Archive for the 'Siyaset' Category

Halkoylamalarında Sandığa Gitmeyen Seçmenlere Açık Mektup

TBMM 10 Ocak 2017 günü başladığı Anayasa değişikliklerini her gün sabahın erken saatlerine kadar toplantılarını sürdürerek nihayet 21 Ocak 2017 günü sabah karanlığında tamamlamış ve 339 oyla kabul edildikten sonra diğer formaliteler de tamamlanarak 16 Nisan 2017 günü halkoyuna sunulma aşamasına getirilmiştir. Halkoylamasına ilişkin takvimin işleyebilmesi için tamamlanması gereken işlemler de tamamlanmış ve oylama gününün gelmesi beklenmeye başlamıştır.

Geçmiş halkoylamalarında sandığa gidip kendi tercihini belirlemeyen, dolayısı ile fazla oyu alan tarafa bilerek veya bilmeyerek dolaylı destek olan bu seçmenlerimize bu mektubu yazmaya karar verdim. Bu yazımın son bölümünde aynı zamanda sandığa giden seçmenlerimize de bazı düşüncelerimi aktarmak istiyorum.

Halkoylamalarında sandığa gitmeyen seçmenler bu yazıyı okumaya başlamadan veya okuduktan sonra, 16 Nisan 2017 günü halkoylamasına konu olacak Anayasa değişikliğine ilişkin değerlendirmelerimi içeren “Halk Oylamasına Sunulan Anayasa Değişikliklerine İlişkin Düşünce ve Görüşlerim” başlıklı yazıma şu bağlantıdan erişebilirler; www.hikmetulugbay.com/?p=794

Böyle köklü ve kapsamlı bir yönetim/rejim değişikliğinin söz konusu olduğu durumda, kimsenin sandığa gitmeme gibi bir seçeneği, lüksü ve hakkı olamaz diye düşündüğüm için bu açık mektubu yazıyorum. O nedenle şimdiye kadar sandığa gitmekten pek hoşlanmayan siz seçmenlerimize açık bir mektup yazıp her birinizin oyunun, bir anlamda kapsamlı yönetim/rejim değişikliğinin oylanacağı son derece kritik halkoylamasında ülkemizin rejimini belirleme kararının alınmasında önemli rolünüz olduğunu anımsatmakta fayda gördüğüm düşüncesi ile bu ayrıntılı değerlendirmelerimi içeren yazıyı kaleme aldım.

Herkesin oy vermeden önce, kendisine şu önemli soruları mutlaka sorması gerekir diye düşünüyorum. Anayasa değişiklikleri yaşam geçtikten sonra, ülkemizde demokratik yaşam, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, düşünceyi ifade özgürlüğü, seçim güvenliğin daha iyi konuma mı yoksa daha kötü durumuma mı gelecek? Terörün sona ermesi, ülkede iç barış, bireysel güvenlik ve huzur, ulusal güvenlik ve yaşam koşullarının iyileşmesi mi yoksa kötüleşme mi olacak? Ayrıca, işe alınmada yansızlık, işsizliği azaltılması, eğitimin kalitesinin iyileşmesi ve ailelerin geçim sıkıntısı azalacak mı yoksa artacak mı? Bu sorulara verdiğiniz yanıta göre, şu soruyu da kendinize sormanız gerekebilir; bu halkoylaması ile önerilen değişiklikler uygulamaya girdikten sonra yukarıda saydığım sorunları çözmez, daha da kötü duruma taşırsa, oy verdiğim bu anayasa hükümlerinin ortadan kaldırılması için TBMM yeni bir teklifi görüşülebilir mi ve bu görüşme sonucunda yeni bir halkoylaması yapılarak bana oyumu değiştirme fırsatı verilebilir mi? Bu soruya verdiğiniz yanıt ne olursa olsun mutlaka sandığa gidip ülkenin, toplumun ve aile bireylerinizin demokratik lâik, sosyal hukuk devletindeki yaşamlarını sürdürmeleri için tercihinizi mutlaka belirtmeniz gerekmektedir.

Siz sandığa gitmekten uzak duragelen seçmenlere neden özel olarak açık mektup yazmak gereksinimini duyduğumu merak etmiş olabilirsiniz. Bunun yanıtını hemen vereyim ki, yazıyı sonuna kadar okuma gereksinimi duyasınız. Yazıyı okumaya devam ettiğinizde Tablo 1 den de göreceğiniz üzere, sizler toplam kayıtlı seçmen sayıları içinde yüzde 32.49 oranı ile 2007 halkoylamasına katılmayan seçmenlersiniz. Aynı şekilde 2010 halkoylamasındaki oranınız da yüzde 26.29 dır. Sonucu etkileme boyunuz bu denli yüksek olduğu için sizlere, ülkemizin bu kritik dönemecinde, mektup yazmamak hem sizlere saygısızlık hem de yurttaşlık görevimi yadsımak olurdu.

Sandığa gitmekten uzak duragelen seçmenler doğrusu sizlerin kim olduğunuz ve seçmen profilinizin ne olduğunu tam olarak bildiğimi sanmıyorum. Eğitiminizin, mesleklerinizin, sosyal yapınızda hangi sosyal katmanın daha ağırlıklı olduğunu da bilmiyorum. Ama toplumun tüm katmanlarını ve kültür yelpazesini farklı oranlarda içerdiğinizi tahmin edebiliyorum. Bunun yanında bildiğimi sandığım veya varsaydığım üç boyutunuz var, birincisi, politikada sizlerin düşüncenizi ve beklentilerinizi karşılayacak kimsenin olmadığını düşünüyorsunuz, galiba kendinizden başkasını da pek beğenmiyorsunuz ve ayrıca politikayı kendi düzeyinizin altında bulduğunuz veya apolitikleştiğiniz için politikada rol almayı da düşünmüyorsunuz veya belki haklı olarak sizlere aktif politikada görev alabilmek için fırsat verilmediğini düşünüyorsunuz. Belki de benim gibi düşünenlerin birer oyu neyi değiştirebilir ki diye düşünüyorsunuz. O nedenle de seçim ve halkoylaması sandığına gitmeyerek birçok kez Türkiye’nin kaderi üzerinde bilerek veya bilmeyerek çok önemli etkiler yarata geliyorsunuz. İkincisi, sizin gibi düşünenlerin birlikte oluşturabileceği potansiyel gücün farkında olmadığınız için sizler gibi düşünen ve davrananlarla birlikte ülkenin gidişinde aktif rol almak için pek çaba da harcamıyorsunuz. Üçüncüsü kesinlikle Adalet ve Kalkınma Partisi’ni bilinçli olarak destekleyen seçmenleri de değilsiniz. Çünkü o parti, seçmenlerini sandığa götürmede en başarılı parti olduğunu 15 yıldır kanıtlaya geldi. Ancak Tablo 1 de yer alan verilerden de gördüğünüz üzere bazı seçimlerde bir bölümünüz sandığa giderek bu Parti’ye de oy vermiş görünüyorsunuz. Umarım bu gözlemlerimle sizlere haksızlık etmemiş ve sizleri yanlış tanımamış ve tanıtmamışımdır. Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız peşinen özür dilerim.

Tanımlamaya çalıştığım bu özelliklerinizle ve sandığa gitmeme tutumunuzla Türkiye’nin kaderini olduğu kadar, kendi yaşam kalitenizi ve çocuklarınınız ile torunlarınızın yaşayacağı hukuki ortam üzerinde farkında olarak veya olmayarak yarata geldiğiniz etkileri ve riskleri sizlere özetle anlatmaya çalışacağım. Bu yazdıklarımın temel amacı sizleri eleştirmek değildir. Size sahip olduğunuz gücü açıkça göstermek ve önümüzdeki halkoylamasında sandığa gitmenizin yaşamsal önemini gösterebilmektir. Zira biraz sonra verilerden de göreceğiniz üzere sandığa gitmeme boyutunuz halkoylamalarında tavan yapmaktadır.

İlk olarak sizlere 1999-2015 döneminde yapılan tüm milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Anayasa değişikliğine ilişkin iki halkoylamasına ait oy kullanımlarını içeren bilgileri Tablo 1 de sunmak istiyorum. Ancak konumuz Ocak 2017 de yapılan son Anayasa değişikliklerinin halkoylamasına sunulması olduğu için Tablo 1 deki verilerden sadece halkoylamalarına ilişkin olanları değerlendirme yoluna gideceğim. Diğer seçimlerde sandığa gitmemenizin değerlendirmesini gelecek genel seçimler öncesinde yazmayı düşündüğüm yazıda ele alacağım.

Tablo 1

2002-2016 döneminde yapılan milletvekili seçimleri, halkoylamaları ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılımları

 

 

 

Seçim

 

 

Toplam

seçmen

sayısı

 

Toplam

Oy kullanan

seçmen

 

Sandığa

Gitmeyen

Seçmen

Ve (%)

Geçersiz

oy kullanan

seçmen

ve (%)

18.04.1999

TBMM

37,495,217 32,656,070 4,839,147

(12.91)

1,536,828

(4.10)

9.11.2002

TBMM

41,407,027 32,768,161 8,638,866 (20.86) 1,239,378

(2.99)

30.07.2007

TBMM

42,799,303 36,056,293 6,743,010

(15.75)

1,006,602

(2.35)

21.10.2007

Halkoylaması

42,690,252 28,819,319 13,870,933

(32.49)

651,658

(1.53)

7.05.2010

Halkoylaması

52,051,828 38,369,099 13,682,729

(26.29)

725,062

(1.39)

22.06.2011

TBMM

52,806,322 43,914,948 8,891,374

(16.84)

973,185

(1.84)

10.08.2014

C. Başkanlığı

55,692,841 41,283,627 14,409,214

(25.87)

737,716

(1.32)

7.06.2015

TBMM

56,608,817 47,507,467 9,101,350

(16.08)

1,344,224

(2.37)

1.11.2015

TBMM

56,949,009 48,537,695 8,411,314

(14.77)

697,464

(1.22)

Kaynak: Yüksek Seçim Kurulu web sayfası Seçim İstatistikleri tablolarından alınan rakamlarla düzenlenmiştir.

2007 Anayasa Değişikliği Halkoylaması

Bu Anayasa değişikliğine yol açan gelişme, 16 Mayıs 2007 günü 7 yıllık görev süresi sona erecek olan 10 ncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yerine 11 inci Cumhurbaşkanı seçim işlemlerine Anayasa’nın 102 maddesinde belirlenen takvime uygun olarak başlanmıştı. Bu seçim sürecinde AKP adayı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den başka aynı Parti’nin Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay da adaylığını koymuştu. Ancak Ersönmez Yarbay ilk tur oylamasından önce adaylıktan çekildi. Böylece seçime “tek aday” ile başlandı.

Bu noktada okurlar dilerse, bu seçimlerle ilgili diğer konular yanında “seçim kavramını” da değerlendirdiğim ve 8 Temmuz 2007 tarihinde yayınladığım “Cumhurbaşkanlığı Seçim Tartışmalarında Gözden Kaçanlar” başlıklı yazıma dileyen okur www.hikmetulugbay.com/?p=45 bağlantısından erişip okuyabilir.

Bu noktada küçük bir parantez açmak isterim. 27 Nisan 2007 günü yapılan tek adaylı 1 inci Tur oylamaya o tarihte TBMM de olan 541 milletvekilinden sadece 357 sinin katılıp oy kullanması nedeni ile Anayasa’nın 102 maddesindeki “yeter sayı” tartışması gündeme gelmiştir. Bu tartışmalar sırasında AKP sözcüleri bu yeter sayı konusunun daha önce seçilmiş olan Cumhurbaşkanları seçim sürecinde gündeme gelmediği ve uygulanmadığı savını ileri sürmüşlerdir. Bu tartışmalar sonucunda 1 inci turda yeter sayı bulunmadığı için tur oylamasının iptali CHP tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmüştür. Anayasa Mahkemesi’nin oylamayı iptal etmesi üzerine, TBMM, 31 Mayıs 2007 günü Cumhurbaşkanının halkoylaması ile seçilmesi ve görev süresinin 5 yıla indirilmesi ve tekrar seçilebilmesini de içeren küçük kapsamlı Anayasa Değişikliğini kabul etmiştir. Bu kanun 16 Haziran 2007 günü Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Yayınlanan kanunun “GEÇİCİ MADDE 19- On birinci Cumhurbaşkanı seçiminin ilk tur oylaması, bu Kanunun Resmi Gazetede yayımını takip eden kırkıncı günden sonraki ilk Pazar günü, ikinci tur oylaması ise ilk tur oylamayı takip eden ikinci Pazar günü yapılır.” hükmünü içermekteydi. Bu arada 367 yeter sayısının diğer cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uygulanmadığı savına karşı da yine yukarıda erişim adresini verdiğim yazıma bakılabilir.

