Monthly Archive for Ağustos, 2010

Kayıtlı Seçmen Sayılarında Aydınlatılması Gereken Ciddi Tutarsızlıklar

YSK’nın (Yüksek Seçim Kurulu) Başkanı, 3 Ağustos 2010 günü, 12 Eylül 2010 günü yapılacak anayasa değişiklikleri halkoylamasında 49,446,269 seçmenin oy kullanacağını açıkladı(1). Bu açıklama ile birlikte seçmen sayısı üzerinde kısa süren bir tartışma süreci yaşandı. Tartışma sonunda seçmen sayılarının doğru olduğuna yönelik açıklamalar bana yeterli inandırıcılıkta görünmediği için görüşlerimi siz okurlarla paylaşmak istedim.
2007 yılından bu yana YSK’nın açıkladığı kayıtlı seçmen sayıları tartışıla gelmektedir. Geçmişteki tartışmalara da göz atmak isteyen okur, bu sitede daha önce yayınladığım iki yazıma da göz atabilirler. Birinci yazıma dileyen okur, www.hikmetulugbay.com/?p=37 bağlantısı ile ulaşabilir ve yazı “Kayıtlı Seçmen Sayılarına Yakından Bakış” başlığını taşıyordu. İkinci yazıma ise, www.hikmetulugbay.com/?p=89 bağlantısından ulaşılabilir ve “Seçmen Kütüklerine İlişkin Sorunlar Bitti mi?” başlığını taşımakta idi.
12 Eylül 2010 halkoylamasında oy kullanacak 49,446,269 kayıtlı seçmen sayısının tartışılmasının temel nedeni, 21 Ekim 2007 halkoylaması için açıklanmış olan 42,629,733 sayısından (49,446,269 – 42,629,733=)  6,816,536 kişi fazla olmasıdır. İki halkoylaması arasında 2 yıl 10 ay 21 gün fark vardır. Üç yıldan kısa süre içinde Türkiye’de seçmen sayısı 6.8 milyon kişiden fazla artabilir mi ve böyle bir artışı açıklayan mantıklı ve bilimsel tutarlılık gösteren bir gelişme mevcut mudur? YSK’nın yanıtlanması ve aydınlığa kavuşturması gereken esas soru budur.
Bu yazıda, yanıtı şimdiye kadar doyurucu biçimde verilmemiş bulunan bu sorunun cevabını aramaya çalışacağım. Yaklaşık üç yılda kayıtlı seçmen sayısının 6,816,536 kişi artması demek, 2007 yılından bu yana geçen üç yıl zarfında her yıl seçmen olma yaşına giren nüfusun en az (6,816,536/ 3=) 2,272,179 kişi artması anlamını taşır. En az sözcüğünü kullanmamın nedenini daha sonra açıklamak üzere, şimdi her yıl 18 yaşını tamamlayan nüfusumuzun Devlet kayıtlarına göre ne artmış olduğunu bulalım. TÜİK’in kamuya açık ADNKS (Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sayımı) veri tabanında her yaş için ayrı veri bulunmamaktadır. Veri tabanı beşer yaşlık grupları göstermektedir. Böyle olunca, 2007-2010 arasında seçmen yaşına girecekleri saptamak için bakılacak yer 15-19 yaş grubudur. Bu grup içinde 15, 16, 17, 18 ve 19 yaşlar olmak üzere beş yaşın verisi bulunmaktadır. 2007 yılında bu yaş grubunda yer alan nüfus 6,157,033 kişidir. Bu durumda grup içinde her yaş için kabaca (6,157,033 / 5=) 1,231,407 kişi düşer. YSK’nın verilerine göre her yıl seçmen sayısına ilave olanların sayısı 2,272,179 kişinin, TÜİK’in veri tabanınca desteklemediği açıkça ortaya çıkmaktadır. Aradaki fark küçümsenecek bir rakam değildir, (2,272,179 – 1,231,407=) 1,040,772 kişidir. Bu durumda üç yıllık dönemde en azından (1,040,772 x 3=) 3.1 milyondan fazla kaynağı belli olmayan seçmen mevcut demektir.
Şimdi de yukarıda iki kez “en az” ifadesini kullanma nedenimi açıklayayım. 18 yaş ve üzerindeki yaşlarda, doğal ve diğer çeşitli nedenlerle ölümler de yer almakta ve kayıtlı seçmen sayısından düşülmektedir. Bu ölüm rakamlarını kayıtlı seçmen sayısından düşüldüğü gerçeği de göz önüne alındığında her yıl 18 yaşını bitirenlerin sayısının, YSK’nın yıllık seçmen artışını sağlayabilmek için, 2,272,179 dan yaklaşık 170 bin kişi artarak 2,442,000 i aşması gerekmektedir. Zira TÜİK’in demografik verilerine göre 2007 ve 2008 yıllarının her birinde 35 yaş üzerindeki nüfustan ölenlerin sayısı 170,000 nin üzerindedir.
Bu durumda, TÜİK’in veri tabanına göre her yıl 18 yaşını bitirerek seçmen olanların sayısından o yılın net seçmen sayısı artışını bulmak için bu 170,000 rakamını da düşmek gerekir. Böylece, her yıl artan seçmen sayısı yaklaşık (1,231,407 – 170,000=) 1,061,407 kişidir. Üç yılda artabilecek seçmen sayısı da yaklaşık (1,061,407 x 3 = 3,184,221) 3,2 milyona yakın bir sayı olabilir. Bu durumda kaynağı belli olmayan seçmen sayısı artışı da (6,816,536 – 3,184,221 =) 3,632,315 e çıkar.
2007-2010 arasında her yıl 18 yaşını bitirerek seçmen nüfusuna katılanlar olarak açıkladığım 1,231,407 rakamının sağlamasını da yapmak mümkündür. Şimdi de o sağlamayı yapalım. TÜİK’in veri tabanına göre, 1990 yılı nüfus sayımına göre Türkiye’nin nüfusu 56,473,095 kişidir. Bu noktada bazı okurlar, niye 1990 sayım rakamını veriyorsunuz diye sorabilirler. Zira 2007-2010 arasında 18 yaşını bitirerek seçmen olanlar 1990 lı yıllarda doğan çocuklarımızdır. Dolayısı ile 1990 lı yıllar için TÜİK’in verdiği nüfus artış hızı oranını bu nüfus rakamına uygularsak, o yıllarda her yıl nüfusa net katılanların sayısını yaklaşık olarak bulabiliriz. 1990 lı yıllar için TÜİK’in veri tabanında yer alan nüfus artış hızı yüzde 2.171 dir. Bu durumda (56,473,095 x 0.02171=) 1,226,031 dir. Bu rakam yukarıda yine TÜİK’in 15-19 yaş grubu verilerine göre hesapladığım 1,231, 407 rakamından sadece (1,231,407-1,226,031=) 5,376 kişi farklıdır ki, bu da her istatistikî çalışmada kabul edilebilecek hata payının çok çok altındadır. Continue reading ‘Kayıtlı Seçmen Sayılarında Aydınlatılması Gereken Ciddi Tutarsızlıklar’

Referandum’da Anayasa Değişikliklerine Nelere Göre Oy Vereceğim 2

Bu başlığı taşıyan bir numaralı yazımda, 12 Eylül 2010 tarihinde halkoylamasına sunulacak olan anayasa değişiklikleri konusundaki düşüncelerimi ve araştırmalarımı, değişikliklerin içeriğine girmeden açıklamış ve içeriğe ilişkin görüşlerimi ayrı bir yazı ile sizlere sunma sözü vermiştim. Bu yazımla o sözümün gereğini yerine getireceğim.
Onuncu maddeye eklenecek fıkra
Anayasa değişikliğine ilişkin 7 Mayıs 2010 günü kabul edilen 5982 sayılı yasanın birincisi maddesinde, Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10 uncu maddesine “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” fıkrası eklenmiştir. Diğer bir deyişle bu sayılan sosyal gruplar için, ancak bu değişiklik yapıldıktan sonra, pozitif ayırımcılık yapılabileceği izlenimi veren bir düzenleme yapılmıştır. İzlenimi verilmiştir dememin nedenini biraz sonra açıklayacağım.  Şimdi bu değişikliğin anayasanın neresine eklendiğine bakalım.
“Madde 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Bu fıkra 7 Mayıs 2004 tarih ve 5170 sayılı anayasa değişikliği kanununun 1 inci maddesi ile eklenmiştir.)
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
Aslında bu maddenin orijinal halini oluşturan birinci, üçüncü ve dördüncü fıkralar “pozitif ayırımcı” düzenlemeler yapmaya hiçbir zaman engel olmamıştır. Halkoylamasına sunulacak madde değişikliği yapılmadan önce, 1982 yılından bu yana ve hatta Cumhuriyet kurulduğundan bu yana çıkarılan birçok yasa ve hükümet kararları ile çocuklara, yaşlılara, özürlülere, şehit ailelerine ve gazilere yönelik birçok pozitif ayırımcı düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerden hiçbirisi için de, benim bildiğim kadarı ile, hiç kimse tarafından anayasaya aykırıdır diye dava açılmamıştır ve bu düzenlemeler anayasaya aykırıdır diye verilmiş bir mahkeme kararı da yoktur. Ben yanlış biliyorsam düzeltilmeye de hazırım. Bu aşamada, geçmişte alınmış ve pozitif ayırım yapmış olan düzenlemelerden birkaçını anımsamak uygun olacaktır. Örneğin vatana hizmet tertibinden şehit ailelerine ve gazilere maaş bağlanması, istihdam yasalarında işyerlerine belirli kontenjanla özürlü çalıştırma yükümlülüğü getirilmiş olması, evlenmemiş veya evlenip de boşanmış kız çocuklarına baba veya annenin ölümlerinden sonra emekli maaşları varsa emekli aylığı bağlanması gibi. Eğitimde özürlülere yönelik düzenlemeler bu çerçevede hatırlanabilir. Sizlerin de aklınıza gelen daha birçok örnek sayılabilir. Söz konusu toplumsal gruplar lehine yapılan pozitif ayırımların yetersiz olduğu ileri sürülebilir. İleri sürenler de haklı olurlar. Yapılacak iş noksanlıkları tamamlayacak düzenlemeleri kanun ve diğer mevzuatla yapmak ve en önemlisi alınan kararlar ne kadar etkin uygulandığını titizlikle denetlemektir.
Eğer Hükümet, halkoylamasına sunulacak düzenlemeye mutlaka gerek vardır diyorsa, o zaman iktidara geldiğinden bu yana ortalama dokuz ayda bir dokuz defa anayasaya değişikliğine giderken neden hiçbirisine bu düzenlemeyi koymadığını halka açıklamak durumundadır.
Bana göre, bu düzenleme, tepki alacak diğer anayasa maddeleri değişikliklerinin acı tadını örtmek için değişiklik paketine konulan şekerlemeden başka bir şey değildir.
Ancak bu değişiklik halkoylamasında kabul edilirse, eklenen bu fıkra, yapılabilecek pozitif ayırımcılıklara hukuki sınır getirmiş olacaktır. Zira eklenecek fıkrada sayılmayan toplumsal kesimler için artık pozitif ayırımcı düzenleme yapılamayacaktır. Çünkü eklenmek istenen bu fıkra ile ayırım yapılabilecek gruplar tek tek saymış bir anlamda pozitif ayırımlara sınır konmuş olacaktır. Bu sayılanların dışında kalanlar için geçmişte yapılmış olan pozitif ayırımlar, bu fıkranın kapsamı dışında kalacağı için dava ve iptal konusu olabilecektir. Bir örnek vermek gerekirse, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana evlenmemiş veya evlenip boşanmış kız çocuklarına babaları ve anneleri öldüğünde onların emekli maaşı bağlana gelmiştir. Eklenmek istenen fıkrada “evlenmemiş kız çocuklar” sayılmadığı için bunlara yönelik düzenlemelerin bu fıkraya aykırı olduğunu ileri sürenler olabilir. Dava açılır ise bu uygulamaların iptal edilme olasılığı belirebilir. Değişikliği hazırlayanlar konuyu bu boyutuyla ele almışlar mıdır? Şüpheliyim!
Diğer bir deyişle bu düzenleme halen birçok toplumsal grup için mevcut bulunan pozitif ayırımları en azından dava açılabilir konuma düşürme olasılığını yaratacaktır.
Bu değişikliğe ilişkin görüşlerimi tamamlamadan önce, bu maddede 2004 de yapılan değişiklikle maddeye eklenmiş bulunan ikinci fıkra üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Eklenen bu fıkra ile “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmü getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar çıkarılan hiçbir anayasa veya yasa kadın ve erkeğin eşit olmadığına dair hiçbir hüküm ihtiva etmemiştir. Kaldı ki, onuncu maddenin birinci fıkrasında kanun önünde eşitliğin kuralları sayılırken “cinsiyet” unsurunu da eklemiştir. Cinsiyet ne demektir; kadın ve erkek. Dolayısı ile 2004 değişikliği ile kadın ve erkekler eşit haklara sahip olmamışlardır. Bu eşitlik Cumhuriyet kurulduğundan beri hep vardır ve buna ilişkin olarak da başta Medeni Kanun olmak üzere birçok yasa ve kurallarda bu eşitlik yazıla gelmiştir.
2004 değişikliği yapılmadan önce batılı bir anayasa hukukçusuna onuncu madde metni ve değişiklik önerisi gösterilmiş olsa idi, tek kelime ile cevap verirdi “redundant”, bu sözcüğün anlamı “fazla sözle ifade edilmiş” veya güzel Türkçemizdeki deyişle “laf kalabalığı” yapılmış diyecekti. O hukukçuya  “niye” diye sorduğunuzda vereceği cevap da ilk fıkrada geçen “cinsiyet” sözcüğünün esasen değişiklikle ifade edilmek istenen şeyi net bir biçimde ifade etmiş olduğunu söylerdi. Eminim ülkemizin değerli hukukçuları da o tarihte görüşleri sorulduğunda batılı meslektaşının söylediğini ve belki daha fazlasını söylemişlerdir ama anlaşılan dinleyen olmamıştır.
Bu durumda, halkoylamasına sunulan 10 uncu maddeye eklenecek fıkra, bana göre, kozmetik amaçlı olarak düzenlenmiş bir tatlandırıcıdan başka bir şey olmamakla birlikte, çözüm getirmekten çok ciddi sorunlar yaratmaya adaydır.
Değişiklik metnine şehit ve gazi sözlükleri konularak tartışılması önlenmek istenmiştir diye düşünüyorum. Continue reading ‘Referandum’da Anayasa Değişikliklerine Nelere Göre Oy Vereceğim 2′