2007 yılında yapılan bu uyarıya rağmen iki işin bir arada yapılmasında inat ediliyor ve bu yaklaşımın sağlayacağı fayda konusunda topluma doyurucu hiçbir bilgi de sunulmuyor.
İptal işlemi öncesi Maliye Bakanlığı tarafından yapılan ihalelerden birisine, ikisi İsrail firması olmak üzere üç şirket teklif verdiğine ilişkin bilgiler de basında yer almıştı.
Konunun gelişmesini izlemeye devam etmeden önce bir hususu daha okurların bilgisine sunmak isterim. AKP 2002 yılı sonunda iktidara geldikten sonra ilk çıkardığı yasalardan birisi İhale Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkindi. Mayın temizleme yasa tasarısının Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyon raporuna konulan muhalefet şerhindeki şu bilgi de son derece ilginçtir; “1. Kanun Tasarısının 2. Maddesinin (1) nolu fıkrasında, mayın temizleme ihalesi ile bu işlemlerin 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa tabi olmaksızın Maliye Bakanlığı tarafından yürülmesi öngörülmektedir. AKP bu güne kadar Kamu İhale Kanunu’nu 7 kez değiştirdi. Buna rağmen AKP’nin iktidar olduğu dönemde kabul edilen teşkilat kanunlarına ihalelerin Kamu İhale Kanununa tabi olmaması için hüküm konulmaktadır.  Bu yasa Tarasınında da Kamu İhale Kanununa tabi olunmaması için hüküm konulmaktadır. …”(16). 
Bir Hükümet düşünün ki iktidara geldiğinden bu yana Kamu İhale Kanununu 7 defa değiştirecek ve istediği şekli verecek, ancak kamuya hizmet alımını ve kamu arazilerinin kiralanma işini kendisinin yedi defa değiştirerek düzenlediği İhale Yasası’na göre yapmak istemeyecek.  Sizin aklınıza “niçin” diye sormak gelmez mi? Bir an için varsayalım ki mayın temizleme işlemi özel bir uzmanlık gerektiriyor-ki öyle olmadığı daha önceki uygulamalardan anlaşılıyor- Kamu İhale Kanunu’nda sırf bu yüzden bir değişiklik yapmak yerine, özel bir yasal düzenleme yapılması yararlı görüldü. Buna da peki diyelim. Ama, bu yasanın içine, Danıştay’ın ciddi hukuki uyarı içeren kararına rağmen, israrla temizleme karşılığı arazinin kullanım hakkını vermeyi de bir seçenek olarak koymaya neden gerek duyuyorsunuz diye insan sormadan edemiyor. Bu soruya şimdiye kadar tatminkâr bir yanıt verilmemiştir. Oysa iktidarlar ve Meclis milletten aldığı yetkiyi onun adına kullanırlar, dolayısı ile aldıkları kararların nedenini tüm açıklığı ile yetkinin asıl sahibi olan halka açıklamak zorundadırlar. Demokrasi bunu gerektirir. Unutmamak gerekir ki, Devlet’in yaptığı işlerin finansmanını halk ödediği vergilerle karşılamaktadır. Halk ödediği verginin nereye harcandığı bilmek hakkına sahiptir.
