Monthly Archive for Haziran, 2016

Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?

İnternet ortamında yer alan bilgilerde, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasında, şu hususlara değindiği belirtilmektedir: “(Yeni anayasa) Anayasanın gözlerde büyütülmesi çok yanlıştır. Anayasayı toplumla kaynaşarak yapacaksınız. 1982 Anayasası’nı hazırlayan heyette Şener Akyol da vardı. Kendisine, ‘Müslüman bir ülkedeyiz, neden anayasa Allah ismi ile başlamadı?’ diye sordum. O da ‘Biz Allah ile başlattık ama konsey kaldırdı’ dedi… Mevcut anayasanın herhangi (bir) yerinde Allah lafzı yok ama 1982 ve 1961 anayasaları dindar anayasalardandır. Neden? Diyanet İşleri Başkanı idare içinde vardır. Dini bayram, resmi bayramdır. Din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar bir anayasadır… Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazım. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız.[1]

TBMM Başkanı’nın bu açıklamasına yoğun tepki verilmesi üzerine, Başkan, TBMM sitesine 26 Nisan 2016 günü yazılı bir açıklama yayınlamıştır. Bu açıklamada Başkan şu hususlara yer vermiştir;

“İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Yeni Anayasa, Yeni Türkiye’ konulu sempozyuma katılıp yeni anayasaya ilişkin şahsi düşüncelerimi ifade ettim.

Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak derç edilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.

Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır.

Mevcut anayasamızda Türkiye’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır.

Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir.

‘Anayasanın dindar olması’ beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzi ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir. Laikliğin farklı inanç gruplarına sağladığı hürriyetlerin mevzuatta yer bulması, devlet ve milleti karşı karşıya getirmeyen bir laikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır.

Konuşmamın bu şekilde anlaşılması, aklın, mantığın ve sağduyunun gereğidir. Farklı değerlendirmelere konu yapılmasının ise masum bir tavır olmayacağı açıktır.

Milli mücadelenin en mühim kazancı olan Cumhuriyetimizin ilanihaye yaşayacağı inancı içinde kamuoyuna duyurulur.[2]

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın basın açıklaması, bana göre, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasındaki düşüncelerine açıklık getirmekten çok, tevil etme (sözü çevirme, söze ayrı mânâ vermeye kalkışma[3])çabasıdır.

Bu yazıda, TBMM Başkanının konferansta dile getirdiklerinden ve sonra yaptığı açıklamadan hareketle, lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılmasının ülkemiz bireylerine, toplumumuza ve devlete getireceği maliyetleri ve boyutlarını incelemek istiyorum.

TBMM Başkanı, katıldığı konferansa üç nedenle davet edilmiş olmalı diye düşünüyorum. Birincisi Türkiye’nin politik gündeminin ön sırasında başkanlık sistemini de içerecek bir anayasa değişikliği ısrarla tutulmaktadır, ikincisi bu değişikliğe yönelik olarak TBMM’de yoğun bir görüşme trafiği yaşanmakta ve üçüncüsü de Başkan bu çalışmaların sağlıklı bir biçimde yürütülmesi görevini taşıyan kişi konumunda olmasıdır. Diğer taraftan konferansın konusu “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” olarak belirlenmiş ve açıklanmıştır. Dolayısı ile konferansta oluşturulması düşünülen Yeni Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı ve bu Yeni Türkiye’nin nasıl bir Yeni Anayasa ile dönüştürüleceğinin konuşulacağı başlangıçtan bellidir. TBMM Başkanı’nın içeriği bu şekilde belirlenmiş bir konferansa, bana göre, konumu ve görevi gereği katılmaması gerekirdi. Zira Anayasa’nın Başkanlık Divanı başlıklı 94 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrası şu hükmü içermektedir; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Bu fıkradan da açıkça görüldüğü üzere, TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri üyesi bulundukları partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki toplantılarına “görevlerinin gereği olan haller dışında” katılamadıkları gibi, TBMM de görüşülen konulara ilişkin tartışmalara katılamayacakları gibi oylamalarda da oy kullanamazlar. Anayasa TBMM Başkan ve vekillerine niçin böyle bir kısıtlama ve sorumluluk yüklemiştir sorusunun yanıtı ise, tartışılan konularda görüşlerini sözel veya oyla belirterek “taraf konumuna gelerek” TBMM oturumlarını yönetmede tarafsızlıklarını yitirmiş konuma düşmeden görevlerini yapabilmelerini güven altına almaktır. Başkan’ın katıldığı konferansın teması TBMM de çalışmaları süren ve bu çalışmalar tamamlandığında Komisyonda ve Genel Kurul’da görüşülüp onaya sunulacak olan Anayasa değişikliklerini de içermektedir. Anayasa’nın 94 üncü maddesi gereği olarak, Partisinin Anayasa değişikliği çalışmalarına bile katılmaması gereken ve o çalışmalar tamamlanıp TBMM de görüşmeye başlandığında görüş açıklama ve oy kullanma hakkı olmayan Başkan, katıldığı konferansta görüşlerini açıklayarak tarafını belirtmiş ve kendi konumunu tartışmalı duruma getirmiştir. O nedenle Anayasa değişikliği, TBMM Genel Kurulu’na geldiğinde, Başkan, Genel Kurul’daki bu görüşmeleri yönetmek isterse, muhalefet partileri haklı olarak buna karşı çıkacaklar ve Başkan yönetmekte ısrar ederse, görüşülüp kabul edilecek metni Anayasa Mahkemesine götürecek muhalefet partileri dilekçelerine, Başkan’ın Anayasa’nın 94 üncü maddesine aykırı davrandığı görüşüne de yer verebileceklerdir. Başkan’ın, ben o toplantıda kişisel görüşlerimi açıklamıştım, savını Mahkemenin nasıl değerlendireceğine ilişkin bir görüş belirtebilmem olası değildir. Konu o aşamaya geldiğinde Mahkemenin görüşünü hep birlikte öğrenebileceğiz. Başkan’ın katıldığı konferanstaki söylemleri, TBMM’de dokunmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın görüşülmesi sırasında Ana Muhalefet Partisi milletvekilince tartışma konusu edilmiştir[4].

Katılmasının uygun olmayacağını düşündüğüm o konferansa katılan ve söz konusu görüşlerini dile getiren Başkan, aslında bu görüşler kendisince değil de başka katılımcılar tarafından ileri sürüldüğünde, onları bu görüşleri tartışamayacaklarını, zira bu görüşlerin Anayasa’nın değiştirilmesi önerilemeyecek temel ilkeleri olduğunu anımsatması gerekirdi. Başkan’ın, önerilen bu görüşlerin, Anayasa’nın “Değiştirilemeyecek hükümler” bölüm başlığını taşıyan 4 üncü maddesinde tanımlanan ve “Cumhuriyetin nitelikleri” bölüm başlığı altındaki 2 inci maddesine ve ayrıca, Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” bölüm başlığı altındaki 24 üncü maddesinin son fıkrasında belirtilen “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanmaz” hükümlerine aykırı olduğu konusunda katılımcıları uyarması gerekirdi. Anayasa’nın İkinci Maddesi şu hükmü içermektedir; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Zira TBMM Başkanı, milletvekili seçildikten sonra Anayasa’nın 81 inci maddesinde metni yer alan andı içerek lâiklik ilkesi de dahil Anayasa’ya sadık kalma yükümlülüğünü kabul etmiştir.

Başkan’ın konumuna ilişkin bu gözlemlerde bulunduktan sonra şimdi de belirttiği görüşler konusunda düşüncelerimi açıklamaya başlayabilirim.

