Monthly Archive for Kasım, 2014

Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Kaynaklarının Paylaşım Kavgası

 21 inci Yüzyıl Türkiye Enstitüsü yönetimine, 11-13 Nisan 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilen “100. Yılında Birinci Dünya Savaşı” başlıklı IV. Safranbolu Kongresi’nde, bana “Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Paylaşım Kavgası” konusunda düşüncelerimi açıklama fırsatını verdikleri için teşekkürlerimi sunarak konuşmama başlıyorum. Konuyu iki bölüm altında inceleyeceğim. İlk bölümde “Sanayi Devrimi”nden Birinci Dünya Savaşına kadar geçen sürede petrolün nasıl ele geçirilmek için savaşılacak stratejik bir ham madde haline geldiğini, ikinci bölümde de 1870-1914 döneminde özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümranlığı altındaki topraklarda mevcut petrol kaynaklarının ele geçirilmesi için şirketler ve devletlerarasında sahneye konulan stratejileri ve oyunları inceleyeceğim. Birinci Dünya Savaşı’na giden sürecin ve başlı başına Savaşın petrol kaynaklarını ele geçirmeye yönelik olduğu gerçeği, aslında savaşın hemen ardından, Şubat 1920 de İngiltere’nin “Petrol Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü”nde bir konuşma yapan İngiliz Amirali Phillip Dumas tarafından somut ve duraksamaya yol açmayacak bir biçimde açıklanmıştır. Amiral Dumas o konuşmasında açık bir biçimde şu söylemi dile getirmişti; “Bu geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir‘ özdeyişi artık ‘kan ve petrol’ şeklinde ifade edilecektir.[i]

  1. Sanayi Devrimi ile Birinci Dünya Savaşı arasında geçen sürede petrolün stratejik ham madde konumunu kazanması

Amiral Dumas’nın İngiliz Donanmasında geçirdiği uzun yılların askeri bilgi birikimi ışığında dile getirdiği bu gözlemin gerisinde yatan gerçekleri tam olarak kavrayıp saptayabilmek için, 1750 yılında başladığı varsayılan “Sanayi Devrimi”nden 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar geçen yaklaşık 165 yıllık dönemde gerçekleştirilen, teknolojik buluşlar ve bu bağlamda da özellikle enerji üretim ve tüketimi alanında gerçekleştirilen bazı önemli gelişmelere kısaca göz atmak uygun olacaktır. 1750 yılında İngiltere’de başlayan sanayi devrimi kısa sürede, Fransa, ABD, Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelere süratle yayılmıştır. Bu yayılma beraberinde hızla artan üretime pazar arayışları yanında üretim ve daha fazla üretim için gerekli ham madde ve enerji kaynaklarına erişimi ve onların denetimi ile denizlerin stratejik noktalarının kontrolü gibi konuları da uluslararası rekabetin ve çekişmenin gündemine getirmiş ve bu alanda başlayan çatışmaların yoğunlaşmasına da neden olmuştur. Sanayi devriminin başlaması, gelişmesi ve yaygınlaşmasında en önemli rolü oynayan unsurlardan birisi de hayvan ve insan adale gücünün yerini süratle alan enerji kullanımının beslediği mekanik güç olmuştur. Mekanik gücün kullanılmaya başlaması ile birlikte mekanik yapının ömrünü uzatmak ve ısınıp kırılmasını önlemek için yağlama gereksinimi de ortaya çıkmıştır. Enerjiye dayalı mekanik gücün gelişim süreci ana hatları ile Tablo 1 de özetle yer almaktadır. Daha sanayi devrimi süreci başlamadan fundalıklardan elde edilen odun ve odun kömürü geniş ölçüde demir üretiminde kullanılmıştır. 1700 li yılların sonuna doğru kömür demir üretiminin temel enerji kaynağı olmuş ve bu konumunu günümüzde de sürdürmektedir. Sanayi devrimi ve yayılmasının getirdiği rekabet birçok sanayi kolunda, enerji kaynak kullanımında hareket edilebilirlik (mobility) gereksinimini de ortaya çıkarmıştır. 1700 lü yılların başlarında buharın gücü konusunda yeterli bilgi mevcut olmakla birlikte bu gücün sanayide verimli ve etkin kullanımına ilişkin mekanik gelişmeler henüz emekleme çağında idi.

