Monthly Archive for Ekim, 2013

Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi

(Veya Türkiye’nin Suriye Serüveni)

Dünya Enerji Konseyi Türk Millî Komitesi’nin 14-16 Kasım 2012 tarihleri arasında ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi’nde düzenlediği toplantının “Bölgemizde Meydana Gelen Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Gelişmelerin Doğal Gaz ve Petrol Arz Güvenliğine Etkileri” başlıklı panelinde yapmış olduğum konuşmayı, aynı başlıklı yazımla sizlerin de dikkatine sunmuştum (bellek tazelemek isteyenler şu bağlantıyı tıklayabilir www.Hikmetulugbay.com/?p=352). Anılan konuşmamda Suriye’ye ilişkin açıklamaları çok dar tutmayı seçmiştim. Bunun nedeni de Suriye’ye ilişkin olarak her gün oluşmakta veya oluşturulmakta olan gelişmelerin başlı başına bir sunuşu hak edecek kapsam ve içerikte olmanın yanında, giderek ulusal çıkarlarımız açısından da büyük önem ve riskler taşımakta olmasıydı. İşte bu yazımda Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemini incelerken, Türkiye açısından da bilerek veya bilmeyerek sürüklendiği Suriye Serüveninin olası problemlerini de olabildiğince kapsamlı olarak ele almaya çalışacağım. Bu yazının Kasım 2012 tarihli konuşmadan yaklaşık on ay gecikme ile yayınlanmasının nedeni de bu süre zarfında birçok olayın yer almaya devam etmesi ve birbiri ile çelişkili birçok açıklama ve yorumun sürekli olarak gündeme gelmesi veya getirilmesidir. Suriye’ye saldırının her an başlama olasılığı nedeni ile daha fazla beklemeden yaptığım inceleme ve okumalardan çıkardığım düşünceleri sizlere sunmak istiyorum.

Ancak hemen başlangıçta bir hususu belirtmekte yarar görüyorum, Suriye konusunu incelerken zaman zaman Lübnan’a ilişkin konulara da değinmek gerekecek. Zira tarihi süreçte Suriye ve Lübnan’ın kaderleri sıkça örtüşmüştür ve günümüzde de öyle olmaya devam etmektedir.

Anımsanacağı üzere, Ekim 2007 de Suriye Devlet Başkanı Bashar al Assad (Yabancı basındaki bu yazılım bundan böyle dilimizdeki okunuşu ile Beşar Esad olarak anılacaktır) eşi ile birlikte Türkiye’ye ilk resmî ziyaretini yapmıştı. Temmuz 2008 de Başbakan Erdoğan ve Beşar Esad Paris’te yapılan Akdeniz için Birlik toplantısında bir araya gelip görüşmüşlerdi. Daha sonra Ağustos 2008 başında Esad yine eşi ile birlikte Bodrum’a gelip orada bulunan Başbakan Erdoğan ve eşi ile birlikte hem tatil hem de iş görüşmesi yapmışlardı[1]. Yine basında yer alan bilgilere göre, 8-9 Mayıs 2010 tarihleri arasında yapılması kararlaştırılan çalışma ziyareti için Beşar Esad yine eşi ile birlikte bu kez Cumhurbaşkanı Gül’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmişti[2]. Bu süreç içerisinde anımsanacağı üzere, Başbakan ve Bakanlar da Suriye’ye bazı ziyaretlerde bulunmuşlardı.

