Monthly Archive for Haziran, 2015

Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını

Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını Denetleme Savaşlarının Ekonomik ve Stratejik Nedenleri (Bu metin, süre sınırı nedeniyle Kongre’de özet olarak sunulabilmiştir. Konuşma sonrasında ortaya çıkan bazı bilgiler de eklenmiştir.) Türkiye 20. Uluslararası Petrol ve Doğal Gaz Kongre ve Sergisi’ni (IPETGAS 2015) düzenleyen TMMOB Petrol Mühendisleri Odası, Türkiye Petrol Jeologları Derneği ve TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası yöneticilerine bu Kongre’yi, bölgemizde enerji savaşlarının sürdüğü bir dönemde, düzenledikleri için kutluyor ve beni bir kez daha Kongre’lerine görüşlerimi açıklamak üzere çağırma inceliğini gösterdikleri için teşekkürlerimi sunuyorum. Birinci kez çağrıldığım 19. Kongre’nizde sizlere, “İnsanın petrolle tanışması, Birinci ve Son petrol paylaşımında dile getirilenler” konusunda özetle bilgi sunmuş ve konuşmamı, ABD’li araştırmacı gazeteci David Morse’ın 18 Ağustos 2005 günü yayınlanan “Geleceğin Savaşı” başlıklı yazısından şu alıntıyı yaparak tamamlamıştım: “Şu anda Afrika’nın Kuzey Doğusunda Sudan denilen ülkede bir gelecek savaşı başlamış durumda. Ancak silahlar geleceğin silahları değil. … Hayır, bu savaş kalaşnikovlar, sopalarla ve bıçaklarla yapılıyor. Sudan’ın Darfur diye anılan batı bölgesinde deve ve at sırtındaki Arap milisleri tarafından tercih edilen taktikler yakma, yağmalama, hadım etmek ve tecavüzdür. … Bu, büyük devletlerin ekonomik büyümesinin dayandığı sınırlı kaynaklarla ilgili olan, ancak taşeronlar tarafından dövüşülen bir kaynak savaşıdır. Bu Michael Klare’in “Kan ve Petrol” isimli kitabında anlatılan ve bizim petrol kolik olmamızın muhteşem ürünü olan bir savaştır. Ve ön görünmeyen bir savaş da değildir.[i]” David Morse’un 2005 yılında yayımladığı yazısında geleceğin savaşı olarak tanımladığı kaynak savaşı aradan 10 yıl geçmesine rağmen şiddetini arttırarak sürdürmekte veya daha doğru bir tanımla sürdürülmektedir. Bu nedenle ben de bugün sizlere “Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını Denetleme Savaşlarının Ekonomik ve Stratejik Nedenlerini” anlatmaya çalışacağım. 20 inci yüzyılın başında başlayan ve giderek yoğunlaşan ve günümüzde doruğuna tırmanmış bulunan “kaynak savaşları” sadece petrol ve doğal gaza yönelik olarak yaşanmamaktadır. Kaynak savaşları kapsamına, stratejik maden ve mineraller, tatlı su kaynakları, verimli tarım arazileri ile tarımsal tohumlar da dahil edilmiş bulunmaktadır. Bu kaynaklara yönelik savaşlar birbirinden bağımsız gibi görünseler de aslında bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarını oluşturmaktadırlar. Bütünün adı ise “dünyaya ve kaynaklarına egemen olmaktır.” Ancak ben bugün konuşmamı sadece petrol, doğal gaz ve enerji ulaşım yolları ile sınırlı tutacağım, yeri geldikçe diğer alanlara da sadece değinip geçeceğim. Diğer kaynak savaşlarının da petrol ve doğal gaz kaynakları ile enerji ulaşım yollarını denetleme savaşları kadar karmaşık ve acımasızca sürdürüldüğünü okuduğum birçok kitap ve makaledeki bilgiler ışığında rahatça söyleyebilirim. Petrol ve doğal gaz kaynaklarını denetleme kavgasının ekonomik nedenlerinin kökeninde “sanayi devrimi” ile başlayan insan ve hayvan adale gücünün mekanik araçlar kullanımı ve bu mekanik araçları için gereken daha fazla güç sağlayacak enerji arayışları vardır. ABD vatandaşı tarihçi Paul Kennedy’nin dilimize “Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri” olarak çevrilen kitabında, sanayi devrimi sonrasında, 1750-1900 arasında geçen 150 yıllık dönemde, dünya imalat sanayii üretiminin kıtalar arasında nasıl bir eksen kaymasına uğradığını çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Paul Kennedy’nin hazırladığı verilerin yanına 2010 yılı verileri de ekleyerek düzenlediğim bilgiler Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 i incelemeye ve değerlendirmeye geçmeden önce 1750-2010 döneminde dünya nüfusundaki gelişmelere de kısaca değinmek istiyorum. Dünyanın nüfusu sanayi devrimi başladığında 1750 yılında yaklaşık 750 milyon düzeyinde idi ve 1900 yılına gelindiğinde 1,600 milyona ulaşmıştı[ii]. 2010 yılında 6,895 milyon olan dünya nüfusu 2015 yılında 7,300 milyonu aşmıştır[iii]. Dünya nüfusunun 2050 de 9,500 milyonu ve 2062 yılında da 10 milyarı aşması beklenmektedir[iv]. Diğer bir deyişle 1750-1900 arasında dünya nüfusu yaklaşık 900 milyon kişi veya yüzde 113 artmışken, 1900-2015 arasındaki 115 yılda 5,700 milyon kişi veya yüzde 356 gibi sıra dışı bir boyutta büyümüş olacaktır. 1890 lı yıllardan başlayarak petrolün ve daha sonra da doğal gazın temel enerji kaynağı konumuna yükseldiği dönemde dünya nüfusunun 5,700 milyon kişi artmış olması göz ardı edilemeyecek çok önemli bir gelişmedir. Bu boyuttaki bir nüfus artışı başta enerji olmak üzere tüm maddelere karşı çığ gibi bir talep patlamasına da yol açmıştır. Şimdi bu bilgileri akılda tutarak Tablo 1 deki verileri inceleyebiliriz.

Tablo 1

1750-2010 döneminde dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinde imalat sanayilerinin dünya üretiminden aldıkları pay ve 2010 yılında aynı ülkelerin dünya GSYİH’daki payları % olarak

Ülkeler 1750 1900 2010 2010 GSYİH %
AVRUPA (**) 23.2 62.0 19.21 19.21
    İngiltere 1.9 18.5 2.46 3.58
   Avusturya-Macar. 2.9 4.7 1.00 0.67
   Fransa 4.0 6.8 2.78 4.05
   Almanya (*) 2.9 13.3 6.81 5.19
   İtalya (*) 2.4 2.5 3.46 3.26
   Rusya 5.0 8.8 2.34 2.34
ABD 0.1 23.6 18.74 23.06
Japonya 3.8 2.4 9.71 8.63
Üçüncü Dünya 73.0 11.2 v.h. v.h.
Çin 32.8 6.2 17.57 9.37
Hindistan-Pakistan 24.5 1.7 (2.39) 2.69 Hind. 2.73

(*) 1750 yılı için Almanya ve İtalya verileri her iki ülkenin ulusal birliğini kurmadan önceki prenslikler ve diğer küçük devletçikleri kapsamaktadır. (**) Avrupa için 2010 yılı verileri Avro Bölgesi ülkelerini kapsamaktadır dolayısı ile 1750 Avrupa tanımından daha dar bir kapsama alanını içermektedir. (v.h.) veri hesaplanmadı. Kaynak: Paul Kennedy The Rise and Fall of the Great Powers sayfa 149 ve World Development Indicators 2012 The World Bank Table 4.2 sayfa 218-220. Sanayi Devrimi başlamadan önce imalat sanayi olarak tanımlanabilecek üretimler, çok geniş ölçüde insan ve hayvan adale gücüne dayanan ve enerji olarak da odun ve odun kömürünün sadece maden indirgeme için kullanıldığı bir imalat sanayi üretim yapısını içermektedir. Bu nedenle de Çin ile Hindistan-Pakistan’ı içeren Hint Yarımadasındaki nüfus yoğunluğu nedeni ile dünya imalat sanayiinin sırasıyla yüzde 32.8 ve 24.5 ve toplamda yüzde 57.3 ünü üretebilmekteydi. Tüm Avrupa kıtasında yerleşik ülkeler ise toplam olarak ancak yüzde 23.2 ye erişebilmekteydi. Sanayi Devrimi ile birlikte başta kömür, daha sonra petrol ısısı ile elde edilen buhar gücünün geliştirilen mekanik aksama uygulanması sonucu Avrupa 1900 yılında dünya imalat sanayiinin yüzde 62.0 ini, ABD ise yüzde 23.6 sını üretir noktaya ulaşmışlardır. Sanayi Devrimi’ni yapamayan Çin ve Hindistan Yarımadası’nın payları ise sırasıyla yüzde 6.2 ve yüzde 1.7 ye düşmüştür. 2010 yılına gelindiğinde, 20 inci yüzyıl boyunca, sanayileşmenin ve teknolojinin diğer ülkelere yayılması sonucunda, dünya imalat sanayi üretiminde Avro Bölgesi’nin payı yüzde 19.21 e ve ABD’nin payı yüzde 18.74 e gerilerken, Çin’in payı yüzde 17.57 e tırmanmıştır. Diğer bir deyişle Çin imalat sanayii üretiminde Avro Bölgesi ve ABD ile başa baş duruma gelmiştir. Bu noktada hemen bir hususun altını çizmek isterim, Avro Bölgesi ülkeler ve ABD’de refahın artmasına paralel olarak emek pahalı bir girdi haline geldiği ve çevre duyarlılığı arttığı için bu ülkeler imalat sanayiinin birçok dalında üretimlerini başta Çin ve Hindistan olmak üzere nüfusu yoğun ülkelere kaydırmışlardır. Dolayısı ile Çin, Hindistan ve diğer nüfusu yoğun ülkelerin dünya imalat sanayiindeki payların artışında bu üretim kaydırmalarının da azımsanmayacak etkisi vardır. 20 inci yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren, gelişmiş ekonomilerin hizmetler sektörü büyük ölçüde büyüme göstermiştir. 2010 yılına gelindiğinde, Dünya Bankası verilerine göre, dünya GSYİH toplamının yüzde 3 ü tarım, yüzde 16 sı imalat sanayii ve yaklaşık yüzde 72 si de hizmetler sektörü tarafından üretilmiştir. O nedenle Tablo 1 i daha sağlıklı okuyabilmek için son sütununa ülkelerin dünya GSYİH daki paylarını dahil etme gereğini duydum. Tablo 1 in son sütunundan da görüldüğü üzere, Avro Bölgesi dünya GSYİH’dan yüzde 19.21 pay alırken, ABD nin aldığı pay yüzde 23.06 ve Çin’in payı ise 9.37 dir. Bu da Çin’de hizmetler sektörünün Batı ülkeleri boyutunun çok gerisinde olduğunu göstermektedir. Continue reading ‘Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını’

Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?

Aşağıda okuyacağınız metin, Aydınlık Gazetesi “Rakamların Gör Dediği” ile “Sorun Söyleyelim” başlıklı köşelerin yazarı ve Ulusal Kanal’da “İş Dünyası ve Ekonomi” programının yöneteni Sayın Mustafa Pamukoğlu ile yapılan söyleşi için hazırlanan ve bu sitede yayınlandığı güne kadar Türk ve dünya ekonomisinde ortaya çıkan yeni gelişmeleri ve verileri de göz önüne alan bir inceleme ve değerlendirmenin genişletilmiş şeklidir. Ulusal Kanal’da 12 Mart 2015 günü yayınlanan “İş Dünyası ve Ekonomi” programındaki söyleşi süre sınırı nedeni aşağıdaki metnin ancak küçük bir bölümü dinleyicilere ulaştırılabilmiştir. Diğer bir bölümü ise Teori Dergisi’nin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır. İnsanlarımızın düşüncesinde giderek önemli bir yer tutmaya başlayan ve endişelere yol açan “ekonomide neler oluyor” sorusuna kısmen de olsa ışık tutabilmek amacıyla hazırladığım bu geniş metni sitemde da yayınlamanın uygun olacağını düşündüm. Okurların zihninde beliren soruların bir bölümünü yanıtlamış olabilmeyi umut ediyorum.

Hikmet Uluğbay

Soru 1. Türkiye ekonomisinin genel bir değerlendirilmesini yapar mısınız? Son 12 yılda ekonomide vardığımız noktayı nasıl yorumlarsınız? Ciddi bir kriz bekliyor musunuz?

Yanıt 1. Türkiye ekonomisi, üzülerek belirtmek gerekir ki, dünyada likidite bolluğunun hüküm sürdüğü ve faizlerin de son derece düşük seviyelerde seyrettiği bir dönem olan 2002-2014 yılları arasında bu bolluğun yarattığı fırsattan yararlanarak üretim ekonomisini güçlendirecek politikalar uygulamak yerine, bu ucuz döviz bolluğunu bolca tüketim için kullandığı için, ciddi sorunlar biriktiren bir ekonomik süreç olarak yaşayagelmiştir. Bu gözlemlerimi ekonomi açısından somut bazı kritik veriler eşliğinde açıklayarak, biriktirilen sorunları ve birikimin ulaştığı boyutu net olarak göstermeye çalışacağım.