Bir gazetede, 2005 yılında Kilis Valisi’nin, mayın temizleme konusunda uzmanlaşmış iki Alman firmasını görüşmek üzere İl’ine davet ettiği haberi çerçevesinde şu bilgilere de yer verilmiştir; “İki firmanın yetkilileri, Kilis’te mayınların temizlenmesi ile ilgili Valilik’te basına açık ve hatta bölge milletvekilleri, belediye başkanı, alay komutanı ve emniyet müdürünün bulunduğu ortamda bir sunum yaptılar. Bu işin Özel İdare bünyesinde yapılmasını önerdiler. Vali Bey, arazileri tarıma kazandırmak istiyordu. Almanlar orada bölge halkından aynı zamanda polis ve jandarmanın da desteği ile Kilis’te bu işi ileride kendi başına yapacak bir altyapı hazırlayacak, oradaki elemanları eğitecek ve bu işle ilgili alınacak makine ve teçhizatı da ileri de Kilis’te kurulacak yerli firmaya devredecek ve bu ekip ilerideki yıllarda bu işi tek başına yapacak yeterliliğe kavuşacaktı. Almanlar sadece eğitim ve kontrol mekanizması olarak ileride yardımcı olacaklardı. Aynı zamanda en az 400 kişiye iş istihdamı doğacaktı. Üstelik Kilis ilinin bu işi ileride tek başına yürütebileceği uluslar arası yeterliliğe kavuşmuş bir firması olacaktı. … Maalesef Vali Bey, hemen Kilis’teki görevinden alınarak merkeze çekildi. …” (17). Mayın temizleme konusunun tartışıldığı bir dönemde bu önemli bir haberdi ve doğru olup olmadığının aydınlığa kavuşturulması gerekirdi, ancak bu konuda da bir açıklamaya rastlayamadım.  Bu haberin tekzip edildiğini de bugüne kadar görmedim. Vali’nin görevden alındığı tarihlerde de basında böyle bir haber var mı diye internette arama yaptım. Yukarıdaki bilgilere rastlayamadım. Ancak şu bilgilere rastladım;  2005 yılı sonunda bir kararname çıkarılarak birçok valinin görev yerleri değiştirilmiş veya merkeze alınmışlardı. Merkeze alınan valiler arasında Kilis Valisi de vardır (18). 
Buraya kadar sunduğum bilgilerden de görüldüğü üzere, mayın temizleme konusunda Hükümet’in izlediği tutumun nedenleri topluma yeteri kadar açıklanmış veya açıklanabilmiş değildir. Diğer taraftan bu tartışmalar sırasında, Ottowa Antlaşması gereğince mayın temizleme işleminin 2014 yılına kadar tamamlanması gerektiği için de bu yolun izlendiğine yönelik beyanlar da yer almıştır. Antlaşma’nın bu konuda kesin bir sınır getirip getirmediği aşağıda incelenecektir.
Meclis’teki görüşmeler ve toplumdaki tartışmalar sırasında Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı nadiren ve sınırlı içerikte konuşmuştur. Genelkurmay Başkanlığı’nın bir yetkilisi “Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından modern mekanik mayın temizleme teçhizatı temini ile mayın temizleme çalışmaları kapsamında tedarik edilmesi planlanan teçhizatla ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan çalışma neticesinde, söz konusu teçhizatın tedarik sürecinin uzun zaman alacağı ve maliyetlerdeki olası artışlar nedeniyle ekonomik kayıpların olabileceği değerlendirilmiştir. Mayın temizliğinin bedeli ödenmek kaydıyla hizmet alımı yöntemiyle yapılması ve bu kapsamda uluslar arası deneyime sahip NATO NAMSA’nın öncelikli olarak dikkate alınması uygun bir hareket tarzı olarak düşünülmüş ve bu görüşler zamanında ilgili mercilere gönderilmiştir.