Tablo 1Sanayi Devrimi sürecinde enerjikullanımındaki gelişmeler
Enerji kaynağı Birincil enerji İkincil enerji ve diğer kullanımlar
Fundalık odunu ısı
Odun kömürü ısı
Kömür ısı Buhar gücü,gaz, kömür yağı
Petrol ısı Rafineri ürünleri

İskoçyalı mühendis ve mucit James Watt (1736-1819), 1763-1764 kışında, mevcut buhar makineleri üzerinde önemli buluşlara imza attı[ii]. Buhar makinelerine yönelik sorunların geniş ölçüde çözümlenmesi sanayi devriminin gelişim ivmesini çok hızlandırmıştır. 1775 yılında buhar makinasının patenti 25 yıl süre ile uzatıldı. Buhar gücü ile çalışan gemi yapımına ilişkin arayışlar 1736 yılına kadar geri gitse bile, Robert Fulton, kömüre dayalı buhar gücünü “Clermont” isimli gemide başarılı ile ancak 1807 yılında uygulayabildi. Stephenson ise 1814 yılında buhar gücü ile lokomotif hareket ettirmede oldukça başarılı bir adım attı ise de ilk buharlı lokomotif “Rocket” ancak 1830 yılında kömür ocaklarında çalışmaya başladı[iii]. Kısa süre içinde buharlı lokomotiflerin çektiği trenler yolcu taşımacılığında da kullanılmaya başlandı. 1850 yılına gelindiğinde, İngiltere, 71,000 beygir gücü buharı pamuklu dokumada, 54,000 beygir gücünü diğer sanayi kollarında kullanmaya başlamıştı. 1847 de Fransa 60,000 beygir gücü buharı kullanırken, Prusya 1846 da 14,000 beygiri gücünü maden ocakları ile metalürji de olmak üzere toplamda 22,000 beygir gücü buhar enerjisi kullanma düzeyine ancak ulaşabilmişti[iv]. Kömür ısısı ile buhar enerjisi elde etmeyi sağlayacak mekanik yapının oluşturulmasına James Watt, Robert Fulton ve daha birçok araştırmacının içinde dikkat çeken bir diğer buluşçu da William Murdock (1754-1839) tur. Murdock buhar gücüne yönelik çalışmalarının yanında çok önemli bir buluşa da imza atmıştır. 1792 yılında kömürü ısıtarak elde ettiği gaz ile evini ve ofisini aydınlatmayı başarmıştır[v]. Çalışmasını daha da geliştiren Murdock, Soho’daki fabrikayı kömür gazı ile aydınlatmayı da başarmıştır. Murdock’un bu buluşu aynı zamanda “rafineri” teknolojisinin de başlaması anlamına geliyordu. 1817 yılında İngiltere’nin birçok kentinde evler olduğu kadar sokaklar da kömür gazı ile aydınlatılmaya başlanmıştır. Bir başka İskoçyalı araştırmacı James Young (1811-1883), 1847 yılında Derbyshire kenti dolaylarındaki kömür yataklarından sızan petrolü damıtarak gaz lambasında yakılacak kalitede kerosene elde etmenin yanında, makineleri yağlamakta kullanılacak ağır yağ üretmeyi de başarmıştır[vi]. Young’ın bu buluşundan önce makineleri yağlamakta bitkisel yağların yanında hayvanlardan ve bu bağlamda da balinalardan elde edilen yağlar kullanılmakta idi. Ancak kömür ocaklarından petrol sızıntısının azalması üzerine, Young 1851 yılında, bugün “kumkayası” diye adlandırdığımız “sandstone” ve “tortulu şist” olarak anılan “shale kayası”ndan da petrol sızıntısı olduğunu fark etmiştir. Tortulu şistleri değişik derecelerde ısıtarak yine rafineri ürünleri elde edebilmiştir. Young ayrıca bu işlemler sırasında elde ettiği parafin ile de, mumla aydınlanma yolunu açmıştır[vii]. Bu nedenle de James Paraffin Young olarak da anılmıştır. Young’ın ve Murdock’un araştırma ve çalışmaları “rafineri” teknolojisinde önemli katkılardır. 