Monthly Archive for Mayıs, 2011

Son Paylaşım ve Tarihsel Kökenleri


(Aşağıdaki yazı, 25-29 Nisan 2011 tarihleri arasında Ankara’da yapılan Türkiye Jeoloji Kurultay’ında yapılan konuşmanın, o tarihi izleyen günlerde edindiğim ek bilgilerle güncellenmiş metnidir.)
Değerli jeologlar ve değerli katılımcılar,
64. Türkiye Jeoloji Kurultayı’nda, “Son Paylaşım ve Tarihsel Kökenleri” konusunda siz değerli katılımcılara düşüncelerimi açıklama onur ve ayrıcalığını bana verdikleri için Kurultay’ı düzenleyenlere, bu bağlamda Prof. Dr. Okan Tüysüz’e teşekkürlerimi ve siz değerli katılımcılara saygılarımı sunuyorum.  
Sizlerin de yakından izleyip gözlemlediğiniz üzere, dünya uzunca sayılabilecek bir süreden beri -bir tarih vermek gerekirse 20 inci yüzyılın son çeyreğinden bu yana- başta petrol, doğal gaz olmak üzere, stratejik mineraller, tatlı su kaynakları ve tarım arazilerinin kontrolünü eline geçirmek isteyen çok uluslu şirketler ve onların arkasındaki devletlerin arasında son kaynak paylaşım kavgasını yaşaya gelmektedir. Bu kavga, dünyanın önde gelen gelişmiş ülkeleri ile, gelişmiş ülkeler arasında yer alma konusunda güçlü iddia sahibi olan gelişen ülkeler arasında, söz konusu kaynaklara sahip ülkelerin hükümranlık alanlarındaki coğrafyalarda yer almaktadır. Bu coğrafya kara parçalarını olduğu kadar karasularını ve kıta sahanlıklarını da kapsamaktadır.  Bu kavga olabildiğince diplomatlar, şirket yöneticileri, istihbarat örgütleri aracılığı ile yürütülmekle birlikte, zorunluluk doğduğunda taşeronlar aracılığı ile veya doğrudan silah kullanma yoluna da gidilmektedir. Bu kavgada başvurulan silahlar, sadece yüksek ateş gücü ile tahrip eden silahlar değil, onların kullanılmasından önce parasal ilişkiler, sivil toplum örgütlerinin kullanılması yanında, toplumların sosyal dokularında ve toplumsal barışlarında onarılması zor yaralar açan etnik ve inanç farklılıkları da sıkça kullanılmaktadır.
Bu konuşmada son paylaşımın petrol ve doğal gazla ilgili boyutları ele alınacaktır. Diğer paylaşım konularına değinilmemesi o konuların daha az önemli olmasından kaynaklanmamaktadır. Zira stratejik mineraller, tatlı su kaynakları ve tarım arazilerinin ve tarımsal girdilerinin denetlenmesine yönelik kavga da en az enerji kaynakları kadar çetin ve acımasız bir süreçten geçmektedir. Ancak, Kurultay’ın içeriği ve zaman kısıtlaması konu kapsamını petrol ve doğal gazla sınırlı tutmaya zorlamıştır.    
Konuyu incelemeye başlamadan önce üç araştırmacı yazarın gözlemlerini sizlerle paylaşmak isterim. David Morse, 2005 yılında yazdığı makalesinde şu gözlemde bulunmuştur; “Halen, Sudan diye bilinen Kuzeydoğu Afrika ülkesinin çöllerinde geleceğe yönelik bir savaş sürmektedir. … Bu savaş kalaşnikoflarla, sopalarla ve bıçaklarla yürütülmektedir. … Kullanılan en son teknolojiler, bir tarafta siyah Afrikalıların köylerine saldıran milisleri desteklemek için Hükümet güçlerinin helkopterleri, diğer tarafta tamamen farklı bir silah, yabancı petrol şirketlerinin yer altındaki petrol yataklarını tesbit etmek için yararlandıkları sismografi cihazları. … Bu büyük ekonomik güçlerin büyümek için gereksinim duyduğu sınırlı doğal kaynaklar havuzu için maşalar aracılığı ile yaptıkları bir kaynak savaşıdır.[1]”. Petrol üzerine yaptığı araştırmalarla haklı bir ün kazanmış olan Michael T. Klare, yine 2005 yılında yazdığı bir makalede, şu saptamada bulunmuştur; “Küresel enerji kaynaklarına yönelik mücadele yoğunlaştıkça, Vaşington’dan Yeni Delhi’ye, Karakas’a, Moskova’ya ve Pekin’e değin ulusal liderlerin ve şirket yöneticilerinin belli başlı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmeye yönelik çabaları da artmaktadır. [2]” Küresel kaynak kavgasını yakından izleyen ve değerli analizler ortaya koyan araştırmacı yazar Noam Chomsky’nin ilginç gözlemi de şöyledir; “Irak’ın önde gelen dış satım ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanabilmek için bizi yönetenlere sıra dışı bir teslimiyet içinde olmamız gerekirdi.[3]
Dünyada son dönemlerde yer alan olayları, kısaca geriye giderek hatırlar ve olayların yaşandığı ülke veya coğrafyanın özelliklerine göz atarsak, bu son paylaşım kavgasını ve buna yönelik bazı yazarların gözlemlerini daha somut bir biçimde anlayıp çözümleyebiliriz.  Anımsayacağınız üzere son aylarda Tunus’ta başlayan ve tsunami dalgaları gibi Mısır, Bahreyn, Yemen ve Libya’yı vuran ve demokratikleşme süreci adı takılan bir seri gelişme yaşanmaktadır. Aslında bu süreç çerçevesinde “son kullanma tarihleri” dolmuş ve enerji kaynaklarını denetlemek isteyenlere sorun çıkarmaya başlamış bulunan diktatörler emekliye sevkedilirken, yerlerine yeni işbirlikçilerin yerleştirilme yolları aranmaktadır. Bu ülkelere Suriye gibi yeni ülkeler de eklenmeye başlamıştır. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in diktatörlük rejimi devrilmiş, yeni yapılanmaya yönelik çalışmalar sürmektedir. Mısır’ı, stratejik araştırmacı F. William Engdahl’in dile getirdiği sözcüklerle, “yaratıcı yıkım” uygulaması[4] için öne çıkarak iki unsur vardır. Birincisi, Süveyş kanalının petrol taşımacılığındaki önemidir. 2008 yılında Kanal’dan Kuzey yönüne günde 1.6 milyon varil petrol ve ürünleri giderken, bu miktar ciddi bir düşüşle 2009 yılında 1 milyon varile gerilemiştir. Güney yönüne giden miktar ise 0.8 milyon varildir. İkincisi ise, Mübarek’in, son zamanlarda ABD’nin İran’a yönelik yaptırım programlarına karşı çıkagelmesidir. Diğer taraftan Mısır’daki rejimin kimliği, izlediği dış politika ve egemen güçlerin politikaları karşısında sergilediği tutumu, İsrail’in bölgedeki güvenliği açısından da kilit önem taşımaktadır. Zira İsrail, bölgede ABD ve AB için en güvenilir ve vaz geçilmez stratejik ortak konumundadır.
Rejim değişikliği uygulamasına hedef olan diğer ülke Yemen’dir. Yemen’i böyle bir yıkım için ön plana çıkaran hususlar ise şu noktalar etrafında toplanabilir. Yemen’in bir sahilini kontrol ettiği, Kızıl Deniz’in güney ucundaki 18 mil genişliğindeki Bab el-Mendeb boğazı, uluslararası petrol trafiği açısından “yaşamsal önemdeki boğazlardan” biridir. Bu boğazdan 2008 yılında günde yaklaşık 4 milyon varil petrol geçerken, bu hacim 2009 yılında 3.8 milyon varile gerilemiştir. Söz konusu 3.8 milyon varilden 1.8 milyon varili Süveyş yönüne giderken, 2 milyon varil kadarı da güney yönünde geçmektedir. Bu boğazın özelliklerinden birisi de Çin’e, Somali’den ve Suudi Arabistan’dan giden petrolün gönderildiği ana kapı oluşudur. Dolayısı ile bu boğazın hangi ülkeye politik yakınlığı olan rejimin denetiminde olduğu, ABD, AB ülkeleri, Çin ve hatta Hindistan açısından da büyük önem taşımaktadır.
Biraz sonra da değinileceği üzere, Çin, Libya’da da petrole yönelik önemli yatırımlara da girişmiştir. Bu durumda, Süveyş ve Bab el-Mendeb’in bulunduğu coğrafyanın denetlenmesi Çin’e yönelik olarak Suudi Arabistan’dan, Libya’dan ve Somali’den petrol gidişini de kontrol edebilmek anlamını taşımaktadır. Ayrıca, Çin’in Avrupa pazarlarına sevk ettiği diğer ticari mallar açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bab el-Mendeb’in Afrika’daki ucunda ise (Van ilimizden -22,983 km²- den biraz büyük olan) 23,000 kilometrekarelik toprağı ve yarım milyon nüfusu olan Cibuti devleti yer almaktadır. ABD Afrika Komutanlığı bu küçük ülkede 2 milyar dolar harcayarak bir askeri üs kurmakta ve bu üsse yönelik olarak 4 milyar dolar daha harcamayı planladığı ileri sürülmektedir[5].
Diğer taraftan Yemen’in henüz işletmeye açılmamış dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip olduğu ileri sürülmekte ve bu yatakları işletmek için Fransız petrol şirketi yanında bazı küçük petrol şirketlerinin de bu sahaları işletmeye almak için yatırım yaptıkları belirtilmektedir[6]. Bazı kaynaklarca ileri sürüldüğü gibi Yemen, dünyanın 50 yıllık tüketimini karşılayacak petrol varlığına sahip ise[7], bu ülkeyi yöneteceklerin siyasi eğilimleri büyük ölçekli petrol tüketen küresel güçler açısından yaşamsal önem taşıyacaktır. Anımsanacağı üzere, son yıllarda Suudi Arabistan Yemen’e yönelik askeri harekâtlarda da bulunmuştu. Bilindiği üzere, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Yemen ulusal bütünlüğünü sağlayamamış ve sürekli ikiye bölünmüş Yemen olmanın veya olmaya zorlanmanın bedelini ekonomik, sosyal ve politik bakımdan ödeyegelmiştir. Bu noktada anımsanması gereken tarihi bir bilgi de Birinci Dünya Savaşı’nın hemen başında 6 Kasım 1915 günü İngiltere’nin Yemen’in Asir bölgesindeki bir kabile şeyhi olan Seyid İdris’le Osmanlı ordusuna saldırması için bir anlaşma yaptığıdır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=113 de yer alan “Yemen Türküsü’nün Yakılmasında Petrol Çıkarlarının Oynadığı Rol” başlıklı yazıya bakabilirler.
Bu bağlamda kısaca değinilmesi gereken diğer bir ülke de NATO askeri harekâtının sürmekte olduğu Libya’dır. Libya, yakın geçmişte, Batı’nın tepkisini çeken birçok olaya taraf olmuş veya olduğu ileri sürülegelmiştir. Bu bağlamda bazı olayları kısaca anımsamak, bu ülke için de Batı’nın birden bire demokrasi havarisi kesilmesini anlamaya yardımcı olacaktır. İlk olarak anımsamakta yarar gördüğüm olay, Libya da, İran, Irak ve Venezuela gibi petrol ticaretini dolar dışında dövizlerle de yürütme arzusunu ileri süren ülkelerden birisi olmasıdır. Böyle bir uygulamaya göz yumulması, ABD dolarının uluslararası ticaretteki temel para birimi olma ayrıcalığına başkaldırmak anlamını taşır. Bu savı ileri süren ülkelerden Irak’ın başına gelenler bilinmektedir. Diğer ülkelere de biraz sonra değinilecektir. İkinci olarak anımsanması gereken husus, ABD Başkanı Bush, Şubat 2007 yılında Afrika Komutanlığı’nı (AFRICOM) kurulması için emir vermiştir. Bu Komutanlığı’n konuşlanması için hiçbir Afrika ülkesi izin vermediği için Karagah geçici olarak Almanya’nın Stuttgart kentinde konuşlanmıştır[8]. Bu komutanlığın kurulmasına yönelik en ciddi karşı çıkış, Libya’dan gelmişti[9]. Libya’nın karşı çıkışı, elbette anılan Komutanlığın kurulmasını önleyememiştir. ABD, niçin böyle bir Komutanlık kurma gereksinimi duymuştur, sorusunun yanıtı ise, Afrika’nın dünya petrol üretimindeki payının yüzde 11 olmasına karşılık ABD’nin petrol dış alımındaki payının yüzde 18 düzeyinde olmasıdır. Afrika ülkelerinin, başta savaş sanayii olmak üzere birçok sektörde yaşamsal önem taşıyan birçok stratejik mineralin üretim merkezi olduğu da hatırlandığında, Afrika’nın başta ABD olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinin yanında Çin ve Hindistan gibi büyük güç olmada iddialı ülkeler bakımından önemi de bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Çin’in Devlet Başkanı ve Başbakanı son yıllarda Afrika ülkelerine birçok resmi ziyaret yapmış ve birçok projenin finansmanı için on milyarlarca dolarlık yükümlülük altına girmişlerdir. Afrika’nın, 2030 larda ABD’nin petrol ithalatındaki payının yüzde 25 e çıkması beklentileri de göz önüne alındığında Afrika Komutanlığı’nın önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Çin Ticaret Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, Çin’in Libya’da 50 büyük ölçekli proje için ayırdığı kaynak tutarı 18 milyar dolar boyutundadır[10]. Anımsanacağı üzere, Saddam Hüseyin döneminde de Çin, Fransa ve Rusya Irak’ta yeni petrol sahalarını işletmeye almak üzere milyarlarca dolarlık sözleşmeler imzalamışlardı. Irak’a yapılacak askeri müdahale Birleşmiş Milletler’de müzakere edilirken, perde arkasında Fransa, Çin ve Rusya Saddam Hüseyin ile imzalanan sözleşmelerin geçerliliğinin kabul edilmesini istemişlerdir. Bu istekler ABD tarafından reddedildiği için de B.M. oylamasında red oyu vermişlerdir. Aynı şekilde Libya’ya yaptırım konusu B.M. ele alındığında Çin ve Rusya oylamada çekimser kalmışlardır. Red oyu vermeyip çekimser kalınması çok bilinmeyenli yeni bir denklemin gereği miydi, onu da bir süre sonra hep birlikte öğrenebiliriz.
Irak’ın işgaline hazır değinmişken bazı bilgilere de göz atmak uygun olacaktır. İngiltere Başbakanı Tony Blair, Irak’ın işgalinin başlamasından birkaç hafta önce 6 Şubat 2003 günü, Irak’a yönelik silahlı müdahalenin petrolle ilgili olduğunu şu cümlelerle yadsımıştı; “Petrol konusuna da değineyim. … dürüstce analiz edildiğinde, petrole yönelik komplo teorisinin son derece saçma olduğu görülür. Gerçek şu ki, Irak’taki petrolle ilgilense idik, muhtemelen hemen yarın Saddam ile petrole yönelik anlaşma yapabilirdik. Konu petrol değildir, konu silahlardır. …[11]”   Irak’a yönelik işgal girişimin petrolle ilişkili olduğu ABD ve İngiliz yetkililerince daima yadsınmıştı. Ancak aradan yıllar geçtikten sonra, ortaya çıkan bilgiler ve belgeler, o dönemde ülkelerin hem kendi kamuoylarına hem de dünya kamuoyuna yalan söylediklerini ortaya çıkmıştır. İngiliz gazetesi Independent geçtiğimiz hafta bu konuda çok çarpıcı bir haber yapmıştır. Haberde, “Mart 2003 de Irak’ın işgal edilmesinden beş ay önce, dönemin Ticaret Bakanı Barones Symons’un BP yetkililerine Hükümetin, ABD’nin Irak’taki rejim değişikliğine Tony Blair’in askeri katkıda bulunma sözü karşılığında İngiliz enerji şirketlerine Irak’ın büyük petrol ve gaz rezervlerinden bir payın ödül olarak verilmesi gerektiğine inandığını söylemiştir.[12]”  Aynı gazete haberinde Ticaret Bakanı’nın İngiliz şirketi adına Bush yönetimi nezdinde lobi faaliyetinde bulunma sözü de verdiği yer almaktadır. Bu noktada da tarihten küçük bir anımsatma yapmak uygun olacaktır. Lozan Konferansı’nın sonuçlanmasından sonra, İngiliz Parlamentosu’nda milletvekili T. Johnson, Lord Curzon’u Lozan’da petrol şirketlerinin çıkarları için çalışmakla suçlamıştır. Dışişleri Bakanı Lord Curzon bu iddiaya şiddetle karşı çıkmış ve “Musul Sorunu’na ilişkin olarak Majestelerinin Hükümetleri’nin veya benim tutumumda petrolün en küçük bir etkisi olmamıştır.[13]” Lord Curzon’un da o tarihte gerçekleri söylemediği daha sonra ortaya çıkan belgelerle aydınlığa çıkmıştır[14].
Irak’ın işgal edildiği dönemi de kapsayacak şekilde çok uzun bir süre ABD Merkez Bankası Başkanlığı görevini yürütmüş olan Alan Greenspan, 2007 yılında yayınlanan anılarında, “Siyasi bakımdan huzursuzluk verse de, üzülerek belirtmek gerekir ki, Irak savaşı geniş ölçüde petrole yönelikti.[15]” açıklamasına yer vermiştir. Greenspan, kitabına bu açıklamayı koymadan önce de “Uzun Dönem Enerji Sıkışıklığı” başlığı altında 26 sayfa içinde ülkesinin enerji gereksinimi konusundaki düşüncelerini ve sorunların analizini yapma gereğini duymuştur.
Bu arada, ABD, Irak petrol yasasının değiştirilmesini istemiş ve kendi uzmanlarının hazırladığı petrol yasası taslağı Hükümet tarafından Meclis’e sunulmasına rağmen, Meclis bu petrol yasasını çıkaracak çalışmaları yapmamıştır.
Çin’in enerji ve minerallere yönelik Afrika’daki yatırımları sadece, Somali ve Libya ile sınırlı değildi, başta Nijerya olmak üzere, daha birçok ülke ile de finansman ve ortak girişim anlaşmaları imzalanmıştır. Continue reading ‘Son Paylaşım ve Tarihsel Kökenleri’