Monthly Archive for Temmuz, 2007

Seçmenin Sol Partilere Verdiği Ev Ödevi

22 Temmuz 2007 günü yapılan milletvekilleri genel seçiminin sonuçları açıklandı ve yeni Meclis önümüzdeki günlerde yemin ederek görevine başlayacak. Hayırlı olsun.
Seçim sonuçlarının belli olmaya başlaması ile birlikte CHP’nde sert bir tartışma ortamına girildi. Sol partilerin seçimde alınan sonuçlar üzerinde ciddi tartışma yapmaları şarttır. Ancak tartışmayı sağlıklı zeminde başlatabilmek ve yararlı sonuçlar çıkarabilmek için öncelikle bu sonuca neden ve nasıl gelindiğini seçmen nezdinde kapsamlı bir biçimde araştıran bir teknik çalışma yapmak gerekmektedir. Tartışmaya taraf olacaklar öncelikle bu çalışmayı yapmak veya bu konunun uzmanlarına yaptırmak zorundadır. Böyle bir çalışma yapılmadan başlatılacak tartışma, kayıkçı kavgasının ötesine geçemeyecek, ne partilere ne de Türkiye’ye yarar sağlayacaktır. 
Bu teknik çalışmayı, en geç bir ay içinde, seçmenin hafızası taze iken yapmakta sayısız faydalar vardır. Çalışmayı başlatmakta gecikilen her ay çalışmanın kalitesini dolayısı ile yararlarını da olumsuz yönde etkileyecektir. Böyle bir çalışma yapmadan tartışmayı başlatmak şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da seçmenden kopuk ve ülkenin çözüm bekleyen sorunlarının önceliklerinden uzak bir ekip değişikliği ile yetinmek anlamına gelecektir.
Yapılacak çalışmada sadece sol partilere oy vermiş seçmene ulaşmak asla yeterli değildir. Aynı zamanda sağ partilere oy veren seçmenlere ve sandığa gitmeyen seçmenlere de ulaşmak gereklidir. Ulaşılacak seçmen grupları ve onlara anketlerde yöneltilecek sorular konusundaki düşüncelerimi aşağıda bölümler halinde okurlarla ve ilgilenirlerse parti yönetimleri ile paylaşmak isterim.
Neden sandığa gitmeyen seçmene öncelikle ulaşılmalı?
2007 seçimlerinde sandığa gitmeyen seçmen sayısı yaklaşık (42,532,526 – 35,887,968=) 6,644,558 kişi olup, CHP’nin aldığı oylara (7,300,234) oldukça yakındır. Bir önceki cümlede sayı belirtmeye rağmen “yaklaşık” ibaresini kullanmamın nedeni o sayının henüz kesin sayı olmamasındandır. Sandığa gitmeyen seçmenler sol partilere oy vermedikleri gibi sağ partilere ve bağımsızlara da oy vermemişlerdir. O nedenle sağa oy veren seçmeni sola kaydırmadan daha kolay kazanılabilecek bir potansiyel görünümündedir. Bu sayı kayıtlı seçmen sayısının yüzde 15.6 sı olup, CHP’nin kayıtlı seçmenden aldığı oylar olan yüzde 17.16 dan sadece 1.56 puan düşüktür. Dolayısı ile ihmal edilemez ve bu seçmen kitlesine ulaşılması gelecek seçimlerdeki oy potansiyelini ciddi şekilde artırabilir. AKP’nin seçmene ulaşma  becerikliliği bile bu seçmen kitlesini etkileyememiştir. Dolayısı ile bu seçmen kitlesinin düşüncesinin saptanması sol partiler için ışık tutucu ve yol gösterici olabilecektir. Bu seçmen kitlesi bir anlamda siyaset ve siyasi partilerden soğumuş yurttaşlarımız olarak düşünülebilir. Continue reading ‘Seçmenin Sol Partilere Verdiği Ev Ödevi’

Bir çocuğa yaşam vermek

“Anne ve baba olmak ciddi bir meslektir, ancak ne yazık ki, bu mesleğe gireceklere, çocukların çıkarını korumak için hiç bir zaman yeterlik sınavı yapılmamıştır!” George Bernard Shaw (1).
Dünya üzerinde altı milyarın üzerinde insan yaşıyor ve bunların üç milyara yakını çocuk. Bu çocuklardan 600 milyonu beslenme yetersizliği içinde yaşamını sürdürme çabasında, 1.3 milyar çocuk ise yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Fuhuşa sürülen çocuk sayısının 1 milyon dolayında olduğu tahmin ediliyor(2). Bütün bu olumsuzluklara rağmen her dakika yaklaşık 164 çocuk doğurulmaya devam ediliyor. Bir başka ölçekle her yıl dünya nüfusuna 86 milyon kişiden fazlası ekleniyor. 2050 yılında dünya nüfusunun 10 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Elli yılda 4 milyarlık veya yüzde 67 lik bir artış. Üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gereken bir insan hakları sorunu ve aynı zamanda tehlikeli bir kumar! Yeni doğacak dört milyar çocuğun kumar fişi olarak kullanılmasını önlemek için müstakbel anne ve babalara yönelik bırakın G. Bernard Shaw’un aradığı yeterlik sınavını, ne etkin bir eğitim programımız, ne de böyle bir gereksinim olduğunu düşünen yeterli kurumlarımız var.
21 inci yüzyılda dahi, çocuklarını dünyaya getirmek için kaç aile bilinçli olarak karar alıyor? Sanırım, çok küçük bir bölüm! Büyük bir bölüm ise, çocuk sahibi olmasının sorumluluğunu ve yükümlülüğünü “Tanrı verdi” “öyleyse rızkını da verir” diyerek Tanrı’nın sırtına yıkıyor. Düşünmüyor ki, o Tanrı, önce kendisine, bir akıl ve öğrenmesi, anlaması, algılaması ve sağlıklı karar verebilmesi için de altı duyu verdi. Tanrı’nın bize bahşettiği bu yeteneklerin büyük bir bölümünü, çoğumuz, ya hiç, ya da çok az kullanarak son kullanma günü geldiğinde “veren”e iade etmiyor muyuz? Hiç kullanmama ve az kullanma için ödüllendirilecek miyiz? Hiç sanmıyorum! İngiliz düşünürü William Penn’in 1693 yılındaki saptaması çok düşündürücü; “Erkekler, genellikle atlarının ve köpeklerinin yetişmesine çocuklarına göre daha fazla özenlidirler.(3)”
W. Penn, 1693 yılında büyük bir ayıbımızı tokat gibi yüzümüze vuruyor. Ancak samimi olalım, dedikleri bugün de geçerli değil mi? Bir çok ailede bir sığır, çocuktan daha kıymetli değil midir? Kaç kız çocuğu halen dahi başlık parası uğruna dedesi yaşındaki adamlara eş olarak satılmaya devam ediyor? Kaç çocuk merakı ve öğrenme arzusu nedeni ile evde eşyaya zarar verdiği için cezalandırıldı? Bu tür davranışları nedeni ile halen dahi kaç çocuk hergün örneğin bir çalar saatten veya benzeri bir eşyadan daha kıymetsiz konuma düşmekte? Psikolog Rollo May, çocuk açısından özgürlük duygusunu ve ona bağlı olarak kişilik gelişimini şu şekilde tanımlamaktadır; “Anne babası ‘Yapma!’ dediğinde, o bağırıp çağırmak zorunda hisseder kendini, çünkü, ‘Yapma!’ denilen şey, içindeki kıpırtının yapmak için çıldırdığı, ebeveynlerin korumacılığını reddeden şeydir.(4)” Anne ve baba olmadan önce kaçımız çocuk yetiştirme ve çocuk psikolojisi üzerine bir kitap okuduk veya kaçımız böyle bir konferansı dinledik? Televizyonlarımızın kaçında kaç dakika için çocuk yetiştirme ve çocuk ruh sağlığına ilişkin program hazırlama arzusu var? Kaçımız, çocuklarımızı bu tür “Yapma!” baskısından kurtarmak için onların verebileceği zararları önemsemedik veya onların bu tür hareketleri için sigorta poliçesi aldık? Continue reading ‘Bir çocuğa yaşam vermek’