Yazılı ve görsel basından da izlediğiniz üzere, son üç yıl içinde, Suriye’de silahlı bir muhalefet hareketi oluştu veya bölgede çıkarı olan ve bu çıkar doğrultusunda bölgeye yeni yapılanma getirmek isteyen güçler tarafından bilinçli olarak oluşturuldu, silahlı iç çatışmaya dönüştürüldü ve çatışmanın sürdürülmesi için silah ve parasal kaynaklar akıtıla geldi. Silahlı çatışmaların yaygınlaşması ve yoğunluğunun artması nedeniyle Suriye sınırımıza giderek artan bir göçmen akımı da başladı.  Türkiye’ye gelip dönenler hariç Türkiye topraklarında kalmaya devam eden sığınmacıların sayısının Aralık 2012 tarihinde 123,747 i bulduğunu yazanlar olduğu gibi 147 bini aştığını belirten haberlere de internet ortamında rastlanmakta idi. Birkaç ay önce televizyonda dinlediğim bir haberdeki bilgiye göre sığınmacıların sayısı 177,000 i aştığı ileri sürülmüştü. Ancak, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres’e atfen basında yer alan son bilgilere göre, 400 bin civarında Suriyeli sığınmacının Türkiye’de bulunduğu ve diğer ülkelere sığınanlarla birlikte bu sayının 1 milyonu geçtiği ve 2013 de bu sayının 2 veya 3 e katlanmasının beklendiği belirtilmektedir[3]. Guterres’in, Türkiye’deki sığınmacılarla ilgili olarak da şu bilgileri verdiği belirtilmiştir; 186,000 inin 17 kampta bulunduğu, kentlerde kayıtlıların sayısının 41,000 olduğu, kayıt altına alınmayı bekleyenlerin 31,000 i bulduğu ve ayrıca çok sayıda Suriyelinin de kayıt altına alınmak için henüz başvurmadığı[4].  Sığınmacılardan bir bölümünün Suriyeli muhalifler olduğu ileri sürülmekte ve bunların zaman zaman Suriye’deki çatışmalara katılıp Türkiye’ye geri döndükleri de belirtilmektedir. Ayrıca Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinde görev almış paralı askerlerden bir bölümünün çeşitli yollardan Suriye’ye sızdırıldıkları, bunlara parasal ve silah yardımının Ürdün ve Türkiye üzerinden yapıldığı iddiaları bile ileri sürülmüştür. Sınırdaki Türk köylerini Suriye’nin bombaladığı ve can kaybı olduğu, Türkiye’nin sınıra asker yığınağı yaptığı da haberlerde yer aldı. 2 Mayıs 2013 tarihli ajanslarda, Şanlıurfa Akçakale ilçesinde Suriye’den Türkiye’ye pasaportsuz geçmeye çalışanlara izin verilmemesi üzerine, Türk görevlilere ateş açıldığı ve beş görevlinin yaralandığı haberleri yer almış ve Reuters bu bilgileri doğrulama olanağını bulamadığını belirtmiştir[5]. Suriye sınırındaki bu olayların son zamanlarda sıradan olay görünümü kazandığı da gözlemlenmektedir. Geçen yıl da, bir savaş uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesinin açık denizde veya Suriye hava sahasında olup olmadığı tartışmalar arasında yer aldı. Global Research sitesi Wall Street Journal gazetesinde yer alan ve istihbarat örgütlerinden sızan bilgilere atfen uçağın Suriye karasuları içinde düşürüldüğünü belirten bir yazı da yayınladı[6]. Bütün bu haberlere rağmen uçağın düşüşüne ilişkin bilgiler gizemli bir sis perdesi altında kaldı veya bırakıldı. Konu neredeyse tümden unutuldu gitti. Geçtiğimiz haftalarda kısa süre sınır ihlali yaptığı belirtilen bir Suriye keşif helikopterinin uçaklarımız tarafından düşürüldüğü resmen açıklandı. Ancak bu olayın sınır güvenliğini aşan ve insan yüreğini burkan tarafı, paraşütle atlayan pilotların Suriye’deki yabancı savaşanlar tarafından kafalarının kesilmiş olmasıdır. Suriye’deki muhalif