Monthly Archive for Şubat, 2009

Oyumu Hangi Aday’a Vereceğim

Yazıya bir saptama yaparak başlamak istiyorum. Kent, kent gibi olmaz ise orada yaşamanın çok ciddi bir bedeli vardır ve bu bedeli kentte bilinçsizce yaşayanlar öder. Kentte yaşamanın bedelini istesek de istemesek de öderiz. O nedenle bu bedeli akılcı yöntemle ödemeyi kabul etmek, bize ödediğimiz bedelin hesabını sorma ve çağdaş bir kentte yaşama hakkını kazandırır. Bu demokrasidir. Kentte yaşamanın bedelini akılcı yöntemle ödemekten kaçınmak bizleri ciddi bir maliyeti sırtlamaktan asla kurtarmaz, aksine aynı bedeli birkaç kez ödememize yol açar. Bu tür ödeme ise, yönetilenin cehaleti ve yönetenin kurnazlığı nedeniyle ödenen bir bedel olur ve kentliyi çağdışı bir kentte yaşamanın işkencesi içine iter.  Bu tespitleri yaptıktan sonra şimdi konuyu incelemeye başlayabiliriz.
Kent yaşamı, uygar ortamda uygarlığın nimetlerinden yararlanarak yaşamak demektir. Bu da ancak kentte yaşayanların bu harcamaların finansmanına katılması ile mümkün olur. Kentli olmak da uygar, kültürlü ve görgülü olmaktır. Bu belirttiğim anlayış son çağlarda ortaya çıkmış bir anlayış değildir. Eski çağlardan beri batıda ve doğuda dile getirilen yerleşmiş bir temel anlayıştır, o nedenle dillerin oluşumunu da şekillendirmiştir. Batı dillerinden dilimize geçmiş olan “sivil” (civil)sözcüğü ile başlamak gerekirse, bildiğiniz üzere, bu sözcüğün anlamı “askeri veya dini olmayan genel topluma ilişkin” demektir. Bu sözcük aynı zamanda bir sözcükler ailesinin de ilk üyesidir. Bu aileye mensup diğer sözcükler de sırasıyla; “civic”, kentsel, kente ait, “civilize” uygarlaşmak, medenileşmek ve “civilization” uygarlık ve medeniyet anlamlarını taşımaktadır(1). Dilimize Arapça’dan geçen iki sözcük de “medeni” ve “medeniyet”tir. “Medeni”, şehre mensup, görgülü ve “medeniyet” ise şehirlilik ve uygarlık anlamlarını taşımaktadırlar(2). Her iki sözcük de “Medine” şehir sözcüğünden türemiştir.
Dolayısı ile kentte yaşayanlar, kentli olabilmek ve bu sıfatı taşıyabilmek için öteden beri çağın uygarlığını temsil eden tüm hizmetlerden noksansız yararlanmak arzusundadır. Kenti yönetmeye talip olanlar da bu çağın uygarlığının sunduğu tüm hizmetleri kentliye makul bir mali ödenti karşılığında vermek yükümlülüğündedir. Tarih ve tarihsel kalıntılar bu anlayışın sayısız örnekleri ile doludur. Bu bağlamda yeryüzünün en zengin ülkelerinden birisi Türkiye’dir.
Günümüze ilişkin değerlendirmelere geçmeden önce eski çağlardan, ülkemizdeki hemen herkesin gidip kolayca görebileceği bir örnek vermek isterim. “Efes” kenti.  Bu kenti gezenlerin çok iyi hatırlayacağı üzere, Efes’te, çağının en güzel yolları, kente su taşıma sistemleri, yağmur suyu toplama kanalları, konutlara su taşıyan ve konutlardan atık suları ve kanalizasyonu taşıyan boru sistemleri, kütüphaneleri, alış-veriş merkezleri, toplantı meydanları, ibadet merkezleri ve spor alanları ve halen dahi göz kamaştıran yontu sanatına ait sayısız eserler mevcuttur. Bütün bunlar da çağının en modern mimarlık teknikleri ile çağının en dayanıklı malzemeleri ile yapılmıştır. O nedenle de insanların ve doğanın her türlü tahribatına karşın binlerce yıl güzelliklerini yansıtacak şekilde ayakta kalabilmişlerdir. Kentin mimari seçimi binlerce yıl ötesinde hayranlık uyandıracak ve zarafet sunacak estetik içermektedir.  Günümüzden dört bin yıl önce kurulmaya başlanan kentin olgunluk çağında sahip olduğu güzelliklere henüz hiçbir kentimizin ulaşamadığını görmek insanı üzüyor ve moral bozuyor. Üstelik ülkemizde Efes kalitesine eşit ve ona yakın birçok antik kent mevcuttur.  Diğer bir deyişle binlerce yıl önce kurulmuş uygarlıkların bulunduğu toprakların üzerinde o çağların kent kalitesini özleyerek ve açıkça söylemek gerekirse kıskanarak yaşıyoruz. Bu gözlemlerimde abartı olduğunu düşünenlere sadece şu kadarını anımsatmak isterim, bırakın diğer kentlerimizi, Ankara, İzmir ve İstanbul’da birkaç saat süren yağmura bile yollar ve konutlar teslim olmuyor mu? Efes’te binlerce yıl önce böyle bir sorun yaşandığını sanmıyorum. Zira Efes’te yağmur sularını toplayacak sistem varken, Ankara, İzmir ve İstanbul’da henüz o etkinlikte bir sistem olduğunu söylemek de zor. Aynı şekilde Efes sakinlerinin evlerine boru sistemi ile gelen içme suyu kalitesine hangi kentimizde ulaşabildik?
Benim yaşadığım kentte kendim ve aile bireylerim ve dolayısı ile sizler için aradığım ve özlediğim şeyleri sıra ile sunmak istiyorum.
A) Öncelikle yaşadığım kentte “temizlik” istiyorum.
Temizlik başlığı altında neleri istediğimi kısaca açmak uygun olacaktır. Kentimin havasının, suyunun ve yollarının temiz olmasını istemenin insan ve vatandaş olarak hakkım olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunların yapılabilmesi için belediye hizmetlerine geren ücreti ödüyor ve vergimi veriyorum.

Continue reading ‘Oyumu Hangi Aday’a Vereceğim’

Sokrates’ın Savunması

Bu ay sizlere, ünlü Yunan filozofu Eflatun (Platon) (M.Ö. 428- 347) tarafından kaleme alınan “Sokrates’ın Savunması” isimli kitabını tanıtmak istiyorum(1).
Kitabın tanıtımına başlamadan önce, Meydan-Larousse Ansiklopedisi’nden de yararlanarak kısaca ünlü filozof Sokrates’ı (M.Ö. 470-399) hatırlayalım(2).  Sokrates, felsefe öğretisine sadece kendi çağında değil günümüze değin her aşamada önemli katkıda bulunan bir filozof olmasına karşın geride kendi kaleminden çıkan yazılı bir eser bırakmamıştır. Zira Sokrates, yazmak yerine konuşarak ve söyleşerek düşüncelerini tartışmaya açan ve insanları duyduklarını, dinlediklerini sorgulayarak düşünmeye özendiren bir filozof olmuştur. Bu bağlamda da insanların açıkladıkları düşüncelerini amansızca eleştirirdi. Bu eleştiriler tartışmaya ve dolayısı ile düşüncelerin sorgulanmasına yol açtı. Sokrates, bu yaklaşımı ile, günlük olaylara ve güçlüye göre değişmeyen, bilgeliğin nitelikli örneği olarak, soran ve sorgulayan modern insanın örnek tipinin oluşumuna da büyük katkıda bulundu.  Sokrates, aynı zamanda Atina Yöneticisi Kritias’ın zorbaca yönetimine de açıktan cephe aldı. Bu tutumu nedeni ile düşmanları tarafından, Atina’lı gençleri baştan çıkarmak ve Atina Kent Devleti’ne yabancı tanrılar sokmakla suçlandı. Dostları kaçmasını önerdiler ise de, o kalıp yargılanmayı tercih etti. Jüri önünde yargılandı, suçlu bulundu ve baldıran zehiri içerek idama mahkum edildi. Ölüm cezasının sürgüne çevrilmesini isteme hakkı olduğu halde, bu hakkı kullanmadı. İşte sizlere önerdiğim bu kitap, öğrencisi Eflatun tarafından, Sokrates’in ölümünden sonra yazılmış olan, Sokrates’in yargılamadaki savunmasını içermektedir.
Diğer kitap tanıtımlarında yaptığım gibi bu kitabı tanıtırken de günümüzde hala geçerliliğini ve güncelliğini yitirmemiş düşüncelere yönelik alıntılar yaparak, sizlerde, kitabı okumadı iseniz okuma, okudu iseniz sayfalarını yeniden çevirme arzusu uyandırmaya çalışacağım.
“Ey Atinalılar! Beni suçlayanların iddialarında nasıl etkilendiğinizi bilmiyorum, fakat öyle ikna edici konuştular ki, ben bile kim olduğumu unutuyordum neredeyse. Diğer yandan, söylediklerinde doğru tek kelime bile bulmak zor. Bunların içerisinde özellikle bir tanesi var ki, beni büyük hayrete düşürdü: O da, benim çok iyi bir konuşmacı olmam dolayısıyla, sizi kandırabileceğim endişeyle dikkatli olmanız gerektiğini söylemeleri. (S:55) ”
“Atinalılar, benim yaşıma gelmiş birisi için, bir okul çocuğunun yapmacık diliyle size hitap etmek uygun düşmez. …. Benden duymaya alışık olduğunuz dille konuşmamı duyarsanız, lütfen şaşırmayın ve sözümü kesmeyin. 70 yaşından fazla olduğum halde ilk defa bir mahkemede bulunuyorum, bu nedenle buranın diline tamamen yabacıyım. (S: 56)”
“Belki aranızdan biri, Atinalılar, sözümü kesecek ve şöyle diyecek: ‘Evet Sokrates, iyi ama sende hiç mi bir şey yapmadın? Sana karşı getirilen bu suçlamaların kaynağı nedir? Mutlaka yanlış bir şey yapmışsındır. Diğer insanlar gibi olsaydın, hakkında bu kadar çok söylenti ve dedikodu çıkmazdı. Söyle bize o zaman, bütün bunların kaynağı nedir? Böylece biz de seni baştan savma yargılamış olmayız. S:59)”    
“İkimizin de gerçekten bilmeye değer bir şeyler bildiğini zannetmiyorum, fakat ben en azından bu adamdan daha bilgeyim, çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini zannediyor, ben ise bilmiyorum ama bildiğimi de düşünmüyorum. (S:61)”
“Ey insanlar! Sizin en bilgeniz, Sokrates gibi kendi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir. S:63)”
“… hiçbir şeye değmeyen bir adam bile, hayatını ölüm ve yaşam ihtimallerini hesaplayarak geçirmemelidir; düşünmesi gereken tek şey, yaptığı işin iyi mi yoksa kötü mü olduğudur, yani iyi bir adam olarak mı, yoksa kötü adam olarak mı yaşadığıdır. (S:73)” Continue reading ‘Sokrates’ın Savunması’

Yanıt Bulamadığım Sorular

İşgücü verileri konusunda bu sitede belirli aralıklarla yazı yayınlamakta olduğumu sitenin devamlı izleyenleri bilir. Yeni bir yazı hazırlamak için, TÜİK’in, “Hane Halkı İşgücü Araştırması 2008 Ekim Dönemi Sonuçları”na ilişkin 15 Ocak 2009 tarih ve 8 sayılı Haber Bülteni’ni ve İşgücü istatistikleri veri tabanını incelerken açıklamakta zorlandığım bazı saptamalarda bulundum. Bu saptamalarımı okurlarla paylaşmadan önce, söz konusu Haber Bülteni’nde ve İşgücü veri tabanında yer alan bazı bilgileri bir tablo eşliğinde sunmak istiyorum. Bu amaçla Tablo 1 hazırlanmıştır.
                                   Tablo 1
     2007-2008 Dönemi İşgücü Verilerindeki Gelişmeler
                              (000 ilavesiyle)
                    K.Olmayan    15 yaş +
Yıllar ve aylar    Nüfus          Nüfus     İşgücü    İstihdam      İşsiz
2007               68,897        49,215    23,523     21,189      2,333
2007/10          69,121        49,454    23,612     21,310      2,302
2008/10          69,880        50,217    24,632     21,945      2,687
Kaynak: TÜİK Hane Halkı İşgücü Araştırması 15 Ocak 2009 Sayı 8 ve TÜİK Veri Tabanı Tablo 28 Kurumsal Olmayan Sivil Nüfusun Yıllara ve Cinsiyete Göre İşgücü Durumu.

Tablo 1 in dikkatle incelenmesinden de görüleceği üzere, “Kurumsal Olmayan Nüfus” Ekim 2007 den 2007 sonuna değin iki ay içinde (69,121-68,897=) 224,000 kişi azalmış olduğu görülmektedir. Aynı şekilde 15 yaş üzeri nüfusun da Ekim 2007 ile 2007 yılı sonu arasında (49,454-49,215=) 239,000 kişi azaldığı ortaya çıkmaktadır.  Bu gelişmeler 2007 yılının Kasım ve Aralık aylarını kapsayan iki aylık dönemde gerçekleşmiştir. Kurumsal olmayan nüfusun Kasım ve Aralık 2007 aylarında 224,000 kişi azalmasını mantıklı olarak açıklayacak hiçbir gelişme anılan aylarda yer almamıştır. Türkiye anılan aylarda ne bu boyutta ülke dışına göç vermiş, ne bir felaket yaşayarak nüfus kaybetmiştir. Aynı hususlar 15 yaş üzeri nüfus azalması için de geçerlidir. İşin daha ilginci 15 yaş üzeri nüfustaki 239,000 kişilik azalmanın (23,612-23,523=) 89,000 bini işgücünde azalma şeklinde ortaya çıkmış görünmektedir.  Diğer taraftan 2007 nin aynı iki ay içinde (21,310-21,189=) 121,000 kişilik istihdam azalışı ve (2,333- 2,302=) 31,000 kişilik işsiz artışı olmuştur. Bu son iki rakamın istihdam üzerindeki etkisi (121,000-31,000=)90,000 kişi olmaktadır. Bu 90,000 rakamı ile işgücü azalışı rakamı 89,000 birbirini tutmamaktadır. Oysa her iki hesaplama aynı şeyin iki ayrı yöntemle hesaplanmasıdır. Bu durumu nasıl açıklamak gerekir. Rakamlarda küsurat yoktur ki bunu rakamların aşağı veya yukarı yuvarlanmasından kaynaklanmıştır diye açıklayabilelim! O zaman tek açıklama kalmaktadır, bu veriler üretilip yayınlanırken gereken özen gösterilmemektedir. Continue reading ‘Yanıt Bulamadığım Sorular’