Monthly Archive for Nisan, 2017

Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması

BirGün gazetesinin 27 Mart 2017 tarihli sayısında, Pazartesi Söyleşisi sayfasında, Meltem Yılmaz ile yapmış olduğum söyleşi “Ekonomi eskisinden daha kötü” başlığı ile yayınlandı. Söyleşide Yılmaz’ın sorularını yanıtlarken konuları geniş kapsamda ele aldım. Ancak, gazetenin söyleşiler için ayırabileceği alanın doğal olarak belirli bir sınırı vardı. O nedenle de açıklamalarımın geniş ölçüde bir özeti yayınlanabildi. Konuştuğumuz konularda daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar olabileceği düşüncesi ile görüşmenin kapsamlı boyutunu bloğumda yayınlamanın faydalı olacağını düşündüm. Bu arada, kapsamlı görüşme sırasında aklıma gelmeyen ancak konunun anlatılmasında yararlı olabilecek bazı düşüncelerimi de metne ekledim. Bu eklemelerin kolayca fark edilmesi için onları italik formu ile yazdım. Bu arada birkaç maddi hatayı da düzelttim.

Meltem Yılmaz (M.Y.) Ekonomi alanında Bakanlık görevinde bulunmuş, dünyanın en önemli ekonomi kuruluşlarında görev almış isimsiniz. Türkiye ekonomisinin çok partili sistemden bugüne inişlerini ve çıkışlarını nasıl işaretlersiniz?

Hikmet Uluğbay (H.U) Sayın Yılmaz, öncelikle bana düşüncelerimi okurlarınızla paylaşma olanağını verdiğiniz için teşekkür ederim. Okurlarınıza da okumak için ayıracakları zaman için teşekkür eder saygı sunarım.

Çok partili sisteme geçmeden önce, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin ekonomik felsefesine kısaca değinmeden çok partili dönemi değerlendirmeye geçmek, hem o döneme haksızlık olur, hem de çok partili dönemi değerlendirmede noksanlıklara neden olur. Şunu unutmayalım, Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden Bağdat demiryolu, Hicaz demiryolu ve Aydın demiryolu hariç ne bir ulaşım altyapısı ne de endüstriyel bir sanayi altyapısı devralmıştır. T.C. Başbakanlık İstatistik Enstitüsü’nün (güncel adı ile TÜİK)1997 yılında yayınladığı Osmanlı Sanayii 1913, 1915 Yılları Sanayi İstatistikleri başlıklı belgenin 13 üncü sayfasında yer alan Tablo 1 Sanayi Müesseselerinin çeşitli şehirlere göre dağılımında 1915 yılı itibariyle tüm Osmanlı topraklarında önemlice sayılabilecek nitelikte 7 tuğla, 2 çimento fabrikası ve 3 adet pamuk ipliği imalatı ve pamuk dokuma kuruluşu yer almaktaydı. Gündüz Ökçün, “Osmanlı Sanayii 1913-1915 İstatistikleri” başlıklı kitabının 29 uncu sayfasında Osmanlı Devletinde 1915 yılında sanayi kuruluşlarının kullandığı toplam beygir gücünün 20,977 olduğunu belirtir. Bu rakamı David S. Landes’in “The Unbound Prometheus” isimli ve dilmize “Sınır Tanımayan Prometheus” olarak çevrilebilecek kitabının 292 inci sayfasında 1907 yılında Almanya, FRansa ve Belçikasanayilerinin kullandığı beygir güçlerine ilişkin olaraksırasıyla şu verilere yer vermiştir; 6,500,000; 2,474,000 ve 1,038,000. Bu sayılar Osmanlı Devletinin sanayi gücünü bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya yeterlidir. Osmanlı Devleti, sanayi devriminin başlamasını sağlayacak yeterlikte lâik eğitim kurumlarını ve yurt içi sermaye birikimini oluşturamadığı için bu devrimi kaçırmış ve ayrıca Padişahlar tarafından hesapsızca verilmiş kapitülasyonlar nedeni ile de sonradan istese de sanayi atılımları yapamaz konuma gelmişti.