güçlere parasal yardımın Suudi Arabistan ve Katar tarafından yapıldığı, silahların ise Batılı istihbarat örgütleri tarafından sağlandığı iddia edildi ve edilmeye devam etmektedir. Hatta bu silahların eski Yugoslav yapısı olduğu ve Hırvatistan’ın başkenti Zagrep üzerinden sevk edildiği de belirtildi[7]. Bu arada Suudi Arabistan’ın ölüme mahkum olmuş hükümlülere Suriye’ye gidip savaşmaları halinde bir ay aileleri birlikte olma, bir miktar parasal yardım karşılığı serbest bırakıldığına ilişkin haberlerde son günlerde yabancı medyada yer almıştır[8]. Aynı haberde bu koşullarda Suriye’ye giden ölüm mahkumlarının sayısının 1,200 kişi olduğu da belirtilmiştir. Bu arada Cilve Gözü sınır kapısında bir araç patladı veya patlatıldı, 14 kişi öldü ve en az o sayıya yakın yaralı olduğu haberlere yansıdı[9].  O günlerde görsel ve yazılı basına yansıyan dört bilgi de düşündürücüdür. Bunlardan ilki, Türkiye-Suriye Cilvegözü sınır kapısındaki patlama ise, ikincisi de bu patlamadan kısa süre sonra Suriye’nin başkentinde Rus Büyükelçiliği ile Baas Partisinin yakınlarında yine patlayıcı yüklü taşıtın havaya uçurulması sonucu 53 kişinin ölmesi ve 100 e yakın kişinin yaralanmasıdır[10].  Üçüncü gelişme ise Lübnan’ın Arsal bölgesinde silahlı kişiler ile Lübnan askerleri arasında çatışma çıktığı 2 askerin öldüğü birçok askerin de yaralandığı belirtilmektedir[11]. Anımsanacağı üzere, geçen yıl da Lübnan’da Alevi Sünni çatışmaların yer almıştı.  Dördüncüsü ise, Suriye’de kimyasal silah kullanıldığına ilişkin haberlerdir. Kimyasal silah kullanılıp kullanılmadığı ve hangi tarafın kullandığı konusunda 21 Mart 2013 günü itibariyle net bir görünüm yoktur. Bu konuda bazı kaynaklar kimyasal silahın Suriye Devleti tarafından kullanıldığını ileri sürerken, bazı kaynaklar da muhaliflerin kullandığını belirtmektedirler. İsrail, ayrıntıya girmeksizin anılan tarihlerde Suriye’de kimyasal silah kullanıldığını belirtirken, Suriye’de geçmişte görev yapan ABD Büyükelçisi bu konuda net bir bilgi olmadığını konun araştırılmakta olduğunu açıklamıştır[12]. Bu arada İngiltere ve Fransa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine başvurarak Suriye’de kimyasal silah kullanımına ilişkin üç olayın araştırılmasını talep etmişlerdir[13]. 1 Mayıs 2013 günü basında ABD Başkanı’na atfen, “Tam olarak ne olduğuna dair bir delil zincirimiz yok. Amerika’nın ulusal güvenliğiyle ilgili ve kimyasal silah kullanımına yanıt olarak ilave tedbirler alma noktasında karar alırken, tüm gerçeklere sahip olduğumdan emin olmalıyım.[14]” Bu haberi izleyen gün basında yer alan bilgilere göre, Birleşmiş Milletlerin Suriye’deki insan hakları ihlallerini araştıran komisyonun üyelerinden Carla del Ponte’nin Suriyeli muhalif güçlerin “sarin” gazı kullandıklarına dair “güçlü kanıtlar” olduğunu, (Suriye) rejim güçlerinin ise kimyasal silah kullandığına ilişkin bir kanıta rastlamadıklarını söylemiştir[15]. Anımsanacağı üzere, Irak’ın işgalinden önce de Irak’ın kimyasal silahlara sahip olduğu savı sıkça dile getirilmişti. Irak işgal edildikten sonra da bu haberlerin yalan olduğu bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştı. Suriye’de son dönemde yeniden kimyasal silah kullanılması ve çocuklar dahil birçok insanın öldüğü haberleri yazılı ve görsel basında yer almıştır. Bu konudaki gelişmelere ilerleyen bölümde değineceğim.