(19)”  Genelkurmay’ın bu açıklamasında çok önemli birkaç husus vardır: Bunlardan birincisi, “mayın temizliğinin bedeli ödenmek kaydıyla hizmet alımı yöntemiyle yapılması” görüşüdür. Bir iş bedeli karşılığında yapıldığı taktirde, olası hatalı işlemleri kolayca belirleme şansı vardır. İkincisi bu hizmeti almak için “NATO’nun NAMSA isimli kuruluşuna öncelik verilmesi”dir. NAMSA’nın bu işi bizzat yapacak olanaklara sahip olmadığını tahmin ediyorum. NAMSA, yapılacak ihaleye ilişkin şartnameler ve olası birim maliyetleri konusunda etkin danışmanlık hizmeti verebilecek birikimin sahibi olabilir. Üçüncüsü ve bana göre en önemlisi ise, TSK’nın göreve talip olmama nedenlerinin ekonomik gerekçelere bağlanmasıdır. Bu yüksek maliyet gerekçesi sanırım kullanılacak ekipmanların fiyatından kaynaklanmaktadır. Ancak, bu işi özel şirketlerin yapması halinde, bu firmaların verecekleri teklif fiyatına bu malzemelerin fiyatını da dahil etmeyecekler midir? Elbette edeceklerdir. Üstelik bu teçhizat hergün her yerde kullanılan bir ekipman türü değilse, teçhizatın tüm maliyeti teklif fiyatına dahil edilecektir. O nedenle TSK’nın yapacağı temizleme işinin, ihale yöntemine göre daha pahallı olacağı da tartışmaya açıktır. Türkiye’nin Suriye sınırları dışında da temizlenecek mayınları olduğu bu tartışmalarda ileri sürüle gelmiştir. İleride o mayınlarında temizlenmesini de yapabilmek için, TSK’nın ve/veya onun istihdam edeceği ulusal firmalar için Suriye sınırındaki mayınları temizlemek çok önemli bir bilgi birikimi sağlayabilecektir. Ayrıca dünyada daha mayın temizleyecek birçok ülke vardır ve potansiyel Pazar olabilirler. O nedenle, aslında Hükümet’in yeterli kaynağı ayırarak bu bilgi birikiminin yurt içinde oluşmasına fırsat vermesi gerekirdi. Ancak, nedendir bilinmez, farklı bir yol ısrarla izlenmiştir. Benim internette yaptığım sınırlı boyuttaki aramada mayın temizliği ile mayından arındırılacak arazinin kullanımının şirkete belli süre ile bırakılarak ödenmesi işinin birlikte ihale edildiği başka bir örneğe rastlayamadım. Böyle bir uygulamadan bilgisi olan varsa, bu yazının içeriğini zenginleştirmek ve okurlara ek bilgi verebilmek için yorum bölümünü kullanabilirler. Bu araştırmalarım sırasında Kanada, Avustralya ve Japonya gibi ülkelerdeki Üniversite ve firmaların mayın temizleme işleri için danışmanlık ve teknik yardım vermekte olduklarını da öğrendim. Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi benzeri yeteneği ülkemiz kamu kurumlarına, üniversite ve firmalarına kazandırmak için bir fırsat olabilirdi ve hala olabilir. 
Şimdi de, Ottawa Antlaşması’nın mayın temizliğine sınır koymasına ilişkin bilgiler üzerinde durabiliriz. Antlaşma’nın 5 inci Maddesi’nin 1 inci paragrafı, mayın temizleme işinin Antlaşma’nın yürürlüğe girmesini izleyen on yıl içinde bitirilmesini öngörmektedir. Antlaşma 2004 yılında girdiğine göre, on yıllık süre 2014 yılında dolacaktır. Ancak aynı Madde’nin 3 üncü paragrafı, Antlaşma’yı imzalayan ülkeler mayın temizliğini belirtilen bu süre içinde tamamlayamayacaklar ise, gerekçeli bir başvuru yaparak bu sürenin on yıla kadar uzatılmasını da isteme hakkını da tanımıştır. Dolayısı ile tartışmalar sırasında ileri sürüldüğü gibi 2014 yılı son kesin ve ötesine geçilemez bir tarih değildir. Nitekim bu yola başvuran ülke de mevcuttur.
İngiltere Falkland adalarındaki mayınları Antlaşma’da öngörülen sürede temizleyemeyeceğini beyan ederek 10 yıllık ek süre verilmesi için 5 Haziran 2008 tarihinde başvuruda bulunmuştur. Bu başvuru metnine (Falklands: Ottowa Convention, De-mining, extention request by U.K.) internet arama motorları aracılığı ile ulaşılabilir. Bu başvuruda, Falkland adalarının İngiltere’nin hükümranlığındaki tek mayınlı alan olduğu belirtilmektedir. İki büyük ada yanında 776 küçak adadan oluşan Falkland adalarının yüz ölçümü 16,835 kilometre kare (Şanlıurfa 19,336 km2) olup nüfusu 2,967 kişidir.    
Bu örnek de göstermektedir ki, usulüne uygun yapılacak mayın temizleme işlemleri 2014 e kadar bitirilemez ise ek süre alınarak gerekli temizleme işlemi tamamlanabilecektir. Önemli olan mayınların temizlenmesinde samimi gayretin gösterildiğinin sergilenebilmesidir.
