Archive for the 'Siyaset' Category

Page 2 of 9

Neden TBMM Yerleşkesi Demir Parmaklıkla Çevrilmemeli!

Yazılı basında çıkan bir haberlerde, terör örgütünce, 17 Şubat 2016 günü Merasim Sokak’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin servis araçlarına bombalı saldırıda bulunulması üzerine, TBMM’nde güvenlik önlemlerinin artırılması için neler yapılması gerektiği konusunda bir toplantı düzenlendiği belirtilmiştir. Bu bağlamda alınacak diğer önlemlerin yanında, yerleşke bahçe duvarlarının, estetik bir mimari kullanılmak suretiyle, yüksek demir çitle çevrilmesine de karar verildiği basında yer almıştır[i].

Terörün arttığı bir ortamda, vatandaşların korunmasına yönelik önlemler alınırken, TBMM yerleşkesinin güvenliğini yükseltecek düzenlemelere gidilmesini doğal karşılamak gerekir. Ancak, bu önlemler çerçevesinde, TBMM yerleşkesinin çevresinin “estetik” bir düzenleme ile de olsa duvar ve demir parmaklıklarla çevrilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu benim kişisel düşüncem olduğu kadar, Cumhuriyet kurulurken, Devlet binalarının Bakanlıklar bölgesinde yerleştirilme planına baktığımda gözlemlediğim bir mimari mantığı ve felsefeyi de yansıtmaktadır. Bu mimari mantık ve felsefeyi iki görüntü serisi eşliğinde açıklamak istiyorum.

Birinci Görüntü

TBMM Yerleşkesine İçişleri Bakanlığının bulunduğu noktadan baktığınızda Görsel 1 deki görünümle karşılaşırsınız.

Görsel 1

fft22_mf2266290[1]

Görsel 1 caddeye kadar olan alanı kapsamasa bile İçişleri Bakanlığının önünden geçenler çok yakından bilirler ki, caddenin hemen yanındaki kaldırımdan sonra TBMM’nin ön bahçesi başlar. Bu ön bahçe, Yerleşke inşa edilip hizmete açıldığı günden beri, yaya kaldırımından ne bir demir parmaklıkla, ne bir bitkisel engelle, ne de bir çitle ayrılmamıştır ve ayrılması akla bile getirilmemiştir. TBMM’ne Çankaya ve Dikmen giriş kapıları arasındaki tüm bahçe doğal yapısı ve botanik güzelliği ile yaya kaldırımı ile bütünleşir. Bu kaldırımda iki kişinin yan yana yürümesi çok zor olmasına ve kaldırımla bahçe arasına hiçbir engel konulmamasına rağmen, benim bilebildiğim kadarı ile, bugüne kadar bu bahçeyi geçerek TBMM’ye girmek isteyen hiç kimse olmamıştır. Oldu ise de kimsenin aklına bir engel koymak düşüncesi gelmemiştir. Çankaya ve Dikmen kapıları arasındaki bu bahçenin engelsiz olarak yapılıp korunması, bana göre, çok anlamlı ve çok demokratik bir mesajı içermektedir. Ülke huzur ve barış içinde olduğu için bu bahçe bir engelle çevrilmemiştir. Seçtiğin ve yetki verdiğin vekillerin bu binada sana hizmet üretmektedirler, onlarla aranda hiçbir engel yoktur, onlara her an ulaşabilirsin! Bu durum, aynı zamanda TBMM Genel Kurul Salonu’nda yazılı “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” ilkesinin uygulamaya yansıtılmasıdır.

Başlangıçta basında yer aldığını yazdığım bilgiye göre, işte bu alanın “estetik” bir demir parmaklıkla kapatılması düşünülüyormuş. Bu alana estetiği ne denli zarif olursa olsun konulacak duvar ve/veya demir parmaklık, istenmese de vatandaşa; seçtiğin vekillerin kendilerini güvende hissedebilmek için bu engeli koydular ve artık senin seçtiklerine ulaşman da engellenmiştir mesajı verilmiş olacaktır.

