Siyasette Kirlenme

Aşağıda okuyacağınız metin, Sosyal Demokrasi Derneği’nin Elbistan Şubesi’nin 16 Mayıs 2009 günü düzenlediği panelde yapılan özet konuşmanın geniş şeklidir. Paneldeki sürede bu konuşma ancak özet olarak sunulabilmiştir.
 
Saygıdeğer Hanımefendiler ve Beyefendiler
“Siyasette kirlenme” konusunda düşüncelerimi siz değerli Elbistan’lılarla paylaşma onur ve ayrıcalığını bana verdikleri için Sosyal Demokrasi Derneği’nin Merkez ve Elbistan Şube yönetimlerine ve bir tatil akşamınızı bizleri dinlemeye ayırdığınız için de sizlere teşekkürlerimi sunarım.
İnsanlık tarihi, moral değerler gözlüğü takılarak incelendiğinde, sürekli olarak “iyi” ve “kötü”nün birey ve toplum üzerinde hakimiyet kurma çekişme ve çatışmasının sergilene geldiğini görürüz. İşin hüzün veren boyutu ise bu çekişmede “kötü”nün galibiyet sayısının “iyi”den daha fazla olmasıdır. Tarih boyunca tüm yönetimlerin sayısız yasalar koymasına, çok tanrılı ve tek Tanrı’lı dinlerin iyiliğin ödüllendireceğini ve kötülüğü sonsuza dek en ağır cezalar ile cezalandıracağını ifade etmesine rağmen, “kötü”nün “iyi”ye çoğunlukla galibiyeti devam ede gelmiştir.    
Sizlerin de yakından bildiği üzere, siyasette kirlenme veya daha gerçekçi tanımlaması ile kamu yönetimindeki kirlenmeyi toplumdaki yozlaşmadan soyutlayarak incelemek, konuya çözüm aramada ve bulmada bizleri topal konumda bırakır. Kamu yönetimindeki kirlenme için şu tanımı verebiliriz; kamu yönetimine emanet edilen halkın ödediği vergi,resim ve harç parasını doğru ve toplum çıkarına kullanma yerine kendi ve yandaşlarına çıkar amaçlı kullanma, kendisine verilen yönetme hakkını adaletli ve tarafsız kullanmama ve nihayet ulusal çıkarları koruma etkin tavır almama. Kamu yönetimindeki bu kirlilik, günümüz toplumlarında ortaya çıkmış güncel bir konu olmayıp, insanlık tarihinin de en önde gelen sorunlarından birisi olmuştur. Tarih boyunca ve günümüzde insanlık kamu yönetimindeki yozlaşma ve kirlenme ile mücadele ede ve çare araya gelmektedir. Bu sürekli ve yoğun mücadele ve arayış süreci tümden boşa gitmemiş ve toplumları özel olarak kamu yönetimindeki ve genel olarak toplumdaki yozlaşmayı ve kirlenmeyi tümüyle ortadan kaldıramasalar bile, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olmaya yaklaştıkça, kamu yönetimindeki ve toplumdaki kirlenme ve yozlaşmayı oldukça etkin biçimde denetleyecek birçok mekanizmayı kurabilmişler ve yozlaşmanın tahribatını en aza indirebilecek kuralları ve kurumları oluşturabilmişlerdir. Ne denli başarılı olabilmişlerdir, bana verilen süre içinde bu sorunun yanıtını tarihi boyutu ile ele alırken aynı zamanda ülkemizin güncel durumunu da tartışacağım.
Kamu yönetimindeki ve toplumdaki yozlaşmayla mücadeleye yönelik olarak tarihteki ilk yazılı belge, günümüzden 4,400 yıl öncesine aittir. M.Ö. 2,400 yılında Sümer devletinde, Üçüncü Ur Hanedanlığı kuran Ur-Nammu, yürürlüğe koyduğu bir yasanın önsözünde etik alanındaki başarılarını anlatırken şu hususların altını çizmeye özen göstermiştir; “Kök salmış bürokratik yolsuzluklara son verdim, Pazar yerinde dürüstlüğü sağlamak için ağırlık ve ölçülere düzenleme getirdim, dul, yetim ve yoksulları kötü davranışlardan korudum.(1)” Ur-Nammu yukarıda yer alan ifadesi ile çağında hem kamu yönetimdeki hem de toplumda hüküm süren yozlaşmayı çok kapsamlı bir biçimde tanımlamaktadır. Bunlardan ilki yönetimdeki yolsuzluklar, ikincisi ticaretteki yozlaşma ve nihayet üçüncüsü toplumun zayıflara (dul, yetim ve yoksul) yönelik istismarcı davranışı. Ur Nammu’nun  koyduğu yasaların hükümleri, izleyen krallar tarafından da zaman aralıkları ile yinelenmiştir. Bunların söylenmesini ve denetim kuralların konulmasını izleyen 4,400 yıllık dönemde aynı sorunlar dünyanın ve ülkemizin gündeminde ön sıraları koruyorsa toplumsal ve bireysel gelişmelerimizde samimi olarak sorgulamamız gereken çok şey var demektir.