Tartışmaların yoğunlaştığı diğer bir alan mayından temizlenecek bölgede petrol yataklarının olduğu ve böylece bu kaynakların da mayın temizleme karşılığı kullanacak şirkete terk edilmiş olacağına yönelik olarak yaşanmıştır.  Mayın temizleme ile ilgili olarak kabul edilen yasanın 1 inci maddesinde “maden ve petrol kanunlarının hükmü saklıdır” ibaresi yer aldığından bu sorun çözülmüş görünmektedir. Ancak, sadece bu hükmün konulması gelecekteki olası sorunları çözebilir mi bilemiyorum. Ancak Suriye mayından arındırdığı bölgelerde petrol kuyuları açılmış ve üretime başlamıştır. Bu durum, ülkemizdeki mayın altındaki topraklarda da petrol olma olasılığını güçlendirmektedir.  Diğer bir deyişle Suriye’nin şu anda işletmekte olduğu petrol kuyularının yataklarından bazılarının sınır aşan yapıda olması muhtemeldir. Eğer Suriye’nin açtığı kuyular gerçekten sınır aşan yapıda ise, şu anda o ülkenin ürettiği petrol, ülkemize ait olması gereken bir miktar petrolü de içeriyor demektir. Mayın yasası görüşülürken ve tartışılırken bu konuya Hükümetçe ve muhalefetçe gereken önem atfedilmemiştir. Atfedilmiş olsa idi, Suriye ile sınır aşan petrol, doğalgaz ve maden yataklarının işletilmesine yönelik olarak süratle bir anlaşma yapılma gereği üzerinde de durulurdu. Böyle bir hususun görüşüldüğü veya bu yönde bir girişim yapıldığına ilişkin bir bilgiye ulaşamadım. Bu site’nin devamlı okurlarının anımsayacağı üzere, 25 Mart 2007 tarihli ve “Irak Petrol ve Doğal Gaz Yasa Tasarısı penceresinden bakınca Türk Petrol Kanunu” başlıklı yazımda, Kuzey Irak Bölge Yönetimi’nin çıkardığı Petrol Yasası’nın “Uluslar arası Sınırları Aşan Rezervuarların Birleştirilmesi” başlıklı 54 üncü maddesinde şu düzenlemenin yer aldığını belirtmiştim. Bir rezervuarın komşu devletin sınırına taşması durumunda, bu yatakların birleştirilmesi Petrol Bakanlığı’nın görevi olacak ve Bakanlık bu konuda komşu ülke ile anlaşmaya varmak için gerekli girişimleri yapacaktır. Aynı maddede gereken durumlarda Kuzey Irak Bölgesi Petrol Bakanlığı’nın bu konuda anlaşmaya varma yetkisini Irak Hükümeti’ne devredebileceği de kayıtlıdır. Benzeri hükmün Türk Petrol Yasası’na konulmamasını da o yazımda eleştirmiştim. Internette günlük gezintilerimden birisini yaptığımda karşıma çıkan bir haberde, İran ve Irak’ın ortak petrol sahalarının işletilmesine yönelik bir anlaşma imzalayacakları haberine rastladım(20). Bu anlaşmanın kapsamı da sınır aşan rezervuarların işletilmesine yöneliktir. Türkiye’deki mayından arındırılacak sahaların tam karşısında komşu ülke petrol üretimi yapıyorsa, Türkiye’nin hemen yapması gereken iki şeyden birisi, Suriye ile sınır aşan petrol yatakları konusunu müzakere edip bir anlaşmaya varmak, diğeri ise Suriye’de üretim yapılan jeolojik yapının ülkemizdeki devamında derhal arama çalışmaları yapılmasıdır.  Bu konuda anlaşma yapılmadan kaybedilen her gün binlerce varillik ulusal petrol varlığımızı kaybetmek anlamına gelebilir. Benzeri bir anlaşma Irak ile de düşünülmelidir. Bu konuda bir fikir vermesi amacıyla, Suriye’nin sınır boyunca petrol üretimi yapan yerlerine ilişkin olarak, bu bölgeyi gezen bir değerli akademisyenimizin gözlemlerini okurlara aktarmak isterim. Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Osman Sevaioğlu Kasım 2007 deki gözlemlerini şöyle açıklıyor; “Kızıltepe, Nusaybin, Katran ve Cizre yolu. Yol sınır boyu ve Suriye tarafı sadece 300-500 metre kadar uzakta. … Türkiye tarafında hiçbir şey yok, Suriye tarafında 100-200 kadar sıra ile gittikte atbaşı var ve bunlar çalışıyor. Hadi diyelim ki, atbaşı basıncı yetmeyen kuyulardan pompa ile petrol çıkaran aygıttır ve basıncı olmadığı için fazla da önemli değildir. … Nusaybin’den bir süre sonra Suriye tarafında gözlerimle evet bu gözlerimle üç adet artezyen yapan kuyu gördüm. Simsiyah bir şekilde yerden 500-600 metre (tahmin ediyorum) kadar fışkıran üç adet kuyu. Bizim sınırımıza da en fazla 1 kilometre kadar uzakta. …” 
Yine 2007 yılında, basında yer alan bir haberde, Suriye sınırındaki Çamurlu, Batı Kozluca ve Sınırtepe’de TPAO’nın açtığı 25 kuyudan 21 de petrol bulunduğu bildirilmişti(21). Bu bilgiler, mayınlı arazideki petrol varlığına yönelik yukarıda belirttiğim önerilerimin geciktirilmeden uygulanması gerektiğini  ortaya koymaktadır.
Sınır topraklarının yabancılara kullandırılmasının riskleri
Tarih boyunca ülkeler arasında yaşanan savaşların küçümsenmeyecek bölümü sınır boyunda yer alan küçük olaylar sonucu başlamıştır. O nedenle de devletler, sınır boyu denetimine ve yerleşimine özel bir önem gösterirler ve titiz davranırlar. Özellikle komşuluk ilişkilerinin mesafeli yürütüldüğü durumlarda bu konuda özen ve titizliğin daha fazla gösterilmesi gerekir. Bana göre, Türkiye’nin tüm sınırları böyle bir özenin gösterilmesi gereken bir yapıdadır. 
Bu başlık altındaki okurlarla paylaşmak istediğim düşüncelerim hayali senaryolara dayalı olacaktır. Senaryoların hayali olması yapılacak değerlendirmelerin de hayali olmasını gerektirmez.
Senaryoları sunmadan önce bir hususun daha altını çizmek isterim. Günümüzde petrol ve doğal gaza yönelik uluslar arası çekişmeler kadar önemli bir uluslar arası çekişme de su kaynakları ve tarım arazileri kullanımı üzerinde yaşanmaktadır. Zira küresel ısınmaya bağlı olarak gelecek 50 yıl içinde su kaynakları konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşanacağı ileri sürülmektedir. Bunun sonucu olarak da özellikle su kaynaklarına yakın tarım arazileri dünyanın en değerli varlıkları olacaktır. Zira bir yandan her yıl 8.8 milyon hektar arazi çölleşirken, 3.6 milyon hektar tarım arazisi erozyon nedeni ile kaybedilmektedir. Bunun yanında dünya nüfusu da artmaya devam etmektedir. Halen ulaştığı düzey 6,785 milyon kişidir. Dünya nüfusunun 1950 yılında 2,485 milyon olduğu ve 2050 yılında da 9.1-10 milyar aralığında bir yere ulaşacağı tahminleri yapıldığı hatırlanırsa tarımsal arazilerin gelecek 50 yıl içinde ne denli değer kazanacağı açıkça görülür. Bu bilgilerin yanına bir de TUİK’in Türkiye 2025 nüfus projeksiyonunun 83,566,000 olduğu göz önüne alınırsa Suriye sınırında mayından arındırılacak arazilerin ve mücavir alanların Türkiye nüfusunun beslenebilmesi için ne denli önemli olduğu açıkça ortaya çıkar.