Başkan’ın konferansta dile getirdiği 1961 ve 1982 anayasalarının dindar anayasalar olduğu görüşüne katılmam söz konusu değil, zira bu yorumunu dayandırdığı maddeler, lâiklik anlayışının gereği olarak devletin idari ve hukuki yapısı ile yasalarının din temeline dayanamayacağını ve ayrıca din ve vicdan özgürlüğünü güven altına alan düzenlemeleri içermektedir. Anayasa’nın 24 üncü maddesinde yer alan “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” hükmü, bu hükmün olmadığı dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı dışında izinsiz Kur’an kursları açan kimselerin bu konuda yetersizliklerinin ve hatta zararlı uygulamalarının ortaya çıkması nedeni ile Anayasa’ya konulmuştur. Başkan’ın açıkladığı gibi, Anayasa’da din derslerinin zorunlu olması gibi bir durum da söz konusu değildir. Zira, 24 üncü maddede öngörülen zorunlu ders din dersi değil, din kültürü ve ahlâk dersidir. Eğer bu dersler din dersi gibi işleniyorsa, bu İdare’nin Anayasa’yı ihlal eden bir hatasıdır. Bu hata Anayasayı dindar anayasa olarak yorumlama fırsatı vermez.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın idare içinde yer alması da Anayasa’yı din temelli bir Anayasa yapmaz. Zira Anayasa’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili, 136 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir; “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü üzere, Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lâiklik ilkesi doğrultusunda ve bütün siyasi düşüncelerin dışında kalarak milletin dayanışma ve bütünleşmesini sağlayacak şekilde çalışmasını öngörmüştür. Bunun anlamı toplumdaki tüm bireylerin inanış yelpazesindeki konumlarına saygı duyularak, bireylerin inançları temelinde bir çatışma ortamına girmemelerini sağlamaktır. Zira Anayasa’yı hazırlayanların bu sözcükleri seçerken, insanlık tarihi boyunca en fazla kan dökülen çatışmaların inaç farklılıklarının devlet politikası haline getirilmesinden kaynaklandığını akıllarında tutmuş olmalılar. Zira Avrupa toplumları, “aynı din içindeki” inanç temelli iktidar, güç ve varlık paylaşım çatışmalarının ve kendisi gibi inanmayanlara engizisyon uygulamaları ile zulüm yapılmasının toplumlarda uzlaşma ve barış yerine, şiddeti giderek artan savaşlar serisine yol açtığını görmüşlerdir. Ödenen çok yüksek bedel sonrasında Avrupa ülkeleri, toplumsal barışın ancak ve sadece devletin idari, hukuksal ve eğitim yapılanmasını lâiklik temeline dayanması durumunda sağlanabileceğini anlamış ve bu yapılanmaya geçme kararı almışlardır. İslâm tarihi incelendiğinde ve günümüzde İslâm coğrafyasında yaşanmakta olanlar yansız bir gözle değerlendirildiğinde, İslâm inancının mezheplere ve her bir mezhep içinde tarikatlara ayrışmasının inancın siyasallaşmasına yol açtığı ve bu durumun da doğal olarak iktidar, güç ve kaynak paylaşım kavgalarına neden olduğu ve çok büyük can bedeli ödenen savaşlara yol açtığı kolaylıkla görülecektir.

Hıristiyanların kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısı ile İslâm dünyasının kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısının, tarih boyunca İslâm ve Hıristiyan devletleri arasındaki savaşlarda ölenlerden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Hıristiyan toplumların çok yüksek insan bedeli ödeyerek öğrenip yaşama geçirdiği lâiklik ilkesini, üzülerek belirtmek gerekir ki İslâm toplumları, halen dahi lâik bir devlet idaresi, hukuksal yapı ve eğitim yapılanması ile akan kanları durdurarak birer refah toplumuna ulaşacaklarını anlamamakta ve inatla direnmeye devam ediyorlar. Bunun tek istisnası, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve lâik yapıya kavuşturan kuşak ile onların bu eserine bilinçle sahip çıkma kararlılığını sürdüren kuşaklardır. Türkiye’de de Cumhuriyet’in kurulduğu günden beri demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletinin tüm topluma ve bireylerine kazandırdıklarını görmemekte ve anlamamakta direnen insanlarımız ve siyasi yapılanmalarımız olagelmiştir. Bu anlayışta olanların en büyük iki yanılgıları, İslâm coğrafyasında yaşanan İslâmı farklı anlayanlar arasındaki savaşlarla kendi inanç tarzlarını İslâmı farklı anlayıp farklı yorumlayanlara zorla kabul ettirerek barış ve huzur sağlayabileceklerine ve Cumhuriyet dönemi devrimlerinin Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden ithal edilmiş olduğuna inanmalarıdır. Bu ikinci yanılgı konusunda çok değerli bilgiler içeren çalışmalar yapmış olan ülkemizin değerli araştırmacılarından Cengiz Özakıncı’nın “Atatürk Devrimleri Batı’ya Değil Türk Tarihine Dayanır”[5] başlığı ile özetini yayınladığı makalesi ile “Dil ve Din”, “İblisin Kıblesi” ve “İslâmda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü-827-1107” isimli kitaplarının okunmasının fayda sağlayacağını düşünüyorum. Aynı şekilde TBMM’nin padişah saltanatın yıkılması ve millet saltanatının başlaması konusunda karar verdiği 1 Kasım 1922 günü TBMM’de Atatürk’ün yaptığı konuşmanın da okunmasında büyük fayda görmekteyim[6]. Bu konuşmasında Atatürk, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yönetim gücünü ele geçirmek için yapılan siyasi mücadele ve çatışmaların tarihini anlatmaktadır. Konuşma içeriğinden din ve devlet işlerinin aynı elde toplanmasının İslâm devletlerinde ve toplumlarında hangi sorunların yaşandığı açıkça görülmektedir.