İlk olarak, ekonomik büyümenin sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlayan ve güven altında tutan en önemli kaynak olan ülke içi tasarruflardaki gelişmeler üzerinde durmak isterim. IMF veri tabanındaki rakamlara göre Türkiye’nin brüt tasarruf oranları 2002-2014 döneminde Tablo 1 deki seyri izlemiştir.

Tablo 1

IMF verilerine göre 1994-2014 döneminde

Türkiye’nin brüt tasarruflarının GSYİH oranları % olarak

Yıllar Brüt tasarruf/GSYİH
2002 17.3
2003 15.1
2004 15.7
2005 15.5
2006 16.0
2007 15.2
2008 16.3
2009 13.0
2010 13.3
2011 13.9
2012 14.0
2013 12.8
2014 13.3

Kaynak: IMF veri tabanı.

Bu Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’nin brüt tasarruf oranları 2002 yılından itibaren dalgalı bir seyir izlemiş olsa da, sürekli düşme eğiliminde olmuş ve 2002 deki yüzde 17.3 düzeyinden, 2013 yılında yüzde 12.6 ya kadar inmiştir. Tablo 1 den, Türkiye’nin brüt tasarruf oranlarının 2002-2014 döneminde ve sonrasında sağlıklı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme için son derece yetersiz ve cılız kaldığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu noktada okurların aklına, haklı olarak, sağlıklı ekonomik büyüme için gerekli tasarruf oranları hangi düzeyde olmalıdır sorusu gelmiş olabilir. Bunun yanıtı da yine IMF’nin very tabanındaki veriler eşliğinde Tablo 2 de verilmektedir.

Tablo 2

Seçilmiş bazı ülkelerin 2002-2013 dönemi brüt tasarrufları hakkında bilgiler GSYİH’nın % olarak

Ülkeler En düşük En yüksek Yoğunluk
İspanya 17.5 23.9 18-22
Rusya 21.3 30.8 27-30
Avustralya 21.2 24.8 22-24
Meksika 19.5 22.7 21-22
G. Kore 31.7 36.0 33-35
Hollanda 23.6 30.3 27-28
Türkiye 12.6 17.3 13-16
Endonezya 25.4 33.1 29-33
Asya’daki G.Y.Ü. (*)  

36.8

 

44.6

 

40-43

Kaynak: IMF veri tabanı, (*) Emerging and developing Asia.

Tablo 2 deki ülkelerden bir bölümü, GSYİH büyüklüğünde Türkiye’nin önünde yer alan gelişmiş ülkelerdir. Tablo 2 den de görüldüğü üzere, sağlıklı ekonomik büyümeyi finanse edecek brüt tasarrufların yüzde 22-35 aralığında olması gerektiği açıkça görülmektedir. Asya’nın gelişen ülkelerindeki oranlar ise çok daha yüksek düzeydedir. Aslında yine çok yetersiz olmakla birlikte Türkiye’nin brüt tasarrufu, 1994-2001 döneminde yüzde 21 yüzde 17 aralığında değişmiştir. Bu veri de göstermektedir ki, 2002 sonrasında izlenen politikalar, yurt içi tasarrufları özendirmekten çok uzak kalmıştır. Tablolarda ve açıklamalarda net tasarruf oranları yerine brüt tasarruf oranlarını kullanmamın nedeni IMF veri tabanındaki bilgilerin bu bazda verilmesidir. Türkiye’nin 2002-2014 dönemindeki tasarruflardaki bu büyük gerileme ekonomi için çok önemli uyarı işareti olarak yıllardır tiz perdeden ses veriyor, ancak üzülerek belirtmek gerekir ki, bu alarm ziline aldıran ve önlem alan olmadı. O nedenle de, IMF, 3 Kasım 2014 tarihli IV ncü madde Danışma Raporu’nda ülke içi tasarrufların düşüklüğünün sağlıklı olmadığını ve artırmak için gerekli önlemlerin alınması gereğini vurgulama gereksinimini duymuştur. Her iki Tablo da açıkça göstermiştir ki, Türkiye 2003-2014 aralığında çok ciddi boyutta “tasarruf açığı” sorunu biriktirmiştir. Bu sorunun doğrudan ve dolaylı olumsuz etkileri diğer biriktirilen sorunlara ilişkin tablolara da yansıdığı izleyen tablolarda görülecektir. Continue reading ‘Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?’