1858 yılında Edwin Drake ABD Pennsylvania Eyaleti Titusville kasabasının Oil Creek mevkiinde kuyu delme yöntemi ile petrol çıkarması öncesinde, kömür ve tortulu şistin ısıtılarak damıtılma yönteminin bulunmuş olması ile petrol çağına geçişin kimyasal altyapısı da hazırlanmış oldu. Petrolün kuyu delme yöntemi ile yeryüzüne çıkarılmaya 1858 yılında ABD başlaması, benzeri yöntemin 1870 de Romanya ve Bakü’de de uygulanmasına yol açmış ve petrol üretimi yayılmaya ve kullanılması da yaygınlaşmaya başlamıştır. Petrol üretiminin yol açtığı gelişmelere girmeden önce kömür kullanımının ve sanayileşmenin yaygınlaşmasının beraberinde getirdiği ve petrolün geleceğini de belirleyecek bazı teknolojik buluşlar ve uygulamalar üzerinde de kısaca durmakta fayda görmekteyim. Bu bağlamda üzerinde ilk durmak istediğim konu demir çelik sanayiinde yer alan gelişmelerdir. Demir-çelik sanayiindeki gelişmeler üzerinde durmam yadırganmamalı. Zira Birinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen, demiryolları, savaş gemileri, ticari gemiler, denizaltılar, uçaklar ve onların motorları ile tanklar çelik kullanılarak yapılmış ve geniş ölçüde petrol ürünleri ile çalışmışlardır. Hatta petrol kuyularının delinebilmesi ve yeryüzüne çıkan petrolü taşıyacak boru hatları için de çelik sanayi büyük önem taşımıştır. Diğer bir deyişle çelik üretimindeki artış, kaliteli çelik üretiminde sağlanan başarılar sadece barış dönemi üretim kalitesini değil aynı zamanda savaşları kimin kazanacağını belirleyen önde gelen unsurlardan biri olmuştur. Buhar gücünün gelişmesi katkıda bulunan mühendisler ve teknolojik buluşçular gibi, demir-çelik üretiminde kalite ve verimlilik katkısı sağlayan birçok teknik uzmanın katkıları vardır. Bu alanda büyük buluşlara imza atmış olanlardan sadece birkaçının adını anmakla yetineceğim. 1742 tarihine değin çelik üretimi ciddi zorluklarla yapılabildiği gibi kalitesi de güvenilir değildi. İngiliz sanayici ve buluşçu Benjamin Huntsman (1704-1776) 1740-1742 tarihleri arasında çeliği potada eriterek homojenliğini ve dolayısı ile kalitesini yükseltmeyi başarmıştır[viii]. Bu yöntemle elde edilen çelik, blister çelik olarak adlandırılmıştır. 1840 lı yılların başında iki Alman teknisyeni Lohage ve Bremme, çubuk yapmaya elverişli demiri daha yüksek derecede eriterek, bünyesindeki karbon miktarını düşürmeyi başarmış ve böylece daha dayanıklı ve kaliteli çelik yapabilecek ham demiri elde etmişlerdir[ix]. Bir başka İngiliz mühendis ve buluşçusu Henry Bessemer (1813-1898) sıvı demirden büyük ölçekli çelik üretebilmek için kendi adı ile anılan üretim teknolojisini geliştirdi ve 1855 yılında da patentini aldı[x]. Fransız mühendisi Pierre-Émile Martin (1824-1915) Siemens’de çalışırken çelik üretiminde yeni bir yöntem geliştirmiş ve patenti Siemens-Martin üretim tekniği olarak 1865 yılında alınmıştır. Bu üretim teknolojisi “open-hearth” fırını olarak bilinir. Demir-çelik üretiminde isimlerini saydığım buluşçuların yanında daha birçok mühendis ve buluşçu ve uygulamacının önemli katkıları da olmuştur. Demir-çelik üretimindeki bu teknolojik gelişmeler sonucunda dünyanın önde gelen ülkelerindeki üretim gelişmeleri Tablo 2 de yer almaktadır. Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere çelik üretim teknolojilerindeki gelişme ile seçilmiş ülkelerin çelik üretimlerinde özellikle 1900-1913 yılları arasında çok hızlı bir artış görülmüştür. 1900-1913 yılları arasındaki en hızlı artış ABD, Almanya ve Fransa’da görülmüştür. Bu son dönemdeki artışın en önde gelen nedenlerinden ikisi savaş donanması ve silah üretimindeki yarışın hızlanmasıdır.