Bu yerleşke, TBMM’nin kullandığı üçüncü ve son yerleşkedir. TBMM’nin daha önce kullandığı diğer iki yerleşkenin görüntüleri de Görsel 2, 3, 4 ve 5 de yer almaktadır.

Görsel 2

Atatürk, TBMM Binası, 1920

Kaynak: EBA.Gov.tr

1920 yılına ait görselden de açıkça görüldüğü üzere, ilk TBMM Binasının da çevresinde duvar, çit veya parmaklık benzeri koruma düzenlemesi yoktur ve Meclis, halk tarafından sevgiyle sarmalanmıştır. Bu bina 23 Nisan 1920 ile 15 Ekim 1924 arasında TBMM olarak kullanılmıştır. Görsel 3 de bu binanın 1954 tarihindeki görünümü yer almaktadır. Müze olan binanın kenarında küçük bir duvar vardır. Sanırım bu duvar, bina müze haline geldikten sonra inşa edilmiştir.

Continue reading ‘Neden TBMM Yerleşkesi Demir Parmaklıkla Çevrilmemeli!’

Seçim mi Dayatma mı? II

Yukarıdaki başlığı taşıyan ilk yazımı şu ifadelerle bitirmiştim; “Yukarıda da açıkladığım nedenlerle Cumhurbaşkanlığı adayı ile ilgili olarak CHP’ce izlenen süreçten ciddi olarak rahatsız oldum. Aklıma gelen önemli sorularımı yukarıda açıkladım. Bir seçim yapabilme olanağına sahip olabilme yerine dayatma ile karşılaşmış olmamdan kaynaklanan rahatsızlığıma rağmen, sandığa gidip, “çatı adayı”na isteksiz olarak oy vereceğim. Umarım aday belirleme yöntemine ve ilk turda katılımın düşük olma riskine yönelik endişelerimde haksız çıkarım.” Öncelikle ve samimiyetle belirtmeliyim ki, endişelerimde haksız çıkmadığım için pek üzülmedim. Zira görünen köy kılavuz istemiyordu. Diğer taraftan, 10 Ağustos 2014 ü izleyen günlerde ortaya çıkan bilgiler ve CHP yönetimince izlenen yaklaşımları gördükçe ve Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Yılmaz Özdil’in 13.8.2014 günü yayınlanan “Açtırma çatıyı söyletme kötüyü” başlıklı yazısında ileri sürülen iddiaları okuduktan sonra endişelerimin haklı çıkmasına sevinsem mi bilemedim. Çünkü seçim sonucu tercih ettiğim bir sonuç değildi. Seçim sonrasında ortaya dökülenler benim endişelerimin çok ötesinde bilgiler içeriyordu.  Özdil’in anılan yazısında yer alan hususlara yönelik yanıt olarak, CHP’den henüz (18 Ağustos 2014 günü itibariyle) bir açıklama gelmemesini de düşündürücü buluyorum.

Ortaya çıkan Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları ve bu sonuçlar üzerine yapılan açıklamalar ışığında, ilk yazımın son cümlesinde de söz verdiğim üzere, ek değerlendirmelerimi siz okurlarımla paylaşmak istiyorum. Seçim sonuçları ortaya çıkar çıkmaz, ilk ve en ağır eleştiriler, çoğu kez olduğu gibi, yazlıkçılar ile sandığa gitmeyen seçmenlere yönelik olarak yapıldı. Sandığa gitmeyen seçmenlere yönelik eleştiriler, bana göre, daima seçim için yanlış strateji belirleyen liderlerin bir hedef saptırma stratejisi olmuştur ve bu kez de hedef saptırma ısıtılıp yeniden toplumun önüne konulmak istenmiştir.

Yazlıkçılara ve Sandığa Gitmeyenlere Yönelik Eleştiriler Haklı mı?