Cumhuriyet’in ekonomik düşüncesi ve temel hedefleri 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresinde belirlenmiş ve 1930 lu yıllarda yapılan iki sanayi planı ile sürdürülmüştür. Türkiye’nin ekonomik gelişmesine temel olacak olan Etibank, Sümerbank, SEKA, Karabük Demir Çelik, uçak yapım sanayii ve diğer birçok sanayi kuruluşu ve liman inşaatları ile demiryolu ağının ülkeye yayılmasına yönelik önemli yatırımlar yapılmıştır. Etibank hem madencilik alanında girişimcilere kaynak sağlayacak bir banka, hem de bu alanda yatırım yapacak bir kurum olarak düşünülmüş ve yaşama geçirilmişti. Aynı anlayış Sümerbank’ın kuruluşunda da mevcuttur. Bu kuruluşların yatırımları gerçekleştirilirken dışarıdan borç da alınmamıştır. Bu kuruluşlar Türkiye’nin ilk ve önemli sanayi hamlesini başlatmasının yanında, yetiştirdikleri nitelikli teknotrat ve bürokratlarla geleceğin özel sektör kuruluşlarının nitelikli insan gücünü de yetiştirmiş oldular. Bütün bunlar yapılırken de Osmanlı Devleti’nden miras olarak aldığı Düyun-u Umumiye (Yabancı ülkelere olan) borçları ödenmeye başlanmıştır.

Bu döneme ilişkin olarak iki hususa daha değinmek isterim. İzmir İktisat Kongresi kararları özel girişimciliğe ve yabancı sermayeye karşı değildir. Yabancı sermaye Türk Yasalarına uymak ve Türk dilini kullanmak zorundadır. Ayrıca, ulusal girişimlerin sahip olacağı haklardan fazlasına sahip olmaları söz konusu değildir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Prof. Dr. Afet İnan’ın İzmir İktisat Kongresi kitabının dilini güncelleştirerek yeniden basmasında yarar görmekteyim. Böylece gençlerimizin Kuruluş dönemi ekonomik politikalarını kolayca anlamaları sağlanmış olacaktır. Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar, ekonomik gelişmenin, ülke içinde yaratılan katma değerin boyutu ile doğru orantılı olduğunu çok iyi biliyorlardı. O nedenle de sanayi kuruluşlarının yukarıda değinilen altyapısını bu bilinçle kurmuşlardır. Ancak bu dönemde yatırımların hemen hemen tamamı Devlet ve yeni kurulan kamu kurumları tarafından yapılmıştır. Bunun nedeni de, Cumhuriyet’in Osmanlı Devleti’nden yatırım yapacak girişimci de devralamamasıdır. Çünkü Osmanlı Devleti sanayi devrimi başaramadığı için bu kavramları anlayan ve uygulayabilecek yeterli sayıda insan da yetiştirememişti. Osmanlı Devleti döneminde hemen hemen tüm ekonomik etkinlikler, yabancı devlet şirketleri ve uyrukları ile Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Yahudiler tarafından yürütülmekteydi. Kuruluş dönemine ilişkin olarak iki önemli gelişmeye daha değinmek isterim. Bunlardan ilki 1929 dünya ekonomik krizi ile 1939-1945 arasında yer alan II. Dünya Savaşı Türkiye’nin ekonomik atılımlarını son derece yavaşlatmıştır.1929 dünya ekonomik krizi Türkiye’nin GSYİH’nı 1930-1932 döneminde sırasıyla yüzde 23.8, 12.0 ve 15.8 oranlarında küçültmüştür. Benzeri şekilde 1944 ve 1945 yıllarında da GSYİH sırasıyla yüzde 27.6 ve yüzde 18.2 küçülmüştür. Savaşın ülkeye sıçramaması için alınan seferberlik önlemleri sonucu çok sayıda genç insan silah altına alındığı için tarımda çok büyük bir işgücü azalması olmuş ve bu askeri gücün gereksinimleri Devletin altyapı ve sanayi yatırımlarına ayırabileceği kaynağı son derece sınırlandırmıştır. Ancak bu sınırlamaya rağmen, tarımda katma değer yaratımının bilgi ve teknik bilgiyle gerçekleşeceğini ve bu üretimin birçok sanayi koluna ham madde vereceğini bilen kadrolar, Savaş yılları olmasına rağmen 1940 yılında Köy Enstitülerini kurmaya başlamışlar ve ülkenin dört bir yanına yaymayı sürdürmüşlerdir.

Çok partili dönemi ele alırken, politik gelişmelere değinmeden ekonomik boyutu ele alırsak konu çok büyük ölçüde havada kalır. O nedenle bu dönemdeki ekonomik gelişmeleri ele alırken önemli politik gelişmelere de kısaca değinmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. 1944 de başlayan çok partili dönemin ilk basamağı Demokrat Parti’nin iktidarda bulunduğu 1950-1960 arasıdır. Bu dönemde özel kesim yatırımları özendirilirken, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapması için de özendirici önlemler alındı, yasal düzenlemeler yapıldı. Yabancı sermaye özendirmeye yönelik bir örnek vermek isterim. 1954 yılında çıkarılan Petrol Kanunu yabancı sermayeye o dönemde petrol üreten birçok ülkeden çok daha fazla olanak sunmuştur. 1945 yılında Venezuela, ülkesinde çıkarılan petrolün, üretici şirketler ile Devlet arasında yüzde 50-50 paylaşılmasını kabul ettirmişti. Bu kural kısa sürede tüm petrol çıkaran ülkelerde uygulanmaya başladı. Hatta o tarihlerde İran petrollerini ulusallaştırdığı için Başbakan Musaddık bir seri komplo ile düşürüldükten sonra, bu yüzde 50-50 kuralı İran’a bile uygulandı. Ancak, ABD petrol uzmanının katkısı ile hazırlanan Petrol Kanununda bu ilkeye yer verilmedi. Başlangıçta özel bir şirket olarak kurulması düşünülen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı gelen yoğun tepkiler üzerine bir kamu kuruluşu olarak hizmete başladı. Bu dönemin diğer önemli ekonomik kararlarından birisi de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce yapılan barajlardır. Ağırlıkla enerji üretimine ve sulama amacına yönelik bu baraj yapım hamlesi aynı zamanda Türk siyasetinin gelecek yıllarına önemli bir kişiyi de kazandırmıştır; Süleyman Demirel. Demokrat Parti’nin izlediği ekonomik politikalar, ilk yıllardaki tarımsal üretimlerdeki bolluk, Marshal Yardımı ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan diğer dış yardımlarla birlikte ekonomik büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratmıştı. Ancak ne yazık ki tarımda verimliliği yükseltecek işgücünü yetiştirmekte olan Köy Enstitüleri de bu sırada kapatılmaya başlandı. Aynı şekilde uçak sanayii de bu dönemde kapatılmıştır. Bu yıllardaki tarımsal üretim bolluğunun da etkisi ile Demokrat Parti 1954 Genel Seçimlerini yüzde 57.7 oy oranı ile kazandı. Bu başarı sonrası ekonomik alanda daha özensiz politikalar izlendi, enflasyon süratle tırmandı. 27 Ekim 1957 Genel Seçimlerinde Demokrat Parti oyları yüzde 47.9 a geriledi. 1957 den itibaren döviz sıkıntısı daha belirginleşmeye başladı ve IMF ile görüşmeler sonrasında 4 Ağustos 1958 tarihinde dövizde katlı kur uygulamasına geçilerek TL ciddi ölçekte devalue edildi. Bu bağlamda doların değeri 2.80 TL düzeyinden dövizin kazanıldığı sektör ve harcandığı işlemlere göre 4.90-9.03 TL aralığında uygulanmaya konuldu. Ancak katlı kur düzenlemesi uygulamadaki teknik ve idari güçlükler nedeni ile çok kısa ömürlü oldu. Bu dönemde yabancı sermaye de Türkiye’de sanayileşmeye katkıda bulunacak önemli yatırımlar yapmamıştır. Ekonomideki olumsuz gelişmeler toplumsal tepkilere de yol açtığı için Başbakan Adnan Menderes Hükümeti, muhalefeti susturmak için TBMM Tahkikat Komisyonu’nu kurduğu gibi, Üniversitelerden akademisyenleri ve bazı kamu görevlilerini “görülen lüzum üzerine” gerekçeleri ile görevlerinden almaya başladı. Bu arada, Menderes Hükümeti Batı’dan beklenen ekonomik desteği alamayınca, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma adımlarını atma eğilimi de gösterdi. Bütün bu gelişmeler nedeniyle, izleyen TBMM Genel seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidardan düşmesine kesin gözle bakılmaya başlanmıştı. Ancak 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi yapıldı.

M.Y. 1960’I diğer darbelerden ayrışan yapısı, ekonomi üzerinde bir etki yaratabildi mi?

H.U. Bana göre, 1960 Askeri Darbesi, Demokrat Parti’nin seçimle iktardan düşmesi fırsatının yitirilmesine yol açtığı için izleyen dönemdeki politik gelişmeler üzerinde belirgin olumsuz etkiler yaratmıştır. O nedenle de demokratik deneyim ve gelişim sürecini olumsuz yönde etkilemiştir. Zira deneyim veya tecrübe denilen birikimin gerisinde daima hatalar ve bunlardan alınan dersler vardır. Buna rağmen 1960 Askeri Darbesi ülkeye üç önemli şey kazandırmıştır. Bunlar ilki 1961 özgürlükçü Anayasa’sı ve iki kanatlı Parlamento yapısı, ikincisi Anayasa Mahkemesi ve üçüncüsü ise Devlet Planlama Teşkilatı’dır.

1960-1980 dönemi üzerinde de kısaca durmakta fayda görüyorum. Bu dönemde Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milî Selamet Partisi arasında birkaç kez, AP-MSP ve CHP-MSP koalisyonları kuruldu, bozuldu. Bu dönemin özellikle 1974 e kadar olan yılları, Türk ekonomisi bakımından büyük kazançların sağlandığı önemli bir aşamadır. Bu on dört yıllık sürede; ön hazırlıkları 1954 yılında başlamış olan “Ereğli Demir Çelik Fabrikasının yapımına 1961 yılında başlanmış ve kısa sürede bitirilmiştir. Keban Barajı 1965-1975 yılları arasında inşa edilmiştir. Şeydi Şehir Alimünyum Tesisleri ve Oyma Pınar Barajının yapımına 1967 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Petrokimya Kompleksinin yapımına 1965 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. İskenderun Demir-Çelik Tesislerinin inşaatına 1970 yılında başlanmış ve bir süre sonra tamamlanmıştır. Bu on dört yılda planlanan, yatırımına başlanan ve yapımı tamamlanan sanayi kuruluşlarını saymaya ve anlatmaya devam edersem diğer konuları görüşmek için yeterli süre kalmayabilir. Bu dönemde alınan dış borçlar, tüketim için değil, biraz önce saydığım döviz tasarruf ettiren ve kazandıran kuruluşların ve benzeri kamu kurumlarının üretim tesislerinin Türk ekonomisine kazandırmasında kullanılmıştır. Bu tesisler, ülkeyi sadece ürettikleri ürünleri satın almak için döviz ödemekten kurtarmamış aynı zamanda birçok yan sanayinin ihracat yapabilmesi için gereksinim duyduğu ham madde ve ara mamulleri üreterek ihracatın gelişmesine de çok önemli katkıda bulunarak ülkenin döviz gelirlerinin artmasına neden olmuşlardır. Ayrıca bu ve benzeri tesisler, gelişmesini sağladıkları yan sanayiler ile de istihdam yaratmanın yanında ülke içinde yaratılan katma değerin artması ile ulusal gelirin büyümesini de sağlamışlardır.

Ancak, 1973 yılında Arap-İsrail Yom-Kippur savaşında ABD’nin İsrail’I desteklemesi üzerine petrol üreten Arap ülkeleri petrol üretimlerini kısıp, başta ABD olmak üzere bazı ülkelere petrol ihraç ambargosu uygulamaları ile başlayan birinci petrol krizi ile uluslararası piyasalarda petrolün varil fiyatı 2.5 dolardan 11.6 dolara yükseltilmiş, daha sonra 1974 ikinci petrol krizi ile izleyen yıllarda petrol varil fiyatını 35 dolar dolayına doğru yükselmeye başlamıştır. Petrol fiyatlarındaki bu sıradışı artışlar, Türk ekonomisi üzerinde sarsıcı etkiler yarattı ve ödemeler dengesi sorunlarını aşabilmek için 1974 yılında yeni bir istikrar programı uygulamaya konulmasını gerektirdi ve doların değeri 9.00 TL’den 15.00 TL ye yükseltildi. IMF’nin parasal olarak da desteklediği İstikrar programı ortaya çıkan yeni bir dış sorun nedeni ile aksadı. Bu yeni sorun, Kıbrıs’ta Türklere karşı başlatılan yoğun baskılar ve kıyımlardı. Bu sürecin bir devamı olarak 1974 yılında Kıbrıs’ta Nicos Sampson darbesi yapıldı ve Türkler üzerinde çok ciddi baskı ve göçe zorlama yaşandı ve kıyımlar da arttı. Kıbrıs’taki bu gelişmeler Yunanistan’daki Cunta Hükümeti tarafından da desteklenmekteydi. Kıyımların artması üzerine Türkiye Garantörlük Anlaşması çerçevesinde İngiltere’yi de birlikte askeri müdahaleye davet etti. Üçüncü garantör ülke Yunanistan Ada’daki gelişmelere müdahale edilmesine karşı çıkıyordu. İngiltere’nin yanaşmaması üzerine, CHP-MSP koalisyon Hükümeti’nin TBMM’den de aldığı yetki ile Başbakan Bülent Ecevit 20 Temmuz 1974 de Kıbrıs’a Askeri çıkarma ile “Barış Harekatı” başladığını açıkladı. Bu harekat üzerine ABD, Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başladı. Türkiye üzerinde baskıları arttırmak için dış borçlanma olanakları da daraltıldı. Continue reading ‘Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması’