Monthly Archive for Nisan, 2013

Bursa-ÇEK Ödülü için teşekkür konuşması

Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Başkanı değerli dost ve arkadaşım Ali Arabacı ve değerli Yönetim Kurulu Üyeleri, Kooperatifin saygın üyeleri ve değerli konuklar, hepinize özel yaşamınızdan birkaç saati bu etkinlik için ayırıp bizleri onurlandırdığınız için teşekkürlerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.  Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi Yönetim Kurulu’nun, saygın “ÇEK Eğitim Ödülü”  için beni lâyık görmesi nedeni ile büyük bir onur ve ayrıcalık duyuyorum. Ödülün diğer adaylarının da en az benim kadar Türk eğitim sistemine “çağdaşlık” ölçütünde katkı da bulunduklarına ve bu ödüle layık olduklarına gönülden inanıyor ve onları bu özverili ve değerleri çalışmaları için gönülden kutluyorum. Böyle bir ödülü Çağdaş Eğitim Kooperatifinden almak benim için ayrı bir önem taşımaktadır. Zira sizler ÇEK yönetimi ve üyeleri olarak, uzun süredir Devrim Yasalarının izinde yürürken benim de gönlümde yatan bir özlemi, bir hizmeti de, 1995 yılından bu yana nitelik ve niceliği her yıl giderek artan bir şekilde büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdüre gelmektesiniz. Uzun süreden beri gönlümde yatan özlem ve düşüncemi, 10 Kasım 2000 günü Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Atatürk’ü anma toplantısında yaptığım konuşmada şu sözcüklerle dile getirmiştim: “Ülkemizde okumuşlar ile okumakta olanlar şunu asla unutmamalıdır ki, aldıkları diplomalarda, kazandıkları ve kazanacakları gelirler üzerinde; aslında onlar gibi okula devam etmesi gerekirken, edemeyip (fotoğraflarda gördüğünüzü gibi iş yerlerinde ve tarlalarda[1]) çalışan ve ödedikleri vergi ile okumuş ve okumakta olanların eğitimini finanse eden milyonlarca çocuğumuzun ve insanımızın alın teri ve gözyaşının hakkı vardır. Eğitimlerini tamamlamışlar ve halen okumakta olanlar, Cumhuriyet kuşağı olduklarını kanıtlamak ve yansıda gördüğünüz çocukların gözyaşları ve alın terlerinin diyetini ödeyebilmek için kendi çocuklarının dışında, ekonomik olanağı olmayan en az birer çocuğu eğitim evladı edinmeli ve cehaleti en kısa zamanda yok etmek için kararlılıklarını sergilemelidirler. Bu bağlamda da tek bir kız çocuğumuzun bile eğitimsiz kalmasına asla razı olmamalıdırlar.[2]

İşte sizler ÇEK kurucuları ve yönetimi olarak, benim ancak 2000 yılında dile getirdiğim bu özlemi, 1995 yılından bu yana uygulayageldiğiniz için sizin “Eğitim Ödülünüz”, benden önce alanlar, benim ve benden sonra alacaklar için büyük önem,  anlam ve saygınlık taşımakta ve taşımaya devam edecektir. Şimdiye kadar ki çalışmalarımla henüz bu ödülü hak ettiğime inanmıyorum, umarım, yaşamım son bulana değin, eğitim ve ulusal çıkarlarımıza yönelik yapacağım çalışmalarla bu değerli ödüle lâyık olmayı başarabilirim.

Anne ve baba olma kararı aldığımızda, doğacak çocuklarımıza karşı önemli bir borç senedini de imzalamış oluyoruz. Bu senedin üzerinde ‘sana kendi ulaşabildiğimizden daha nitelikli ve çağdaş bir eğitim, içinde yaşadığımız demokratik, lâik sosyal hukuk toplumunun daha nitelikli bir boyutunu sunmak ve seni çağdaş uygar bir toplumun nitelikli ve saygın bir üyesi olarak yetiştirmek için söz veriyoruz’ sözleri yazılıdır. O nedenle bütün anne ve babaların yaşamdaki önde gelen amaç ve hedefleri, kendi çocuklarına söz verdikleri nitelikte çağdaş eğitim olanaklarını sağlamak ve çağdaş toplum yapısını güven altına almaktır. Bunun için ülkede uygulanan eğitim programlarının yapısını ve onda yapılan değişiklikleri yakından izlemek ve çocuğuna söz verdiği yapıdan sapmalar varsa bu konuda demokratik tepkilerini sergilemek zorundadırlar. Hiç birimizin Türkiye’de eğitim kalitesi düşerse düşsün, ‘ben çocuğumu özel okullarda yurt dışında okuturum’ deme lüksümüz yoktur ve olamaz. Böyle diyenler var ise onların çocukları da bu toplumda yaşamlarını sürdürecek ve bu ülkedeki eğitim sisteminde öğrenimlerini tamamlayanlarla birlikte yaşayacaklar, sıkıntıları birlikte çektikleri gibi, mutluluğu, huzuru ve başarıyı birlikte aramak zorunda kalacaklardır. Dolayısı ile ülkede kendi çocukları için söz verdikleri kalitenin takipçisi olmakla sadece kendi çocuklarının değil ülkedeki tüm çocukların geleceğini, gelecekte yaşayacakları toplumsal ortamın nitelik ve kalitesini belirleyecektir. Bunu bireysel olarak yaptıkları gibi, ÇEK gibi kurumlar bünyesinde akıl, bilgi, kaynak, enerji ve güçlerini birleştirerek de yapmalıdırlar. Zira demokrasilerde, sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve etki gücü, bireysel çabalardan çok daha belirleyici, sesini duyurucu ve sonuca ulaştırıcıdır. Bunu sizler 1995 yılından bu yana yaşayarak uygulayarak öğrendiniz, geliştirdiniz ve en önemlisi başardınız. On dokuz yıla ulaşan başarılı çalışmalarınız ile sadece on binlerce çocuğumuzun yaşam ve eğitim kalitesini etkilemediniz, aynı zamanda yetiştirdiğiniz çocuklar da hayata atıldıklarında kendi meslek alanlarında sizlerin emeklerine ve çabalarına anlam, değer ve yeni boyutlar kattılar. Ne mutlu sizlere, yetiştirdiğiniz çocuklara ve ülkemize.

Geçmişte Millî Eğitim Bakanı olarak da görev yapmış bir kişi olarak, bir bilimsel temele dayanmayan, pedagojik boyutu etkin bir biçimde tartışılmayan, pilot proje uygulaması ile bir okulda bile denenmeyen ve hiçbir hazırlık olmadan birdenbire 2012-2013 ders yılında uygulanmaya konulan 4+4+4 eğitim yapılanmasının, eğitimcilerimizin 1923 yılından bu yana büyük bir emek, çalışma, tartışma ve özveri ile inşa edegeldikleri bilimsel, lâik ve çağdaş eğitim modelinden skolastik bir yapılanma yönüne doğru ciddi bir sapma içinde olduğunu görüyor ve ciddi endişe duyuyorum. Bu konudaki endişelerimi, eleştirilerimi ve düşüncelerimi yazılı olarak birçok kez açıkladığım gibi katıldığım toplantılarda ve ses ile görüntüyü birlikte taşıyan ortamlarda (televizyonlar) toplumla paylaşa geldim. Uygulanmaya başlanan eğitim yapılanmasında, aradan sadece 6 ay geçmesine karşın önemli sorunlar içerdiği ve ortaya çıkardığı yazılı ve görsel basında da dile getirilmeye başlandı. Bunlara ek olarak, bu yapılanmaya yeni yönler verilme arzuları da ortaya konulmakta. Bunlardan basına yansıyan birkaç örneği sizlerle paylaşmak isterim.

7 Kasım 2012 tarihli Resmî Gazete’de Millî Eğitim Bakanlığı’nın “Kılık Kıyafet Yönetmeliği” yayınlandı. Yönetmeliğin 3 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrasında şu kural yer almaktadır; “Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir.” Bana göre, Bakanlığın Yönetmelikte yaptığı bu düzenleme ile kız öğrencilerin okula başörtülü gelmeleri ve tüm derslere böyle girmeleri için kapı tümden açılmıştır. Kimse bunun belirli okullarda ve bazı derslerle sınırlı olduğu savını ileri sürmemelidir. Zira hatırlanacağı üzere, Ege Üniversite’sinde görevli bir öğretim üyesinin başı örtülü öğrencinin fotoğrafını çektiği ve derse almadığı için görevini kötüye kullandığı gerekçesi ile 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmıştır[3]. Bu örnek göz önüne alındığında hangi okul yöneticisi veya öğretmeni diğer derslere başı örtülü olarak derse girmek isteyen kız öğrencisini bu davranışı için uyarabilecektir?

Basında yer alan haberlere göre, Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Başkanı’nın “Kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda okumaları eğitimi eğitim olmaktan çıkaran en önemli etkendir. Kız okulları yeniden açılmalıdır.[4]” görüşünü ifade ettiği belirtilmektedir. Dernek Başkanı’nın ayrıca, “Eğitimde Keskin ve Radikal çözümler istiyoruz. Ülkemizde yürütülen batıcı eğitimi milli değil, gayr-i millidir. Bu eğitim anlayışından hayır gelmemiştir, gelmeyecektir. Eğitim milletimizin temel görüşü olan Milli Görüş esaslarına göre yeniden inşa edilmelidir” ve “Kamuda çalışan bayan öğretmenler başta olmak üzere başörtüsü yasağı kaldırılmalıdır” istemlerini gündeme getirdikten sonra daha birçok istek sıralamış ve bu bağlamda “Okullarımızda mutlaka ibadet yerleri açılmalıdır. Uygulamalı eğitime imkan tanınmalıdır” düşüncesini de dile getirmiştir. Derneğin isteklerine bağlı bazı tek tük uygulamaların çeşitli örnekleri de görülmeye başlanmıştı. Bunlara yönelik bir örnek vermek gerekirse, anımsanacağı üzere, bazı öğrenciler Umre’ye götürülmüşlerdi.

Çağdaş ve lâik eğitime tümden aykırı bu söylemlerden sadece bir tanesi üzerinde kısaca durmak isterim, kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda okumaları eğitimi eğitim olmaktan çıkardığı görüşünü ortaya atanlar eğitimin tarihi sürecini ne kadar biliyorlar? Kızların okullara devamının ancak 19 uncu yüzyılda başlayabildiğini ve karma eğitime geçişin de Avrupa ülkelerinde aynı yüzyılın son çeyreği ile 20 inci yüzyılın başlangıcı arasına yayıldığını, ve karma eğitimin ülkemize ancak Cumhuriyet ile geldiğini ve bu süreçte yaşanan sorunlar ne denli biliyorlar?

Karma eğitime karşı çıkanlar, insanlık tarihi boyunca kadına karşı işlenen suçlar ile kız çocukları ile erkek çocukların erken eğitim aşamalarından başlayarak birbirlerini tanıma ve iletişim kurmasını engellemenin etkisinin üzerinde bir araştırma yapmışlar mıdır? Continue reading ‘Bursa-ÇEK Ödülü için teşekkür konuşması’