Bu gelişmeler yer alırken, AKP, TBMM’ne 24 Haziran günü erken seçime gitme önerisini getirmiştir. Yüksek Seçim Kurulu’nun gerekli hazırlıkların yapılabilmesi için zamana gerek olduğu uyarısı üzerine tarih ertelendi ve erken seçim 30 Temmuz 2007 tarihinde yapıldı.

30 Temmuz 2007 seçimleri sonucunda AKP341, CHP 112, MHP 70 ve Bağımsızlar 26 milletvekilliği kazandılar.

Seçim sonrasında TBMM ilk toplantısını 4 Ağustos 2007 günü yaptı ve 9 Ağustos 2007 günü de Meclis Başkanı’nı seçti. O sırada 10 ncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yeni Cumhurbaşkanı henüz seçilmediği için görevine devam etmekte idi. Diğer bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı boşluğu yaşamıyordu. Anımsayın biraz önce de yazdığım gibi TBMM 31 Mayıs 2007 günü Cumhurbaşkanı seçiminin halkoylaması ile yapılmasını öngören bir 5678 sayılı yasa ile Anayasa değişikliğini kabul edip kanunlaştırmıştır. Bu kanunun yukarıya alıntıladığım Geçici 19 uncu maddesinde de 11 inci Cumhurbaşkanının seçimine ilişkin halkoylaması takvimini de belirlemişti. Bu Anayasa değişikliğinin halkoylamasına sunulmasına ve 11 inci Cumhurbaşkanının seçilmesine ilişkin takvime ilişkin süreç te başlamıştı. İşte bu ortamda TBMM, Cumhurbaşkanı seçiminin halkoylaması ile yapılmasına ilişkin 5678 sayılı yasayı iptal etmeksizin Cumhurbaşkanı seçim sürecini başlattı. Abdullah Gül’ün 11 inci Cumhurbaşkanı seçildiği bu seçim sürecindeki 3 tur oylamalara ilişkin veriler Tablo 2 de yer almaktadır. Continue reading ‘Halkoylamalarında Sandığa Gitmeyen Seçmenlere Açık Mektup’

Halk Oylamasına Sunulan Anayasa Değişikliklerine İlişkin Düşünce ve Görüşlerim

TBMM 10 Ocak 2017 günü başladığı Anayasa değişikliklerini her gün sabahın erken saatlerine kadar toplantılarını sürdürerek nihayet 21 Ocak 2017 günü sabah karanlığında tamamlamış ve 339 oyla kabul ederek halkoyuna sunulma aşamasına getirmiştir. Halkoylamasına ilişkin takvimin işleyebilmesi için tamamlanması gereken işlemler de başlamıştır. TBMM gecenin gündüze karışması suretiyle acele ile ve içeriğinin yeterince tartışılması yapılmadan 21 Ocak 2017 günü çıkarılan yasa metni 20 gün gibi uzun süre TBMM de bekletildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından ancak 10 Şubat 2017 günü onaylanmış ve 11 Şubat 2017 Resmi Gazetede yayınlanarak halkoylaması sürecine girilmiştir. Buna göre, halk oylaması 16 Nisan 2017 Pazar günü yapılacaktır. Madem, TBMM den çıkan değişiklik metni 10 Şubat 2017 günü onaylanacak ve halkoylaması da 16 Nisan 2017 günü yapılacaktı, o zaman Anayasa değişikliğine ilişkin teklifinin içeriği neden TBMM’de yeterince tartışılmamıştır, sorusunun anlamlı bir yanıtının topluma açıklanmış bir metnine ben ulaşamadım. Bilmiyorum sizler ulaşabildiniz mi?

Halkoylamasına sunulacak Anayasa Değişikliklerine ilişkin düzenlemelerin TBMM’nde kabul edilen Cumhurbaşkanınca onanan ve 11 Şubat 2017 tarih ve 29976 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan metninde yer alan ve önemli gördüğüm maddelerine ilişkin görüş ve değerlendirmelerimi aşağıda okurların bilgilerine sunuyorum. Sunuşumu başlıklar haline vermemin nedeni okuma kolaylığı sağlamak ve okura ilgilendiği değişiklikleri öncelikle okuyabilme olanağını vermektir.

1982 Anayasa metninde birçok Türkçe yazılım (imlâ) hatası vardı, Anayasa birçok kez değiştirildi ancak yazılım hataları aynen sürdürüle geldi

Kurucu Meclis tarafından 18.10.1982 tarihinde kabul edilen ve 7.11.1982 tarihinde Halkoylaması ile onaylanan Anayasa metninde; sayıların yazılışları (beşyüzelli), kesin hesap (kesinhesap), antlaşma (andlaşma), baş gösterme (başgösterme), göz önüne (gözönüne), Sayıştay’ca (Sayıştayca), başsavcı vekili (başsavcıvekili) ve Danıştay’a (Danıştaya) gibi sözcüklerin yazımında hatalar yer almaktaydı. O tarihten bu yana, yoğun olarak askeri cunta anayasası denilerek eleştirilere hedef olan Anayasa’da 18 defa değişiklik yapılma yoluna gidilmiştir. Anayasa’nın birçok maddesi değiştirilmiştir, ancak değiştirilen maddelerdeki yazılım hataları aynen korunmuştur.