Dört Buçuk Yılın Ekonomik Bilançosu II

Dört buçuk yılın ekonomik bilançosunu değerlendiren yazımı okuyan bir arkadaşım, 163 ülke içinde 2006 yılı cari işlemler açığı en büyük ilk 6 ülke ile ilgili olarak biraz daha ayrıntılı bilgi sunmamı istedi. O arkadaşımın isteğini bu ek yazı ile sizlerle paylaşıyorum. Ancak o yazıda sıralamaya dahil olmayan İtalya’yı da bu çalışmaya dahil ediyorum. İlk yazıda İtalya’nın yer almamasının nedeni o yazı için kullandığım veri tabanında bu ülke için tahmin edilen cari işlemler açığının Türkiye’den küçük  olması idi. Bu yazımda IMF veri tabanını 2002-2006 dönemi için kullanacağım.
IMF’nin veri tabanından söz konusu 7 ülkenin cari işlemler açıkları ile ilgili olarak derlediğim bilgiler Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere 2006 yılı verilerine göre Türkiye; ABD, İspanya, İngiltere, Fransa, İtalya  ve Avustralya’dan sonra dünyanın en fazla cari işlemler açığı veren yedinci ülkesidir.
Tablo 1 den görüldüğü üzere, Türkiye’den daha büyük cari işlemler açığı veren altı ülkeden ABD dünyanın en büyük ekonomisidir. Ulusal parası dolar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yerleşmiş bir uluslar arası ödeme aracıdır. Dünya ticaretinin önemli bir bölümü başta petrol olmak üzere bu para üzerinden yapılmaktadır. ABD, cari işlemler açığını bir yandan para basarak, diğer yandan da  cari işlemler fazlası veren Çin, Japonya, Singapur, Güney Kore ve OPEC ülkeleri ve diğer ülkelerin bu fazla kaynaklarını ABD borç kağıtlarına ve hisse senetlerine yatırması veya ABD de yatırım yapmaları ile finanse etmektedir. Dolayısı ile ABD’nin cari işlemler açığı kendisinden çok dünyanın sorunu olduğu için bu açığın finansmanına bütün ülkeler gönüllü ve aynı zamanda mecburen katılmaktadırlar. Zira ABD ekonomisinde çıkacak bir sorun diğer ülkeleri ciddi bir ekonomik krizin içine itecektir. İktisatçıların bildiği bir özdeyiş, “ABD nezle olursa Avrupa zatürree olur” u bu vesile ile hatırlamak uygun düşer. Siyasi açıdan dünya ölçeğindeki rakipleri Çin ve Rusya bile kaynak fazlalarını bu ülkede değerlendirmektedirler.
Yine Türkiye’den fazla cari işlemler açığı veren ülkelerden İspanya, İngiltere, Fransa ve İtalya Avrupa Birliğine tam üye ülkelerdir. Dolayısı ile bu ülkelerin cari işlemler açıkları, Avrupa Birliği çerçevesinde hareket eden sermaye yanında,  dolar gibi euro’ya yatırım yapan kaynak fazlasına sahip ülkelerce de finanse edilmektedir. Avrupa Birliği içinde Almanya ve Hollanda 2002-2006 döneminde çok büyük boyutta cari işlemler fazlası vererek Birlik içi finansmana çok ciddi katkıda bulunmuşlardır.
Türkiye’den daha fazla açık veren diğer ülke Avustralya ise, zengin maden ve mineral  yataklarına yatırım yapan ülkelerin getirdiği büyük ölçekli doğrudan sermaye kaynakları ile cari işlemler açığını kolayca finanse etmektedir.
Türkiye’nin önünde yer alan ülkelerin tamamı yabacı ülkelerde büyük boyutlu doğrudan yatırım yaptıkları için, cari işlemler açıklarının bir bölümü o ülkelerdeki şirketlerinin geliri ve karı olarak büyümektedir.
Görüldüğü üzere, Türkiye yukarıda sayılan özelliklerden hiçbirine sahip değildir. Süratle büyüyen cari işlemler açıklarını büyük ölçüde borçlanarak ve döviz cinsinden dünyada başka hiçbir ülkenin ödemediği düzeyde çok yüksek reel faiz ödeyerek finanse etmektedir. Continue reading ‘Dört Buçuk Yılın Ekonomik Bilançosu II’