Çinli düşünür Konfiçyüs’un (M.Ö. 551-479), “Her gün kendimi üç konuda sorgularım; başkaları adına yaptıklarımda elimden gelenin en iyisini yapabildim mi? Dostlarımla ilişkilerimde söylediğim sözlerle güvenlerini yitirecek bir şey dile getirdim mi? Kendime uygulamadığım bir şeyi diğer insanlara yaptım mı?(2)” Konfiçyüs, kamu yönetiminde de görev yapmış bir filozof kişi olarak, bu söylemi ile, bir yandan “modern etik” anlayışının temelini 2,500 yıl önce atarken diğer yandan da yolsuzluk ve yozlaşma ile mücadelede yasa kurallarının yanına çok önemli ve etkin bir denetim mekanizmasını devreye sokmak istemiştir: vicdan!  Konfiçyüs’ün her gün kendisini sorguladığı ve dolayısı ile her insana da yapmasını önerdiği bu üç soru üzerinde kısaca durmak istiyorum. “Başkaları adına yaptıklarımda elimden gelenin en iyisini yapabildim mi?” Bu sorunun bünyesinde iki soru birlikte mevcuttur; birincisi, kamu yetkisini kullanan kişi olarak kamunun parasal kaynaklarını toplumun ortak yararı için en doğru şekilde kullanabildim mi ve ikincisi kamu yönetiminde aldığım diğer kararlarda tarafsız ve adaletli olabildim mi?  Bu soruyu, kamu yönetiminde siyasetçi veya bürokrat olarak görev yapan her bireyin her gün kendisine sorabilmesi ve bir anlamda vicdan denilen yargıç önünde her gün hesap vermesi demektir. Konfiçyüs’den bu yana kamu yönetiminde görev yapanlar bu soruyu her gün kendilerine sorabilme cesaretini gösterebilse idi, insanlığın tarihi ve günümüz toplumları çok farklı bir uygarlık aşamasına ulaşmış olabilirdi. Ayrıca günümüzde kaç siyasetçi ve kamu yöneticisi başını yastığa koymadan önce bu soruları kendisine soruyor? Onları bırakın, kaç birey kendi günlük yaşamı ile ilgili olarak bu sualleri kendisine soruyor? Diğer soru, “Dostlarımla ilişkilerimde söylediğim sözlerle güvenlerini yitirecek bir şey dile getirdim mi?“ Yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkilerde olduğu kadar bireysel ilişkilerin de, sağlıklı temele dayanmasındaki kilit unsur, güven duygusudur. Bir dostun güvenini kaybeden kişi sadece bir dost kaybetmez, onun bu eylemi, yakın ve uzak çevresinde de güven bunalımı yaratmaya başlar. Halkın güvenini yitiren bir yönetimin yerini koruyabilmesi kısa vade için mümkün olsa bile uzun vadede olası değildir. Tarih, bir yandan halkın güvenini yitiren yönetimlerden bazılarının kısa vadede baskı ve korku rejimi kurmaya yöneldiklerini göstermekte ise de, aynı tarih bu yola sapanların sonunun da hüsran olduğunu yazmaktadır. Konfiçyüs’ün kendisine yönelttiği son soru ise, “kendime uygulamadığım bir şeyi diğer insanlara yaptım mı” sualidir. Bu soru da aslında göründüğünden çok daha kapsamlıdır; sadece kendime uygulamadığım değil aynı zamanda bana uygulanmasını istemediğim bir davranışı, eylemi ve söylemi diğer insanlara yönelttim mi? Bu da kamu yönetiminde görev alanların tümü ile, tüm bireylerin “iyi” olabilmek ve “iyi” kalabilmek için mutlaka her gün kendilerine sorması gereken bir sorudur. 2,500 yıllık tarih, Konfiçyüs’ün sorularını kendisine soran pek az kamu yöneticisi olduğunu bütün acı sonuçları ile ortaya koyuyor.
Konfiçyüs’ün vurguladığı bu moral yükümlülükler, dört asır sonra Roma’nın ünlü şairi Publilius Syrus’un (M.Ö. 1. yüzyıl) şu söylemi ile ek bir boyut kazanmıştır; “Kanunun olmadığında bile, vicdan vardır.(3)” Syrus bu söylemi ile, hem kamu yöneticilerini hem de bireyleri yaptığınız iş kanunlara aykırı olmayabilir, ancak vicdanınız o yapılanı onaylıyor mu sorgulamasını da yapmaya davet etmektedir. Unutmayalım, kanunlar her hareketimizi istisnasız kapsayacak genişlikte olamaz ve olmamalıdır da. Kural yok diye eylemlerimizi sorgulamayacak mıyız? İşte Syrus, kural yoksa bile, yapmayı düşündüğün her şeyi yaşama geçirmeden önce vicdanının da onayını mutlaka al diyor. Ayrıca, kanunlar iyi niyete rağmen hatalı çıkabilir, günün gerisinde kalabilir, diğer taraftan kanunu koyan bir despot da olabilir. Kanun, günümüzde ve ülkemizde sıkça görüldüğü üzere, gereken özenle müzakere edilmeden de çıkarılmış olabilir. Bu yaklaşımın adına nedense genelde parti disiplini deniyor! Bu şekilde çıkan yasalar, kamu vicdanını yaralayıp, toplumda tepki yaratmıyor mu? Bu durumda kanunun yapmamıza izin verdiği şeyi yapmadan önce bir kez de vicdan süzgecinden geçirmemiz doğru olmaz mı? Zira unutmayalım, yalancı şahidin giremediği, mesai saati, temyizi ve adlî tatili olmayan tek mahkeme vicdanımızdır ve hesabımızı verene dek bizi huzursuz etmeye devam etmeye programlıdır. Ayrıca, vicdana af kanunu çıkarma gibi bir yetki de tanınmamıştır. Konfiçyüs-Syrus düşünce köprüsünü böylece tamamladıktan sonra yeniden M.Ö. beşinci yüzyıla dönmemiz de fayda görüyorum.
Bu kez karşımızda Sokrates (M.Ö. 469-399) çıkıyor ve kendisini suçlayanlarla birlikte, günümüzdeki birçok kamu yöneticisine ve yozlaşmış kişilere, şu soruyu yöneltiyor; “Bütün gücünü mümkün olduğunca çok para, şöhret ve şan (onur) kazanmaya harcayarak; hikmete, doğruya ve ruhunun olgunlaşmasına hiç önem vermemekten utanmıyor musun?(4)” Sokrates yolsuzluklarla mücadelenin risklerinin de farkında ve savunmasında şöyle diyor “… size veya başka bir kalabalığa muhalefet eden, cesurca, devleti kanunsuzluklardan, yolsuzluklardan temizlemek isteyen birisinin uzun süre hayatta kalması mümkün değildir.(5)” Gerçekten de tarih ve günümüz, kanunsuzluklarla ve yolsuzluklarla mücadele eden birçok yürekli kişinin inandığı davalar uğrunda yaşamlarını kaybettiklerinin de şahididir. Ancak unutmayalım, insanlık bugün ulaştığı yolsuzluklarla mücadele mekanizmalarını düzeyini ve etik değerleri geniş ölçüde bu uğurda yaşamlarını yitirmeyi göze alarak etik mücadelesini sürdürmüş insanlara borçlu bulunmaktadır. Sokrates, yolsuzlukla ve yozlaşmayla mücadelede kendi çocuklarına bile hoşgörü ile bakmaz ve toplumun da bakmasını istemez! Savunmasının sonunda, kendisini haksız şekilde suçlayıp ölüme mahkûm edenlere bile bu konuda bir görev verir; “Çocuklarım büyüdüğü zaman, eğer iyilik ve erdemden önce, parayı veya başka bir şeyi düşündüklerini görürseniz, benim sizinle uğraştığım gibi siz de onlarla uğraşın. Eğer benim için bunu yaparsanız sizin elinizden adaleti bulmuş olurum.(6)” Kamudaki yolsuzluklarla mücadele edecek kişinin çifte standart uygulanmaması gerektiği bundan daha güzel ifade edilebilir mi? Sanmıyorum. Unutmayalım, yolsuzlukları ve yozlaşmayı besleyen en önemli husus çifte standart uygulamak ve bu uygulamalara göz yummaktır.