Halkoylamasına sunulmuş bulunan değişiklik metninde de 1982 den beri değiştirilemeyen yazılım hataları aynen varlığını sürdürmektedir. Sanki 1982 Anayasa’sının yazılım hatalarının dokunulmazlığı özenle korunmak istenmektedir. Teklif metnindeki bu yazılım hataları Anayasa Komisyonu görüşmelerinde, TBMM Genel Kurul Görüşmelerinde ve Resmi Gazetede yayınlanan metinde aynen kalmıştır. Bu yazılım hatalarının öncelikle değişiklik teklifini veren AKP’nin milletvekillerince, sonra teklifi okuyup imzalayan AKP ve MHP milletvekillerince, daha sonra da AKP ve MHP’nin yönetim kadrolarınca fark edilip, teklif TBMM Başkanlığına sunulmadan düzeltilmesi gerekirdi. Bu aşamalarda yeterli hassas inceleme yapılmadan teklifin TBMM Başkanlığına gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda TBMM Kanunlar Kararlar Dairesi Başkanlığı teklif metnini hukuki içeriği, hukuk dili ve Türkçe bakımından inceleyip gözlemlediği yanlışlar konusunda TBMM Başkanını uyarmaları gerekirdi. Bütün bunlar yapılmadığı gibi gerek Anayasa Komisyonu ve Gerek Genel Kurul müzakerelerinde de gerekli uyarıların yapılmadığı, yapıldı ise de dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu yazılım yanlışlarını maddeler itibariyle ve Resmi Gazetede yayınlanan metni esas alarak Tablo 1 de yer veriyorum.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere sayıların yazılışları, kesin hesap, antlaşma, baş gösterme, Sayıştay ve Danıştay gibi kurumları belirleyen sözcüklere ekler yazılım kurallarına aykırı olarak yazılmıştır.

Tablo 1

Anayasa Değişikliği Metnindeki yazılım hataları

11 Şubat 2017 tarih ve 29976 Sayılı Resmî Gazetede yayınlanan metin

Madde Yazılım hatası İmlâ Kılavuzu
Madde 2- Milletvekili sayısı “beşyüzelli”, “altıyüz” beş yüz elli ve altı yüz
Madde 3- Seçilme yaşı “yirmibeş”, “onsekiz” yirmi beş ve on sekiz
Madde 5- TBMM’nin görev ve yetkileri kesinhesap, andlaşmaları kesin hesap ve antlaşmaları
Madde 8- Cumhur-başkanının yetkileri andlaşmaları antlaşmaları
Madde 12- Olağanüstü hal yönetimi Başgöstermesi, onyedinci baş göstermesi, on yedinci
Madde 14- Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç on üç
Madde 15- A. Bütçe ve kesinhesap Kesinhesap, yetmişbeş, ellibeş, yirmibeş, kesinhesap, kesinhesap, Sayıştayca kesin hesap, yetmiş beş, elli beş, yirmi beş, kesin hesap, Sayıştay’ca
Madde 16- 2709 sayılı kanun Anamuhalefet, onyedi, onbeş ana muhalefet, on yedi, on beş
Madde 17- 2707 sayılı kanuna eklemeler Danıştaya Danıştay’a

 

Fakat bu kez değişiklik metni, 1982 Anayasa’sına yeni yazılım hatası da eklemiştir. Tablo 1 de Madde 2 ve Madde 3 de yer alan yazılım hatalı sayılar ayrıca tırnak içine (“”)alınmıştır. 1982 Anayasa’sında tırnak içine alınmış sözcük veya sözcükler yoktur. Türk Dil Kurumu’nun 1996 Basımı İmlâ Kılavuzu’nda tırnak işaretinin açıklaması şöyledir: “Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır.[1]” Tablo 1 de yer alan yazılım hatalı sözcükleri sadece dipnottaki Kılavuz’dan kontrol etmedim, ayrıca Türk Dil Kurumu’nun web sitesindeki elektronik ortamdaki Sözlük dosyasından da kontrol ettim.

Burada hemen bir noktaya açıklık getirmeliyim. Anayasa metninde ve değişikliklerindeki yazılım hatalarını saptamak için Türk Dili uzmanı olmak ve İmlâ Kılavuzu’na sözcük ve sözcük bakmaya gerek yok. Bu metinleri bilgisayarınıza indirdiğinizde, bilgisayarda yüklü bulunan yazılım programı, bu sözcüklerin altına hemen kırmızı çizgi çekiyor. Dolayısı ile bu metinler daha yazılırken taslak halinde iken bile bu hataları hemen görüp düzeltmek mümkündü. Ayrıca, bilgisayardaki söz konusu program, düşük cümlelerin altına da yeşil çizgi çekiyor. Gerek 1982 ve gerek 2017 değişikliğindeki düşük cümleler konusuna girmeyeceğim dileyen okur anılan metinleri bilgisayarına indirir ve kendi gözlemini yapar.

Hukuk Fakültelerinde okuyan öğrenciler Anayasa Hukuku dersini öğreten akademisyenlere “ülkemiz hukukunun temel belgesinde bu kadar çok yazılım hatası ve cümle düşüklüğü bulunmasını ve maddelerde bu kadar çok değişiklik yapılmasına rağmen yazılım hatalarının korunmasını nasıl açıklıyorsunuz” sorusunu yönetse ne cevap verirler acaba? Soruyu sizler yanıtlayın.

Bu gözlemlerden sonra şimdi de 16 Nisan 2017 günü halkoylamasına konu olacak madde metinleri üzerindeki değerlendirmelerime geçebilirim.

