Monthly Archive for Kasım, 2009

Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları

(Aşağıda okuyacağınız metin, 28 Ekim 2009 günü Petrol Mühendisleri Odası’nda gerçekleşen Enerji Sohbetleri-1 de yapılan konuşmanın geniş şeklidir.)
Petrol Mühendisleri Odası Başkanı sayın Mehmet Kul’a ve Enerji Komisyonu Üyesi sayın Mustafa Atagün’e “Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları” konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşma onur ve ayrıcalığını bana verdikleri ve siz değerli katılımcılara da beni dinlemek için yaşamınızdan zaman ayırdığınız için teşekkürlerimi sunarım.
Ülkemizin değerli petrol mühendisleri ve değerli konuklar, benim sizlere “petrol politikaları” konusunda bir konuşma yapmam, bir özdeyişimizde çok güzel ifade edildiği gibi “tereciye tere satmak” olacaktır. Yakın tarihimizin şekillenmesinde petrole yönelik uluslararası politikaların oynadığı rol konusunda, okuyarak öğrendiklerime düşüncelerimi de katarak toplumla paylaşmak için bir kitap yazmış olmam ve bu konuda öğrenmeye devam ettiklerimi de zaman zaman yazıya dökmem ve söyleşilerde paylaşmam beni petrol politikaları konusunda bir uzman konumuna taşımaz. O nedenle sunumumda ve olası sorularınızı yanıtlarken benim bu konunun bir amatör öğrencisi olmaya devam ettiğimi unutmamanızı özellikle isterim. Paylaşacağım bilgiler ve düşüncelerim ile sizlerin zengin bilgi birikimine ek bir bakış açısı sunabilirsem son derece mutlu olacağım
Konu başlığını “Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları” olarak seçtiğiniz için kendimi daha iyi ifade edebilmek için önce bazı kavramları netleştirmem gerekiyor. Politika sözcüğünü Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü “devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı, siyaset, siyasa” olarak tanımlamaktadır. “Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları” sözcükleri “devletin petrol politikaları” ifadesi ile eşanlamlıdır. Dolayısı ile bugün konuşacağımız konu devletin petrol politikaları veya diğer bir deyişle devletin, petrol konusunda “ulusal çıkar”ları korumak için iç ve dış politikada hangi yol, yöntem ve araçları nasıl ve hangi etkinlikte kullandığını kapsayacaktır. Dikkat edildiği üzere, sözlüklerin klasik politika tanımına “ulusal çıkar” sözcüklerini ekledim. Buna gerek duymamın nedeni, sanayi devriminden sonra fosil enerji kaynaklarının öneminin giderek artması ve bu bağlamda çok özel bir öneme sahip olan petrolün 20 inci yüzyılın başından itibaren stratejik enerji ham maddesi konumuna gelmesi sonucu, yaklaşık 130 yıldır sanayileşmiş devletlerin, dünyanın petrol bulunan sınırlı coğrafyalarını denetlemeye yönelik izlediği politikaların açıkça veya üstü kapalı olarak daima “ulusal çıkar” hesabına dayandırılmış olmasıdır.
Gelişmiş ülkeler, özellikle yabancı ülkelerdeki ekonomik çıkarlarını ve o ülkelerin topraklarındaki ve denizlerindeki doğal kaynakları denetlemek için izledikleri politikaları açıklarken, başlangıçta nadiren “ulusal çıkar” sözcüklerini kullanırlar, ancak hedefleri daima ulusal çıkarları olmuştur. Ulusal çıkar sözcüğünü dış politika alanında ilk kez duraksamadan ve dilini ısırmadan söyleyen ilk devlet adamı benim tespit edebildiğim kadarı ile 1855-1865 yılları arasında Britanya İmparatorluğu’nun Başbakanlığını yapmış olan Henry Temple Palmerston’dur. Palmerston başbakan olmadan çok önce 1 Mart 1848 günü Avam Kamarası’nda dış politika üzerinde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştır; “Bizim sonsuza dek yanımızda olacak dostlarımız yoktur ve bizim sürekli kalıcı düşmanlarımız da yoktur. Bizim sürekli ve sonsuza dek var olacak çıkarlarımız mevcuttur ve işte bu çıkarları izlemek bizim görevimizdir.(1)” Bireysel çıkar konusunda bilinçlenmemiş toplumların ulusal çıkar düzeyine ulaşmaları oldukça zordur. Bu nedenle bireysel çıkar bilinci konusunda da sizlerle bir özdeyişi paylaşmak isterim. Bireysel çıkarın her yola başvuracağına ve her kılığa gireceğine ilişkin saptamayı da çok daha önceleri 1665 yılında Fransız yazar François La Rochefoucauld (Roşfuko olarak okunur)şöyle belirtmiştir; “Kişisel çıkar, bütün dilleri konuşur, her rolü oynar hatta ilgisizlik rolünü bile. (2)” Rochefoucauld’un kişisel çıkar için dile getirdiği bu söylemin “stratejik ham maddeleri denetleme için yürütülen uluslar arası çıkar çekişmesi” için de aynen geçerli olduğunu tarih birçok kez kanıtlamıştır ve olaylar halen dahi kanıtlamaya devam etmektedir.
Konumuz olan petrole yönelik ulusal çıkar söylemleri 19 uncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren sıkça dile getirilmeye başlanmıştır. Bu konuda sizlerle paylaşmak istediğim ilk örnek İngiltere Donanma Bakanı Walter Hume Long’a aittir. Long 23 Mart 1920 günü yaptığı bir konuşmada şunları dile getirmiştir; “Dünyadaki bilinen petrol yataklarını ele geçirebilirsek, dilediğimiz gibi kullanabiliriz. Eğer, Büyük Britanya ‘ele geçirilebilir’ petrol sahalarına sahip olma fırsatını elinden kaçırırsa Hükümet ‘ulusal çıkarlar bakımından en uygun zamanda harekete geçmemekle suçlanacaktır.’ Olağan dışı fırsatların eşiğindeyiz; ya biz bu kapıdan girmek için gerekeni yapacağız veya başkaları girecek ve geleceğin anahtarına sahip olacaklardır. (3)” 1920 yılında söylenen bu düşüncenin en önemli sözcükleri “petrol ve geleceğin anahtarı” dır.
Aynı günlerde İngiliz Amirali Philip Dumas ise Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek nedeni konusunda, herkesin söylemekten uzak durduğu, bir gerçeği bütün yalınlığı ile söyleyivermiştir; “Bu, geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir’ özdeyişi artık ‘kan ve petrol şeklinde ifade edilecektir.(4)”
Birinci Dünya Savaşı sonrasında dile getirilen petrole yönelik ulusal çıkar söylemleri izleyen dönemlerde de devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Dairesi Başkanı George Kennan’ın 1948 yılındaki şu gözlemi de çok önemlidir; “Biz dünyanın zenginliklerinin yüzde 50 sine yakınına ve dünya nüfusunun da sadece yüzde 6 sına sahip bulunuyoruz. Gelecek için bizim gerçek hedefimiz, ulusal güvenliğimize zarar vermeksizin bu dengesizliği sürdürecek ilişki yapısını oluşturmak olmalıdır. Bu amaçla, bütün duygusallıkları ve hayalleri bir tarafa bırakmalıyız ve bütün dikkatimizi her yerde acil ulusal hedeflerimize yoğunlaşmalıyız. İnsan hakları, (diğer ülkelerdeki) yaşam standardını yükseltmek ve demokratikleşme gibi muğlak ve gerçekçi olmayan söylemlere son vermeliyiz. Doğrudan güç kavramları ile uğraşacağımız günler uzakta değildir. İdealist sloganlarla kendimizi engellemekten ne kadar uzak durursak o kadar iyi olacaktır.(5)”
ABD Başkanı Nixon’un Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dışişleri Bakanı görevlerinde bulunan Henry A. Kissinger Nisan 1974 de hazırladığı çok gizli damgalı bir belgede diğer hususların yanında şunu da belirtmiştir; “Petrolü kontrol ettiğinizde milletleri (devletleri) kontrolünüz altına alısınız, gıdayı kontrolünüz altına aldığınızda da insanları kontrol altına almış olursunuz.(6)”
ABD Başkanı Jimmy Carter 23 Ocak 1980 günü, “Basra Körfezi petrolüne erişim yaşamsal bir ulusal çıkarımızdır. Bu çıkarımızı korumak için ABD askeri güç kullanımı da dahil her vasıtayı kullanmaya hazırdır.(7)”
Petrol ve enerji konularında çok değerli çalışmaları ile ünlü Amerikalı araştırmacı Michael T. Klare içinde bulunduğumuz dönem için 2005 yılında şu gözlemde bulunmuştur; “Küresel enerji kaynaklarına yönelik mücadele yoğunlaştıkça, Vaşington’dan Yeni Delhi’ye, Karakas’a, Moskova’ya ve Pekin’e değin ulusal liderlerin ve şirket yöneticilerinin belli başlı petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmeye yönelik çabaları da artmaktadır.(8)”
Bu konuda daha birçok söylemi saymak mümkündür. Son olarak Irak’ın işgaline yönelik olarak yapılan iki açıklamaya yer vermek istiyorum. Bunlardan ilki, kişiliği, keskin gözlem ve eleştirileri ile ünlü Noam Chomsky’e aittir. Chomsky 2006 yılında şu hususu vurgulamıştır; “Irak’ın önde gelen ihraç ürünleri marul ve salatalık olsa ve büyük petrol sahaları da Güney Pasifik’te yer alsa idi, ABD’nin yine de bu ülkeyi özgürleştireceğine inanmak için bizim yönetenlere sıra dışı bir teslimiyetimiz gerekir.(9)” İkincisi ise,  15 yılı aşkın süre ABD Merkez Bankası Başkanlığı görevini üstlenmiş bulunan Alan Greenspan’ın anılarında Irak’ın işgali ile ilgili olarak ifade ettiği düşüncesini sizlerle paylaşmak isterim; “Herkesin bildiği gerçeği teslim etmek, politik olarak, rahatsız edici olsa da üzülerek belirtirim ki Irak savaşı geniş ölçüde petrolle ilgili idi.(10)”
Buraya kadar paylaştığım alıntılar tamamen İngiliz ve ABD politikacıları veya uzmanlarına ait bulunmaktadır. Bu verdiğim örnekler sizlerde yanlış bir izlenim yaratmasın.  Ulusal çıkarları için her şeyi göze alan politik yaklaşımlar sadece bu iki ülkeyle sınırlı değildir. Fransa, Almanya, Rusya, Çin, Hindistan, İtalya ve daha birçok devlet ulusal çıkarlarını ve bu bağlamda da özellikle petrole yönelik çıkarlarını korumak için kuklalarını kullanarak yaptıkları savaşlar da dahil her türlü politika araçlarını kullana gelmektedirler. Petrol üretiminin tavan yapacağı sürecin içine girildiğinin anlaşılması ile birlikte bu çıkar çekişmesi çok daha yoğun ve acımasız bir hale gelmiş bulunmaktadır. Sadece diğer ülkeler, İngiltere ve ABD gibi amaçlarını açıkça dile getirmekten olabildiğince uzak durmayı diplomatik üsluplarına ve hesaplarına daha uygun bulmaktadırlar.
Bu noktada, sizler, iyi ama bugün Cumhuriyetimizin Petrol Politikalarını konuşacak idik, neden siz dünyada petrole yönelik olarak yaşanan çıkar çatışmalarını anlatmaya başladınız diye sormak ihtiyacını duyabilirsiniz. Soru haklı olmakla birlikte, Cumhuriyetin nasıl bir dünyada petrol politikaları üretmek ve uygulamak durumunda olduğunu anımsamadan konuyu işlemeye başlamak tek boyutlu ve ayağı yere basmayan bir sunum olurdu. O nedenle sunumuma böyle başlamayı daha doğru ve gerçekçi buldum.
Cumhuriyetimizin Petrol Politikalarını sizlere üç bölüm altında sunmaya çalışacağım. Birincisi, Kurtuluş Savaşı dönemi ve sonrası, ikincisi 1954 yılında çıkarılan Petrol Kanunu ile başlayan dönem ve nihayet Irak-İran savaşı ile başlayan ve 2008 yılında Türk Petrol Kanunu tasarısını çıkarma çabası ile içine girilen son dönem. Continue reading ‘Cumhuriyetimizin Petrol Politikaları’