Bu bilgilerden sonra şimdi de olası senaryoları incelemeye başlayabiliriz.
Mayından arındırılacak alanlar ile mücavir alanlar, mayınları temizleyecek yabancı firmaya 49 yıllığına bedelsiz olarak verildiğini varsayalım. Firma mayından temizleyeceği alanlarda tarımsal üretim yapabilmek için öncelikle suya gereksinim duyacaktır. Bu suyu nereden sağlayacaktır? Bu noktada akla ilk gelen Fırat Nehri’dir. Fırat Nehri üzerinde ülkemizin son barajı Birecik Barajı’dır. Bu barajdan çıkan sular kısa mesafe sonrasında Suriye topraklarına akmaktadır. Fırat’ın suları konusu zaman zaman Suriye ve Irak ile Türkiye arasında diplomatik sıkıntılara yol açmıştır. Arazileri kullanım hakkı elde eden yabancı Şirket, Birecik Barajı’nı terk eden suların bir kısmını arazilerini sulamak için pompalamaya başlarsa Suriye’ye akan sular azalmayacak mıdır? Böyle bir girişime Suriye ve Irak’ın tepkisi ne olacaktır? Unutmayın ki tarım arazisinin boyutu tartışmalarda söylenen en küçük rakama göre 216 kilometre karedir. Mayınları temizleyecek şirketin milliyeti bu noktada büyük önem taşımaya başlayacaktır. Bu şirket İsrail uyruklu olur ise, Suriye’nin huzursuzluğu daha da değişebilecektir. Zira, İsrail ile Suriye arasında henüz çözümlenmemiş Golan Tepeleri ve Yarmuk Nehrine ilişkin çok ciddi sorunlar vardır. Bir de Kuzey sınırında yüzlerce kilometre uzunluğundaki topraklarda İsrail’li bir şirket Fırat’ın sularını kullanmaya başlarsa bu huzursuzluk artmaz diyebilir misiniz? Şirket İsrail’e ait olmasa bile sermaye yapısı tam bilinmediği sürece ve bilinse bile Birecik Barajı’nı terk eden suları kullanmak istemesi halinde sorun kaynağı olma özelliği taşıyacaktır.
Su konusunda üzerinde durulması gereken diğer bir olgu da, bu boyuttaki araziyi sulamak için yabancı şirketin yer altı sularını da kullanması ile karşılaşılabilecektir. Bu büyük arazinin yer altı suları ile sulanması petrol kadar değerli bir doğal kaynağın yabancı şirkete ücretsiz olarak kullandırılması anlamına gelecektir. Oysa o sular ulusun ortak malıdır. Yer altı sularının yabancı şirket tarafından çekilmeye başlaması, şirketin kullandığı topraklara komşu vatandaşlarımızın yer altı suyu kullanma potansiyelini de olumsuz yönde etkilemesi söz konusu olacaktır.
Su konusunda dünyanın yaşamakta olduğu sorunlar konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlar bu sitede 7 Ağustos 2007 tarihinde yayınlanmış olan “Nehirlerin özelleştirilmesinin bedelini kim öder?” başlıklı yazıya bakabilirler.
Diğer bir senaryo üzerinde de kısaca düşünelim. Mayınları temizleyip arazileri kullanma hakkını elde edecek yabancı şirket elde ettiği tarım ürünleri dünya pazarlarına sevketmek için büyük kargo uçaklarının inip kalkabileceği uzun pistli bir hava meydanı da kurmak isterse ve Türkiye de buna izin verirse Suriye’nin tepkisi ne olabilir? Bu iznin verileceği şirketin milliyeti de bu konuyu çok daha hassas hale getirebilir.
Mayından arındırma işlemlerinde istihdam etmek ve daha sonra da tarım işletmesinde çalıştırmak için yabancı şirket yurt dışından birkaç bin personel getirirse, bu boyuttaki yabancı personel varlığı Suriye için olduğu kadar ülkemiz için de bir sorun teşkil etmez mi? Bu boyutlara varacak bir işgücünü ithal edebilecek yabancı şirketin milliyeti hem Suriye’yi hem de Türkiye’yi ciddi bir sıkıntıya sevk edebilir. Özellikle A.B.D. nin Irak’tan asker ve malzeme çekişinin bir bölümünü bu bölgeden yapılması halinde bu sıkıntılar daha da artabilir.
