Monthly Archive for Haziran, 2012

İlköğretim Dördüncü Sınıfta Başlayacak Arapça Eğitim ve Öğretimi Üzerinde Düşünceler

Bu sitede daha önce yayınladığım, “4+4+4 eğitim modeli ne getirecek ne götürecek?” başlıklı yazımda, Arapça dersleri konusuna kısaca değinirken, bu konuda, ayrı bir yazı hazırlamayı düşündüğümü de belirtmiştim. Bu yazı, örgün ve yaygın eğitim kurumlarına konulmuş bulunan Arapça dersleri konusundaki düşüncelerimi daha geniş kapsamda sunmayı amaçlamaktadır.

İlköğretim dördüncü sınıftan başlayacak seçmeli Arapça dersi konusu Hükümet tarafından, 4+4+4 eğitim modeli ortaya atılmadan çok önce, Millî Eğitim Bakanlığınca karara bağlanmıştı. Konuyu incelemeye başlamadan önce, 2010 yılında Bakanlar Kurulu Kararı’na konu olan bu düzenlemenin gelişim süreci üzerinde kısaca durduktan sonra çok yakın geçmişte ülkemizde yer alan bazı gelişmeleri de sırasıyla anımsamanın uygun olacağını düşünüyorum.

Bakanlar Kurulu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 24 Mart 2010 tarih ve 1896 sayılı yazısındaki istek üzerine 8 Nisan 2010 tarihinde “Örgün eğitim kurumlarında Arapça eğitim ve öğretim yapılmasını” kararlaştırmıştır. Bu kararın yasal dayanağı olarak da 14 Ekim 1983 tarihli 2923 sayılı “Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi ile Türk Vatandaşlarının Farklı Dil ve Lehçelerinin Öğretilmesi Hakkında Kanun”un ikinci maddesi gösterilmiştir.

Bakanlar Kurulu’nun bu kararı almasından yaklaşık 17 ay sonra Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu 26 Eylül 2011 günlü kararı ile, “İlköğretim Arapça (4-8. Sınıflar) Dersi Öğretim Programı” nın 2012-2013 öğretim yılından itibaren 4 ve 5 inci, 2013-2014 öğretim yılından itibaren 6, 7 ve 8 inci sınıflarda uygulanmak üzere hazırlanmış bulunan programı kabul etmiştir.

Bu bilgiden sonra basında yer alan bilgilere göre bazı gelişmeleri de satır başları ile anımsayalım. İstanbul’da bir lisede erkek öğrencilerin Cuma namazına gidebilmeleri için ders çıkış zilinin erken çalındığı bilgisi yer almıştır[1]. Yine basında, “Gaziantep’te iki aydır okula alınmayan türbanlı öğrencilerin İl Millî Eğitim Müdürünün talimatıyla birkaç gündür derslere alındığı iddia edildi” bilgisine yer verilmiş ve haberin devamında bu öğrencilerin ilköğretime devam etmekte oldukları da bilgisi de eklenmiştir[2]. Benzeri bir gelişme 2010 yılı içinde de yaşanmış ve basına şöyle yansımıştı; “Adana’da türbanlı olarak derse girmesine izin verilmeyen ilköğretim öğrencisi 13 yaşındaki … bugün de okula gitmezken, babası … Okul Müdürü … hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.[3]

Basında, bir AKP milletvekilinin ilköğretim ve orta öğretim yapısını değiştirmek için yasa önerisinde bulunma hazırlığı yaptığı, buna göre zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılacağı ve eğitim kademelendirilmesinin de 1+4+4+4 olarak düzenlenmesinin düşünüldüğü haberleri yer almıştır[4]. Aynı haberde bu düzenleme ile sekiz yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitimin kesintili bir yapıya dönüşeceği de belirtilmiştir. Bu bağlamda, isteyen öğrencilere, ilk dört yılı örgün öğretimde tamamladıktan sonra 5 inci sınıftan başlayarak açık öğretime geçebileceklerine ilişkin bilgiler de basında yer bulmuştur[5]. Nitekim AKP Grup Başkanvekillerince bu konuda hazırlanan yasa önerisi TBMM Başkanlığına verilmiş ve “4+4+4 eğitim modeli ne getirecek ne götürecek?” başlıklı yazımda ayrıntısı ile işlediğim süreçten geçerek yasalaşmıştır.

Basında yer alan diğer bir gelişme ise, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı’nın imzasıyla 81 ilin Millî Eğitim Müdürlüklerine gönderilen yazıdır. Buna göre, 5 Ocak tarihli yazıda, “ülke genelinde öğrencilerin bilgi, görgü ve deneyimlerinin artırılması ve pekiştirilmesine katkıda bulunmak, kutsal topraklarda bulunan ve İslam tarihi açısından önem arz eden mekânların ziyaret edilmesini sağlamak amacıyla öğretmenlerin nezaretinde öğrenciler için özel umre turu” planlandığı belirtilmiştir[6]. Bu haberin devamı niteliğindeki diğer bir haberde, umreye götürülmesi düşünülen öğrencilerin ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarından olacağı bilgilerine de yer verilmiştir[7].

Bu arada, Başbakan’ın, yaptığı bir konuşmada, “Dindar nesil yetiştireceğiz” ifadesini kullandığı basına yansımıştır. “Dindar nesil yetiştirme” tartışması saptayabildiğim kadarı ile, Başbakan’ın partisinin il başkanları toplantısında, CHP Genel Başkanı’nın eleştirilerine yanıt verirken, “Türkiye’yi dindarlar-dinsizler diye ayırdığımı söylüyor. Önce şu kulakların duymaya alışsın. Benim ifademde dindarlar-dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunun arkasındayım. Muhafazakâr demokrat partisi kimliğine sahip bir partiden ateist bir gençlik yetiştirmemizi mi bekliyorsun? Senin öyle bir amacın olabilir, ama bizim böyle bir amacımız yok. Biz muhafazakâr, demokrat, tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan bir nesil yetiştireceğiz. Bunun için varız.[8]” ifadesini kullanması ile yoğun bir tartışmaya dönüşmüştü.

Bütün bu gelişmelerden sonra, 4+4+4 eğitim modeli TBMM’de görüşülmüş ve yasası çıkmıştır. Yasanın çıkışını izleyen dönemde Başbakan’ın “Tek millet, tek devlet, tek bayrak ve tek din[9]” söyleminde bulunduğu basına yansımıştır. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik verdiği bir demeçte, “tek din” açıklamasının dil sürçmesi olduğunu söylemiştir[10].

Bu gelişmeleri de anımsadıktan sonra, şimdi de Kur’an-ı Kerim seçimli dersi ile Arapça seçimli dersi arasındaki ilişkilendirmeyi Millî Eğitim Bakanı’nın söyleminden izleyelim. Anımsanacağı üzere, 6 Nisan 2012 tarihinde, Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, Kanal D’de yayınlanan M. Ali Birand’ın 32 inci Gün programına katıldı. Bu programda, Bakan’ın Kur’an-ı Kerim ve Arapça dersleri konusunda söylediklerini, Bakanlığın web sitesinde yer alan şekli ile aynen aşağıya alıyorum.

“MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Ben ortaokulda kaldım ve seçimlik olarak da din dersi alacağım.

Şimdi bu derslerin hangileri seçimlik, hangileri değil henüz net olmadı. Talim Terbiye Kurulu bizim 5. sınıftan itibaren çocukların ilgisine göre hangi dersler seçimlik olabilir onu çalışıyor ve bu çalışma tamamlandığında kamuoyuyla paylaşacağız. Ancak Meclisimiz, yasa koyucu Kur’an-ı Kerim dersiyle Peygamber Efendimizin hayatını seçimlik ders olarak koymak üzere hem ortaokulda, hem de lisede bir hüküm getirdi. Dolayısıyla biz ortaokullarda ve liselerde bunu seçimlik ders olarak koyacağız ve çocuğun isteğine bağlı olarak vereceğiz.

MEHMET ALİ BİRAND- Tamam. Kur’an…

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Kur’an-ı Kerim dersi seçmişse şayet…

MEHMET ALİ BİRAND- Kur’an-ı Kerim dersi, Kur’an-ı Kerim nasıl öğretilecek; yani Kur’an-ı Kerim mi okutulacak?

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Biz Kur’an-ı Kerim okumayı öğreteceğiz, tıpkı Türkçe okumayı nasıl öğretiyorsak, Türkçe yazmayı nasıl öğretiyorsak…

MEHMET ALİ BİRAND- O zaman Arapça öğreteceğiz.

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Zaten şu anda Arapça seçimlik ders olarak vardı bizim müfredatımızda, bizim mevcut uygulamalarımızda bile Arapça dersi seçimlik olarak vardı.

MEHMET ALİ BİRAND- O zaman ikisini birden mi seçecek?

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Arapça öğretmeyeceğiz, Arapça lisanıyla, yani Arap alfabesine dayalı Kur’an-ı Kerim okuma, ikisi birbirinden biraz ayrı.

MEHMET ALİ BİRAND- Yani ezberleyecek çocuk.

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Çocuk Arap harfleriyle bir kelimeyi okumayı öğrenecek, ama okuduğu ders Kur’an-ı Kerim olacak.

MEHMET ALİ BİRAND- İki ayrı ders bir seçimlik hale gelmeyecek, yani Arapça seçecek…

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Arapça seçmesi gerekmek Kur’an-ı Kerim öğrenmek için.

MEHMET ALİ BİRAND- Diyecek ki, bu şekil A’dır, bu şekil bilmem nedir.

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Ben Kur’an-ı Kerim okumayı öğreneceğim diyorsa biz onunla ilgili bir müfredat oluşturacağız, onunla ilgili bir yöntem geliştireceğiz ve onu öğretmenlerimize empoze edeceğiz.

MEHMET ALİ BİRAND- Peki anlamanı anlamayacak o zaman.

MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÖMER DİNÇER- Anlamayacak, evet. Zaten Türkiye’de Kur’an-ı Kerim okuyanların çok büyük bir bölümü anlamazlar, sadece onu bir Kutsal Kitap olarak okurlar ve anlamazlar. Hatta çoğu kez onu Türkçe olarak düşünürler, yani bir Fatiha Suresini okursanız onun Türkçe olduğunu varsayarlar. …”

Bakan’ın yukarıda yer alan açıklamalarından anlaşıldığına göre, Arapça dersi ile Kur’an-ı Kerim dersi arasında mutlak bir paralellik yok gibi görünüyor. Çünkü Kur’an-ı Kerim okumasını çocuklar anlamını bilmeden öğrenecekler ve sözcükleri ezberleyecekler. Arapça ise ayrı bir yabancı dil dersi olarak isteyen öğrenci tarafından Kur’an-ı Kerim dersinden bağımsız olarak alınabilecek gibi görünüyor. Bakan bu anlamda söylemde bulunmasına rağmen uygulama böyle mi gerçekleşecektir sorusuna yanıt aramayı biraz sonraya bırakarak şimdi, ilköğretimden başlayarak Arapça derslerinin konulması kararını değerlendirmeye başlayabiliriz.

Bu değerlendirmeler sırasında Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın “İlköğretim Arapça Dersi Öğretim Programı (4-8. Sınıflar), Ankara 2011” belgesini esas olarak alınacaktır. Dikkat edildi ise, Rapor, Bakanlar Kurulu’nun Arapça ders konusunda karar almasından sonra hazırlanmıştır. Diğer bir deyişle eğitime ilişkin bir konuda önce siyasi irade belirtilmiş, sonra da bu iradeye uyacak bir rapor hazırlanmıştır. Anılan rapor, yazı boyunca kısaca “Program” olarak anılacaktır. “Program”, Gazi Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Mehmet Hakkı Suçin’in başkanlığında 10 kişi tarafından hazırlanmıştır. Komisyonda, başkanın dışında Gazi Üniversitesi’nden iki akademisyenden başka iki Arapça öğretmeni, bir İHL meslek dersleri öğretmeni, bir sınıf öğretmeni, bir program geliştirme uzmanı ve bir de ölçme ve değerlendirme uzmanı görev yapmıştır. Söz konusu programın 100 sayfalık tam metnine MEB Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın web sayfasından veya Gazi Üniversitesi’nin web sayfasından ulaşılabilir.

Program’ın büyük bölümü Arapça öğrenimine değinmeden genel anlamda dil eğitiminin amaç ve ilkeleri ile ilgili bilgiler ve gözlemler sunduktan sonra, Arapça öğrenimi konusuna somut örneklere değinmektedir.