Sokrates, ayrıca yolsuzluklarla mücadele eden kimsenin nasıl davranması gerektiğini de, savunması sırasında, çok güzel tanımlamıştır; “Ben de, Tanrı’nın bu devlete musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum. … beni kolayca ölüme gönderebilirsiniz, sonra da eğer Tanrı sizi düşünerek bir at sineği daha göndermezse, hayatınızın geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.(7)” Dikkat ederseniz günümüzde bile yolsuzluklarla mücadele edenler, yolsuzluk yapanlar veya onların yandaşları tarafından toplumun huzurunu bozmakla, bozgunculukla, iftira atmakla, yalancılıkla ve at sineği olmakla suçlanırlar. Temiz toplum olabilmek için her toplumun Sokrates gibi ülkesini ve toplumunu seven ve onun için huzursuz olmayı, horlanmayı ve sıkıntı çekmeyi göze alan at sineklerine büyük gereksinimi vardır.
Günümüz politikacıları, zaman zaman, halkın kendilerini kamusal alanın dışında özel yaşamlarında da denetleme arzusu göstermesinden duydukları rahatsızlıkları dile getirirler. Oysa böyle bir hakkın varlığı ve böyle bir denetimin gereksinim olduğu çağdaş demokrasilerden çok önceleri dile getirilmiştir. Yunanlı düşünür Plutarch (46-120) “Devlet adamları sadece toplum önünde ne söyledikleri ve ne yaptıklarının hesabını vermekten sorumlu değildir, bunlara ek olarak onların yemekleri, yatakları, evlilikleri ve diğer ciddi eylemleri ile sportif faaliyetleri konusunda bile yoğun bir merak ve sorgulama vardır.(8)” gözleminde bulunmuştur.  Görüldüğü üzere, politikacının geniş bir yelpazede topluma hesap verme kavramı ve kapsamının kökenleri çok eskilere gitmektedir. Topluma hesap vermedeki bu kapsamlı sorgulamadır ki kamu yöneticisini yolsuzluktan ve yozlaşmadan uzak tutacaktır. Temiz siyaseti ve yolsuzlukla mücadeleyi samimi olarak savunan politikacı her konuda topluma hesap verme yükümlülüğünde olduğunu önce kendisi kabul etmek ve sonra da bu hakkı kullananlara saygı duymak durumundadır.
Şimdi konuya bir başka boyutta bakmak istiyorum. Sinema endüstrisi yıllardır sunduğu filmler ile bizlere Kızılderi’lileri kültürsüz, vahşi ve öldürmeyi seven bir ırk olarak tanıtmıştır. Kızılderililer hakkında yazılmış kaliteli kitapları okuduğumuzda, bu ırkın çok zengin ve moral değerleri yüksek bir kültür düzeyine sahip olduğunu görüyoruz. Hakkında yanlış değer yargıları ile yüklü olduğumuz Kızılderili’lerin etik değerlerine ilişkin birkaç örnek vermek isterim. Kızılderili şeref yasalarında yer alan ilkelerden birisi şudur; “Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir kabileden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.(9)” Vahşi diye tanıtılan Kızılderili’nin vurguladığı çok önemli iki kavram var, kazandığın ve toplumca sana verilmiş dışındaki hiçbir şey senin olamaz. Bu cümledeki verilme kavramı rüşveti elbette içermiyor. Filmlerde ölçüsüz ve vahşice güç kullanan olarak tanıtılan Kızılderili’nin bir duasını da sizlerle paylaşmak isterim; “Güce ihtiyacım var ama bir kardeşimden fazla değil; güç bana en büyük düşmanım olan kendimle savaşmak için gerekli.(10)” Kızılderililerin güzel bir biçimde dile getirdiği gibi, insanın en büyük düşmanı olan “hırs ve ihtiras” kendi içindedir. İnsan hırs ve ihtirasını denetleyebilme iradesini ortaya koyamadığı zaman yolsuzluk dahil her türlü kötülüğün arkasından sürüklenmeye açıktır. Ayrıca, Kızılderili, kardeşinden daha fazla güçlü de olmak istemiyor, çünkü daha fazla güç, başkasını ezmek için kullanılabilir, onun bilincinde. Eğer Avustralya’nın yerlileri Aborijinlerin kültürünü inceleyen eserlere bakarsak onların da çok güçlü etik değerlere sahip olduklarını görürüz. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse bir Aborijinli duası uygun olacaktır; “Tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesaret ve bu ikisi arasındaki farkı anlayabilme sağduyusu ver.(11)” Benzeri etik değerleri ilkel diye şartlandığımız diğer birçok toplumlarda da bulabiliriz.
Bana göre, yolsuzluğun ve toplumsal yozlaşmanın günümüze ulaşmış en güzel, en anlamlı ve en uyarıcı tanımını, kendisi de kamu hizmetinde uzun yıllar bulunmuş olan Michel Eyquem de Montaigne (1533-1592) yapmıştır; “Çağımızın yolsuzluğu ve yozlaşması, her bir kişinin ayrı ayrı yaptığı özel katkıları ile oluşmuştur; bazıları ihanetle, diğerler ise adaletsizlikle, kötülükle, despotlukla, tamahla, zorbalıkla (yani) gücü neye yetiyorsa onunla katkıda bulunmuştur.(12)” Bugün yolsuzluk ve toplumsal yozlaşmada kullanılan yöntemler konusunda daha iyi bir tarif vermek mümkün mü? Bana göre bu sorunun yanıtı hayırdır. Montaigne, bu tanımlaması ile aynı zamanda çok önemli bir hususun da altını yaklaşık 450 yıl önce çiziyor; o da toplumda yandaşı ve destekleyicisi olmadan yolsuzlukların ve yozlaşmanın kalıcı başarıya ulaşamayacağı gerçeğidir. Yolsuzluklar ve yozlaşma günümüzde dahi hükümran olabiliyorsa bunun en önemli nedeni toplumun içinde işbirlikçilerinin, destekçilerinin ve pay ortaklarının olmasıdır. 
Evrensel tarihten örnek vermeye yine devam edeceğim. Şimdi yolsuzluk konusunda kendi tarihimiz neler söylüyor kısaca ona göz atalım. 
