Monthly Archive for Mayıs, 2009

Siyasette Kirlenme

Aşağıda okuyacağınız metin, Sosyal Demokrasi Derneği’nin Elbistan Şubesi’nin 16 Mayıs 2009 günü düzenlediği panelde yapılan özet konuşmanın geniş şeklidir. Paneldeki sürede bu konuşma ancak özet olarak sunulabilmiştir.
 
Saygıdeğer Hanımefendiler ve Beyefendiler
“Siyasette kirlenme” konusunda düşüncelerimi siz değerli Elbistan’lılarla paylaşma onur ve ayrıcalığını bana verdikleri için Sosyal Demokrasi Derneği’nin Merkez ve Elbistan Şube yönetimlerine ve bir tatil akşamınızı bizleri dinlemeye ayırdığınız için de sizlere teşekkürlerimi sunarım.
İnsanlık tarihi, moral değerler gözlüğü takılarak incelendiğinde, sürekli olarak “iyi” ve “kötü”nün birey ve toplum üzerinde hakimiyet kurma çekişme ve çatışmasının sergilene geldiğini görürüz. İşin hüzün veren boyutu ise bu çekişmede “kötü”nün galibiyet sayısının “iyi”den daha fazla olmasıdır. Tarih boyunca tüm yönetimlerin sayısız yasalar koymasına, çok tanrılı ve tek Tanrı’lı dinlerin iyiliğin ödüllendireceğini ve kötülüğü sonsuza dek en ağır cezalar ile cezalandıracağını ifade etmesine rağmen, “kötü”nün “iyi”ye çoğunlukla galibiyeti devam ede gelmiştir.    
Sizlerin de yakından bildiği üzere, siyasette kirlenme veya daha gerçekçi tanımlaması ile kamu yönetimindeki kirlenmeyi toplumdaki yozlaşmadan soyutlayarak incelemek, konuya çözüm aramada ve bulmada bizleri topal konumda bırakır. Kamu yönetimindeki kirlenme için şu tanımı verebiliriz; kamu yönetimine emanet edilen halkın ödediği vergi,resim ve harç parasını doğru ve toplum çıkarına kullanma yerine kendi ve yandaşlarına çıkar amaçlı kullanma, kendisine verilen yönetme hakkını adaletli ve tarafsız kullanmama ve nihayet ulusal çıkarları koruma etkin tavır almama. Kamu yönetimindeki bu kirlilik, günümüz toplumlarında ortaya çıkmış güncel bir konu olmayıp, insanlık tarihinin de en önde gelen sorunlarından birisi olmuştur. Tarih boyunca ve günümüzde insanlık kamu yönetimindeki yozlaşma ve kirlenme ile mücadele ede ve çare araya gelmektedir. Bu sürekli ve yoğun mücadele ve arayış süreci tümden boşa gitmemiş ve toplumları özel olarak kamu yönetimindeki ve genel olarak toplumdaki yozlaşmayı ve kirlenmeyi tümüyle ortadan kaldıramasalar bile, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olmaya yaklaştıkça, kamu yönetimindeki ve toplumdaki kirlenme ve yozlaşmayı oldukça etkin biçimde denetleyecek birçok mekanizmayı kurabilmişler ve yozlaşmanın tahribatını en aza indirebilecek kuralları ve kurumları oluşturabilmişlerdir. Ne denli başarılı olabilmişlerdir, bana verilen süre içinde bu sorunun yanıtını tarihi boyutu ile ele alırken aynı zamanda ülkemizin güncel durumunu da tartışacağım.
Kamu yönetimindeki ve toplumdaki yozlaşmayla mücadeleye yönelik olarak tarihteki ilk yazılı belge, günümüzden 4,400 yıl öncesine aittir. M.Ö. 2,400 yılında Sümer devletinde, Üçüncü Ur Hanedanlığı kuran Ur-Nammu, yürürlüğe koyduğu bir yasanın önsözünde etik alanındaki başarılarını anlatırken şu hususların altını çizmeye özen göstermiştir; “Kök salmış bürokratik yolsuzluklara son verdim, Pazar yerinde dürüstlüğü sağlamak için ağırlık ve ölçülere düzenleme getirdim, dul, yetim ve yoksulları kötü davranışlardan korudum.(1)” Ur-Nammu yukarıda yer alan ifadesi ile çağında hem kamu yönetimdeki hem de toplumda hüküm süren yozlaşmayı çok kapsamlı bir biçimde tanımlamaktadır. Bunlardan ilki yönetimdeki yolsuzluklar, ikincisi ticaretteki yozlaşma ve nihayet üçüncüsü toplumun zayıflara (dul, yetim ve yoksul) yönelik istismarcı davranışı. Ur Nammu’nun  koyduğu yasaların hükümleri, izleyen krallar tarafından da zaman aralıkları ile yinelenmiştir. Bunların söylenmesini ve denetim kuralların konulmasını izleyen 4,400 yıllık dönemde aynı sorunlar dünyanın ve ülkemizin gündeminde ön sıraları koruyorsa toplumsal ve bireysel gelişmelerimizde samimi olarak sorgulamamız gereken çok şey var demektir.
Çinli düşünür Konfiçyüs’un (M.Ö. 551-479), “Her gün kendimi üç konuda sorgularım; başkaları adına yaptıklarımda elimden gelenin en iyisini yapabildim mi? Dostlarımla ilişkilerimde söylediğim sözlerle güvenlerini yitirecek bir şey dile getirdim mi? Kendime uygulamadığım bir şeyi diğer insanlara yaptım mı?(2)” Konfiçyüs, kamu yönetiminde de görev yapmış bir filozof kişi olarak, bu söylemi ile, bir yandan “modern etik” anlayışının temelini 2,500 yıl önce atarken diğer yandan da yolsuzluk ve yozlaşma ile mücadelede yasa kurallarının yanına çok önemli ve etkin bir denetim mekanizmasını devreye sokmak istemiştir: vicdan!  Konfiçyüs’ün her gün kendisini sorguladığı ve dolayısı ile her insana da yapmasını önerdiği bu üç soru üzerinde kısaca durmak istiyorum. “Başkaları adına yaptıklarımda elimden gelenin en iyisini yapabildim mi?” Bu sorunun bünyesinde iki soru birlikte mevcuttur; birincisi, kamu yetkisini kullanan kişi olarak kamunun parasal kaynaklarını toplumun ortak yararı için en doğru şekilde kullanabildim mi ve ikincisi kamu yönetiminde aldığım diğer kararlarda tarafsız ve adaletli olabildim mi?  Bu soruyu, kamu yönetiminde siyasetçi veya bürokrat olarak görev yapan her bireyin her gün kendisine sorabilmesi ve bir anlamda vicdan denilen yargıç önünde her gün hesap vermesi demektir. Konfiçyüs’den bu yana kamu yönetiminde görev yapanlar bu soruyu her gün kendilerine sorabilme cesaretini gösterebilse idi, insanlığın tarihi ve günümüz toplumları çok farklı bir uygarlık aşamasına ulaşmış olabilirdi. Ayrıca günümüzde kaç siyasetçi ve kamu yöneticisi başını yastığa koymadan önce bu soruları kendisine soruyor? Onları bırakın, kaç birey kendi günlük yaşamı ile ilgili olarak bu sualleri kendisine soruyor? Diğer soru, “Dostlarımla ilişkilerimde söylediğim sözlerle güvenlerini yitirecek bir şey dile getirdim mi?“ Yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkilerde olduğu kadar bireysel ilişkilerin de, sağlıklı temele dayanmasındaki kilit unsur, güven duygusudur. Bir dostun güvenini kaybeden kişi sadece bir dost kaybetmez, onun bu eylemi, yakın ve uzak çevresinde de güven bunalımı yaratmaya başlar. Halkın güvenini yitiren bir yönetimin yerini koruyabilmesi kısa vade için mümkün olsa bile uzun vadede olası değildir. Tarih, bir yandan halkın güvenini yitiren yönetimlerden bazılarının kısa vadede baskı ve korku rejimi kurmaya yöneldiklerini göstermekte ise de, aynı tarih bu yola sapanların sonunun da hüsran olduğunu yazmaktadır. Konfiçyüs’ün kendisine yönelttiği son soru ise, “kendime uygulamadığım bir şeyi diğer insanlara yaptım mı” sualidir. Bu soru da aslında göründüğünden çok daha kapsamlıdır; sadece kendime uygulamadığım değil aynı zamanda bana uygulanmasını istemediğim bir davranışı, eylemi ve söylemi diğer insanlara yönelttim mi? Bu da kamu yönetiminde görev alanların tümü ile, tüm bireylerin “iyi” olabilmek ve “iyi” kalabilmek için mutlaka her gün kendilerine sorması gereken bir sorudur. 2,500 yıllık tarih, Konfiçyüs’ün sorularını kendisine soran pek az kamu yöneticisi olduğunu bütün acı sonuçları ile ortaya koyuyor. Continue reading ‘Siyasette Kirlenme’

Cumhuriyet’in “Aydınlık Meş’alesi”nin Ardından

18 Mayıs 2009 sabahı, ülkemiz ve ulusumuz, çok değerli bir “Cumhuriyet Aydınlık Meş’alesi”ni kaybetmenin acı haberi ile uyandı. Atatürk’ün manevi mirasçılarından biri olma onur ve ayrıcalığını taşıyan, onun ilke ve devrimlerini yaşatmayı yaşamının önde gelen amacı olarak benimseyen ve O’ndan aldığı aydınlık ışığını ödün vermeksizin yükselten ve bu uğurda karşılaştığı her türlü eziyet ve sıkıntıya kararlı biçimde göğüs geren kişiliği ile saygıdeğer Prof. Dr. Türkan Saylan ardında yüz binlerce yeni Cumhuriyet aydınlık meş’alesini ateşlemiş olarak aramızdan ayrılmış bulunuyor. Kendisine çalışmaları için gönülden teşekkür ediyor, Tanrı’dan rahmet diliyor, değerli aile bireylerine, yüz binlerce manevi evladına, seven ve sayanlarına ve birlikte çalıştığı dava arkadaşlarına ve tüm ulusumuza eşim Nedret’le birlikte baş sağlığı diliyoruz.
Türkan Saylan’ı, Atatürk’ün manevi mirasçıları arasında önemli bir ismi yapan, onun “Cumhuriyet aydınlık meş’alesi” kimliği üzerinde düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Saylan, önce bir Cumhuriyet kızı olarak Atatürk’ün öngördüğü kalitede öğrenim görmeye büyük özen gösterdi. Bir Cumhuriyet sevdalısı olarak sadece yüksek eğitimi hedef almadı, aynı zamanda insanlara en güç alanda sağlık hizmeti sunmayı ve bu arada tıp ilmini kendisini izleyen kuşaklara da öğretmek üzere öğretim üyeliğini kariyer olarak seçti ve çok büyük işler başardı.  Saylan, seçtiği bu yaşam yolu ile, Atatürk’ün, 27 Ekim 1922 günü öğretmenlere yaptığı konuşmasında çizdiği yönde hizmete de başlamış oldu. Atatürk o konuşmasında şunları vurgulamıştı; “Memleketi, milleti kurtarmak için bir insanın yurdunu ve ulusunu koruma çabası içinde olması, temiz yürekli olması, özveri sahibi olması gerekli niteliklerdir. … Fakat bir toplumdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, toplumu çağın gereklerine göre geliştirebilmek için (sadece) bu nitelikler yetmez, bunların yanında ilim ve fen lazımdır. İlim ve fennin bulunduğu yer ise okuldur. … Okul genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve memleket sevgisi, onurlu bağımsızlığı öğretir. … Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi gereken en sağlam yolu belletir. (1)” Saylan, bir doktor olarak, çok sevdiği ülkesinin her köşesinde çok önemli sağlık sorunlarının çözümünde yaşamsal önemde görevler üstlendi, bu hastalıklara ilişkin dünya haritasından Türkiye’nin isminin silinmesine çok büyük katkıda bulundu ve bu çalışmaları ile sadece ülkemizde değil dünya ölçeğinde ün kazandı ve ülkemizin adının dünya tıp biliminde saygıyla anılmasına çok önemli katkıda bulundu. Kaç kişi bu başarıya ulaşabildi ki? Bir doktor olarak ayrıca toplumdaki cehalet hastalığını yol açmakta olduğu yaşamsal tehlikeleri de teşhis ederek onu tedavi edecek çalışmalar içine de girdi. Akademisyen kimliği ile genç beyinlere sadece bilgiye nasıl ulaşılacağını ve bilginin nasıl kullanılacağını öğretmekle yetinmedi, onlara Cumhuriyet’in erdemini öğretti ve Cumhuriyet’e nasıl sahip çıkılacağı konusunda saygın bir örnek de oldu.  
Saylan, tıp ve eğitim hizmetlerinin yoğunluğuna rağmen, Atatürk’ün çok büyük önem bir konuyu da uğraşları arasına alması gerektiğine karar verdi. Kadının toplumdaki yeri! Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık dokuz ay önce 31. Ocak 1923 günü İzmir’de yaptığı konuşmasında şu hususa büyük vurgu yapmıştı; “Bir toplum, (erkek ve kadın) cinslerinden yalnız birisinin (erkeğin) çağın gereklerine sahip olması ile yetinirse, o toplumun yarıdan fazlası zaaf içinde kalır. Bir millet gelişmek ve uygarlaşmak istiyorsa, özellikle bu noktayı göz önünde bulundurmak zorundadır. Bizim toplumumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiği ilgisizlik ve kusurdan kaynaklanmaktadır. … Bu nedenle, bir toplumun bir uzvu işlerken diğer uzvu hareketsiz kalırsa o toplum felç olmuş demektir. … Bu sebeple bizim toplumumuz için bilim ve fen gerekli ise, bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın öğrenmesi gerekmektedir.(2)”     
Saylan, bir Atatürk kızı olarak, üyesi olmaktan büyük onur duyduğu bu toplumun felç olmaması için gençlerin ve özellikle de kız çocuklarının eğitimine yaşamını adadı. On dört, on beş yaşındaki kız çocuklarının evlenme çağı geldi diye okuldan alınmasını savunan zihniyetin açtığı karşı kampanyalara rağmen, inandığı yoldan şaşmadı, kararlılığını sergiledi ve her yıl her yaştan on binlerce kız çocuğunun okula devam etmesini sağlamak için toplumsal önderliğini sürdürdü. Bu çabaları ile birçok genç kızımızın sahip olduğu bilimsel ve sanatsal cevherlerinin gün ışığına çıkmasına neden oldu. Continue reading ‘Cumhuriyet’in “Aydınlık Meş’alesi”nin Ardından’