Yukarıda değindiğim hayali senaryolara hayali olan ve olmayan yenileri de eklenebilir. Saydığım ve diğer olası senaryoların Türkiye’yi ve Türkiye ile Suriye arasındaki diplomatik ilişkileri olumsuz yönde etkilememesi için gerekli düşünce üretiminin Hükümet tarafından yapılıp yapılmadığını bilmiyorum. Ümit edelim yapılmıştır.   
Yukarıda sunduğum düşüncelerim ışığında mayın temizleme yasasının kritik hükümlerinin yürürlüğünün Anayasa Mahkemesi’nce durdurulmasının çok önemli ve yararlı bir adım olduğuna inanıyorum.

Hikmet Uluğbay
 
(1)  “Mayınlı Araziler Yasası Onaylandı” Türkiye Radyo Televizyon Kurumu 16 Haziran 2009.
(2) DSİ web sitesi, “Toprak ve Su Kaynakları DSİ” yazısı içindeki “Türkiye’nin Kara Sınırı ve Kıyı Uzunlukları” Tablosu.
(3) “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti Arasındaki Kara Sınırı Boyunca Yapılacak Mayın Temizleme Faaliyetleri ile İhale İşlemleri Hakkında Kanun Tasarısı ve Tarım, Orman ve Köyişleri ile Plan ve Bütçe Komisyonları Raporları Sıra Sayısı 263, sayfa 5.
(4) Y.a.g.kaynak sayfa 15.
(5) Doğan Yalçın, “Arazi kadar bu film de mayınlı” Hürriyet 29 Mayıs 2009.
(6) “Suriye sınırı mayından temizleniyor” Radikal 15 Temmuz 2003.
(7) Akgönenç Doç Dr. Oya, “Suriye Sınırındaki Mayınlar, Ziraat ve Siyaset” 26 Mayıs 2009 Antakyahaber.net ve Milli Gazete online  22 Mayıs 2009.
(8) TBMM Genel Kurulu’nun 3 Haziran 2009 tarihli görüşme tutanakları.
(9) TÜİK, 2008 İstatistik Yıllığı Tablo 12.1 Tarım ve Orman Alanları.
(10) Dipnot 3 de yer alan belgenin içindeki Plan ve Bütçe Komisyon Raporu, sayfa 14.
(11)  Dipnot 3 de yer alan belgenin içindeki Plan ve Bütçe Komisyonu Raporu’na MHP’nin muhalefet şerhi sayfa 22.
(12)  TBMM Genel Kurul Zaptı 3 Haziran 2009.
(13)  “Mayın temizleme işinde hesaplar var”, timetürk.com sitesinde yer alan  25 Mayıs 2009 tarihli yazı.
(14)  Dipnot 3 deki belge sayfa 23.
(15)  Dipnot 3 deki belge sayfa 19, metindeki vurgu tarafımdan yapılmıuştır(yazarın notu).
(16)  Dipnot 3 deki belşge sayfa 8.
(17)  Bayer Yalçın, “Tasarı gerçek amacını gizliyor”, Hürriyet 22.5.2009.
(18)  “Malatya Valisi merkeze alındı” Radikal Gazetesi 31.12.2005 ve “28 İl’e yeni vali” Miliyet Gazetesi 31.12.2005.
(19)  “Genelkurmay: Mayınları NATO’nun temizlemesi görüşünü bildirdik” Radikal Gazetesi 22.5.2009.
(20)  “Iran, Iraq to sign deal on joint oil fields”, Global Research February 8, 2009, Press TV February 5, 2009.
(21)  “Mayın olmayan yerde kuyu biter!”, Radikal Gazetesi  7 Ağustos 2007.

 

0 Responses to “Mayın Temizleme Yasası Üzerinde Bazı Düşünceler”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.