Ülkemizin tarihinde ve kültüründe de yolsuzluklar ve yozlaşma ile mücadelenin sayısız örnekleri vardır. Osmanlı dönemine yönelik birkaç örnekle hafızalarınız tazelemek isterim. İlk olarak Defterdar  Bakkalzade Sarı Mehmet Paşa ile sizleri tanıştırmak isterim. Sarı Mehmet Paşa Osmanlı Devleti’nin çok önemli görevlerinden olan Defterdar’lık makamında (bir bakıma günümüzün Maliye Bakanı) birçok kez görev yapmıştır. Ancak, yolsuzluklarla mücadelesinin diyetini iftiraya uğrayarak ve canı ile ödemek durumunda kalmıştır. Ocak 1717 tarihinde “dikkatsizlik, ihmal, din ve devlete hakaret, Tamşuvar kalesinin düşman eline geçmesine sebep olmak ve padişah hakkında kötü söz söylemek” ile suçlanıp idama mahkûm olmuştur. Sarı Mehmet Paşa, yaşamının son yıllarında “Devlet Adamlarına Öğütler” isimli bir kitap da yazmıştır. Bu kitapta yer alan birkaç öğüdünü, konumuzla yakından ilgili oldukları için, sizlerle paylaşmak isterim. “O makama (Sadrazam) şeref veren devletli, halktan para cezası ve rüşvet adıyla mal toplamak sevdasına düşmemek gerektir.(13)” Bir devletin Maliye Bakanlığına eşdeğer görevde birçok kez bulunmuş bir görevli Sadrazamların (günümüzün başbakanlık görevi) halktan rüşvet almaması gerektiğini söylüyorsa, o toplumu yolsuzluk ve yozlaşma mikrobunun nasıl sardığı kolayca anlaşılır. Sarı Mehmet Paşa’nın birçok gözlemi vardır ve kitabı okunmağa değer, bu gözlemlerinden iki tanesini daha sizlerle paylaşmak isterim. Makamı ne olursa olsun işsiz kalmaktan bile korkmadan doğruları söylemek gerektiğini Sarı Mehmet Paşa şu şekilde ifade etmiştir; “Din ve devlet işlerinde gerekli olanı, Padişah’ın yüksek katına çekinmeden sunmak ve söylemekte de azilden asla ürkmemek lazımdır. Zira, bir işi uygun olmayan bir şekilde görüp kötü kişi olmaktansa, azli seçerek halk arasında beğenilmek yeğdir.(14)” İşimi kaybetmeyeyim diye yolsuzluklara göz yumulamayacağının bundan güzel bir uyarısı olabilir mi? Sarı Mehmet Paşa’nın bu ifadesine “din” sözcüğünü de dahil etmesi çok anlamlıdır. Zira dünyada birçok yolsuzluk inanç duygusu istismar edilerek yapıla gelmektedir. İnancı araç olarak kullanarak tarih boyunca yapılan yolsuzluk ve yozlaşmalar konusunda Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk çok değerli bilgiler içeren bir kitap yayınlamıştır; “Allah ile Aldatmak.” Diğer dinlerin yolsuzluğa araç edilmesine yönelik olarak batı yazınında birçok örnek de bulmak mümkündür.
Şimdi Sarı Mehmet Paşa’dan son bir alıntı yapmak istiyorum;  “Kişi her gün, gece ve gündüze girdikte nefsini üç nesne ile muhasebe eylemek lazımdır demişlerdir. Evvela; fikreylemek gerek ki bugün kendisinden ne hata çıktı ve ikincisi hayrattan ne meydana geldi. Üçüncüsü kendisinden hayırlı bir iş çıkmak mümkün iken bunu kaçırdı mı.  Bu üç hali düşüne ve özü ile muhasebe eyleye.(15)” Vicdanı ön plana çıkaran bu söylem ile Konfiçyüs’ün söylemi arasında fark görüyor musunuz? Ben göremiyorum. Sarı Mehmet Paşa Konfiçyüs’ü okudu mu bilmiyorum. Ancak evrensel doğrulara ulaşmak için temiz vicdana sahip olmak da yetebilir.
Sarı Mehmet Paşa ile ilgili bilgileri yine hüzün verecek bir gözlemle bitirmek istiyorum. Sarı Mehmet Paşa’nın “Devlet Adamlarına Öğütler” isimli kitabı, ülkemizde ancak 1987 yılında özgün dili ve günümüz Türkçe’si ile yayınlanmasına karşılık, ABD Princeton Üniversitesi hem orijinal metni hem de İngilizce çevirisini 1935 yılında yapmıştır. Diğer bir deyişle Sarı Mehmet Paşa, ABD’li siyasetçiye ve okura ülkemiz siyasetçisinden ve okurundan 52 yıl önce ulaşmıştır.
Osmanlı Devleti’nin çökmesinde büyük rol oynayan siyasetteki kirlenme ve yolsuzluklar konusunda çok çarpıcı gözlemlerde bulunan diğer bir devlet adamı da Âli Paşa’dır. Âli Paşa (1815-1871) ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyet mektubunda; “Halkın içinden çıkan ruhani liderler, çorbacılar (yeniçerilerde birlik komutanı), muhtarlar, yani halkın menfaatlerini korumak için tayin edilen maaşsız memurlar vazifelerini sui-istimal ettiler. Bu uğursuz şahıslar halkı çeşitli yollardan istismar ettiler ve (halkı) çektikleri ızdıraba devletin sebep olduğuna inandırdılar. Onları isyana teşvik ettiler, fakat boyunduruktan kurtarmak ve hürriyetlerini sağlamak için hiçbir gayret sarf etmediler. Tam aksine halkın çaresizliğinden istifade ederek yüksek makamların gözüne girdiler ve halkı soyarak servet yaptılar.(16)” Âli Paşa’nın bu gözlemi çok önemlidir. Çünkü din adamlarının, ordudaki görevlilerin görevlerini kötüye kullandıklarını açıkça söylemektedir. Âli Paşa’nın diğer bir gözlemi de “Belli bir mevkie gelir gelmez, memurun tek arzusu daha da yükselmek ve kendi kabiliyetsizliğini ve cehaletini hesaba katmadan memleket kaderini tayin edecek mevkilere gelmek oluyor.(17)” Yeteneksiz kişilerin kamu yönetiminde işe alınmasını ve hızla yükselmelerinin sorumluluğunu sadece o kişilere yüklemek soruna doğru çözüm bulmamıza engel olur. Esas sorgulamamız gereken şey, o kişilerin kamu yönetiminde göreve alınmaları ve yeteneklerinin ve moral değerlerinin kaldıramayacağı sorumluluk mevkilerine getirilmeleridir. Buna zemin hazırlayanlar da kamu yönetimine alınmada ve yükselmede objektif kuralları koymaktan uzak duran politik kadrolar ve bu konuyu takip etmeyen bizleriz. Dün olduğu gibi bugün de ülkeyi yönetenler kamuya personel alımında ve görevde yükselmede bilgi, yetenek ve deneyimi göz ardı eden yaklaşımları tercih etmektedirler.   