Program’ın giriş bölümünde şu bilgilere yer verilmektedir. Birinci sayfada, “Arapça, gerek konuşulduğu coğrafyanın genişliği gerek bu coğrafyanın dünyadaki stratejik önemi bakımından her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır. Arapçanın öğrenilmesi için tarihsel ve kültürel sebepler olduğu gibi turistik, ticari, ekonomik ve benzeri pek çok neden bulunmaktadır. … Birleşmiş Milletlerin resmi dili olmasının yanı sıra Arapça 26 ülkenin resmi dili olup Asya ve Afrika’da yaklaşık 350 milyon nüfusun konuştuğu önemli bir dildir.[11]” ifadesi yer almaktadır. Bundan sonraki alıntıların sonuna alıntının Program’ın hangi sayfasından alındığı, alıntı sununa konulacak sayfa numarası ile gösterilecektir.

Program’da, Arap dilinin Birleşmiş Milletler Teşkilatının kabul ettiği altı resmi dilden biri olduğu gibi Asya ve Afrika’da 350 milyon nüfusun konuştuğu önemli bir dil olduğu da belirtilmektedir. Bu da doğrudur. Ancak burada hemen belirtmek gerekir ki, İslam fetihleri sürecinde sadece din yayılmamış aynı zamanda Arapça dili de o toplumlara Arap yönetimleri tarafından dayatılmıştır. Çok daha büyük alanları fetheden Osmanlı Devleti ise ele geçirdiği ülkelerde Türkçeyi dayatmamış bu ülkeleri dilleri ve dinleri bakımından özgür bırakmıştır.

Şimdi, Arapça öğrenmenin önemi için sayılan yukarıdaki diğer gerekçeleri de kısaca değerlendirmek istiyorum. Doğrudur, Arapça konuşulan coğrafya geniştir. Ancak, Birleşmiş Milletlerin Kuruluş Antlaşmasının Onay ve İmza başlıklı bölümündeki 111 inci maddesi Antlaşma metinlerinin eşit derecede geçerli metinlerinin İngilizce, Fransızca, Rusça, Çince ve İspanyolca dilinde olduğunu belirtmiştir. Bu diller başlangıçta B.M. resmi dilleri olarak kabul edilmemiştir. Wikipedia’da yer alan bilgilere göre, 1946 yılında B.M. bu beş dilden İngilizce ve Fransızcayı kendisi ve bağlı kurumları için çalışma dilleri olarak kabul etmiştir. 1948 de İspanyolca çalışma dilleri arasına dahil edilmiştir. 1968 yılında Rusça da çalışma dilleri arasına girmiştir. 1973 yılında Çince ve Arapça çalışma dilleri ve resmi diller arasına kabul edilmiştir. Bu bağlamda, Arapçanın B.M. in çalışma dili ve resmi dil olarak girmesinin Teşkilata getireceği mali külfeti üç yıl boyunca, B.M. in Arapça konuşan ülkeleri finanse etmeyi de üstlendiler. Wikipedia’daki bilgilerden, benzeri bir uygulamanın Çince için talep edilmediği anlaşılıyor. 1983 yılında Arapçanın diğer resmi dillerle birlikte Genel Kurul, ana komiteler ve alt komitelerde de resmi dil olarak kullanılması kabul edildi. Görüldüğü üzere, B.M. lerde çalışma dili ve resmi dil oluşumu genel hatları ile böyle gelişmiştir. Burada dikkati çeken husus diğer hiçbir çalışma dili veya resmi dil için, dilin sahibi ülkelere bir mali külfet yükletilmezken, bunun sadece Arapça için uygulanmasıdır. Arapçanın çalışma dilleri arasına bu koşullarla kabul edildiği tarih ile ilk “petrol krizi”nin çıktığı dönemin örtüşmesi de ilginçtir. Petro-dolarların Arap ülkelerine bolca akmaya başladığı bir dönemde, bu paraların bir bölümünü Arapçanın B.M. yüklediği maliyeti karşılamakta kullanılmasının istenmesi ve kabul edilmesi de doğal görülmelidir. Dolayısı ile Arapçanın B.M. in resmi dili olması coğrafi genişlik ve nüfus boyutu ile pek ilgili olmamış, petrol krizinin ülkelerin ve uluslararası kuruluşların bütçelerinin yükünü arttırdığı bir ortamda yer almıştır. Arapçayı ülkemiz eğitim sistemine dahil etmek için konuşulduğu coğrafyanın genişliği ve nüfus boyutu yeterli bir gerekçe oluşturamaz. Continue reading ‘İlköğretim Dördüncü Sınıfta Başlayacak Arapça Eğitim ve Öğretimi Üzerinde Düşünceler’