Bu gelişmelerin yer aldığı uzun süreçte Başbakan, Suriye Devlet Başkanı’ndan bahsederken “Esad” yerine “Esed” sözcüğünü kullanmaya başladı. Esad sözcüğü Arapça Said’den türemiş olup anlamı çok mutlu, çok hayırlı iken, Esed’in Arapça anlamının arslan, gazanfer olduğu Osmanlıca Sözlük’te yazılıdır[16]. Ayrıca Esed 12 burçtan “Aslan” burcunun da Arapça adıdır[17]. Başbakan’ın bu sözcük oyununu, Beşar Esad’ı övmek için yapmadığı, hafife almak için kullandığı kolayca tahmin edilebilir. Arapça sözcük oyunları da böylece diplomasimizde yerini almış oldu!

Bunlara ek olarak Türkiye’nin olası bir Suriye saldırısına karşı NATO’dan savunma desteği istediği ve NATO’nun da Suriye sınırına yerleştirilmek üzere, Hollanda, Almanya ve ABD’den patriot (vatansever) füze bataryalarının gönderilme kararı aldığı ve partiler halinde gönderdiği basında yer aldı. Son olarak da ABD’den gelen bataryalar Türkiye’ye ulaştığı yazıldı ve söylendi. Bu bataryaları kurmak, işletmek ve gerektiğinde kullanmak üzere de adı geçen ülkelerden küçük ölçekte askeri ünitelerin geldiği de haberlerde yer aldı. Bu süreçte Alman ve Hollanda Savunma Bakanları Türkiye’ye geldi ve ülkelerine ait vatansever bataryalarında görevli askeri personeli de ziyaret ettiler. Daha sonra da Almanya Başbakanı Merkel de vatansever füze bataryalarında görev yapan Alman askerlerini ziyaret ettiği haberlere yansıdı.

Türkiye ve Suriye arasında Öcalan’ın Suriye dışına çıkarılmasından sonra başlayan ve yavaş yavaş sıcak ve yakın işbirliğine dönüşen ilişki niçin ve nasıl oldu da üç yılı aşkın bir zaman diliminde savaş gerginliğine uzanan bir boyuta geldi? Bu incelememde diğer konular yanında bu soruya da yanıt aramaya çalışacağım.

Bu amaçla bazı bilgileri alt alta koymak konuyu inceleme ve değerlendirmede yardımcı olacaktır. Continue reading ‘Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi’

Vicdan

Bu, günlük yaşamamızda oldukça sık kullandığımız bir sözcük. Vicdanım el vermiyor! Hiç mi vicdanın yok? Vicdanımın sesini dinledim! Vicdan azabı çekmek ve benzerleri… Bu bir kaç örneğin de ifade ettiği üzere, vicdanımız; içinde zaman zaman fırtınaların koptuğu, tüm duyularını üzerimizden ayırmayan, aklı, gözü ve kulağı her an üzerimizde olan, her gün karşısında sınava girdiğimiz, hesap verdiğimiz ve tatmin etmediğimiz sürece peşimizi bırakmayan gerçek öz benliğimiz değil mi aslında? Belki de!

Çinli düşünür Konfiçyüs(M.Ö. 551-479), şu deyişi ile vicdanlarımıza her an vermemiz gereken hesabın kapsamını çok net açıklamıyor mu? “Her gün kendimi üç konuda sorgularım; başkaları adına yaptıklarımda elimden gelenin en iyisini yapabildim mi? Dostlarımla ilişkilerimde söylediğim sözlerle güvenlerini yitirecek bir şey dile getirdim mi? Kendime uygulamadığım bir şeyi diğer insanlara yaptım mı?”[1] İnsan kimliğimizi koruyabilmek için hepimizin bu üç soruyu her zaman kendimize sormamız gerekmiyor mu? Özellikle, kamu yönetiminde siyasetçi ve bürokrat olarak “başkaları” yani ulus adına yapılanlar için en iyisi yapılabildi mi? Adaletle hizmet sunulabildi mi? Halkın ödediği vergiler halkın yararına ve doğru olarak harcandı mı? Yönetilenlere sevgi ve saygı sunulabildi mi? Dostlarla ilişkilerimizde güveni koruma yükümlülüğünü her an hatırlıyor muyuz? Gerçek dostluklar kolay kazanılıyor mu? Başkalarına, dost dediklerimize zaman zaman yaptıklarımızın kaçının kendimize uygulanmasına hazırız? Günümüzden 2,500 yıl önce her gün kendini sorgulayan Konfiçyüs’ün öğüdünü günümüzde kaç kişi izliyor? Bilinmez.