Tablo 21865-1913 döneminde seçilmiş ülkelerinÇelik üretimleri milyon ton olarak
Ülkeler 1865 1879 1890 (*) 1900 1913
A.B.D. v.b. v.b. 9.3 10.3 31.8
İngiltere 0.225 1.0 8.0 5.0 7.7
Almanya 0.100 0.478 4.1 6.3 17.7
Fransa 0.041 0.333 1.9 1.5 4.6
Rusya v.b. v.b. 0.950 2.2 4.8
Japonya v.b. v.b. 0.020 v.b. 0.250

(*) 1890 yılına ait veriler demir üretim rakamlarıdır. Kaynak: David S. Landes, The Unbound Prometheus sayfa 257 ve Paul Kennedy, The Rise and Fall of the Great Powers sayfa 200 den seçilmiş ülkeler ve yıllar. Savaş donanması yarışı ve olası etkilerini görmeden önce, bu gelişmelerin yer aldığı dönemde ortaya atılan, kısaca açık denizlerde hâkimiyeti elde bulundurma ve dünya hegemonyası kurma konularında stratejik değeri yüksek iki çalışma ve bir öngörü üzerinde durmakta fayda görmekteyim. Bunlardan ilki, ABD’li Deniz Subayı ve Deniz Tarihçisi Alfred Thayer Mahan (1840-1914) tarafında 1890 yılında yayınlanan “Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi 1660-1783” başlıklı kitabıdır[xi]. Mahan kitabında 1660-1783 döneminde yer alan önemli deniz savaşlarını ve bu savaşların sonuçlarının tarihin akışını nasıl etkilediği incelemiştir. Bu incelemeler sonucunda, deniz araç ve silahlarında yer alan önemli teknolojik gelişmelere rağmen, deniz savaşlarının temel ilkelerinde aynı boyutta değişim yaşanmadığını belirterek, bu durumu yeteri dikkatle değerlendirmeyen ülkelerin deniz savaşları sonucu çok ciddi kayıplar yaşadıklarını ileri sürmüştür. Kitabın arka kapağında yer alan bilgilere göre, kitap yayınladığında ve izleyen yıllarda devlet adamları, politikacılar, bürokratlar ve deniz stratejistleri tarafından dikkatle incelenmiştir. Bu bağlamda ABD Başkanı Roosevelt ve Alman İmparatoru Wilhelm II başta olmak üzere birçok devlet adımının kitabı okuyup etkilendikleri belirtilmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde yapılmış stratejik değeri çok yüksek diğer önemli çalışma İngiliz coğrafyacı ve jeostratejist Halford John Mackinder’in 25 Ocak 1904 günü İngiliz Kraliyet Coğrafya Cemiyeti’nde yapmış olduğu ve Coğrafya Dergisi’nin Nisan 1904 sayısında yayınlanan ve dilimize “Tarihin Üzerinde Döndüğü Coğrafya” diye çevrilebilecek konuşmasıdır[xii]. Dünya tarihi boyunca hangi coğrafyanın devletlerin yoğun çekişmelerinin merkezi olduğunu değerlendiren Mackinder, hangi coğrafyaya egemen olan ülkelerin hangi avantajları sağladıklarını da değerlendirdikten sonra, “Doğu Avrupa’yı elinde bulunduran gücün, Avrasya kıtasına egemen olacağını, bu coğrafyayı ele geçiren devletin de dünya egemeni olacağı” şeklinde özetlenebilecek kuramını açıklamıştır. Avrasya deyimi ile ifade edilen coğrafi alan ise Avrupa ile birlikte Asya’yı da içermektedir. Mackinder’in bu çalışması dönemindeki politik çalışmalar üzerinde sınırlı etki yarattı ise de I. Dünya Savaşı sonrasının Alman stratejistlerinden Karl Ernst Hausehofer’in (1869-1946) düşünce ve çalışmaları üzerinde çok etkili olmuştur. Günümüzün ABD’li jeopolitik uzmanı Zbigniew Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” isimli çalışmasının da temelini oluşturmuştur[xiii]. Üçüncüsü ise İngiliz gazetecisi ve Savaş sonrasının Donanma Bakanlarından Leopold Amery’nin (1873-1955)Mackinder’in yukarıda değinilen makalesi üzerine yine 1904 yılında yaptığı değerlendirmedir[xiv]. Gazeteci Amery, bu değerlendirmesinde şu öngörüde bulunmuştur; “Arkasında büyük bir sanayi gücü ve büyük bir nüfus olmayan bir deniz gücü dünyadaki varlığını koruyabilmek için gerçekten çok zayıf kalacaktır. … gelecekte deniz gücü ve demiryolu … hareketlilikleri havadan da desteklendiğinde … ve arkalarında büyük bir sanayi temeli bulunan devletler ancak başarılı güç olacaklardır. Bu devletlerin kıtaların merkezinde veya adalarda bulunmasının hiçbir önemi olmayacaktır; sanayi gücü olan, buluş yapma gücü ile birlikte bilimsel gücü bulunan toplumlar tüm diğerlerini yeneceklerdir.[xv] Amery’nin bu gözlemleri ve öngörüleri Mackinder’in kuramına önemli bir katkı olmuştur. Bu bilgilerin ışığında şimdi de savaş donanması tonajında 1880-1914 döneminde dünyanın önde gelen ülkelerinin donanmalarının toplam tonajlarının nasıl değiştiğini Tablo 3 eşliğinde inceleyebiliriz. Tablo 3 den de görüldüğü üzere, 1880-1914 arasındaki 24 yılda dünyanın önde gelen ülkelerinin donanmalarında çok önemli tonaj artışları gerçekleşmiştir. Donanmaların tonaj artışları Tablo 3 ün son sütununda yer alan büyük boyutlarda olmasına karşılık, donanmaların ateş gücündeki ve etkinliklerindeki artışlar tabloda yer alan rakamların çok ötesinde gerçekleşmiştir. Zira, 1880 yılındaki savaş gemisinin gücü, 2014 yılının savaş gemisinin ateş gücü, menzili, ikmal yapmadan denizde kalış süresi ve sürati ile karşılaştıramayacak düzeyde kalmıştır. 1880 yılında İngiliz donanmasının tonajı, Tabloda yer alan diğer tüm ülkelerin toplam tonajına yakındır. Buna karşılık İngiliz donanmasının 1914 yılındaki tonajı diğer ülkelerin toplam tonajının yarısına gerilemiştir. İngiltere, 1900 e kadar, deniz gücü olarak daima Avrupa’daki iki büyük devletin donanma gücünden en az iki kat büyük olma ilkesini koruya gelmiştir. Tablo 3 e bakıldığında İngiliz donanması, 1880 ve 1900 yıllarında Atlantik, Pasifik ve diğer tüm denizlerde hakimiyeti elinde bulundururken dahi Avrupa’nın Atlantik kıyılarında Almanya ve Fransa donanmalarından güçlü görünüm vermekteydi. Continue reading ‘Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Kaynaklarının Paylaşım Kavgası’

Birinci Dünya Savaşı’nın Gerçek Nedeni

Aşağıda okuyacağınız Birinci Dünya Savaşı ile ilgili söyleşi, Yeni Adana Gazetesi’nden Ahmet Erdoğdu ile yapılmış ve anılan Gazete’nin 5 Kasım 2014 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Soru 1) Size göre I. Dünya Savaşının gerçek nedeni nedir?

Yanıt 1) Birinci Dünya Savaşı’nın, çıkışına değil, çıkarılışına ilişkin olarak birden çok neden ileri sürüle gelmiştir. Bu savaşın önde gelen gerçek nedenlerini saptayabilmek için önce 1750 de başlayan “Sanayi Devrimi” sonrasında yer alan bazı gelişmeler üzerinde kısaca bellek tazelemek gerekir. Sanayi Devriminin başlamasından çok önce, okyanus aşabilen büyük yelkenli gemi yapım ve yönetim teknolojisini geliştiren İngiltere, İspanya, Portekiz, Fransa ve Hollanda; Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında birçok ticari ve Hıristiyanlık inancını yayma amaçlı misyonerlik kolonileri kurmuşlardı. Sanayi Devrimi ham madde kaynakları gereksinimini arttırdığı gibi, iç tüketim fazlası ürünler için Pazar bulma zorunluluğunu da beraberinde getirmişti. Sanayi Devrimi sonrasında bu koloniler sömürgeler haline getirilmiştir.

Sanayi Devriminin yayılma sürecinde iki Avrupa ülkesi, Almanya ve İtalya politik bütünlükleri henüz tamamlamamış küçük prensliklerden oluşan yapılarda olmaları nedeni ile sanayileşme girişimleri İngiltere ve Fransa’nın rekabeti karşısında zorlanmakta ve ham madde kaynaklarına ve pazarlara erişim sıkıntısı yaşamakta idiler. Alman prenslikleri Prusya’nın liderliğinde 1818 yılında Gümrük Birliği’ni kurarak sanayileşme sürecini koruma altına aldılar ve bu 1871 de sanayisi güçlü Alman İmparatorluğu’nun kurulması ile sonuçlandırdılar. İtalya’da ise prenslikler, 1815 de Avrupa’da Napolyon tehlikesinin kalkması sonrası politik birliğini kurma girişimlerine başladılar ve 1871 de Roma’nın İtalya Krallığının başkenti olması ile tamamladılar. İtalya da bu süreç sonunda sanayileşmede önemli bir aşamaya gelebilmişti.

Almanya ve İtalya’nın ekonomik gelişmesi ve sanayi devrimi aşamalarını tamamlama çalışmaları, ulusal birliklerin kurulmasından sonra hız kazandı ise de önlerindeki en önemli sorun hammadde kaynaklarına erişim ve sanayi ürünlerine Pazar bulabilme olarak ortaya çıktı. Bu da iki ülkenin gündemine sömürge edinebilme arayışları olarak girdi.

Gümrük Birliğinin 1818 de kurulmasında sonra 1850 lerde Alman sanayicileri ve tüccarları arasında koloni edinilmesi gereği dile getirilmeye başlanmıştı[1]. Hatta Almanya’nın 1871 de Fransa’yı yenmesi üzerine bazı işadamları, Fransa’nın sömürgesi Güney Vietnam’ı Almanya’ya terk etmesini bile gündeme getirmişlerdi. 1880 li yıllarda Alman sanayicileri ve bankaları Hükümet üzerinde sömürge edinilmesine yönelik baskılarını yoğunlaştırmışlardı[2]. Bismark, başlangıçta bu isteklere önem vermedi ise de yoğunlaşan talepler karşısında bu konuyu gündemine aldı ve Fransız Başbakanı Jules Ferry ile yaptığı görüşmelerde, Almanya’nın Alsace-Lorraine’den çok Asya ve Afrika’da sömürge edinmekle ilgilendiğini dile getirerek zemin yoklaması bile yapmıştır[3].

1883 ve izleyen yıllarda, İngiltere ile Almanya arasında Güney Afrika’daki ekonomik çıkarlar konusunda diplomatik kriz yaşanmaya başlandı ve bunun sonucunda Almanya bazı tavizler elde etti. İzleyen yıllarda İngiltere ve Almanya arasında Afrika’daki ekonomik çıkar çekişmesi daha da hareketli konuma geldi. Bu süreçte, Almanya, İngiltere ile Fransa arasındaki ekonomik çıkar çekişmelerini de ustaca kullanmaya çalıştı. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Gordon Craig’in kitabına veya diğer kaynaklara başvurabilirler. 1885 sonrasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Almanya ve İngiltere arasında ekonomik ve politik çıkar çekişmesi de yoğunlaşmıştır. Bu konudaki gelişmeler hakkında kapsamlı bilgilere Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu” isimli kitabı ile “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabımdan ulaşılabilir.

Almanya’da nüfus artışının 1700 lü yıllarda hızlanması sonucu bir yandan Amerika’ya göçler artarken, diğer yandan da Doğu Avrupa’ya Alman göçleri başlamıştır. Bu bağlamda 1764-1767 döneminde Volga Nehri kıyılarında Alman göçmen kolonileri kurulmuştur. 1786 dan itibaren Rusya’nın Karadeniz kıyılarında da Alman göçmen kolonileri kurulmaya başlamıştır. 1804 den sonra Karadeniz kıyılarındaki kolonilerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. İzleyen yıllarda Kuzey Kafkasya bölgesinde de Alman göçmen kolonileri kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya’da yaşayan Almanların sayısı yüzbinlerle ifade edilen boyutlara ulaşmıştır[4]. Rusya’ya Alman göçmen gelmesi Çarlık yönetimi tarafından da özendirilmiştir. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğundan kazanılan topraklara Rus göçmenler yanında Alman göçmenlerin gelmesi de özendirilmiştir.

Almanya’da ulusalcılık akımları 1891 yılında çok güçlü konuma gelmiş ve bu bağlamda, “Doğu’ya Yönel (Drang nach Osten)” düşüncesi, “Eski Doğu’ya doğru git yeniden canlandırılmalı” anlayışı ile önde gelen ilkelerden birisi konumuna taşınmıştır.

İtalya ise sömürge alanları olarak Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarını hedeflemişti. Bu bağlamda Fransa’nın Tunus’a el koyması İtalya’yı tedirgin bile etmişti.

Avrupa’da ortaya çıkan bu sömürge ve kaynak paylaşım kavgası, Uzakdoğu’da da Japonya ile İngiltere ve Rusya, Rusya ve Fransa arasında yer almıştır. Özellikle Japonya-Rusya arasında yaşanan 1904-1905 yıllarında yer alan Mançurya ve Kore üzerinde denetim kurma savaş da aynı nitelikte bir savaştır.

Sanayi Devrimi sonrasındaki en önemli gelişmeler kömürün yanında akışkan enerji kaynakları kullanım tekniklerini ve kullanımlarını geliştirme ve metalürji alanlarında yer almıştır. Bunlara ek olarak savaş sanayiinde de büyük teknolojik buluşlar ve uygulamalar yaşama geçmiştir. Bu alanlardaki gelişmeler ise Avrupa ülkelerinde bulunmayan, petrol, krom, manganez ve benzeri ham maddelere stratejik önem kazandırmış ve bunların bulunduğu alanları denetleme yarışını başlatmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda doğal kaynak zengini sömürgelere sahip İngiltere ve Fransa ile doğal kaynak fakiri Almanya, İtalya ve Japonya’nın karşı karşıya gelmeleri rastlantı değildir. Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer alması ise, geniş ölçüde, ülkesindeki nüfusu yüzbinleri bulmuş olan Alman göçmen varlığı ışığında Almanya’nın “Drang nach Osten” politikasına karşı korunma anlayışına dayanmıştır.

Diğer taraftan İngiliz coğrafyacısı Sir Halford John Mackinder’in 1904 “The Geographical Pivot of History” başlıklı makalesi[5] ile dünya hegemonyası için denetlenmesi gereken coğrafya tanımında en önemli yer olarak Avrasya’yı göstermesinin Rusya’yı İngiltere ile aynı safta olmaya özendirmiş olabilir.

Yukarıdaki özet bilgilerin yanında yapılan tarih araştırmaları I. Dünya Savaşı’nın ilk kaynak paylaşım savaşı olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun dışında ileri sürülen diğer nedenler, bana göre, ikincil ve üçüncül niteliktedir.

Soru 2) Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşına katılma gerekçesini yerinde buluyor musunuz? Continue reading ‘Birinci Dünya Savaşı’nın Gerçek Nedeni’