Vaad eden değil, ona inanan bedeli öder

Seçim sürecinin başlaması ile birlikte siyasi partiler bol keseden, görünürde bedel istemeden, dağıtmaya başladılar. Dağıtımı yapanlar bunu nasıl finanse edecekleri ve bu finansmanın yükünü toplum içinde nasıl dağıtacakları konusunda suskunluğu tercih ediyorlar. Yıllardır kullanılan popülist söylemler, öznesi ve cümle yapısı değiştirilerek yeniden piyasaya sürülmektedir.
Yıllarca önce pazarlanmış olan, tütüne hükümet ne verirse ben “5,000 TL” daha fazla vereceğim söylemi, şimdi “fındığın fiyatı 8 YTL olacak” söylemine dönüşmüş durumda. Vaadler sadece bununla da bitmiyor! “mazot 1 YTL”ye inecek, “ÖSS kalkacak” ve benzeri söylemlerle listeler uzayıp gidiyor. Bütün bunlar politik bir tercihtir ve uygulanabilirler. Ancak bütün bu söylenenlerin birer maliyeti var. Bu maliyetler nasıl karşılanacak ve bu maliyetin finansman yükü kimin sırtına hangi oranda yüklenecek o açıkça  söylenmiyor. Bu söylemlerle yarışabilmek için de Hükümet, IMF’nin karşı çıkışına rağmen, bazı maddelerin KDV sini seçime 5 kala indirme yoluna gitti. Fındığın fiyatını 5 YTL olarak açıkladı.
Sizlerin de izleye geldiğiniz bu saptamalardan sonra şimdi bu duruma yönelik değerlendirmelerimi paylaşabilirim.
Fındığın fiyatının 8 YTL olabilmesi için şunlardan birinin veya bunların bir birleşiminin gerçekleşmesi gerekir; ya YTL’nin değerinin önemli ölçüde düşmesi, ya Türkiye’nin fındık üretiminin düşmesi ya da rakiplerindeki rekoltenin ciddi bir şekilde düşmesi veya Hükümet olacak partinin destekleme alımlarını yeniden başlatıp taban fiyat ilan etme yoluna gitmesi gerekir. Bu seçeneklerden sadece destekleme politikasına geri dönüş bir siyasi partinin kontrol edebileceği bir husustur. Diğerleri ise kontrolü dışındadır. O zaman yapılacak şey bir ürünün fiyatının ne olacağını söylemek yerine o fiyata hangi politikaların sonucu ulaşılacağını açıklamak olmalıydı. Böylece pamuk, tütün, pancar gibi diğer tarım ürünlerini üretenler de kendi ürünleri için nasıl bir politika izleneceğini öğrenebilirdi.
Geçmişte, destekleme politikası uygulanarak taban fiyatlarının yüksek tutulmasından küçük üretici değil büyük üretici yararlanmıştır. Kamu kaynaklarının çok büyük bölümü büyük üreticilere akarken küçük üreticiye kırıntılar düşmüştür. Bu nedenle  destekleme politikaları 1999-2000 yılında terk edilmiş ve yerine “gelir desteği” programı yaşama geçirilmiştir.  Böylece kamunun kaynaklarından sadece gelir düzeyi düşük küçük üreticinin yararlanması hedeflenmiştir. Ancak aradan geçen zaman içinde gelir desteğinden yararlanacak üreticinin tanımında yapılan değişikliklerle bu uygulamadan da büyük üreticinin yararlanma yolları açılmaya başlamıştır. Continue reading ‘Vaad eden değil, ona inanan bedeli öder’