Hemen bu soruya yanıt verme yerine, önce, kısaca bir benzetme yapmak için bir soru ile başlamak istiyorum; bir sanayici veya tüccar piyasanın talep etmediği bir ürünü, nasıl olsa beğenirler diye ısrarla ve inatla piyasaya sürerse sonuç ne olur? Çok büyük olasılıkla sanayici veya tüccar kendisi iflas etmekle kalmaz, kendisine kredi açanları da ciddi bir zarara sokar. Örneği biraz daha geliştirirsek, sanayici kendi üreteceği ürün yerine nasıl olsa kendi ürünümden daha yüksek kârla satarım diye kendi üretimini durdurup, ürün ithal ederek piyasaya sürer ve zararına ancak birkaç tane satıp iflas ederse doğru strateji mi izlemiş olur? İşini böyle yürüten sanayici veya tüccar, ürününü almadıkları için tüketiciyi suçlamakta ne kadar haklı olabilirler? Bana göre, o işadamı tüketiciyi suçlamakla sadece kendisini aldatmış olur. Bu örneklerle genel olarak politikanın ve özel olarak da cumhurbaşkanlığı seçimi arasında ne ilişki var sorusunu yöneltenler olabilir. Politika ile ticaret arasındaki benzerlik düşünüldüğünden çok daha fazladır. Siyasi Partiler satıcıdır, seçmenler alıcıdır. Siyasi Partiler ürün olarak seçildikleri taktirde ülkeyi nasıl yöneteceklerini ve seçmenin gönencini nasıl yükselteceklerini açıklayan parti
programlarını ve bu programı kimlerle uygulayacaklarını gösteren adayları ile “umut ve güven” pazarlarlar, seçmenler de kendisine sunulan “umut ve güven” paketleri arasında beğendiğini seçer, diğer bir deyişle satın alırlar. “Umut ve güven” paketi en çok satan da iktidar olma şansını elde eder. Hemen belirtmeliyim ki her ticari ilişkide olabileceği gibi politikada da hilelerle, reklamlarla satın alıcılar açık veya gizli olarak yanıltılabilir, yanıltılmaya çalışılabilir. Belleği kısa vadeli olan toplumlarda bu yanıltmalar birkaç kez üst üste de yinelenebilir. Dünya ve ülkemiz siyaset tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur. O nedenle, ABD Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln (1809-1865), ”Eğer vatandaşlarınızın güvenini bir defa yitirirseniz, onların güvenini ve saygısını asla yeniden kazanamazsınız. Doğrudur, bazen bütün insanları aldatabilirsiniz, bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz, ama bütün insanları her zaman aldatamazsınız.[1]” gözleminde bulunmuştur. Ancak Lincoln’ün gözlemi Ortadoğu ikliminde pek geçerli olmasa da, Türkiye’mizde zaman zaman geçerli olabiliyor. O nedenle, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde yanlış politika izleyenlerin, yazlıkçıları ve sandığa gitmeyenleri eleştirmek yerine aynaya bakıp, “ben onları neden sandığa getiremiyorum” sorusunu sormaları gerekir diye düşünüyorum. Continue reading ‘Seçim mi Dayatma mı? II’

Seçimle mi, Dayatmayla mı karşı karşıyayız?

CHP ve MHP Genel Başkanları Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik uzun, yoğun ve çok yorucu çalışmalarının sonucunda “çatı adayı”nı 16 Haziran 2014 günü açıkladılar ve partilerinin milletvekillerine imzalattıkları önergeler ile 29 Haziran 2014 günü aday gösterdiklerini TBMM Başkanı’na bildirdiler. CHP’den 21 milletvekilinin çatı aday önergesine imza atmadıkları açıklandı. İki Genel Başkan’ın “çatı aday”ını açıkladıkları o günden bugüne yer alan gelişmeler, “aday”ın iki partinin ortak adayı olmaktan çok, iki Genel Başkan’ın adayı olduğu görüntüsünü çok daha netleştirdi. Bu yazıda iki Genel Başkan’ın belirleyip partilerine, topluma sundukları ve nihayet resmen aday gösterdikleri isim ve o ismin özellikleri üzerinde iki nedenle durmayacağım. İlki, adayı tanımıyorum, yazılı ve görsel basından ve internet ortamından bilgi edinmeye çalışıyorum. İkincisi, bana göre, çatı adayı diye ortaya çıkılıp dolaşılması, arıyormuş görüntüsü verilmesi, belirlenen isimden çok daha fazla tartışılması gereken çok önemli bir konudur. İki muhalefet partisi CHP ve MHP siyasi tarihimizde çok sık ele geçmeyen büyük bir fırsatla karşı karşıya iken, bana göre bu fırsatı değerlendirmek yerine miras yedi gibi harcamayı seçmiş görünüyorlar. Zira, yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde, hepimizin yıllardır, yazabilen ve gösterebilen yazılı ve görsel basın kuruluşlarından izleyebildiğimiz ve öğrenebildiğimiz kadarı ile Hükümetin aldığı kararları, çıkardığı yasaları, uygulamaları ve toplumsal olaylardaki tutumları ile toplumun geniş kesiminde mutsuzluğa, endişeye, huzursuzluğa, tepkiye yol açtığı ve toplumun geniş kesimini ülke olarak nereye gidiyoruz sorusu ile karşı karşıya bıraktığı açık seçik gözlemlenmekteydi.

Hükümetin giderek, her geçen gün toplumun daha geniş kesimlerinde huzursuzluk, tepki ve endişelere neden olduğunu, gözlemlediğim yasal düzenlemeler, kararlar ve uygulamalardan benim dikkatimi çekenleri teker teker buraya sadece satırbaşları ile yazmaya kalksam sayfalarca yazmam gerekebilir ve yine de noksan olurdu. Öyle uzun bir listede dahi siz okurların birçok noksan bulmanız söz konusu olacaktı. O nedenle bildiğiniz, sıkıntısını çektiğiniz, endişe ettiğiniz, anımsadıkça tansiyonunuzun yükseldiği konuları sizlere tekrarlamayacağım. Toplumun geniş kesiminde nereye gidiyoruz endişesinin doğmasında, AKP Hükümeti’nin rakipsiz olarak on iki yıldır iktidarı elinde bulundurmasının, yazılı ve görsel basını çok geniş ölçüde denetlemesinin verdiği aşırı özgüvenle uzlaşmadan uzak duran ve birçok konuda kendi politik ve sosyal tercihlerini tüm topluma dayatmayı seçmesinin de çok önemli rolü ve katkısı olmuştur.

Benim anımsayabildiğim kadarı ile şimdiye kadar hiçbir muhalefet partisinin eline toplumun geniş kesimini huzursuz eden bir Hükümete karşı seçime girme fırsatı geçmemişti. Bu boyutta sorunlarla boğuşmak zorunda kalan bir iktidara karşı ele geçen ilk ve en önemli fırsat Mart 2014 deki yerel seçimler oldu. Ancak, CHP ve MHP yerel seçimlerde, toplumsal huzursuzluğu giderecek seçeneğin kendileri, önerdikleri programlar ve politikalar olduğunu yaygın seçmen kitlelerine anlatamamışlardır. Anlatabilmiş olsalardı yerel seçimlerde çok daha başarılı sonuçlar alırlar ve iktidar partisinin çok daha fazla yerel yönetimde seçimleri kaybetmesine neden olabilirlerdi. Hiçbir muhalefet partisi toplumda huzursuzluğa ve endişelere yol açan kararlar ve uygulamalar konusunda haftalık Grup toplantılarında, televizyonlarda ve seçim meydanlarında yoğun eleştiri yaptıkları savunmasını yapmasın. Zira o ortamlarda ulaşabildikleri seçmen sayısı toplam seçmen sayısının bir küsuratı olduğunu kendileri de çok iyi bilir. Yazılı ve görsel basının muhalefet partilerine ayıracakları alan ve sürenin alternatif maliyeti, alacakları reklamlara ayıracakları alan ve zaman dilimi ile reytingi yüksek seriler ve diğer yayınlara ayırmak zorunda oldukları sürelerdir. Reklamlar yayın organlarının temel gelir kaynağı ve reytingi yüksek diziler ve programlar da reklam pastasından alacakları payı belirleyen unsurlar olunca, yazılı ve görsel basın muhalefetin söylem ve açıklamalarına çok dar alan ve süre ayırırlar. Kaldı ki, muhalefetin haberlerine ayrılan alan, o haberlere ayrılan yerin fiziki konumu, süresi ve zaman dilimi iktidarın tepkisine yol açabileceği ve dolayısıyla yayın kuruluşlarının patron ve yöneticilerine bir bedel ödettirile bildiği de unutulmamalıdır. İşte bu olumsuzlukları aşabilmek için muhalefet partileri (televizyon pahalı bir erişim aracı olduğu için bir tarafa bırakalım) ülkenin seçmen potansiyeli yüksek yerleşim yerlerinden başlayarak radyo istasyonları kurup seçmeni bilgilendirme ve aydınlatma programları sunmalarını ne engellemiştir? Bu soruya doyurucu bir cevap verilebileceğini sanmıyorum. Bu radyolar kurulabilmiş olsa idi, dinleyenlere soru-cevap yöntemi ile aktif bir şekilde katılma fırsatı verilerek sordukları sorulara da parti yetkililerince doğrudan yanıt verilmesi sağlansa idi seçmene etkin bir erişim sağlanmış olurdu. Partilerin il ve ilçe teşkilatlarına parti okullarında yeterince eğitim vermenin yanında bu teşkilatlara Genel Merkez’de hazırlanmış paket programlar göndererek Teşkilatın ilçeler düzeyinde seçmene bilgi sunma yelpazesi de niçin genişletilememiştir? Bütün bunları gerçekleştirebilmek için önlerinde 12 yıl gibi çok uzun süre ve üstelik bu işleri yapabilecek kaynak olarak da Devlet Bütçesi’nden her yıl verilen parasal yardımlar vardı. Continue reading ‘Seçimle mi, Dayatmayla mı karşı karşıyayız?’

Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek

Aşağıda okuyacağınız metin Yeni Adana Gazetesi’nden sayın Ahmet Erdoğdu ile yapılan söyleşidir. Bu söyleşi, adı geçen gazetenin 14, 15 ve 16 Mayıs 2014 sayılarında üç bölüm halinde yayınlanmıştır.

Soru 1: Öncelikle bize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, geleceği bakımından ülkenin coğrafi açıdan karşılaştığı tehditlerin, fırsatların ve bugüne kadar katlandığı oldubittilerin ana hatlarıyla bir panoraması ile sorularımıza başlayalım.

Yanıt 1: Sayın Erdoğdu, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümran olduğu toprakların tarih içindeki bazı önemli özelliklerini özetle anımsamak, söyleşimizin kapsayacağı konuları sağlıklı değerlendirebilmekte yardımcı olacaktır. Ülkemiz ile birinci kuşak komşularımızın hükümranlığı altında bulunan topraklar en az 5 bin yıldır tarihin yarısına yakın bölümünün yazıldığı bir coğrafyadır. Coğrafyamız Sümer, Akkad, Asur, Babil, Hatti, Hitit, Pers, Yunan, Batı Roma, Doğu Roma, Arap, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının yanında Çarlık Rusya’sının sırayla ve belirli sürelerle hükümran olduğu ve birbirlerinin topraklarını fethettiği ve terk etmek zorunda kaldıkları bir İmparatorluklar coğrafyası olma ayrıcalığına ve mirasına sahiptir. Bu nedenle de ülkemizin bulunduğu coğrafya insanlık ortak kültür mirasının binlerce yıldır oluşageldiği toprak üstündeki ve halen toprak altındaki varlıkları ile bir tarih ve kültür müzesidir. Bu coğrafya aynı zamanda çok tanrılı bir inanç yapısından, tek Tanrılı üç dinin doğduğu ve geliştiği bir inanç verimliğine sahip topraklardır. Çok tanrıya inanıldığı dönemde bu coğrafyada birçok savaş olmasına karşın inanç nedeni ile hiç savaşa girilmemişti. Çok tanrıdan tek Tanrı inancına geçilmekle birlikte, her tek Tanrılı din kendi bünyesinde birçok mezhep ve her mezhep de kendi içinde birçok tarikat üretmiştir. Bu coğrafya tarih boyunca tek Tanrı’lı dinler arasında çekişme-çatışma ve savaşlar yaşadığı gibi, her tek Tanrı’lı dinin kendi içinde ortaya çıkarılan mezhep ve tarikatları arasında da çekişmeler ve hatta silahlı çatışmalar yaşanmıştır ve yaşamaya devam etmektedir. Bu coğrafyada hüküm sürmüş olan son İmparatorluklar (Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı) 1914-1918 dönemini kapsayan Birinci Dünya Savaşı sırasında (Rus Çarlığı) sonrasında (Osmanlı Devleti) tasfiye olmuştur. Bu tasfiyeler sonucu ortaya çıkan yeni devletler tasfiye edilen İmparatorluğun devamı niteliğinde gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Rusya’ya güven duymaktan uzak durmuşlardır. 20 inci yüzyılın başında 1904 yılında İngiliz jeopolitik uzmanı John Mackinder’in[1] ortaya attığı dünya egemenliğine erişim kuramı Avrupa ve Asya devletleri arasında güvensizliği beslediği gibi ülkelerin birbirine şüphe ile bakmalarına yol açmış ve sonucunda yeni bir dünya savaşına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası güvensizlik eriştiği boyutla uzun süren bir “Soğuk Savaş” dönemi yaşanmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş döneminin yoğun etkileri ülkemizin bulunduğu coğrafyada yaşanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan Sovyet İmparatorluğunun 1980 li yılların sonlarında kendisini tasfiye edip Rusya Federasyonu ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na dönüşmesi ile Soğuk Savaş dönemi gerginliği ve güvensizlik ortamı yumuşama ve güven inşa etme sürecine girmiştir. Ancak, 1977-1981 döneminde ABD Başkanlığı görevinde bulunan Jimmy Carter’in o dönemde Ulusal Güvenlik Danışmanlığını yapmış olan Zbigniew Brzezinski 1997 yılında yayınladığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası”[2] diye çevrilen ve Amerika’nın küresel üstünlüğünü sürdürebilmesi için gereksindiği jeostratejik bakışı anlatan kitabı ve ABD ve Avrupa Birliği’nin, Rusya Federasyonu dışında kalan Bağımsız Devletler Topluluğuna yönelik ekonomik ve politik yaklaşımları ülkemizin bulunduğu coğrafyada güvensizlikleri yeniden gündeme getirmeye başlamıştır.

Bu coğrafyanın diğer bir özelliği de sanayi devrimini yapamadığı için, bu devrimi yapan ülkelerin ham madde kaynağı ve pazarı olmak olmuştur. Bu coğrafya dünyanın en değerli enerji kaynakları olan petrol rezervlerinin en az yüzde 70 ine ve doğal gaz kaynaklarının da en az yüzde 40 ına sahip olmasıdır. Bu enerji kaynaklarının üretimi ve taşınması için bu coğrafyada 20 inci yüzyılın başından bu yana üstü açık veya kapalı savaşlar kesintisiz devam etmiştir.

İşte bu coğrafyanın bu özellikleri göz önüne alındığında, coğrafyanın tam merkezinde bulunan Türkiye Cumhuriyetinde akademisyenlerin, bürokratların, teknotratların, politikacıların ve devlet adamlarının “çok bilinmeyenli denklem çözme yetenekleri”nin, en az, süper güçlerin benzer görevlerinde bulunan kişilerin aynı konudaki yetenekleri kadar iyi olması gerekmektedir. Bu yeteneklerin gelişebilmesi için de sahip oldukları lâik eğitim sisteminin o ülkelerden çok daha kaliteli olması mutlak bir gerekliliktir. Bu sağlanamadığı sürece bu coğrafyada var olan devletler daima ne olduğunu anlamadan, Ukrayna ve Gürcistan’da yaşandığı gibi, “Renkli devrimler” ve Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de uygulandığı gibi  “Arap Baharı” oldubittileri ile karşılaşmaya devam edecek ve, doğal kaynakları yağmalanacaklardır. Ayrıca, katma değer yaratma güçlerini geliştiremedikleri için dış alıma dayalı tüketimlerini finanse etmek amacıyla kısa vadeli borca batacaklar ve sık sık ekonomik krizler içine düşeceklerdir. Continue reading ‘Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek’