Monthly Archive for Haziran, 2010

Tarih ve Belgeler Ne Diyor?

Üçüncü “Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı”na katılan Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, Başbakan R.T. Erdoğan ile birlikte, yaptığı ortak basın konferansında “Türk kanı, Arap kanı bir kandır(1)” söylemini dile getirmiş. Ülkemizde Arap kökenden gelen vatandaşlarımız vardır. Arap ülkelerinde de Türk kökenliler yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Arap kökenliler ile Arap ülkelerinde yaşayan Türk kökenliler bulundukları ülkelerin diğer kökenden gelen vatandaşları ile evlenmiş ve çocuk sahibi de olmuşlardır. Tarih boyunca yer alan bu evlilikler bile Türk kanı ile Arap kanını bir ve aynı kan yapmamıştır ve yapamaz. Suriye Cumhurbaşkanı’nın söylemini benimseyip benimsemedikleri Türk vatandaşlarına ve Arap ülkeleri vatandaşlarına ayrı ayrı sorulsa alınacak yanıtların çok büyük çoğunlukla “hayır böyle bir söylemi benimsemiyoruz” şeklinde olacağını tahmin ediyorum. O nedenle Beşşar Esad’ın söylemini “lâf ü güzâf” (boş söz) kabul edip üzerinde durmamak gerekiyordu. Ancak, Başbakan’ın, Esad’ın bu söylemini izleyen günlerde, Mehmet Akif Ersoy’un, “Türk Arapsız yaşayamaz; kim ki yaşar der, delidir. Arab’ın, Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir(2)” dizelerini dile getirince ve ülkemizde son yıllarda bir yandan Arap diğer yandan da Osmanlı hayranlığı yaratma eğiliminin hız kazandığını hatırlayınca, topluma Araplarla ilgili olarak yakın geçmişimizde yer alan bazı olaylarla ilgili bilgiler ile, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine ait belgelerde yer alan diğer bazı bilgileri sunmakta fayda olduğunu düşündüm.
Bilgi sunmaya en tazesinden başlayıp tarihi belgelere uzanmanın en uygun sunum olacağı kanısındayım. 11 Haziran 2010 tarihli gazetelerde, Hamas’ın, Filistin Kurtuluş Örgütü ile arasındaki sorunların çözümü için Türkiye’nin arabuluculuk yapma önerisini reddettiği ve bu rolü Mısır’ın üstlenmesini istediğine ilişkin bilgiler yer almıştır(3). Basında yer alan bilgi aynen şöyledir; “El Masri El Yom’un haberine göre, Hamas denetimindeki Filistin Yasama Konseyi Başkan Yardımcısı Ahmet Bahr, ‘Filistinliler arasındaki uzlaşma sürecine yönelik arabuluculuk girişimlerinde Mısır’dan başka bir alternatifimiz yok. Biz FKÖ ile adil bir anlaşmaya varılması için sadece Mısır’dan yardım bekliyoruz.’ … Adını açıklamayan üst düzey bir Mısırlı diplomat ‘Daha önce de bazı bölgesel aktörler arabulucu olmak istedi, ama hiçbir şey değişmedi.(4)’” Bu bilgiyi değerlendirmek için bir hususu daha bilmek gerekmektedir. Mısır, yıllardan beri İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu desteklemekte ve Gazze sınırındaki gümrük kapısını kapalı tutmakta idi. Türkiye’nin Başbakanı, Hamas’ı terör örgütü kabul etmediğini televizyon ekranlarında haykırıyor, ancak aynı kuruluş, topraklarına ambargo uygulamış bir başka ülkeyi iç siyasi ihtilaflarının çözümünde arabulucu olarak görmek istediğini açıkça söylüyor. Bu bilgiler bir şeyi açıklıkla ortaya koymaktadır; Arap ülkeleri kendi sorunlarının çözümünde Araplar dışında kimsenin söz sahibi olmasını istememektedir. Bu bugün böyle olduğu gibi, Osmanlı döneminde de böyle idi. Osmanlı Devleti yönetimindeki Arap şeyhlikleri arasındaki ilişkilere ait kitaplar incelendiğinde bu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Şimdi, yakın geçmişe yönelik bilgileri anımsamaya başlayabiliriz.
Türkiye’nin otuz yılı aşkın süredir başına dert olan bölücü terör örgütünü, “terör örgütü” olarak kabul eden kaç Arap ülkesi vardır ve kaç Arap ülkesi açıkça veya dolaylı yollardan bu terör örgütüne destek olagelmektedir? Beşşar Esad’ın babası döneminde Suriye, bölücü terör örgütü ve üst yönetiminin topraklarında üstlenmesine izin verip on binlerce yurttaşımızın yaşamını yitirmesine ve Güney Doğu Anadolu’nun sosyo-ekonomik bakımdan çöküntü yaşamasına neden olmuş mudur, olmamış mıdır? Aynı Suriye, bölücü terör örgütü başını Türkiye’ye teslim etmek yerine Suriye dışına çıkmasına yardım etmiş midir, etmemiş midir?
Suriye ve diğer Arap ülkeleri, bu hataları ve tarihte yer alanları yaptılar diye bu ülkeler ile elbette sonsuza dek soğuk ilişkiler içinde olamayız. Ülkemizin çıkarlarına uygun düştüğü ve ortak çıkarların buluştuğu noktalarda işbirliğini geliştirmek için birlikte çaba harcanabilir ve harcanmalıdır da. Geçmiş ilişkilerde yaşanan olumsuzlukları hafızalarımızda canlı tutmak düşmanlık sergilemek değil, yeniden aynı sorunları yaşamamak için gereklidir. Ancak bu karşılıklı çıkar ilişkilerinin geliştirilmesi, “Türk kanı, Arap kanı bir kandır” gibi garip ve yapay söylemlerinin gölgesinde geliştirilemez. Çünkü bu söylemin doğru ve samimi olmadığını, söyleyen dahil, herkes bilmektedir. Unutmamak gerekir ki, tarih şunu kesin olarak kanıtlamıştır; devletlerarası ilişkilerde her devlet kendi ulusal çıkarlarının sağlanmasında kendi lehine en uygun dengesizliği nasıl sağlayabilir arayışında olmuşlardır. Dost ve kardeş ülke söylemi tarihi doğru okuyan ülkelerin söylemlerinde yer almaz. Tarihi doğru okuyup doğru analiz eden ülkeler, “dost ve kardeş” türü kavramlara yatkın ülkeler için özel söylemler oluştururlar ve böylece onların gönlünü ederken kendi çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmanın da alt yapısını oluştururlar.   
Söz konusu söylemi dile getiren Beşşar Esad’ın ülkesindeki haritalarda Hatay ilimiz hangi ülkenin toprağı olarak gösteriliyor?
Terör örgütüne hangi ülkeler yıllarca yataklık yaptı?
Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik politikalarında hangi Arap ülkeleri Birleşmiş Milletlerde Türk tezine uygun oy vermişlerdir? Hangi Arap ülkesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımış ve yıllardır bu ülkeye uygulanan ticari ambargoya karşı tavır almıştır? Sadece Libya Kıbrıs çıkarması sonrası konulan silah ambargosuna karşı Türkiye’ye bir süre destek olmuştur.
Bir gazetede, İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’na yönelik olarak bölücü terör örgütünün yaptığı saldırıyı Suriye sınırından sızan teröristlerin yaptığı haberi yer almıştır(5). Bu haberin doğru olup olmadığını hem ulusal makamlarımızın hem de Suriye’nin süratle araştırıp kamuoyuna bilgi vermesi gerekir.
Türkiye’nin Hamas’a destek vermeye devam ettiği ve Gazze’ye insani yardım gönderme girişimde bulunduğu günlerde hem yabancı basında hem de ulusal basında, “Suudi Arabistan’ın İran’ın nükleer tesislerine saldırıda hava sahasını İsrail’e kullandıracağına” ilişkin ayrıntılı bilgi içeren haberler çıkmıştır(6).” Bu haber Suudi Arabistan tarafından yalanlanmıştır. Ancak, yabancı basında İran’ın Fars ajansına atfen yer alan son bilgilere, İsrail savaş uçaklarının on gün kadar önce Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında bulunan Tabuk havaalanına indiği ve bu havaalanının İsrail’in İran’a yapacağı saldırıda üs olarak kullanılacağına ilişkin haber yer almaktadır(7). Aynı habere göre, ABD askeri birliklerinin Azerbaycan İran sınırında bulunduğu ve bu birliklerin bünyesinde İsrail askerlerinin olduğu da bildirilmektedir. Gazze’de süregelen çatışmalara rağmen Suudi Arabistan İsrail ile işbirliği yapmayı düşünebiliyorsa, Arap-İsrail ilişkilerinin çok bilinmeyenli denkleminde yer almaya kalkmadan önce çok ama çok düşünmek gerekir. Continue reading ‘Tarih ve Belgeler Ne Diyor?’

Günümüzde oynanmakta olan bazı oyunları anlamak için tarihin tuttuğu ışık II

Bu başlık altında yazdığım ilk yazıda şu hususu vurgulamıştım; “Bu başlık altında yazmayı düşündüğüm bir seri ile şimdiye kadar okuduğum ve bilgime önemli katkıda bulunmuş olan tarihle ilgili bazı kitapları sizlere tanıtmaya çalışacağım. Bu kitaplar aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlatılan, yürütülen ve başarılan İstiklal Savaşı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke halkını hangi felaketlerden kurtardığını ve günümüze uzanan süreçte Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunları ve bu oyunların temelinde yatan çıkar hesaplarını da daha iyi algılama ve anlama imkânını da verecektir.”
Bu yazıda tanıtacağım kitaba ilişkin bilgileri sunmaya başlamadan önce kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Son yıllarda yeniden canlanan Osmanlı hayranlığına ve Cumhuriyet’in kazanımlarına sinsice karşı çıkma belirli bir ivme kazanmaya başladı. Bu gelişmede okullarda okutulan tarih kitaplarının yüzeysel bilgisinin sadece kahramanlık öyküleri ile dolu olmasının da küçümsenmeyecek bir katkısı vardır. Öğrencilere ve genel okur kitlesine, elbette tarihimizin övünülecek sayfaları sunulacaktır ve sunulmalıdır. Bu ulusun moral gücü ve özgüveni için gereklidir. Ancak tarih yazımını sadece bununla sınırlı tutar ve tarihimize yönelik eleştirilecek hususlara değinmez ve göz ardı edersek, bu kendimizi kandırmak olur. Onun da ötesinde tarihten ders alma olanağını tümüyle ortadan kaldırır ve geçmişte ödenen bedellerin yeniden ödenmesine de yol açar. Bana göre, topluma sunulmakta olan Osmanlı hayranlığı,  tarihimizin cilalı sayfalarına dayandırılmaya çalışılmakta ve bu arada Cumhuriyet kazanımları dolaylı yoldan da olsa gözden düşürülmeye çalışılmaktadır.  
Ülkemiz tarihine yönelik dünya standardında eser veren ve dünyaca ünlü sınırlı sayıdaki tarihçimiz dışında, ülkemizin arşivlerinin yanında tarih boyunca yakın ilişkilerimiz olan ülkelerin arşivlerine girerek eser verenlerin sayısı çok azdır. Ne yazık ki bu son derece kaliteli tarih kitapları orta öğrenim düzeyinde yardımcı kitap olarak dahi okutulmadığı gibi, genel okur kitlesine de pek ulaşamamaktadır. Bu durum söz konusu kitapların ilk baskı sayılarından ve ikinci baskıyı yapmadaki zaman aralığından kolayca görülebilmektedir.  
Fen bilimlerinde laboratuar ortamında deney yaparak, sonuçları analiz ederek ve sonuçta bir senteze ulaşarak öğrenme yöntemi, sosyal bilimler ve siyaset için geçerli değildir. Sosyal bilimciler ve siyasetçilerin laboratuarı tarihtir. Çağdaş Amerikan filozofu Allan Bloom’un (1930-1992) tarihle ilgili şu gözlemini okurlarla paylaşmak isterim; “Tarihe ihtiyacımız vardır, ama geçmişte ne olduğunu bize söylemesi veya geçmişi bize anlatması için değil, geçmişi canlı tutup bize açıklaması ve bir geleceği mümkün kılabilmesi için(1).” İşte bu nedenle özellikle politikacılar kendi tarihlerini olduğu kadar diğer ülkelerin tarihlerini de yakından incelemek ve bilmek durumundadır. Osmanlı Devleti’nde tarihi eleştirel olarak ve diğer ülkelerin arşivlerinden de yararlanarak yazma gelenek olmadığı için Atatürk, Cumhuriyet kuşaklarına nitelikli tarih bilgisi sunulabilmesi için Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmuş ve küçümsenmeyecek ekonomik olanaklara sahip olmasını da güven altına almıştır. Buna rağmen ülkemiz tarih yazını, sınırlı sayıdaki tarihçimiz dışında, çağdaş Avrupa ülkeleri ile A.B.D.’nin tarih yazılım düzeyinin gerisinde kalmıştır.
Topluma yeterli tarihi araştırma sunumu noksanına rağmen bazı politikacılarımız iç ve dış kaynaklar üzerinde yaygın okuma yaparak kişisel boşluklarını doldurup dünya satranç tahtasında durmaksızın oynanmakta olan büyük oyunda ulusal çıkarları olabildiğince korumaya çalışmışlardır. Bu sabır ve sebatı gösterip bilgi dağarcığını zenginleştiremeyen politikacılarımız ise ülkeyi deneme ve yanılma yöntemi ile yönetme yoluna giderek ciddi zikzaklar sergilemişler ve ülkeye bazen küçümsenmeyecek bedeller ödetebilmişlerdir.
Bu yazıda, sizlere doğrudan kapsamlı tarih kitabını tanıtmak yerine, Osmanlı Devleti’nin iz bırakan Sadrazamlarından Âli Paşa’nın “Siyasi Vasiyetnamesi”ni tanıştırmak istiyorum. Zira, Âli Paşa yönettiği devleti geldiği noktayı ve geliş nedenlerini oldukça yansız bir tutumla değerlendirmekte ve eleştirmektedir. Bu boyutuyla da çok öğretici bir içeriğe sahiptir. Âli Paşa’nın Fransızca yazmış olduğu “Siyasi Vasiyetnamesi” Fuat Andıç ve Süphan Andıç tarafından “Sadrazam Âli Paşa, Hayatı, Zamanı ve Siyasî Vasiyetnamesi” adı altında 2000 yılında yayınlanmıştır(2).
Kitap, Âli Paşa’nın yaşam öyküsünü ve içinde yetiştiği Osmanlı toplumu ve bu toplumun dünya ile ilişkileri hakkında genel bilgi verdikten sonra “Vasiyetname” metnini günümüz Türkçesi ile yayınlamaktadır. Ben sadece, “Vasiyetname”den okurları kitabı okumaya özendirecek kadar alıntı yapma yoluna gideceğim.
Âli Paşa, “Vasiyetnamesi”nin ilk sayfasında, Avrupa’nın, 18 Haziran 1815 günü, Fransız İmparatoru I. Napolyon’un kesin yenilgisine yol açan Waterloo savaşı sonrasındaki tutumunu açıklamıştır.  “Waterloo ile sona eren kanlı devreyi, uzun barış yılları takip etti. Birçok Avrupa devletleri teşkilatlandı, kuvvetlendi ve bu devletlerin sınırlarını genişletmek ihtirasları arttı. Bundan böyle gerek hükümdarların şahsi arzularını tatmin etmek, gerekse sanayi mallarına Pazar bulmak için bu devletler ya ticaret anlaşmaları yaparak diplomatik yollar arayacaklar veya harbe girerek nüfuzlarını genişleteceklerdi(s:59).” Âli Paşa içinde yaşanan yüzyılın tam bir emperyalist dönem olduğunu ve ekonomik olarak gelişmiş ülkelerin kaynak ve Pazar paylaşımı için savaşı göze almaktan kaçınmayacaklarını Vasiyeti’nin başlangıç kısmına koyarak okuyacaklara önemli bir uyarı yapmıştır.
Paşa, değerlendirdiği dönemde, Avrupa’nın Osmanlı topraklarını neden parçalamadıklarını da şöyle açıklamaktadır; “Memleketimize göz dikenler aralarında anlaşamıyorlardı. Bazıları topraklarımızı fethetmek istiyordu. Diğerleri ise, tek gayeleri kaynaklarımızı istismar etmek olduğundan, buna mani olmak için aralarında ittifaklar yapmak yoluna gidiyorlardı (s: 60).” Bu noktada okurlar, toprakları doğrudan işgal edip toprakları paylaşmak yerine neden bazı ülkelerin “kaynak istismarı”nı tercih ettiklerini sorgulayabilir. Buna benim vereceğim yanıt, işgalin her zaman yüksek maliyetli olduğu, buna karşılık yönetenlerin birbirleriyle çıkar ve nüfuz çekişmesi içinde olmalarının yarattığı siyasi zayıflık ve satın alınabilme olasılıklarından yararlanarak ülkenin ekonomik kaynaklarını en düşük maliyetle ele geçirebildikleri şeklinde olacaktır.
Âli Paşa, Fuat Paşa ile birlikte göreve geldiklerinde karşılaştıkları manzarayı da şöyle açıklamaktadır; “Hükümet ehliyetsiz memurların elindeydi. Askerimiz çok, fakat ordumuz yoktu. … bir ilim haline gelen silahlanmanın ve askeri stratejinin kahramanlık ve cesaretin yerini aldığı bir zamanda asker yetiştirmek için elimizde hiçbir imkan yoktu. … Eyaletlerimizle süratle haberleşmeyi sağlayabilecek imkânlardan da mahrumduk (s:61).”
“… saray görevlerine tayin edileceklerin ehliyeti ve saygıdeğer memurlardan olmasını Sultanımıza tavsiye ettik. Onların memleketin menfaatlerini koruyacak kimseler arasından seçti,. … Neticelerin çoğu zaman beklediğimiz gibi olmaması Sultanımızın aksi tesirler altında kalmasındandır (s:63).” Kamu görevinde çalışarak ulusal çıkarları koruyacak kişilerin seçiminde niteliklerin ön plana çıkması yerine yandaşlara öncelik verilmesi Osmanlı Devleti’nde özellikle duraklama döneminden sonra oldukça sık rastlanan bir durum olmuştur. Continue reading ‘Günümüzde oynanmakta olan bazı oyunları anlamak için tarihin tuttuğu ışık II’