Sadrazamlık görevinde bulunan Âli Paşa’nın başbakanlarda bulunması gereken nitelikler konusunda da önerisi vardır; “Eğer sadrazamlık mührünü kendisine itimat ettiğiniz şahıs, bir gün size vaktiyle (Fransa Kralı) XV inci Louis’e bir nazırının dediği gibi ‘Majeste, bütün imparatorluk sizin malınızdır; keyfinize göre idare ve tasarruf edebilirsiniz’ derse, Efendimiz, ‘Louis XV nazırının sözlerini dinledi, fakat kendisi şahane mezarına henüz gömülmüştü ki hiddetten gözleri kararmış olan Fransa, bu mezarı (kralın) çocuklarının kanına buladı’ diye cevap versinler.(18)” Dalkavuklarına teslim olan kamu yöneticisi ve lider kadrolarının ülkelerine verdiği zarar tarih boyunca ülkelerin ve milletlerin sırtında ciddi bir kambur oluşturmuştur.
Âli Paşa kamu yönetiminde yozlaşmayı besleyen ve yolsuzluklara davetiye çıkaran diğer bir gözlemde daha bulunuyor;  “Evet, Sultanım, memurların çoğu ne kâfi derecede maaş, ne de emeğinin karşılığını alıyor. Esefle söyleyelim ki bunlar en sadık ve en çalışkan memurlarınızdır. Yalnız, dalkavukluk edenler göze girmektedir. … Bu şartlar altında Devletimizin Hükümeti memur kadrosunu ehliyetsizlerle doldurmak zorunda kalıyor. Bu (ehliyetsiz) memurların tek amacı ise ammenin menfaati pahasına sadece kendi mali menfaatlerini düşünmektir.(19)” Elbette, Âli Paşa, düşük maaş alan yolsuzluğa bulaşacak diye bir yargı vermiyor, ancak düşük maaş ile ehliyetsizlik birleştiğinde bunun kaçınılmaz sonuç olduğu konusunda uyarıda bulunuyor. Tarih ve bu bağlamda tarihimiz kamu yönetiminde kirlenme ve bunlarla mücadele araçları konusunda çok zengin bilgi ile dolu. Ancak, bazı devletler ve bu arada ülkemiz tarihlerini eleştiren bakış açısı ile topluma sunmaktan uzak durdukları için, doğrular, temiz toplum, temiz yönetim bulma yine maliyeti çok yüksek yöntemle deneme-yanılma yöntemi ile bulunmaya çalışılmaktadır.
Âli Paşa ile birlikte 1850-1871 döneminde Osmanlı Devleti’ni güçlendirmeye çalışan diğer bir devlet adamı da Fuat Paşadır. Fuat Paşa’ya (1815-1869) ait olduğu ileri sürülen bir vasiyet mektubunda da çok ilginç gözlemler vardır. Bunlardan ikisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Fuat Paşa şöyle diyor; “Vatansever geçinen bazı cahiller, eski usullerle de Osmanlının geçmişteki heybetinin canlandırılmasının mümkün olabileceğine sizi inandırmak isterler. Af olunmaz bir hatalı görüşün sonucudur bu düşünce.(20)” Günümüzde de Osmanlı’yı canlandırma peşinde koşanların bu vasiyetnameleri ve diğer belgeleri çok iyi incelemeleri gerekiyor. Fuat Paşa da birçok gözlemde bulunduktan sonra şu önlemin altını kalın çizgiler ile çizmektedir; “Bunlardan başka, önemini tariften aciz kaldığımız bir sorun daha var: Kamu Eğitimi, yani toplumsal değişmenin biricik esası ve her maddi ve manevi büyüklüğün tükenmez kaynağı. Ordu, donanma, devlet yönetimi, hep aynı soruna bağlı. Bu esas temel atılmış olmaksızın, ilerisi için, ne güç kazanmak ne bağımsızlık, ne hükümet ne de bir gelecek düşünemiyorum.(21)” Fuat Paşa’nın yaptığı bu son gözlem siyasetteki kirlenme ve toplumdaki yozlaşma ile mücadele bakımından nitelikli eğitimin çok büyük önem taşıdığını vurgulamaktadır. İlginçtir, Fuat Paşa’nın eğitime bu vurgusundan bir süre önce, İsviçre’li pedagog Johann H. Pestalozzi (1746-1827) yolsuzlukla ve yozlaşma ile mücadele için eğitimin önemini şöyle vurgulamıştır; “Ahlak, ruh ve görev bilinci yönünden çökmüş bir dünya, ancak ve ancak eğitimle, insan yetiştirmekle, insanlara erdemi öğretmekle mümkündür.(22)” 
Âli Paşa ve Fuat Paşa ile aynı dönemde yaşamış ve 1861-1865 yılları arasında ABD Başkanı olarak görev yapmış ve görevi sırasında yapılan bir suikast sonucu ölen Abraham Lincoln (1861-1865) ün bazı gözlemlerini de paylaşmakta fayda görüyorum. Lincoln İllinois Eyalet Meclisi’nde 11 Ocak 1837 günü yaptığı konuşmada politikacıyı şöyle tanımlamaktadır; “Politikacılar,  halkın çıkarlarından ayrı olarak, kendi çıkarları olan bir insan grubudur, bir grup olarak göz önüne alındıklarında çoğunun namuslu kişilerden bir uzun adım ötede olduğu söylenebilir. Bunu büyük bir özgürlükle ifade edebiliyorum, çünkü kendim de politikacı olduğum için kimse (söylediklerimi) kişisel olarak üzerine alamaz.(23)” Lincoln halkın güveni konusunda da çok çarpıcı bir saptama yapmıştır; “Vatandaşlarınızın güvenini bir kez yitirdiniz mi, onların saygı ve güvenlerini asla yeniden kazanamazsınız. Doğrudur, bütün insanları bir süre aldatabilirsiniz, hatta bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz, fakat bütün insanları her zaman aldatamazsınız.(24)”
19 uncu yüzyılda yaşamış olan Osmanlı ve ABD devlet adamlarından yukarıya yaptığım sınırlı sayıdaki alıntılar yolsuzluklar üzerine çok kapsamlı gözlemler içermektedir. O dönemde yaşayan Avrupalı devlet adamlarından da alıntılar yapmış olsa idim aynı paralelde birçok söylem daha olacaktı. Bu bir rastlantı değildir. Zira sanayi devrimi sonrası hızla zenginleşen gelişen ülkelerde, yolsuzluk ve yozlaşma da yeni boyutlar ve yeni araçlar kazanmıştır. Bunun sonucu olarak Karl Marx (1818-1883) ve Frederich Engels (1820-1895) gibi düşünürler, sistemi ve işleyişini sorgulayan tezlerini ortaya koymaya başlamışlardır.  Osmanlı Devletinde de Ziya Paşa, Şair Eşref, Namık Kemal başta olmak üzere Jön Türkler Osmanlı’daki sistemi sadece yolsuzluklar boyutu ile değil demokratikleşme adına da sorgulamışlardır.
Bu sorgulamaların sonucunda, sanayileşen birçok ülkede yolsuzlukla ve yozlaşma ile mücadele edecek yasalar ve kurumlar geliştirilmiştir. Yargı bağımsızlığı bu mücadelenin çok önemli bir sonucudur. Bütçelerin şeffaflığı ve denetimi bu dönemde güç kazanmıştır. Siyasetçilerin hesap verebilmelerine yönelik kurallar bu dönemde geliştirilebilmiştir. Osmanlı Devleti bir sanayi devleti olamadığı için yolsuzluklar geniş ölçüde kamu görev ve yetkilerinin dağıtımında ve adli işlemlerde yaygın olarak görülmüştür. Prof. Dr. Ahmet Mumcu 1969 yılında “Osmanlı Devletinde Rüşvet (Özellikle Adlî Rüşvet) başlığı ile bir kitap yayınlamıştır. Osmanlı’daki adli sistemdeki yozlaşma, hukuk alanındaki kapitülasyonların kapsamının genişlemesine de neden olmuştur. 
Şimdiye kadar sunduğum özet bilgilerden de açıkça görüldüğü üzere, tüm toplumlarda tarih boyunca siyaset veya daha geniş tanımı ile kamu yönetiminde kirlenme ciddi bir sorun olagelmiştir. Kamu yönetimindeki kirlenmenin en yaygın olduğu toplumlar ve zaman dilimleri aynı zamanda toplumdaki genel yozlaşmanın da yaygın olduğu ortamlardır. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Zira toplum ve sahip olduğu değerler, o toplumu yöneten kamu yöneticilerini etkilemektedir. Eğer bir toplumda “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “devletin malı semiz yemeyen domuz” söylemleri hala kullanılabiliyorsa, Osmanlı Devleti’nin en görkemli zamanında yaşamış şair Fuzulî (1480-1556) “Selam verdim. Rüşvet değildir deyu almadılar” demişse, “işi kitabına uydurmak” önemli bir beceri ve takdir edilecek bir nitelik olarak sayılıyorsa ve toplumda makbul insan tanımı “suya sabuna dokunmaz” şeklinde yapılıyorsa ve ayrıca bir toplumda “dürüstlük” vurgulanması gereken bir nitelik haline gelmişse, o toplumda yozlaşma ve siyasetin kirlenmesi için uygun bir iklim esasen oluşmuş demektir. Bütün bunlara ek olarak “hile-i şeriye” ve “ehveni şer” toplumsal değerler içinde köklü yer edinmişse, ve toplum Tanrı’nın nadiren gönderdiği Sokrates gibi at sineklerine sahip çıkmıyorsa o toplumda siyasetteki kirlenmeyi önlemek için verilecek mücadele de o denli yorucu ve maliyetli olacaktır. Bütün bu noksanlıklara rağmen bir toplum siyaseti ve kendisini temiz konuma taşıyabilir ve bu güce sahiptir. Bunun ilk ve en önemli adımı demokratik toplumlarda kişinin birey olduğu ve kimseye de kul ve köle olmayacağı bilincine sahip çıkmaktır. İkincisi demokratik toplumlarda bizi yönetecekleri bizim seçtiğimiz dolayısı ile de onlara hesap sorma hakkımızın olduğunu ve onları değiştirme yetkimizi ve gücümüz olduğunu bilmektir. Bunun için de oyumuz ile kendimizin, çocuklarımızın ne kadar temiz bir toplumda yaşamasına karar verdiğimizi akıldan çıkarmamız gerekiyor. Zira unutmayalım ki çocuklarımız doğduğunda onlara bir borç senedi imzaladık. O senedin üzerinde “sana benim yaşadığım dünyadan daha güzel, daha temiz ve daha adaletli bir dünya kurmaya çalışacağım” yazıyordu. O nedenle oyumuza olduğu kadar oyumuzu kullandığımız sandığa da sahip çıkma sorumluluğunu taşıyoruz. Oyumuzu isteyen siyasetçiye temiz toplum için kendi adına ve partisi adına neler taahhüt ettiğini açıkça sorup yanıtını almamız gerekir. Sadece hangi partiyi değil aynı zamanda kimi seçtiğimiz konusunda bilinçlenmek için, hepimiz nitelikli bir siyasetçi olan ve 1928-1932 döneminde ABD Başkanı olan Herbert Hoover (1874-1964)’ın 21 Ekim 1964 New York Times gazetesinde yayınlanan ölüm ilanında yer alan şu sözünü dinleyelim; “Hastalandığımızda en iyi uzman doktoru isteriz. Bir inşaat işimiz varsa en iyi mühendisi talep ederiz. Savaşa girecek isek büyük bir arzu ile en sıra dışı general ve amirallerimiz olsun isteriz. İş politikaya geldiğinde sıradan insanlarla yetiniriz.(25)” Hoover’ın bu güzel tespitine şu eklemeyi de yapmak isterim;  büyük alış veriş merkezlerinde sebze ve meyve seçiminde gösterdiğimiz özeni, elektronik bir cihazı satın almadan önce yaptığımız araştırmayı, bizi yönetecek, bizim adımıza yasa yapacak politikacıları seçmek için çok daha fazlası ile göstermeli ve yapmalıyız. Üçüncüsü ise içimizden çıkan ve Sokrates gibi yolsuzluklarla mücadele edecek at sineklerine sahip çıkmaktır.  Zira onlar bu mücadeleyi çoğu kez kendi çıkarları için değil toplumsal çıkar için ve vicdanları öyle emrettiği için yapmaktadırlar. Bu mücadeleyi yapanların nelerle karşılaştıklarını hem yukarıdaki açıklamalarımdan hem de günümüz Türkiye’sinden çok yakından gözlemliyoruz. Onların bu mücadelesine destek olabilmek için oyumuzu talep eden politikacılardan en az dört konuda kendilerini bireysel olarak ve kurumları adına yükümlülük altına sokmalarını talep etmeliyiz. İlki dokunulmazlıkların kürsü ile sınırlı olması, ikincisi yargı bağımsızlığı, üçüncüsü mal bildirimlerinin kamuya açık olması ve dördüncüsü nereden buldun yasası çıkarma konularında söz vermesi.
