Monthly Archive for Mayıs, 2014

Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek

Aşağıda okuyacağınız metin Yeni Adana Gazetesi’nden sayın Ahmet Erdoğdu ile yapılan söyleşidir. Bu söyleşi, adı geçen gazetenin 14, 15 ve 16 Mayıs 2014 sayılarında üç bölüm halinde yayınlanmıştır.

Soru 1: Öncelikle bize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, geleceği bakımından ülkenin coğrafi açıdan karşılaştığı tehditlerin, fırsatların ve bugüne kadar katlandığı oldubittilerin ana hatlarıyla bir panoraması ile sorularımıza başlayalım.

Yanıt 1: Sayın Erdoğdu, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümran olduğu toprakların tarih içindeki bazı önemli özelliklerini özetle anımsamak, söyleşimizin kapsayacağı konuları sağlıklı değerlendirebilmekte yardımcı olacaktır. Ülkemiz ile birinci kuşak komşularımızın hükümranlığı altında bulunan topraklar en az 5 bin yıldır tarihin yarısına yakın bölümünün yazıldığı bir coğrafyadır. Coğrafyamız Sümer, Akkad, Asur, Babil, Hatti, Hitit, Pers, Yunan, Batı Roma, Doğu Roma, Arap, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının yanında Çarlık Rusya’sının sırayla ve belirli sürelerle hükümran olduğu ve birbirlerinin topraklarını fethettiği ve terk etmek zorunda kaldıkları bir İmparatorluklar coğrafyası olma ayrıcalığına ve mirasına sahiptir. Bu nedenle de ülkemizin bulunduğu coğrafya insanlık ortak kültür mirasının binlerce yıldır oluşageldiği toprak üstündeki ve halen toprak altındaki varlıkları ile bir tarih ve kültür müzesidir. Bu coğrafya aynı zamanda çok tanrılı bir inanç yapısından, tek Tanrılı üç dinin doğduğu ve geliştiği bir inanç verimliğine sahip topraklardır. Çok tanrıya inanıldığı dönemde bu coğrafyada birçok savaş olmasına karşın inanç nedeni ile hiç savaşa girilmemişti. Çok tanrıdan tek Tanrı inancına geçilmekle birlikte, her tek Tanrılı din kendi bünyesinde birçok mezhep ve her mezhep de kendi içinde birçok tarikat üretmiştir. Bu coğrafya tarih boyunca tek Tanrı’lı dinler arasında çekişme-çatışma ve savaşlar yaşadığı gibi, her tek Tanrı’lı dinin kendi içinde ortaya çıkarılan mezhep ve tarikatları arasında da çekişmeler ve hatta silahlı çatışmalar yaşanmıştır ve yaşamaya devam etmektedir. Bu coğrafyada hüküm sürmüş olan son İmparatorluklar (Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı) 1914-1918 dönemini kapsayan Birinci Dünya Savaşı sırasında (Rus Çarlığı) sonrasında (Osmanlı Devleti) tasfiye olmuştur. Bu tasfiyeler sonucu ortaya çıkan yeni devletler tasfiye edilen İmparatorluğun devamı niteliğinde gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Rusya’ya güven duymaktan uzak durmuşlardır. 20 inci yüzyılın başında 1904 yılında İngiliz jeopolitik uzmanı John Mackinder’in[1] ortaya attığı dünya egemenliğine erişim kuramı Avrupa ve Asya devletleri arasında güvensizliği beslediği gibi ülkelerin birbirine şüphe ile bakmalarına yol açmış ve sonucunda yeni bir dünya savaşına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası güvensizlik eriştiği boyutla uzun süren bir “Soğuk Savaş” dönemi yaşanmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş döneminin yoğun etkileri ülkemizin bulunduğu coğrafyada yaşanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan Sovyet İmparatorluğunun 1980 li yılların sonlarında kendisini tasfiye edip Rusya Federasyonu ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na dönüşmesi ile Soğuk Savaş dönemi gerginliği ve güvensizlik ortamı yumuşama ve güven inşa etme sürecine girmiştir. Ancak, 1977-1981 döneminde ABD Başkanlığı görevinde bulunan Jimmy Carter’in o dönemde Ulusal Güvenlik Danışmanlığını yapmış olan Zbigniew Brzezinski 1997 yılında yayınladığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası”[2] diye çevrilen ve Amerika’nın küresel üstünlüğünü sürdürebilmesi için gereksindiği jeostratejik bakışı anlatan kitabı ve ABD ve Avrupa Birliği’nin, Rusya Federasyonu dışında kalan Bağımsız Devletler Topluluğuna yönelik ekonomik ve politik yaklaşımları ülkemizin bulunduğu coğrafyada güvensizlikleri yeniden gündeme getirmeye başlamıştır.

Bu coğrafyanın diğer bir özelliği de sanayi devrimini yapamadığı için, bu devrimi yapan ülkelerin ham madde kaynağı ve pazarı olmak olmuştur. Bu coğrafya dünyanın en değerli enerji kaynakları olan petrol rezervlerinin en az yüzde 70 ine ve doğal gaz kaynaklarının da en az yüzde 40 ına sahip olmasıdır. Bu enerji kaynaklarının üretimi ve taşınması için bu coğrafyada 20 inci yüzyılın başından bu yana üstü açık veya kapalı savaşlar kesintisiz devam etmiştir.

İşte bu coğrafyanın bu özellikleri göz önüne alındığında, coğrafyanın tam merkezinde bulunan Türkiye Cumhuriyetinde akademisyenlerin, bürokratların, teknotratların, politikacıların ve devlet adamlarının “çok bilinmeyenli denklem çözme yetenekleri”nin, en az, süper güçlerin benzer görevlerinde bulunan kişilerin aynı konudaki yetenekleri kadar iyi olması gerekmektedir. Bu yeteneklerin gelişebilmesi için de sahip oldukları lâik eğitim sisteminin o ülkelerden çok daha kaliteli olması mutlak bir gerekliliktir. Bu sağlanamadığı sürece bu coğrafyada var olan devletler daima ne olduğunu anlamadan, Ukrayna ve Gürcistan’da yaşandığı gibi, “Renkli devrimler” ve Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de uygulandığı gibi  “Arap Baharı” oldubittileri ile karşılaşmaya devam edecek ve, doğal kaynakları yağmalanacaklardır. Ayrıca, katma değer yaratma güçlerini geliştiremedikleri için dış alıma dayalı tüketimlerini finanse etmek amacıyla kısa vadeli borca batacaklar ve sık sık ekonomik krizler içine düşeceklerdir. Continue reading ‘Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek’