Monthly Archive for Ocak, 2009

Sorgulayan Denemeler

Bu ay sizlerden henüz ünlü İngiliz filozofu Arthur William Bertrand Russell (1872-1970) ile tanışmamış olanlara tanıtmak için Tübitak Popüler Bilim Kitapları içinde yer alan ve orijinali 1928 yılında New York’ta yayınlanmış bulunan “Sorgulayan Denemeler”ini seçtim.
Bu kitap ilk defa 1928 yılında yayınlanmasına rağmen güncelliğini ve tazeliğini en azından ülkemiz için yitirmemiştir. Denemeler, yazarın, İngiliz toplumu üzerindeki gözlem ve eleştirilerini içermekle birlikte ülkemizde halen geçerliliğini koruyan birçok konuya da değinmektedir.
 İçinde on yedi bağımsız, ancak bir bütünün parçaları olan, denemelerden oluşan kitap hakkında okura bilgi sunmanın kendine özgü zorlukları olacağını okurlar kolayca tahmin edebilirler. O nedenle ben bu yazımda, kitapta yer alan on yedi denemeden birkaçını ön plana çekerek, onlardan bazı alıntılar yaparak sizlerde, henüz okumadı iseniz, “Sorgulayan Denemeler”i okuma, okudu iseniz ise sayfalarını yeniden karıştırma arzusu yaratmaya çalışacağım.  
“İnsan rasyonel olabilir mi” sorusuna yanıt aranan denemeden, Russell’ın şu iki saptamasını ve onlar üzerindeki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Birincisi “Bir insan rasyonellikten uzaklaştığı ölçüde, başkalarını inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret ve haset onu körleştirmiştir.” İşte bu tek cümle dahi Bertrand Russell’ın insanı tanıma boyutunu gözler önüne koymaktadır. Zira nefret ve hasetin egemen olduğu bir beyinde rasyonelliğe yer kalmamıştır. Rasyonelliğin yer bulamadığı böyle bir beyine sahip insanın hem çevresi ve ülkesi hem de insanlık için zarardan başka bir şey üretebilmesi mümkün değildir. Bunun sayısız örneklerini dünya tarihinde bulmak çok kolaydır. İkinci alıntım ise, “Bir kimse, aklının arzularını algıladığı ve onlara egemen olduğu sürece rasyoneldir.” Rasyonellik için ne güzel bir tanım. Aklın arzuları çoğu kez bizlere doğruları göstermez, o arzuların gerisinde neyin yattığını kendimiz samimi bir biçimde sorgulayıp, o arzuların bizi denetimleri altına almalarını engelleyebildiğimiz sürece akılcı ve onurlu yaşayabileceğimiz kesin. Aksi halde ihtiras tramvayında oraya buraya savrulan bir yolcunun kaderini yaşamak kaçınılmazdır.
Nitelikli bir felsefi tartışmayı keyifle okumak istiyorsanız, mutlaka “Yirminci Yüzyılda Felsefe” başlıklı denemeyi okumanız gerekir. Bu denemeden de birkaç alıntı yapmak istiyorum. “O dönemlerin (1300-1349) en ateşli sorunları okullarla ilgili tartışmalardı. On yedinci yüzyılda felsefede görülen gelişmelerin tümü Katolik Kilisesine muhalefetle az çok bağlantılıydı.” Russell’ın okullarla ilgili görüşleri ayrı bir deneme konusu olmuştur. Onu ayrıca sunacağım. “Dinci ve tutucu kesimler de Hıristiyanlığa aykırı akımlara ve devrimlere karşı kendilerini savunmada daha çok bu ekolden yararlanmaktadırlar.”  Yararlanılan ekolü ve görüşlerini Russell sizlere açıklayacak.
“Makineler ve Duygular” başlıklı denemesinde Russell, “Makineler mi duyguları, yoksa duygular mı makineleri yok edecek” sorusuna yanıt aramaktadır. Bu soruya yanıt aramak günümüzde de tüm yoğunluğu ile devam etmektedir.  Denemeler’in yazıldığı 1928 yılından günümüze insan yaşamına giren makinelerdeki yoğunlaşma ve değişim ile robotların yaşamımızda ve üretimde edindiği yer göz önüne alındığında makinelerin duyguları yok ettiği sonucuna varabilir miyiz? Yanıt vermeden önce, Russell’ın şu cümleyle bitirdiği denemeyi okumak daha doğru olacak; “Bilim fiziksel dünyanın yasalarını kavramakta harikalar yaratmıştır; ama şimdiye kadar, kendi doğamızı, yıldızların ve elektronların doğasına kıyasla çok daha az anlamış bulunuyoruz.” Continue reading ‘Sorgulayan Denemeler’

Büyüme verilerindeki oynamalar

Bu sitedeki yazılarımı izleyen bir arkadaşımla sohbet ederken, ekonomik kriz sürecini inceleme konusunda yazacağım yeni bir yazıda, ekonomik büyüme rakamlarında görülen oynamalar konusunu işleyeceğimi söylemiştim. Arkadaşım, Selim Somçağ’ın “Türkiye’nin Ekonomik Krizi, Oluşumu ve Çıkış Yolları”(1) isimli kitabını okuyup okumadığımı sordu. Okumadığımı söyledim. Onun üzerine anılan kitabın özellikle “TÜİK, IMF’yi başarılı göstermek için hayali büyüme rakamları üretiyor” başlıklı bölümü dikkatle okumamı önerdi.
Söz konusu kitabı aldım ve büyüme rakamlarını inceleyen bölümünü okudum.  Kitabın bu bölümü, sıra dışı yüksek stok verilerinin büyüme hızını nasıl yapay bir şekilde olduğundan büyük gösterdiğini veriler ışığında incelemektedir. Somçağ’ın, 2002-2004 dönemindeki GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla) büyüme hızlarını, stok değişim oranları açısından sorgulayan bölümünden bazı alıntılar yaparak okuyucunun dikkatine sunmak isterim. “Stoklar ise devamlı artamaz, çünkü sanayi işletmelerinin stok tutmalarının sebebi piyasadaki talep dalgalanmaları karşısında piyasayı malsız bırakmamaktır”(2). “Bu yüzden DİE 2002’nin ilk (üç aylık) dönemi için % 1.9 luk GSYİH büyümesi açıklayınca çok şaşırdım. …. Ekonomide daralma süreci devam ederken stoklar (o üç aylık döneme ait) milli gelirin % 7.3 üne denk gelecek miktarda, yani olağanüstü yüksek bir boyutta artmıştı. Halbuki daralan piyasada kimse stoka üretmez. Bu muazzam stok rakamı sayesinde, aslında % 5.2 oranında daralmış olan milli gelir % 1.9 oranında artmış görünüyordu”(3). “(Input-Output) Matris en son 1996’da güncellenmişti, 2002’de yenilenmesi gerekiyordu. Fakat DİE bu yenilemeyi nedense yapmamış, 2002 milli gelirini de 1996’dan kalma input-output (girdi-çıktı) matrisi ile hesaplamıştı”(4). Kitabın bu bölümünde daha birçok ilginç saptamalar var. 
Büyüme rakamlarına yönelik bu inceleme ve bulguları dikkat çekici bulduğum için konuyu ben de, iki nedenle, incelemekte yarar gördüm. Birincisi, incelenen 2002-2004 dönemindeki üç yılı kapsıyordu, daha uzun dönem incelendiğinde benzeri veya farklı bir resim ortaya çıkabilir mi sorusuna yanıt aramak istedim. İkincisi ise, bu eleştiriler ışığında 2004 den sonraki yıllarda GSYİH’nın içindeki stok değişim oranlarında bir değişiklik yer almış mıdır sorusunun cevabını görmek istedim. İşte aşağıda okuyacağınız inceleme bu yanıt arayışlarının ürünüdür.
Aşağıdaki çalışma için verileri son olarak incelediğim 21 Ocak 2009 tarihinde TÜİK’in internetteki veri tabanında Harcama Yöntemi ile GSYİH hesaplarına ait rakamları 2007 yılının 3 üncü üç aylık dönemine kadar getirilmişti. Diğer bir deyişle 2007 yıllık verileri yayınlanmamıştı. O nedenle yıllık veriler 2006 yılına kadar incelenecektir. 1980-2006 dönemine ait yıllık GSYİH büyüme rakamlar ve o yıllara ait GSYİH içindeki stok değişmelerinin payları Tablo 1 de yer almaktadır.   
1980-2006 dönemindeki 26 yıl gibi uzun bir dönemi kapsayan Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, 2002 yılına kadar stok değişimlerinin GSYİH içindeki payı bir defa eksi değerle 3.2 oranına 1994 yılında ekonomik kriz yaşandığında ulaşmış ve bir defa da 2000 yılında artı değerle 2.6 ya ulaşmıştır. Bu istisnalar dışında genelde yüzde 1 in altında kalmıştır. 1980-2001 arasındaki 22 yıllık döneminde stok değişim oranları eksi veya artı oluşları da göz önüne alınarak toplandığında net sonuç yüzde 6.9 çıkmaktadır. Diğer bir deyişle 22 yılda net stok artışı yüzde 6.9 dur. 1980-2001 dönemindeki 22 yılın stok değişim oranlarının ortalaması (24.4/22=) yüzde 1.1 dir. Bir önceki cümlede yer alan 1.1 oranının hesaplanmasında kullanılan 22 rakamı 1980-2001 dönemindeki yıl sayısını, 24.4 rakamı da artı veya eksi değerler göz önüne alınmadan bu 22 yıldaki stok değişim oranlarının toplam değerini göstermektedir. Buna karşılık 2002 yılından başlayarak stok artışları GSYİH rakamlarının yüzde 5.1, yüzde 7.7, yüzde 8.1, yüzde 5.3 ve yüzde 3.0 gibi yüksek düzeylerde seyretmiştir. 2002-2006 stok değişim toplamı ise yüzde 29.2 dir.  Diğer bir deyişle beş yıldaki net stok artışı yüzde 29.2 dir. Bu yüksek oranlar ilgili yılların ekonomik büyüme hızlarının yarısı ve yarısından daha yüksek oranlarını karşılayacak düzeylerde seyretmiştir. Okurlar Tablo 1 den 26 yıllık seri içinde 2002-2006 dönemine ait verilerdeki anormal durumu çok net bir biçimde göreceklerdir. Continue reading ‘Büyüme verilerindeki oynamalar’

Kurtuluş Savaşımıza Petrol Boyutundan Bakış ve Günümüze Uzanan Süreçte Petropolitik

Aşağıda okuyacağınız söyleşi EKOENERJİ Dergisi’nin 30 Aralık 2008 tarihli 24 üncü sayısında yayınlanmıştır. Söyleşi Dergi’nin Genel Yönetmeni Prof. Dr. Mustafa Özcan Ültanır ile yapılmıştır. 

Ültanır: Efendim, sizin üçüncü baskısını yapan kitabınız, kısaca Petropolitik ile başlamak istiyorum, müsaade ederseniz.  Kitabınızın ilk baskısını da okumuştum, üçüncü baskısını da inceledim.

Uluğbay: Teşekkür ederim.

KURTULUŞ SAVAŞI, PETROL PAYLAŞIM SAVAŞININ SONUCU

Ültanır: Çıkardığım dergilerde, yazdığım makalelerde savunduğum bir görüş var. Siz katılacak mısınız, bilmiyorum. Ben Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı çılgın Türklerin bir askeri macerası olarak görmüyorum. Kaldı ki bir Türk olarak, Türkler için “çılgın” kelimesini de kabul etmiyorum. Kurtuluş savaşı çılgınca atılınmış bir serüven değil, her adımı akıllıca, en ince detayına kadar değerlendirerek atılmış, rasyonel davranışlara dayalı askeri ve siyasi harekettir, ama sözünü ettiğim görüşüm bu değil. Bize tarihimiz anlatılırken, ya da yazılırken, olayların ekonomik boyutuna bakılmıyor, dolayısıyla Kurtuluş Savaşımızı da ekonomik boyutu dışında okuduk. Oysa incelendiği zaman şu açıkça görülüyor ki, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nın temelinde İngiltere’nin petrol çıkarları yatıyor. Ben onun için diyorum ki, dünyanın petrol emperyalizmine karşı verilmiş ilk Kurtuluş Savaşı aslında bizim eski deyişle İstiklal Harbimiz yani Kurtuluş Savaşımızdır. Bir petrol savaşıydı, ama ulusumuz o gün bu gerçeği bilmiyordu. Bu görüşe katılır mısınız? Ya da Petropolitik’in yazarı olarak bu olguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uluğbay: Gözlemleriniz doğrudur, yalnız o gözlemlere bir şey eklemek gerekir. Kurtuluş Savaşı’ndan önce de Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasını gerisinde yatan unsurların önde gelenlerinden bir tanesi de dünya enerji kaynaklarının, daha doğrusu petrol kaynaklarının paylaşımıdır. Bunu öylesine söylemiyorum. Sağ olun vakit ayırıp Petropolitik’i okumuşsunuz. Petropolitik’te de bunu belgeleriyle ortaya koyuyorum.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ İNGİLTERE’NİN
ORTADOĞU PETROLÜNE EL ATIŞI

Şöyle bakarsanız, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından önce yoğun bir şekilde İngiltere önce İran petrollerini ele geçirmeye çalışır ve geçirir. O dönem itibariyle ve hatta Lord Curzon’un sözleriyle söylemek gerekirse, “İran’dan sıra dışı bir imtiyaz” elde eder. Aynı iştah Rus Çarlığı’nda da olduğu için Rus Çarlığı, İran ve İngiltere üçlüsünde bir fotoğraf ortaya çıkar. Çıkan bu fotoğrafta Rusya ve İngiltere İran’ı üç bölgeye ayırırlar. Kuzey bölümü Rus ekonomik çıkar bölgesi, güney bölümü İngiliz çıkar bölgesi, orta bölümü de tampon bölgedir. Dolayısıyla bu bölünmenin nihai şeklini almasında, yoğun bir biçimde enerji kaynakları üzerinde İngiltere’nin denetim arzusu vardır.

Onun arkasından yine Petropolitik’te belirttim, bu konuda yabancı dilde yazılmış pek çok güzel kitaplar da vardır,  İngiltere’nin Basra Körfezi şeyhliklerini kendi nüfuzu altına alma girişimleri, aşağı yukarı 1870’li yıllardan itibaren başlamıştır. Oralarda kömür istasyonu kurmak, Kuveyt şeyhliği ile imzaladığı gizli anlaşmalar, onlardan Osmanlı devletinin bilgisi yoktur. Dolayısıyla, bu bölgelerin coğrafi yapısını İngiltere de, Almanya da bilmekteydi. Çünkü, doğanın bir azizliği olarak, o tarihlerde Irak toprakları gezildiği vakit görülen petrol pınarları vardır.

Ültanır: Kendiliğinden çıkan petrol sızıntıları Continue reading ‘Kurtuluş Savaşımıza Petrol Boyutundan Bakış ve Günümüze Uzanan Süreçte Petropolitik’

Seçmen Kütüklerine İlişkin Sorunlar Bitti Mi?

29 Mart 2009 tarihinde yapılacak yerel seçimlere ilişkin seçmen kütükleri 5 Ocak’tan itibaren yeniden askıya çıktı ve ay sonunda askıdan indirilecek. Birinci askı sırasında yoğun tartışmaların yaşandığı seçmen kütüklerinin Yüksek Seçim Kurulu’nca incelendikten sonra yeniden askıya çıkarılması ile sorunlar bitmiş oldu mu? Bu yazının amacı o soruya yanıt aramak olacaktır. Bu arayış yolculuğuna çıkmadan önce kısa bir hatırlatma yapmak uygun olacaktır.
Seçmen kütüklerine ilişkin olarak yaşanan sorunlar konusundaki görüşlerimi bu sitede, 11 Mayıs 2007 tarihinde “Kayıtlı Seçmen Sayılarına Yakından Bakış” ve 10 Aralık 2008 tarihinde “Aziz Nesin’in Ruhu Şad Olsun!” başlıklı yazılarımla açıklamıştım. İkinci yazımda 2009 yerel seçimlerine yönelik seçmen kayıtlarında yaşanan sorunları irdeledikten sonra şu öneride bulunmuştum; “…. 2009 yerel seçimlerine ilişkin seçmen sayıları ve kütük yazılımları konusunda yazılı ve görsel basında her gün yeni bir sorunun gündeme geldiği ortamda, TBMM de görev yapan siyasi partilerin özellikle de muhalefet partilerinin konuyu yeni bir Araştırma önergesi ile gündeme taşımalarında sayısız fayda vardır.”  Üzülerek belirtmek isterim ki böyle bir Araştırma Komisyonu kurulması için TBMM deki siyasi partiler tarafından yeni bir girişimde bulunulmamıştır.
Seçmen kütüklerinin yeniden askıya çıkmasından sonra muhtarlar, seçmenler ve basın kütüklerde yeniden ciddi hatalar ve noksanlar bulmaya başladılar.
Basında yer alan bir bilgiye göre, “İstanbul Ataköy 11 inci Kısım’da 4,000 seçmenin seçmen listelerinde kayıtlı olmadığı belirlendi” (1).  Haberin devamında da şu bilgiler yer almaktadır; “Ataköy Mahallesi’nin son seçimlerde 10,399 konuttaki seçmen sayısı 18,750 iken bunun 14,169 a düştüğünü belirleyen ve gerekli yerlere başvuran Ataköy Mahallesi Muhtarı ……, dün (de) Adalet Bakanlığı’na bağlı Hakim ve Savcılar Lojmanı’ndaki 60 daireli … bloğunun da seçmen listelerinde kayıtlı olmadığını ortaya çıkardı”(2).  Muhtemelen önümüzdeki günlerde buna benzer yeni haberler yazılı ve görsel basında yer almaya devam edecektir.
İstanbul Ataköy Mahallesi’ndeki Adalet Bakanlığı lojmanlarında oturan Hakim ve Savcıların, 2009 yılı yerel seçimi için gözden geçirildikten sonra 5 Ocak 2009 da ikinci defa askıya çıkarılan, seçmen kütüklerine yazılmamış olması Türkiye Seçim Tarihi’nde yer alan en ilginç olay olacaktır.
Bu tek olay dahi biz seçmenlerin demokratik haklarımıza sahip çıkabilmek için seçmen kütüklerini çok dikkatli olarak incelememiz gerektiğini tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. Kütüklerin ilk ilanında isimlerimiz kütüklerde yer almış olsa dahi, yeniden asılmış olan kütükleri mutlaka gidip kontrol etmemiz gerekmektedir. Başkalarının bizim haklarımıza saygı duyabilmesi için öncelikle biz kendi haklarımıza saygı duymak durumundayız.
Zira bu yazıyı yazmadan önce yaptığım küçük bazı incelemeler sonucunda edindiğim bilgiler kütüklerde hala dahi önemli sorunların olduğunu göstermektedir. Bunları da sizlerle paylaşmak isterim.