TBMM Başkanı konuşmasında, “Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur.” saptaması üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Başkan veya danışmanları bu düşünceyi açıklamadan önce arama motorlarında birkaç dakika sorgulama yapsalardı, karşılarında “propelsteps-worldpress.com” adresinde dünyadaki lâik olan ve olmayan devletlerin listesini ve haritasını içeren site çıkabilirdi. Bu sitede yayınlanan haritaya Harita 1 de yer veriyorum. Continue reading ‘Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?’

Doğum Kontrolü Yapmayan Müslüman Ülkeleri ve Aileleri Ne Bekliyor?

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, TÜRGEV’in yirminci kuruluş yıldönümü toplantısında yaptığı konuşmada “… Zürriyetimizi artıracağız diyorum. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz. Rabbim ne diyorsa, sevgili peygamberim ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Birinci derecede görev annededir[1]” görüşünü dile getirdiği yazılı ve görsel basında yer almıştır. Cumhurbaşkanı’nın daha önce de, Kayseri’de katıldığı bir düğünde 5 çocuk önerisinde bulunduğu basına yansımıştı[2]. Başbakanlığı döneminde ise, Bosna Hersek’i ziyaret ettiğinde Saray Bosna Üniversite’sinde yaptığı konuşmada da konuk olduğu ülkeye 5 çocuk uyarısında bulunmuştu[3]. Cumhurbaşkanı politikaya girdiğinden bu yana, topluma çok çocuk sahibi olma konusunda birçok kez uyarıda bulunmuştur. Ben, yurttaşlarımızın ve Müslüman ülke halklarının böyle bir öneriye ve uyarıya gereksinimleri olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, biraz sonra veriler eşliğinde de açıklayacağım üzere, şimdiye kadar en yüksek düzeyde nüfus artışını sağlaya geldiler. Müslüman ülkelerin, çok çocuk sahibi olmak yerine, ana-çocuk sağlığına ve nitelikli lâik eğitime ağırlık vermelerinin ulusal çıkarları, ulusal güvenlikleri, ülkelerin ve halklarının gönenci açısından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerimi okurlara bazı veriler eşliğinde açıklamak amacıyla bu yazıyı hazırladım. Türkiye’nin nüfusu 1927 yılında 13,648,270 iken, 2015 yılı sonunda 78,741,053 e yükselmiştir. 87 yılda ülkede yaşayan nüfus 4.8 kat artmıştır. Buna yurt dışına göç etmiş ve orada artmaya devam eden yurttaşlarımızın sayısı dahil değildir. Türkiye bu nüfusu ile dünya ülkeleri arasında 18 inci sırada bulunmaktadır. TÜİK’in geleceğe yönelik hesaplamalarına göre, nüfus 2023 yılında 84.2 milyonu aşacak ve 2050 yılında da 93.4 milyonun üzerine çıkarak tavan yapacaktır. Görüldüğü üzere, Türkiye’nin de nüfus artışı yönünden endişe edeceği bir durum yoktur. Sanal ortamda yer alan “Nüfusa göre İslam Konferansı Örgütü üye ülkeler sıralaması” başlıklı bilgiye göre, üye 57 Müslüman ülkenin nüfusu 1,468,119,824 kişidir. Bu sayı dünya nüfusunun yüzde 21.5 na eşittir[4]. Bu 57 ülkeden nüfusu yüksek olan ve önde gelenlerinin 1978-2012 dönemindeki 34 yılda başta nüfus artışları olmak üzere bazı göstergelerde ortaya koydukları çabaları tablolar eşliğinde okurlarla paylaşmak istiyorum. Tablo 1 de anılan dönemde seçilen ülkelerin nüfus artışları ile günün ABD doları cinsinden kişi başına düşen Gayrı Safi Milli Hasılaları karşılaştırılmaktadır. Bu bilgilerin karşılaştırmaya dayalı anlamlı bir sonuç verebilmesi için de Güney Kore’ye ilişkin aynı verileri tablolara koymakta fayda görüyorum. Tablo 1 den de görüleceği üzere, Müslüman ülkelerin yavaş nüfus artışı gibi bir sorunu yaşamamışlar, nüfusu dünyada en hızla artan ülkelerin ön sıralarında yer almışlardır. Tablo 1 dikkatle incelendiğinde incelenen 34 yıllık dönemde, Güney Kore’nin nüfusu sadece yüzde 36.6 oranında artmasına karşın kişi başına milli geliri 21 kat artmıştır. Güney Kore’nin kişi başına milli gelirindeki bu düzeydeki artış (dünyadaki tüm ülkeler için ayrı ayrı hesaplama yapmadığım için bu deyimi kullanacağım) sanırım bu dönemdeki en yüksek artıştır. Bu sonuç, Güney Koreli ailelerin gönencinde çok büyük bir artış sağlamış ve ülke barış ve huzuruna da önemli katkıda bulunmuştur.

Tablo 1 İslam Konferansı’na Üye Ülkelerden bazılarının 1978-2012 döneminde nüfus artışları ve kişi başına GSYİH değerleri (cari dolar değeri üzerinden) 2015 IMF uzman tahminleridir
  Ülkeler Nüfus 1978 milyon Nüfus 2012 milyon   Artış Yüzde   1978 K.B. GSYİH $   2012 K.B. GSYİH $   Artış Yüzde 2015 K.B GSYİH $
G. Kore 36.6 50.0 36.6 1,160 24,454 2,108 27,195.2
Endonezya 136.0 248.0 82.4 360 3,700 1,028 3,362.4
Pakistan 77.3 177.4 129.5 230 1,260 448 1,450
Bangladeş 84.7 155.3 83.4 90 858 853 1,286.9
Nijerya 80.6 168.2 108.7 560 2,739 389 2,742.9
Mısır 39.9 85.7 114.8 390 3,226 727 3,740.2
Türkiye 43.1 74.1 71.9 1,200 10,646 787 9,437.4
İran 35.8 76.2 112.8 2,160 7,710 257 4,877.1
Sudan 17.4 37.7 116.7 320 1,662 419 2,175.4
Fas 18.9 33.0 74.6 670 2,031 203 3,078.6
Cezayir 17.6 37.4 112.5 1,260 5,583 343 4,318.1
Afganistan 14.6 29.7 103.4 240 690 188 600.0
Uganda 12.4 35.4 185.5 280 656 134 620.2
S. Arabistan 8.2 29.5 259.8 7,690 24,883 224 20,612.6
Irak 12.2 32.8 168.9 1,860 6,649 257 4,819.5
Malezya 13.3 29.0 118.0 1,090 10,834 894 9,556.8
Yemen (*) 7.4 24.9 236.5 495 1,289 160 1,302.9
Mozambik 9.9 25.7 159.6 140 564 303 534.9
Suriye (**) 8.1 21.4 164.2 930 2,807 202 v.y.
Fildişi Sahili 7.8 21.1 170.5 840 1,281 53 1,314.7
Tunus 6.0 10.8 80.0 950 4,187 341 3,922.7
Libya 2.7 6.3 133.3 6,910 13,035 89 6,058.7

(*) Yemen, 1978 yılında Güney ve Kuzey Yemen olarak iki ayrı devlete bölünmüş olduğu ve iki devlet daha sonra birleştiği için 1978 yılı için kişi başına GSYİH iki devletin GSYİH ve nüfusları göz önüne alınarak yazar tarafın hesaplanmıştır. (**) Suriye’nin 2012 yılı için kişi başına GSYİH verileri kaynakta yer alan belgelerde yer almadığı için IMF veri tabanında yer alan son veri olan 2010 yılı kullanılmıştır. Kaynak: World Development Report 1980, World Bank, World Development Indicators 2015, World Bank. Buna karşın, Tablo 1 de yer alan Müslüman ülkeler içinde aynı dönemde en düşük nüfus artışı yüzde 71.9 la Türkiye’de gerçekleşmiştir. Buna rağmen Türkiye’de kişi başına milli gelirini, Güney Kore’nin üçte biri kadar, 7.9 kata yakın artırabilmiştir. Bana göre, Türkiye, 2003 yılından bu yana yüksek faiz politikası ile büyük ölçekli sıcak para çektiği için TL/dolar kuru gerçekçi olmaktan uzak kalmıştır. TL dolar karşısında gerçekçi değerini koruyabilmiş olsa idi, kişi başına düşen dolar cinsinden milli gelir değeri çok daha düşük düzeyde olacaktı. Bu konuyu tartışmaya burada girmeyeceğim. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler, bu sitede daha önce yayınlamış olduğum “Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=625 bağlantısından erişebilir. TL’nin dolar karşısında değer yitirmesinin kişi başına milli geliri nasıl etkilediği de Tablo 1 in son sütununda görülmektedir. Tablo 1 de en dikkat çekici veriler Suudi Arabistan, Yemen, Fildişi Sahili ve Libya’ya aittir. Bu dört ülkenin nüfus artışları kişi başına milli gelir artışlarından daha yüksektir. Bu durum özellikle Yemen, Fildişi Sahili ve Libya bakımından büyük farkla böyledir. Tablo 1 de yer alan ülkeleri teker teker incelemeyeceğim. Onu okurlara bırakıyorum. Ancak tabloda yer alan ülkelerden özellikle petrol ve doğal gaz üretenlerin toplam GSYİH rakamları 1978-2012 döneminde petrol fiyatlarının anılan dönemde ham petrol fiyatlarının 12.79 dolardan 109.45 dolara çıkması ile çok ciddi boyutta arttığını, bunun da kişi başına düşen GSYİH rakamlarını yükselten temel olgu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Ham petrol fiyatlarının uzunca bir süredir 50 dolar dolayında olmasının İran, Suudi Arabistan, Cezayir, Irak ve Libya’nın kişi başına milli gelirlerini nasıl etkilediği Tablo 1 in son sütunundan görülebilir. Tablo 1 incelenirken, 34 yıllık dönemde, doların satın alma gücünün düştüğünü de hatırda tutmak gerekir. O nedenle, ülkelerin nüfus artış oranları gerçek artışı gösterirken, kişi başına düşen milli gelir artışları reel artış olmayıp, dolardaki enflasyon etkisini de içeren yapay bir artışı göstermektedir. Kısaca kişi başına milli gelir gerçek artışları Tablo 1 de yer alan oranlardan daha düşük olduğunu hatırda tutmak gerekir. Bu bilgiler de göz önünde tutulmak kaydı ile şu husus çok dikkat çekicidir. Güney Kore’nin 1978 yılındaki kişi başına milli geliri Türkiye’nin gerisinde iken 2012 yılında bu ülkenin kişi başına milli geliri Türkiye’den yüzde 130 yüksek düzeye çıkmıştır. İki ülkenin kişi başına milli gelirleri arasında farkın bu boyutta açılmasında iki neden çok önemlidir. İlki ekonomik yapı ve ekonomik büyüme farklılıkları, ikincisi ise 34 yılda Türkiye’nin nüfus artışının Güney Kore’nin 2 katı olmasıdır. Yüksek nüfus artışının kişi başına geliri ve dolayısı ile gönenci nasıl etkileyeceğini kısaca gördükten sonra, şimdi de aynı ülkelerin orta öğretim çağındaki nüfusun ortaöğretim kurumlarına kayıt oranlarının nasıl değiştiğini ve işgücüne katılım oranlarının ne boyutta kaldığına göz atalım. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir. Continue reading ‘Doğum Kontrolü Yapmayan Müslüman Ülkeleri ve Aileleri Ne Bekliyor?’