Monthly Archive for Mart, 2009

İşsizlik Oranını Kadınlar mı Yükseltiyor?

Basının yazdığına göre, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı, geçtiğimiz günlerde;  “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz döneminde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor” açıklamasını yapmıştır(1). Bu yazımda, Bakanın bu açıklamasının gerçekleri ne kadar yansıttığını araştırmaya çalışacağım.
İncelemeye ülkemizde kadınların işgücüne katılma oranlarının zaman içinde izlediği seyre bakarak başlamak istiyorum. Bu amaçla Tablo 1 hazırlanmıştır.
                                     Tablo 1
            2000-2008 Döneminde Kadın ve Erkeklerin
                 İşgücüne Katılım Oranları (% olarak)
Yıllar         Erkek           Kadın            Toplam
2000         73.7            26.6               49.9
2001         72.9            27.1               49.8
2002         71.6            27.9               49.6
2003         70.4            26.6               48.3
2004         72.3            25.4               48.7
2005         72.2            24.8               48.3
2006         71.5            24.9               48.0
2007         71.3            24.8               47.8
2008/12    71.3            24.6               47.7
Kaynak: TÜİK web sayfaları  Tablo 28 Kurumsal Olmayan Sivil Nüfusun Yıllara ve Cinsiyete Göre İşgücü Durumu ve 2007 ve 2008 verileri ADNKS verilerine göre hazırlanmış Kurumsal Olmayan Sivil Nüfus Tablosu.

Tablo 1 de 2008 için yer alan veri, TÜİK henüz  yıla ait oranı yayınlamadığı için Aralık ayına ait oranı göstermektedir. Tablo’da yer alan toplam rakamları erkek ve kadınların birlikte işgücüne katılım oranını göstermektedir.
Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, AKP’nin 2002 sonunda iktidara gelmesinden bu yana genel olarak işgücüne katılım oranı ve özel olarak da kadınların işgücüne katılım oranı, üstelik yüksek oranlı ekonomik büyüme olduğu iddia edilmesine rağmen, devamlı düşüş göstermektedir. Üstelik kadınların işgücüne katılım oranı erkeklerin işgücüne katılımındaki artışla da dengelenebilmiş değildir. Toplamda işgücüne katılımda yer alan bu düşüşte kadınların işgücüne katılım oranlarındaki (27.9 dan 24.6 ya) hızlı iniş önemli rol oynamıştır. Tablo 1 den de görüldüğü üzere, TÜİK’in veri tabanından elde edilen bilgiler Ekonomiden Sorumlu Bakan’ı açıkça tekzip etmektedir. Ekonomiden Sorumlu Bakan, aslında ülke ekonomisinin istikrarlı bir biçimde büyümesini sağlamak ve kişi başına düşen milli gelirde gelişmiş ülkelerle aramızdaki uçurumu daraltmak için, kadınların işgücüne daha da fazla katılmaları gerektiğini savunmalı idi.  Zira ekonomik ve sosyal bakımdan gelişmiş tüm ülkeler o düzeye, biraz sonra bu konudaki verilerden de göreceğimiz üzere, kadınların işgücüne yüksek düzeyde katılmaları sayesinde ulaşabilmişlerdir.
Ayrıca, Ekonomiden Sorumlu Bakan, konu hakkında bu açıklamasını yapmadan önce çeşitli ülkelerde kadınların işgücüne katılım durumlarını incelemiş olsa idi, ülkemiz kadınlarının hüzün verici durumunu görür ve belki de kendisini çok farklı bir açıklama yapmaya mecbur hissedebilirdi. Bakan, UNDP’nin Human Development Report 2007/2008 belgesinin cinsiyet ayırımcılığı başlıklı 30 ve 31 nolu Tablolarını incelemiş olsa idi, kadınlarımızın ekonomik faaliyetlere katılımda nasıl büyük bir haksızlığa uğradığı gerçeğini somut bir biçimde görebilirdi. Okurlara bu konuda bilgi vermek üzere Tablo 2 a, b, c ve d düzenlenmiştir. Continue reading ‘İşsizlik Oranını Kadınlar mı Yükseltiyor?’

Bir Dakika: Kendime Efendi Değil, Hizmetkar Seçeceğim

Anımsadığım kadarı ile ilk önce Adalet Bakanı söyledi; “Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler projelerini Ankara’dan geçiremiyor”(1). Bakan, muhalefet sözcülerinden tepki aldı ve hatta istifa etmesi bile istendi. Arkasından bazı milletvekilleri ile belediye başkan adayları bu düşünceyi yineledi son olarak da Başbakan buna benzer söylemlerde bulundu.
Bu tür söylemlere demokrasilerde kesinlikle yer yoktur. Bu tür söylemler, halkın iradesini baskı altına almak olduğu kadar, demokrasi düşüncesinden ve felsefesinden uzak olmayı da yansıtır. Totaliter rejimlerden demokrasiye uzanan zincirde yer alan tüm kamu yönetim biçimlerinde, yönetenler, halkın ödediği vergileri ve ileride yine halkın vergileri ile ödenecek olan borç kaynaklarını kullanarak harcarlar. Yönetenler tarihin hiçbir aşamasında kendi ceplerinden ve servetlerinden halka hizmet için bir kuruş harcamamışlardır. Aksine halkın parasını diledikleri gibi kullanabilmek ve harcayabilmek için bazen güç kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışmışlardır. Demokrasiden uzaklaşan her kamu yönetim biçimi, uzaklaştığı ölçüde, halkın ödediği ve ödeyeceği vergilerin hesabını vermeden keyfince harcama yetkisi kullanmak ister. Bu yönde adım atıldıkça da kuralsız harcamalar, yozlaşmalar, yolsuzluklar hızla artar ve yayılır. O nedenle, demokrasilerde, halkın seçtiği yöneticilerin demokrasiden uzaklaşmaması için, onlara sözün, yetkinin ve gücün kendisinde olduğunu halkın sıkça hatırlatması gerekir. Zira insanın doğasında  “ne oldum delisi olmak” ve “güçlü ve en iyi olduğu için seçildiğine inanmak” gibi tedavi edilebilir bir mikrop mevcuttur. Demokratik hakkını bilinçli kullanan seçmen, seçtiği yöneticide bu mikrobun harekete geçmesini de denetlemek ve mikrobun güçlenip yöneteni ele geçirmesinden önce önlem almak zorundadır. Bu mikrobun harekete geçtiğinin göstergelerinden bazıları “ya bendensin ya değilsin”, “bana karşı koyana yaşam hakkı vermem” ve halkı horlama anlamını veren söylemlerdir. Yönetici konumundaki kişide bu ve benzeri semptomlar baş gösterdiğinde derhal halk tarafından tedaviye alınması gerekir, tedavinin sağlıklı olabilmesi için de yönetim yetkisinin bu yetkiyi veren seçmen tarafından geri alınması gerekir.  Çünkü demokratik rejimlerde yerel ve ulusal yönetim için siyaset yapanlar, sadece ve sadece halkın ödediği vergileri halkın ortak çıkarına harcama hizmetkarlığı için yarışırlar ve bu görev kendilerine geçici bir süre için verilir.  
Seçmen bu tedavi hakkını bu semptomların sergilendiği ilk seçim ortamında kullanmaz ise, yöneticilerin anti demokratik düşünce ve eylemlerini desteklemiş olur ve bunun ortaya çıkaracağı maliyetleri izleyen seçimlere kadar üstlenmek zorunda kalır. Zira demokrasilerde seçmen seçtiği yöneticiler hakkında her gün yeniden karar almak istemez ve alamaz. Seçmen bu hakkı, erken seçim halleri hariç ancak dört veya beş senede bir kullanır. O nedenle de her seçim döneminde aldığı karar ile gelecek dört yıldaki yaşamının hangi kalitede olacağını belirler. Sandığa gitmeyen seçmenin yönetim kadrolarından şikayet hakkı olamaz. Çünkü onları seçme veya değiştirme konusunda tam yetkili olduğu anda bu konudaki  iradesini sergilemekten uzak durmuştur. Bir bakıma, onları, pasif davranarak desteklemiştir.  
“Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler projelerini Ankara’dan geçiremiyor” söyleminin bir Adalet Bakanı tarafından söylenmesi asla hoş görülemez. Zira Adalet Bakanı, o koltuğa oturduğu andan itibaren görevinin gereği olarak, parti ve siyasi kimliğini bir tarafa bırakmak zorundadır. Zira görevini tanımlayan “adalet” sıfatı yansızlığı gerektirir. Adalet Bakanı, böyle bir söylemi bir başka siyasetçi dile getirirse bile, “bir dakika, böyle bir söylemde bulunarak seçmeni baskı altına alamazsın” demek zorundadır ve söyleyen hakkında savcılara suç duyurusunda bulunmak durumundadır. Nitekim bu söz bizzat Adalet Bakanı tarafından söylendiği ve toplum da gereken güçlü tepkiyi vermediği için diğer siyasetçilere tekrarlayabilme cesareti vermiştir. Continue reading ‘Bir Dakika: Kendime Efendi Değil, Hizmetkar Seçeceğim’