Roma uygarlığının ünlü düşünürlerinden Publilius Syrus (M.Ö. 1 nci yüzyıl); “Kanun olmadığında bile, vicdan vardı.”diyerek yöneticileri ve bireyleri kendilerine karşı uyarmıyor mu? Kanunların düzenleme yapmadığı, hüküm getirmediği konuların sınırsız özgürlük alanlarımız olmadığını kaçımız kabul edegeldik ve halen kaçımız kabul ediyor? Ancak, bu gerçeği binlerce yılın gerisinden bir düşünür net bir ifade ile yüzümüze vuruveriyor! Yapmayı düşündüğümüz her hangi bir eylemi kendi vicdanımıza kabul ettiremiyorsak en iyisi o işe hiç girişmemek! Zira, başkası sorgulamasa bile, o vıdı vıdıcı vicdanımız peşimizi asla bırakmayacaktır. O sorgulama, onu tatmin edecek şekilde sonuçlanmadığı sürece de yaşadığımız hayatın cehennem azabından farkı mı olacaktır? Tabii, Tanrı bizlere vicdan bağışladı ise! Görüldüğü gibi vicdanın ahlakla ve yasayla doğrudan bir bağlantısı yok, Hermann Hesse’in dediği gibi; “Vicdanın ahlakla, yasayla hiçbir alıp vereceği yoktur; bunlarla alabildiğine korkunç, alabildiğince ölümcül karşıtlıklara düşebilir, ama sınırsız ölçüde güçlüdür vicdan, miskinlikten, bencillikten daha güçlü, kendini beğenmişlikten daha güçlüdür.”[2] O, Tanrı’nın atadığı bir gözetmen her halde ve insan onu, doğuştan beraberinde getiremedi ise, sonradan pek kazanılamıyor galiba.

Ogden Nash’ın bir deyişi tam bu noktaya ışık tutmakta; “Bu yer kürenin üzerinde mutlu olmanın tek bir yolu vardır; o da ya temiz bir vicdana sahip olmak veya hiç vicdanı olmamaktır.” Sanki ona sahip olmamak veya ondan kurtulmak kendi elimizdeymiş gibi.  İnsanın her gün dırdırından bıksa usansa dahi boşanamayacağı tek eşi “vicdan”ı her halde. Boşanmak için başvurabileceğin bir mahkeme de yok. Ne o sana, ne de sen ona “üçten dokuza kadar boş ol” da diyemiyorsunuz! Sözün özü, vicdan sahibi olmamak kendi elimizde değil. Bunun tek istisnası, onu kendi ellerimizle öldürmedi isek. Temiz bir vicdana sahip olmak, o bizim elimizde ve bir yaşam boyu insanın her an kendisine ve başkalarına karşı verdiği savaşın kazanılmasına bağlı. O nedenle de zor iş. Bu arada dost sözcüğü ile ifade edilecek çevrenin öyle çok kapsamlı olmadığını keşfetmenin burukluğunu yaşamak da var. Ancak, ünlü Fransız özdeyişi temiz vicdanın bize sunduğu konforu da tanımlıyor; “Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.”

Publilius Syrus’un özdeyişine ek bir boyut getirmeyi, ünlü Alman düşünürü Thomas Mann (1875-1955) başarmış; “Vicdanının sesini dinlemek, masum olmaktan da üstündür.” Yapılan bir eylem yasaların önünde suçsuz bulunsa bile, vicdan mahkemesinden de beraat kararı çıkmadıkça, vicdan sahibine huzur yok! Üstelik, yargı organına, yalancı şahit sunarak onun adaletinden kaçmak olası olabiliyor. Ama vicdan denilen yargıcın karşısına bırakın yalancı şahit çıkarmak, ona bir yalan söz söyleyebilmek mümkün mü? Önüne çıkıldığında sanki tüm benlik yalan makinası bağlanmış gibi! Masumiyet kararına insanın kendi vicdanında ulaşabilmesi huzur içinde uyuyabilmenin de, yaşayabilmenin de tek çıkar yolu!