Bu noktada, bazılarınız iyi de partilerin oligarşik yapısı bize seçeceklerimiz konusunda hak ve yetki tanımıyor ki diye şikayet edebilirsiniz. Haklı da olursunuz. Ancak bu yapıyı kuranlardan ve ondan yararlananların düzeltmesini beklemek de hayalcilik olur. O nedenle siyasetle ilgileneceksiniz. Bazılarınız, siyaset kirli bir iş, ben siyasetle ilgilenip başımı derde sokmam diyebilirsiniz. Haksız olursunuz. Siz siyasetle uğraşmadıkça siyasetteki kirlenmeden şikayet hakkınız olamaz. Diğer bir kısmınız, kirli siyaset nedeni ile sandığa gitmiyorum, düzeltebileceğime inanmıyorum diyebilir. O görüşe de katılmıyorum. Zira sandığa gitmeyenler, çocuklarının yaşayacağı dünya için parmaklarını kıpırdatmıyorlar ve seçim sonuçlarını değerlendirmede bir istatistik olmaktan öteye bir değer taşımıyorlar. Sizin de bir sözünüz olduğunu belirtmek için ya ikinci parti tercihinize veya bağımsız adaylara oy vererek siyasetçiye uyarı görevini yapacaksınız. Siyasi partileri ve yönetimlerini daha nitelikli olmaları yönünde uyarmak için kaçımız protestolarımızı telgrafla, elektronik posta ile o siyasi partilere ve yöneticilerine iletiyoruz. Kaçımız siyasi partilere üye olarak bu yanlışların düzeltilmesi için mücadele ediyoruz. Bu noktada bazılarınız şu gözlemde bulunacaktır; iyi ama üye olmak istediğimiz bazı siyasi partiler başvurularımıza yanıt bile vermiyorlar. Bu yanıtı alamadığımızda yargıya başvurup, üyeliğimizin engellenmesinin durdurulmasını istedik mi? En azından bu hakkımız devlet bütçesinden yardım alan partiler için vardır. Zira bütçeden o partilere yapılan yardımlar bizim ödediğimiz vergilerden yapılıyor. Benim vergimle faaliyetini sürdüren bir siyasi parti baş vurduğumda benim üyeliğimi kabul etmek durumundadır. Kabul etmiyorsa da bunun hukuki dayanaklarını bana bildirmek durumundadır. Verdiği yanıt beni tatmin etmez ise yargıya baş vurup yaptırım uygulatma hakkım olduğunu düşünüyorum.
Bugün bazı partilerin tüzüklerine, parti genel başkanlığı ve organları seçimlerinde aday belirlemek için son derece kısıtlayıcı hükümler koyuyor. Parti üyelerinden kaçı tüzüklerin bu maddelerinin iptali için yetkili mahkemelerde dava açma yoluna gitti. Bu davalar açılsa, parti tüzüklerindeki birçok anti-demokratik hükümler kısa sürede derhal iptal edilebilecektir.
Görüldüğü üzere, sağlıklı bir demokratik yapı kurabilmek ve onu sürdürebilmenin temel güvencesi yargıdır, daha doğrusu siyasi erkten bağımsız yargıdır. O nedenle, kendimiz, çocuklarımız ve torunlarımız sağlıklı ve yozlaşmamış bir demokratik ortamda yaşayabilmesi için yargı bağımsızlığına kıskançlıkla sahip çıkmak durumundayız, gözlemlediğimiz hukuka ve demokrasiye aykırılıkları yargıya taşımakta duraksamamalıyız. Hukuk yolu ile mücadele yöntemleri ve olanakları tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar iyi ve kapsamlı olmamıştır. Çünkü, kendi yargımızın verdiği kararlardan mutlu olamıyorsak uluslar arası yargıya da baş vurma hakkımız var ve baş vurulduğunda sonuç alındığı da örnekleri ile görülmektedir.
Bazı kimseler, iyi ama bütün bunlarla niye ben uğraşıp zaman ve enerji kaybedeyim diyebilir. Bu düşünceye yol açan şey, başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuran kuşakların verdiği mücadele sonucunda demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin nimetlerine mücadelesiz sahip olmanın rehavetidir. Demokratik haklarımızı kullanma alanımızın daha da gelişmesi ve yolsuzlukla mücadelenin daha da güçlü yapılabilmesi için mirasyediliği bırakıp haklarımıza sahip çıkma mücadelesini demokrasi içinde ve hukuki yollarla sürdürmemiz gerekmektedir. Bu mücadele için de demokrasi kültürü konusunda kendimizin, aile bireylerimizin ve çevremizin eğitimini sürekli canlı tutmamız gerekmektedir.
Bu noktada bir hususu daha belirtmek isterim. Temiz siyaset için çarşıda satılan bir deterjan veya dezenfektan mevcut değildir. Onu temiz olmasını sağlayacak olan bizleriz. Aynı, evini temizleyen bir kadının yaptığı gibi.