Sözünü etmek istediğim ilk sorun bazı isim ve soyadların birden fazla türde yazılabilmesinden kaynaklanmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Alâeddin, Seyfettin, Turhan ve benzeri isimlerin nüfusa geçmiş birden fazla çeşidi mevcuttur. Alâeddin ismi Alaattin, Alaettin,  Seyfettin ise Seyfeddin, Turhan, Turan olarak da yazılabilmektedir. İlk isimlerdeki bu çeşitlilik soyadlarında da yer alabilmektedir. İşte bu durum nedeni ile isimleri birden fazla şekilde yazılabilen vatandaşlar kütükleri incelerken isimlerinin aynı adreste farklı çeşitte yazılmış şekli de var mı diye mutlaka kontrol etmelidirler. Zira farklı yazılan isimlerin T.C. kimlik numaraları da farklıdır. Seçimlerde kimlik numarası ile de oy kullanılabileceği için kendileri adına başkalarının oy kullanma olasılığını önlemeleri gerekmektedir. Zira böyle bir durumda kendi oylarının bir başka oyla dengelenmesi de söz konusu olabilir.
Üzerinde durmak istediğim ikinci sorun, belediyelerin sokak isimlerini değiştirmesinden kaynaklanmaktadır. Zaman zaman belediyeler sokak isimlerini değiştirdikten sonra yeni sokak ismini gösteren levhaları asmakta gecikiyorlar. Bu durumda siz kendi adresinizi “57 inci sokak” olarak biliyorsunuz ve nüfus kaydınızı da Adrese Dayalı Nüfus Kaydı sırasında o şekilde yazdırıyorsunuz. Bu sırada belediye sokağınızın ismini “1864 üncü sokak” olarak değiştiriyor. Bu durumda seçmen kütüklerinde kendinizi 57 inci sokakta göremeyebilirsiniz, çünkü o artık sizin oturduğunuz 57 inci sokak değildir. O nedenle kütükte isminizi göremediğiniz takdirde Muhtar’ınızdan sokak ismi değişiklikleri konusunda da bilgi almanız uygun olur.
Üçüncü sorun ise oturduğunuz yer, birden fazla apartman bulunan site olduğunda yaşanabiliyor. Bir örnek vermek gerekirse, sitenizde beş apartman var ve her biri “A” Blok, “B” Blok,  …. “E” Blok olarak isimlendirildi ise ve belediye bu isimlerin dizilişini değiştirirse veya sokak isimlerinde olduğu gibi örneğin harfleri numaralarla değiştirdi ise yine kütüklerde sorunla karşılaşabiliyorsunuz. Bu da kontrol etmeniz gereken diğer bir husustur.
Bunlara benzer sorunlarla karşılaştınız, yapacağınız şey önce Muhtar’ınızla görüşerek izleyeceğiniz yöntemleri öğrenmektir. Bu bağlamda muhtemelen bulunduğunuz ilçenin Nüfus Müdürlüğü’ne de müracaat edip kayıtlarınızı düzelttirmeniz gerekecektir. Ancak bu düzeltmeyi yaptırmanız sizleri otomatik olarak seçmen kütüğüne kaydettirmeyecektir. Bu kaydı yaptırdıktan sonra, belgelerinizi alarak Yüksek Seçim Kurulu’na da giderek seçmen kütüğünü düzelttirmeniz gerekmektedir. Duyduğuma göre, bazı kişiler Nüfus Müdürlüğü’ne başvurup kayıtları düzelttirdikten sonra ”ben vatandaşlık görevimi yaptım, gerisini devlet yapsın” anlayışı ile diğer işlemi yaptırmama yoluna gidiyormuş. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Zira bu kişiler seçimlerde oy kullanamama durumuna düşebilirler. Zira seçmen kütüğündeki yanlışa itiraz hakkı sadece ve sadece seçmenin kendisine ait bir hak ve yükümlülüktür.  Continue reading ‘Seçmen Kütüklerine İlişkin Sorunlar Bitti Mi?’