Ünlü düşünür Khalil Gibran güzel bir deyişin sahibi, ancak bir de yanılgısı var gibi; “Vicdan adil fakat güçsüz bir hâkimdir. Güçsüzlüğü, onu kararlarını uygulayabilmekten alıkoyar.” Vicdanın adaleti tartışılmayacak kadar adil, doğru ve kesin. Ancak, hâkim olarak güçsüz olduğunu söylemek biraz zor. Doğrudur, sizi fiziki olarak demir parmaklıkların arkasına koymaz. Ancak, her halde içine aldığı ortam, sanırım, demir parmaklıklara tercih edilebilecek bir mekân da olmasa gerek! Kararlarını uygulayamadığına gelince, onu vicdan azabı içine düşenlere sormamız gerekir. Belli ki, Khalil Gibran, vicdan mahkemesinin ciddi bir oturumuna konuk olmamıştı bu sözü söylediğinde, belki de vicdan mahkemesine çıkacak bir eylemde bulunmamıştı.

Ünlü Yunan trajedi yazarı Euripides (M.Ö. 480-406); “Hayatın tüm yükünü sırtlayan tek bir şey vardır, temiz bir vicdan.” Bana göre, Euripides bu özdeyişinde bir sözcüğü unutmuş, isterseniz onu yeniden söyleyelim: “Hayatın tüm yükünü sırtlayabilen, temiz bir vicdan sahibi olan kişidir.” dese idi, bana göre daha gerçekçi olurdu. Zira, temiz bir vicdan yük taşımaz. Ama, temiz bir vicdan sahibi kişi çok yük taşır. Zira, ona, taşımak istemeyeceği, taşıyamayacağı yükü sırtına vurmak isteyen, kendi bencilliğinin yanında, o kadar çok dostu ve düşmanı vardır ki çevresinde. Kendi egosu olduğu kadar, çevresi ile de boğuşmak kolay bir iş midir ki? Vicdan sadece kendi eylemlerimize karşı bizi denetlemiyor, aynı zamanda başkalarının eylemleri konusunda da bize görev yüklüyor, bir Tibet özdeyişinde ifade edildiği gibi; “Bir insan gün boyu gözlerini kapalı tutarsa, geceleri rahat uyuyamaz.”

Bana göre, “vicdan”, belki de Tanrı’nın kutsal kitaplarında değindiği cennet ve cehennemin iç dünyamızda yaşayan boyutu. Diğer bir deyişle, Tanrı’nın vicdanla donattığı kişi kutsanmış bir kişi. Zira, vicdanla donatılan kişi devamlı kendisini sorgulamakta, doğruyu aramakta, vicdan temizliğine ulaşmaya çalışmakta ve bu süreçte durmak, dinlenmek ve usanmak bilmiyor. Yoruluyor, sıkıntı çekiyor ancak, hesabını diğer dünyaya bırakmamaya özen gösteriyor. Başarabilirse, mutluluğu bu dünyada da öbür dünyada da bulabilecek. Belki bu dünyada çok dostu olmayacak, az sayıda ama gerçek dostları olacak. Yaşam koşulları zor da olsa, biraz önce değindiğim gibi, Tanrı’nın vicdanla donattığı kişi kutsanmış ve olasıdır ki Tanrı’nın sevgisine kavuşmuş bir kişi. Ne mutlu o kişiye!

Noktayı koymayı, Mevlana ile Hacı Bektaş Veli’ye bırakalım; sırası ile “Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Ne de olmayacak şey. Kimden neyi kapıyoruz? Tanrı’dan mı? Ne de büyük suç.”[3] ve “Kendisini temizleyemeyen başkasını temizleyemez.”[4]

Hikmet Uluğbay

 

 

 



[1] Analects, Conficius, Penguin Classics 197, sayfa 59.

[2] “İnanç da Sevgi de Aklın Yolunu İzlemez” Afa Yayınları, 1999, sayfa 90.

[3] Mesnevi I nci Cilt, Abdülbaki Gölpınarlı, İnkılâp ve Aka Kitabevleri 1981.

[4] Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi Cilt 1 İsmail Özmen, T.C. Kültür Bakanlığı.