Eğitim konusunda da iki hususun altını çizmek isterim. Birincisi, çocuklarımız doğduğu andan itibaren onların öğrenme yeteneklerinin önünü açmaya özen göstermeliyiz. Çocuklarımızın sadece bilgi bakımından değil kişilik bakımından da gelişmesi için aile ortamından başlayarak onlara düşüncelerini açıklama, savunma hakkını verme yanında, bizlerin düşüncelerini ve yanıtlarını sorgulama hakkını mutlaka tanımalıyız. Bu tarzda yetiştirmediğimiz çocuklarımızın toplumsal yaşamda karşılaşabilecekleri tüm tuzaklara karşı öz savunmalarının zayıf kalacağını unutmayalım. İkincisi ise kız çocuklarının ve kadınların eğitimine büyük önem vermeliyiz. Şunu asla unutmayalım ki, tarihteki hiçbir uygarlık tek başına erkek aklının ve emeğinin ürünü olmamıştır ve bundan sonra da olamayacaktır. Kadın akıl ve emeğine, erkekle eşdeğer tanımayan toplumların bağışıklı sistemleri her türlü yolsuzluğa ve yozlaşmaya karşı savunmasızdır. Kadınların toplumun bağışıklık sisteminin sigortası olmasının temelinde de, Tanrı’nın onlara, erkeklerden fazla olarak verdiği “analık ayrıcalığı”na ait çocuğunu yani eserini koruma gücü ve iradesidir. Atatürk’ün 31 Ocak 1923 günü İzmir’de yaptığı konuşmada kadının toplusal gelişmedeki rolü ve katkısını da tüm açıklığı ile ortaya koyduğu konuşmasından bazı alıntılar yapmak istiyorum; “Bir heyeti içtimaiye, cinsinden yalnız birinin icabatı asriyeyi iktisap etmesiyle iktifa ederse o heyeti içtimaiye yarıdan fazla zaaf içinde kalır. Bir millet terakki ve temeddün etmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Bizim heyeti içtimaiyemizin ademi muvaffakiyetinin sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz tekâsül ve kusurdan neşet etmektedir.  … Binaenaleyh bir heyeti içtimaiyenin bir uzvu faaliyette bulunurken diğer uzvu atalette olursa o heyeti içtimaiye mefluçtur. … Binaenaleyh bizim heyeti içtimaiyemiz için ilim ve fen lâzım ise bunları aynı derecede hem erkek ve hem de kadınlarımızın iktisap etmeleri lazımdır.(26)”  Bu metni günümüz diline çevirirsek; “Bir toplumu oluşturan (kadın-erkek) cinslerinden yalnız birisinin (erkeklerin) çağdaş gereklere sahip olmasıyla yetinilirse, o toplumun yarısından fazlası zayıflık içinde kalır. Bir millet gelişmek ve uygarlaşmak istiyorsa özellikle bu noktayı esas almak zorundadır. Bizim toplumumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan kaynaklanmaktadır. … Bu nedenle, bir toplumun bir uzvu işlerken diğer uzvu hareketsiz kalırsa o toplum felç olmuş demektir. … Bu sebeple bizim toplumumuz için bilim ve fen gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın öğrenmesi gerekmektedir.” Görüldüğü üzere, Atatürk Cumhuriyetin ilanından yaklaşık dokuz ay önce, kurulmakta olan Cumhuriyet ve demokrasinin, toplumun erkek ve kadın iki temel unsuru üzerinde yükseleceğini ilan etmekte ve toplumu bu yönde bilinçlendirmektedir. Atatürk dönemi sonrası siyasetinin kadını geri plana itmesi ve bu tutumun 1950 sonrasında ivme kazanması sonucu ülkemizde bir yandan demokrasi aksamaya başlarken diğer yandan da yolsuzluk ve yozlaşma hız kazanmıştır. Bu gerçeği hala görmezden gelerek siyasetteki kirlenmenin ve toplumdaki yozlaşma eğilimlerinin önünü alabilmek mümkün değildir. Hala daha ülkemizde kadınların eğitimden uzak kalmasına yönelik bağnazlık destek bulabilmekte ve bu nedenle de 11 yıllık zorunlu eğitim yaşama geçirilememektedir.      
Kadın ve erkek ayırımı yapmaksızın kendi demokrasi kültürümüzü ve kendi genel kültürümüzü geliştirdiğimiz ölçüde, çocuklarımızın ve torunlarımızın devam etmekte olduğu kamu eğitim kurumlarındaki eğitimin kalitesini de denetleme ve geliştirilmede söz sahibi olabiliriz. Gelişmiş demokrasilerin bulundukları noktaya ulaşmalarında kendi eğitimine özen gösteren yetişkinlerin okullardaki eğitimi, müfredatı ve kitapları denetlemelerinin çok büyük katkısı olmuştur.
Siyaset dahil her boyutuyla temiz bir toplum olmak istiyorsak, temizliğin uzmanları olan kadınları siyasete ve toplumsal sorumluluklara dahil etmekte daha fazla gecikmemeliyiz.
Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım.

Hikmet Uluğbay    
 
   

(1) Kramer Samuel Noah, “Tarih Sümer’de Başlar” Kabalcı Yayınevi  Birinci Basım Temmuz 1999, sayfa 79 ve 135 ve ayrıca Tosun Prof. Dr. Mebrure ve Doç Dr. Kadriye Yalvaç, “Sümer, Babil, Assur Kanunları ve Ammi-Şaduqa Fermanı” Türk Tarih Kurumu 2002 sayfa 12.    
(2) Conficius, “The Analects” Penguin Classics, 1979 sayfa 59.
(3) Saraçbaşı M.E., “Damıtılmış sözler” YKY, 3 üncü baskı Şubat 2001, sayfa 499.
(4) Eflatun, “Sokrates’in Savunması” Şule Yayınları 1999 3 üncü baskı sayfa 75.
(5) Y.a.g.e. sayfa 78.
(6) Y.a.g.e. sayfa 91.
(7) Y.a.g.e. sayfa 77.
(8) Ehrlich Eugene ve Marshall De Bruhl, “The International Thesaurus of Quotations”, HarperPerennial 1996, sayfa 656.
(9) Kızılderi ………. sayfa 7.
(10) Y.a.g.e. … sayfa 19
(11) Morgan Mario, “Bir Çift Yürek”, Dharma Yayınları, sayfa 192.
(12) Ehrlich E., y.a.g.e. sayfa 121.
(13)  Defterdar Bakkalzade Sarı Mehmet Paşa, “Devlet Adamlarına Öğütler”, 1987, Kültür ve Turizm Bakanlığı 1000 Temel Eser Dizisi 127 sayfa 17-18.
(14)  Y.a.g.e. sayfa 20.
(15)  Y.a.g.e. sayfa 46.
(16)  Andıç Fuat ve Süphan Andıç, “Sadrazam Âli Paşa, Hayatı, Zamanı ve Siyasî Vasiyetnamesi”, Eren Yayıncılık 2000, sayfa 60.
(17)  Y.a.g.e. sayfa 66.
(18)  Y.a.g.e. sayfa 73.
(19)  Y.a.g.e. sayfa 79.
(20)  Akarlı Engin Deniz, “Belgelerle Tanzimat, Osmanlı Sadrazamlarından Âli ve Fuad Paşaların Siyasi Vasiyetnameleri” Boğaziçi Üniversitesi Yayınları No 147 Haziran 1978, sayfa 1.
(21)  Y.a.g.e. sayfa 7.
(22)  Ulusoy Hikmet, “Zamanın Eskitemediği En Güzel Sözler”, Alfa yayınları, Nisan 2001, sayfa 96.
(23)  Bartlett John ve Justin Kaplan, “Bartlett’s Familiar Quotations” Little, Brown and Company, 1992 sayfa 447-8.
(24)  Y.a.g.e. sayfa 451.
(25) Ehrlich E., y.a.g.e. sayfa 520.
(26)  Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi, 1989 Cilt II, sayfa 89.

 

0 Responses to “Siyasette Kirlenme”


  • No Comments

Leave a Reply

You must login to post a comment.