Yargı Yetkisi Maddesine “ve tarafsız” sözcüklerinin eklenmesi

İlk değişiklik önerisi, Anayasa’nın Yargı Yetkisini düzenleyen maddesine yöneliktir. Anayasa’daki mevcut madde hükmü şudur: “MADDE 9.Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” Bu maddeye “bağımsız” sözcüğünden sonra “ve tarafsız” sözcükleri eklenecektir. Halen yürürlükte olan Anayasa’nın 138 inci maddesi Mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin hükümleri içermektedir. 139 uncu madde ise Hakimlerin ve Savcıların Teminatına ilişkindir. 141 inci madde ise Duruşmaların Açık ve Kararların Gerekçeli Olması ilkesini içermektedir. Ayrıca, Mahkemelerin kararlarına itiraz edilebildiği gibi Yargıtay’da temyiz edilebilmektedir. Bütün bu düzenlemeler yargının bağımsız olması kadar tarafsız olmasına da yöneliktir. Bütün bu süreç mahkemelerin tarafsızlığını sağlayamıyorsa 9 uncu maddeye eklenecek “ve tarafsız” sözcükleri tarafsızlığı nasıl sağlayabilir? Hâkim ve Savcıların atanmasını, görev yerlerinin değiştirilmesini ve görevden alınabilmesine, özlük haklarına ilişkin yasal düzenlemeler mahkemelerin bağımsız olması kadar tarafsız olmasını da belirleyen temel kurallardır. Bu konularda yapılan yasal düzenlemeler bu tarafsızlığı sağlayamadığı sürece 9 uncu maddeye eklenecek ifade bana göre tüm değişiklikler için eklenmiş tatlandırıcı bir düzenleme olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Milletvekili sayısının 550 den 600 e çıkarılması

İkinci değişiklik Anayasa’nın, “MADDE 75. – (Değişik: 17.5.1987 – 3361/2 md; 23.7.1995 – 4121/8 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beş yüz elli milletvekilinden oluşur.” Maddesindeki 550 sayısını 600 e çıkarmakta ve bu sayılar yukarıda değindiğim yazılım hataları ile sözcüklerle ifade edilmektedir. TBMM’nde görev yapacak milletvekili sayısının 550 den 600 e çıkarılması en önemli etkisi değişiklik kanununun 10 uncu maddesi ile değiştirilen ve Cumhurbaşkanı yardımcıları ile Bakanlar hakkında verilecek soruşturma önergelerinin işleme alınmasına ve yüce divana sevk kararının alınmasına ilişkin gerekli karar sayılarını daha yüksek düzeye çıkaracaktır. Bunun sonucu 550 milletvekilinin olduğu mecliste başbakan ve bakanlar için soruşturma önergesi 55 milletvekili tarafından verilip işleme alınırken, 106 inci maddede bu sayı Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için soruşturma önergesini imzalayacakların sayısını, 600 milletvekilli bir Meclis’te, 301 milletvekilinin imzasına çıkarmaktadır. Bu ise TBMM’nin Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların icraatları nedeniyle soruşturma yöntemi ile denetleyebilmesini çok zor bir duruma getirecektir. Soruşturma sonucu Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan için kurulacak Komisyon Yüce Divan’a sevk edilme önerisini getirirse, bu kararın alınabilmesi 550 milletvekilinin olduğu Mecliste 276 milletvekilinin kabul oyu ile sağlanabilecekken, Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde Yüce Divan’a sevk kararı 360 milletvekilinin oyu ile alabilecektir. Cumhurbaşkanı için bu karar sayıları 301 ve 400 e çıkmış olacaktır.

Milletvekili seçilme yaşının 25 ten, 18 e indirilmesi

Üçüncü değişiklik Anayasa’nın milletvekili seçilme yeterliliğini belirleyen maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında değişiklik yapmaktadır. Anılan maddenin birinci fıkrası halen şöyledir: “MADDE 76. – (Değişik : 13.10.2006 – 5551/1 md.) Yirmi beş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.” Burada belirlenmiş olan 25 yaşın, 18 yaşa indirilmesi önerilmektedir. Bu bana göre, bu düzenleme değişiklikleri süsleme maddelerinden birisidir. 2011 yılında TBMM’ye seçilen en genç milletvekilinin yaşı 27 dir[2]. Haziran 2015 de seçilen en genç 6 milletvekilinin yaşlara dağılımı şöyledir; 26 yaş 1 kişi, 27 yaş 1 kişi, 28 yaş 2 kişi ve 29 yaş 2 kişidir[3]. Milletvekili seçilme yaşının 18 yaşın bitmesine indirilmesinden yararlanabilecek kişilerin sayısının gelecek seçimlerde en iyimser tahminle bir iki kişiyi aşmayacağı açıktır. TÜİK’in 2013 İstatistik Yıllığına göre, ülkemizdeki 18-24 yaş aralığındaki nüfusu 8 milyon kişinin üzerindedir. Gelecek ilk milletvekili seçimlerinde 18-24 yaş arası 8 milletvekili seçilse, şans milyonda birdir. 1 milletvekili seçilse şans 8 milyonda birdir. Bu şanslılar kimler olabilir acaba? Dolayısı ile seçilme yaşının 18 e indirilmesinin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve demokrasinin gelişip güçlenmesine ve TBMM’de yapılacak tartışmaların niteliğine bir katkısının olmayacağını düşündüğüm için de bu değişiklik fıkrasını süsleyici bir düzenleme olarak görmekteyim.

Aynı maddenin mevcut ikinci fıkrası şöyledir: “ (Değişik : 27.12.2002 – 4777/1 md.) En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler.”

Değişiklik önerisi, bu fıkrada altı çizili ve vurgulanmış olan yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar” ifadesinin “askerlikle ilişiği olanlar” şeklini almasını öngörmektedir.

Halen yürürlükte olan fıkrada ifade edilen “yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar”ın milletvekili seçilemeyeceğine ilişkin düzenleme net, kolayca anlaşılır ve sorunsuz uygulanabilir bir ifadedir. Diğer bir deyişle, askerlik yükümlülüğünü yerine getirmemiş erkek vatandaşlar diğer şartları karşılamış olsalar bile milletvekili seçilemeyeceklerdir. Yanlış anlamaya ve yoruma gerek yoktur. Yapılan “askerlikle ilişiği olanlar” ifadesi değişikliği ise durumu karmaşık ve sorunlu hale getirmektedir. Halen yürürlükte olan 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun 2 inci maddesi şu hükmü taşımaktadır; “Madde 2 – (Değişik: 22/1/2015 – 6586/12 md.) Askerlik çağı her erkeğin nüfus kayıtlarında yazılı olan yaşına göredir ve yirmi yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününden başlayarak kırk bir yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününde bitmek üzere en çok yirmi bir yıl sürer.

Bu süre, Genelkurmay Başkanlığının göstereceği lüzum, Millî Savunma Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla beş yıla kadar uzatılabilir veya kısaltılabilir.”

Askerlik Yasanın ilgili maddesi de askerlik çağına ilişkin süreyi de şöyle tanımlamıştır; “Madde 3 – Askerlik çağı, yoklama devri, muvazzaflık ve yedek olmak üzere üç devreye ayrılır.”

Askerlik Yasasının bu maddelerine göre erkek vatandaşlar 20 yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününden 41 yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününe kadar askerlik çağındadır. Diğer bir deyişle askerlikle ilişiği olan kişilerdir. Dolayısı ile 18 yaşını bitiren erkekler bir yıl içinde askerlik çağına girmiş olacaklardır. Bu kişilerin askerlikle ilişkilerinin kesilmesi ise aynı yasanın 14 üncü maddesinde düzenlemiştir. Anılan maddenin konumuzla doğrudan ilgili hükümleri şöyledir. “Madde 14 – (Değişik: 22/5/2012 – 6318/4 md.) Yükümlülerin sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları, öğrenim durumları, meslekleri ve niteliklerinin belirlenmesi işlemine yoklama denir.

Askerlik çağına gireceklerin kimlik bilgileri İçişleri Bakanlığınca her yıl ekim ayında Millî Savunma Bakanlığına bildirilir.

Askerlik çağına girenler ile bunlarla işleme tabi olanların yoklaması, her yıl 1 Ocak günü başlar ve o yıl askerlik çağına giren doğumluların silahaltına alınacağı ilk celp ve sevk tarihinin bitimine kadar devam eder.

(Değişik dördüncü fıkra: 3/10/2016-KHK-676/48 md.) Yükümlülerin sağlık muayeneleri Türk Silahlı Kuvvetleri sağlık yeteneğine ilişkin yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre yapılır. Bu muayeneler, askerlik şubesinin bulunduğu yerde öncelikle varsa kayıtlı olduğu aile hekimi tarafından, yoksa en yakın resmi sivil sağlık kuruluşunda tek tabip tarafından yapılır. Aile hekimlerince veya resmi sağlık kuruluşunca hakkında karar verilmeyenler Sağlık Bakanlığınca belirlenen en yakın yetkili sağlık kurullarına sevk edilir.

(Değişik beşinci fıkra: 3/10/2016-KHK-676/48 md.) Yükümlüler hakkında ertesi yıla bırakma, sevk geciktirmesi veya askerliğe elverişli değildir kararlı sağlık raporlarını tanzim etmeye yetkili makam, Sağlık Bakanlığınca belirlenen yetkili sağlık kuruluşu sağlık kuruludur. …

Geçici sağlık kurulunca karar verilemeyen yükümlüler askerlik şubelerince Sağlık Bakanlığınca belirlenen en yakın yetkili sağlık kurullarına sevk edilirler.

Yoklama döneminde düzenlenen her türlü sağlık kurulu raporu, Millî Savunma Bakanlığının onayını müteakip kesinleşir.

Askere sevk edileceklerin sınıflandırma işlemleri, Millî Savunma Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre yapılır.”

Görüldüğü üzere, bir erkek vatandaşın askerlikle ilişkisi bütün bu aşamalarda vardır. Dolayısı ile bu maddeye göre, bir erkek vatandaşın askerlikle ilişkisinin kesilmesi, ancak, tanımlanan sağlık muayenesi sonucunda askerliğe elverişli olmadıklarının belirlenmesi, askerlik görevlerini bitirmiş olmaları veya aynı kanunun bedelli askerliği düzenleyen maddelerindeki yükümlülükleri yerine getirmiş olmaları halinde mümkün olacaktır.

Bu durumda, halkoylamasına sunulan bu değişiklikle, bana göre, bir sorun çözülmüş olmamakta, sorunsuz mevcut hüküm sorunlu hale dönüştürülmektedir. Zira, adayların listeleri Yüksek Seçim Kurulu’na verildiğinde askerliğini henüz yapmamış olanlarla ilgili iddialar gündeme getirilecek ve Yüksek Seçim Kurulu’na itirazlar ileri sürülecektir. Bu tür bildirimler, YSK’yı çalışamaz konuma bile getirebilir. Bugüne değin yaşanmayan sorunlar her seçim öncesinde yaşanır hale gelecektir.

Milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı gün yapılması

Milletvekili seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı gün yapılacağına ilişkin değişiklik üzerinde burada ayrıca durmayacağım. Konuyu, Cumhurbaşkanı’nın partili olmasına izin veren maddeyi değerlendirirken ele alacağım.

Yedek Milletvekilliği (Anayasa Komisyonu Görüşmeleri sırasında çıkarıldı)

İlk teklifte bulunmasına rağmen TBMM’deki görüşmelerde değişiklik metninden çıkarılan “yedek milletvekilliği” üzerinde kısaca durmak istiyorum. Okurlar oylanacak metinden çıkarılmış, neden üzerinde durup sözü uzatıyorsunuz diyebilirler. Ancak bu düzenleme hazırlanan Anayasa değişiklik önerilerinin yeterince tartışılmadan ve uzman hukukçuların tartışmasına izin verilmeden getirilmesinin sakıncalarını ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu düzenleme, tartışmalarda ileri sürülen ve milletvekili adaylarının can güvenliğine değin uzanan endişeler nedeni ile metinden çıkarılmasa idi, Parlamenter demokrasinin tansiyon ölçmesini sağlayan ara seçim mekanizmasına da son verilmiş olacaktı.

TBMM’nin görev ve yetkilerinin bir kısmının Cumhurbaşkanına geçmesi

Anayasa değişikliği için halkoylamasına sunulacak metnin 6 ıncı maddesi ile, TBMM’nin görev ve yetkilerini düzenleyen 87 inci maddesinde çok köklü bir değişiklik yapılmaktadır. Halen yürürlükte olan 87 inci maddenin metni şöyledir. “II. Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri A. Genel olarak MADDE 87. – (Değişik: 3.10.2001-4709/28 md., 7.5.2004-5170/6 md.)Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir. ”

Halkoylamasına sunulacak değişiklikle, metindeki altı çizili ve vurgulu bölüm TBMM’nin görev ve yetkileri içinden çıkarılmaktadır. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin yeni düzenlemeyi incelerken göreceğimiz üzere, Başbakanlık görevi ortadan kaldırılmakta ve ona ait tüm görev ve yetkiler de Cumhurbaşkanına geçmektedir. Bu ifadenin Anayasa metninden çıkarılması ile demokratik gelenek ve yapılanmamıza çok köklü ve sorunlara yol açabileceğini düşündüğüm değişiklikler getirilmektedir. Hükümetlerin TBMM’de ilk denetimi, kurulan Hükümet’in programını TBMM’de okuduktan sonra yapılan güven oylaması ile başlar. Cumhurbaşkanı tarafından kurulacak hükümetler TBMM’de Hükümet Programını okumayacakları gibi güvenoyu da istemeyeceklerdir. Kaldırılan bu hüküm ile hükümetlerin ve bakanların, TBMM’de “Soruşturma” ve “Gensoru” gibi denetimi ileride ilgili maddesinde de değerlendirileceği üzere hemen hemen imkânsız duruma gelmektedir. Continue reading ‘Halk Oylamasına Sunulan Anayasa Değişikliklerine İlişkin Düşünce ve Görüşlerim’

Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak

Amerikalı gazeteci Thomas L. Friedman, “Petropolitiğin İlk Yasası” başlığı ile, 2006 yılı ortalarında yayınladığı makalesine şu cümle ile başlamıştır: “İran’ın Cumhurbaşkan’ı Soykırım’ı inkâr etmekte, Hugo Chavez Batılı Liderlere cehenneme gidin demekte, Vladimir Putin ise fırsatı ele geçirmiş. Neden? Hepsi de, petrol fiyatları ile özgürlüğe giden yolun daima ters yönde ilişkisi olduğunu biliyorlar. Bu, Petropolitiğin İlk Yasası ve yaşadığımız çağı anlatacak temel önermedir[1].” Bu söylemler dile getirildiği 2006 yılında yıllık ortalama olarak ham petrol fiyatları 61 dolar düzeyinde idi ve 2012 yılındaki yıllık ortalama 109 dolar düzeyi hayal bile edilmiyordu.

Petrol üretimi ve fiyatları, düşse de artsa da, mutlaka bazı ülkelere ciddi boyutta ekonomik zarar veren stratejik bir silah olagelmiştir. Bu silahı tek başına kullanabilme yeteneğine sahip başta ABD olmak üzere Suudi Arabistan ve Rusya gibi sadece birkaç ülke vardır. Bu silah şimdiye kadar birkaç kez kullanıldı. Ancak, bunlardan hiç biri, bugün sergilenmekte olan, “Rus Ruleti” şeklini almamıştı. Benim izleyebildiğim kadarı ile bu rulet, ilk kez bazı ülkeleri ekonomik açıdan geçici değil kalıcı yıkıma uğratmak amacı ile oynanmaktadır. Ruletin oynandığı tek mermili silahı masaya, 2014 yılının ikinci yarısında, kaya petrol üretimi dahil günde 13,973,000 varil petrol üreten[2] ABD’nin bıraktığını söylemek, yanlış bir söylem olmayacaktır, aksine, ABD’nın hakkını teslim etmek olacaktır. Ruleti oynamada en aktif ülkeler olmaya, günlük 11,624,000 varil petrol üretimi ile Suudi Arabistan gönüllü olmuş ve günlük üretimi 10,853,000 varil olan Rusya ise oynamak zorunda kalmış görünmektedir[3]. Oyun başladıktan sonra, Suudi Arabistan ve Rusya’dan hangisi vaz geçip üretimini kısarak fiyatların yükselmesinin yolunu açmaya yeltense, diğeri büyük kazanç elde eden ülke olacağı için rulet oynanması zorunlu hale de gelmiş görünüyor. Bu yazı, silah patladığında namludan çıkan tek bir mermi ile hangi ülkelerin ciddi biçimde yaralanacağını ve hangilerinin ise ölümcül yara alacağını veriler eşliğinde öngörmeye çalışmayacak, zira oyun bütün hızı ile sürmekte, o nedenle bu yazıda iki yıla yaklaşan oyunun ulaştığı aşamada ara hasar tesbiti yapmayı deneyecektir. Yazıyı okumayı bitirdiğiniz de görüleceği üzere şimdiden birden fazla ağır yaralı ortaya çıkmış durumdadır.

Petrol üretiminin arttırılması sonucunda fiyatlar düştüğünde, petrol ve doğal gaz üreten ülkelere, üretimin kısılması sonucu fiyat arttığında da, tüketen ülkelere düşüş veya artış boyutuna göre ciddi şekilde yaralar açabiliyor veya nadiren de olsa ölümcül bir darbe vurabiliyor. Petrol fiyatları hızla arttığında petrol ve doğal gazda yoğun dışa bağımlılığı olan ülkelerin büyüme oranları olduğu kadar, enflasyon, dışticaret ve dolayısı ile cari işlemler dengeleri ciddi bir biçimde olumsuz yönde etkilenmeye başlıyor. Tersine petrol fiyatlarında hızlı düşüş yaşadığında petrol ve doğal gaz büyük üreticilerinin dış ticaret ve cari işlemler dengesi olumsuz etkilendiği gibi bütçelerinin büyük ölçüde açık vermesi de tetiklenebiliyor ve sonuçta ekonomik küçülme de gerçekleşiyor.

ABD’nin Suudi Arabistan’ı da yanına alarak 2014 yılı sonlarında, petrol üretimini arttırıp fiyatların hızla düşmesini sağlayıp ciddi gelir kaybına yol açarak öncelikle cezalandırmak istediği ülkeler Rusya ve İran’dır. Rusya’nın bu şekilde cezalandırılmak istenmesinin birden fazla nedeni vardır. Rusya Çin ile birlikte Şangay Örgütü’nü kurarak ABD’nin dünya hegemonyası olma projesine ciddi bir risk yaratmıştı. Örgüt kurulduğundan bu yana, örgüt içinde liderlik amaçlı çekişme ve çatışmalara neden olmak yerine, Rus-Çin ekonomik ve politik yaklaşmasına çok önemli katkılar bulunmaya başladı. Mayıs 2014 de Rus Devlet Başkanı Putin, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile 400 milyar dolar maliyetli Doğu Rusya Doğal Gaz Boru Hattı projesine ilişkin anlaşmayı imzalamıştır. Bu proje ile Çin’e 2018 yılından başlayarak yıllık 38 milyar metre küp doğal gaz verilecektir. Aynı anlaşma ile 2. Ve 3 ncü boru hatlarının da inşası ile yıllık doğal gaz sunumunu 100 milyar metre küpe çıkarılması da öngörülmüştür[4]. Bu proje, 2035 dolaylarında GSYİH büyüklüğünde ABD ekonomisini geride bırakacağı öngörülen Çin’in ekonomik büyümesine güç katabileceği gibi, Çin’i enerji kaynakları tedarikinde ABD’nın denetimindeki Hint Okyanusu güzergâhına daha az bağımlı konuma da taşıyacaktır. Rusya’nın ABD’ni rahatsız eden diğer uygulamalarına değinmeden önce önemli bir bilgiyi anımsatmak isterim. 1977-1981 döneminde ABD Başkanı olan Jimmy Carter’ın, Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, 1997 yılında yazdığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası” olarak çevrilen kitabında, ABD’nin dünyadaki egemen güç olma konumunun koruyup sürdürebilmesi için izlemesi gereken stratejileri incelemiştir. Kitabında, ABD’nin Sovyetler Birliği gibi yeni bir gücün oluşmasına izin vermemesi gerektiğinin altını çizen Brzezinski, Rusya ve Çin’in yakınlaşıp biraraya gelmesini çok büyük bir risk olarak belirtmiştir. Şangay örgütü kurulduğu günden beri güçlenmeye devam etmektedir. Bu bağlamda Rusya, biraz önce de kısmen de değinildiği üzere, Çin’in petrol ve doğal gaz açığını karşılamak için büyük ölçekli boru hatları projesini yaşama geçirmiştir. Diğer taraftan, Rusya, çeşitli ülkelerle yaptığı doğal gaz satış anlaşmalarında ruble ve gaz satılan ülke parası ile ödeme seçenekleri uygulamasına da yer vermeye başlamıştir. Buna ek olarak Rusya, Çin ile ekonomik işbirliğini birkaç trilyon dolarlık yatırım hacmi ile destekleyecek projeleri de devreye sokmaya kademeli olarak başlamıştır. Bu bağlamda Moskova-Kazan-Çin hızlı tren projesi yanında ikinci bir hızlı tren projesi ile ilgili olarak da Amur nehri üzerinde köprü inşaatına başlamıştır[5]. Bu büyük projelerin finansmanı için Brics’e üye ülkelerin sermaye katkısında bulundukları, “Yeni Kalkınma Bankası” da 2015 yılında kurulmuştur. Yine 2015 yılında Asya ülkelerindeki altyapı açığını gidermek amacıyla yapılacak 7 trilyon dolara ulaşan projeleri finanse etmek üzere, Brics üyesi ülkelerin de katkıda bulunacakları “Asya Uluslararası Altyapı Bankası” oluşturulmuştur[6]. Putin, Haziran 2016 sonlarında, Pekin’de Xi Jingping ile yaptığı görüşmelerde Rusya-Çin ilişkilerini “stratejik işbirliği” olarak tanımlamanın artık yeterli bir ifade olmayacağını, doğru tanımlamanın “kapsamlı ortaklık ve stratejik birlikte çalışma” olduğuna işaret etmiştir[7]. Şangay Örgütü’ne Hindistan, Pakistan ve İran’ın da tam üye olması durumunda, ortaya çıkacak ekonomik güç ve askeri işbirliği boyutu, ABD’nin küresel hegemonya politikalarına ciddi bir tehdit oluşturabilecektir.

Ayrıca Rusya ve Çin, döviz rezervlerinde bulunan dolarlarla son yıllarda dünya piyasalarında hissedilir boyutta altın almaya da başlamışlardır[8]. Rusya ve Çin gibi ülkelerin rezervlerindeki dolarla altın almaya başlaması, ABD dolarının uluslararası rezerv para olma konumuna yönelik ciddi bir saldırı olarak algılanmaktadır. Rusya’nın ABD küresel hesaplarını ve stratejisini olumsuz yönde etkileyen diğer yaklaşımı ise, ABD ve Avrupa Birliği’nin Ukrayna’da kendi çıkarlarına uygun olarak şekillendirmek istedikleri politik yapılanmaya karşı çıkmasıdır. Rusya, Ukrayna’da Batı’nın uygulamak istediği yapılanmaya politik olarak karşı çıkmanın ötesinde, bu ülkedeki gelişmelere doğrudan karışmakta duraksamamıştır da. Bu bağlamda, Doğu Ukrayna’daki gelişmeleri desteklerken, Kırım’daki ayrılıkçı harekete doğrudan destek de vermiştir. Brzezinki’nin anılan kitabında Ukrayna’ya ayırdığı bölümden bir cümleyi buraya alıntılamak isterim; “Avrasya satranç tahtasında yeni ve önemli bir alan olan Ukrayna, jeopolitik bir eksendir. Çünkü bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ile, Rusya’nın yapısal dönüşümünün sağlanabilmesine yardımcı olmakta, böylece Rusya’nın (Sovyetler Birliği gibi) Avrasya İmparatorluğu olması durdurulmaktadır.[9]” Bu ifadeden de görüldüğü üzere, Rusya’nın “Avrasya İmparatorluğu” kurması ABD tarafından büyük bir risk olarak görülmektedir. Ülkemizin bulunduğu coğrafyadaki gelişmeleri bilgili ve bilinçli olarak izleyebilmek ve ülke çıkarlarına uygun dış politika izleyebilmek için Brzezinski’nin anılan kitabını da mutlaka okunması gerekenler arasında görüyorum. Bütün bunlara ek olarak Rusya İran’a uygulanan ekonomik ambargoya sıcak bakmamış ve Suriye’de dış etkilerle başlatılan iç savaşta İran ile birlikte önce Esat rejimine aktif olarak destek vermiş ve daha sonra da fiilen askeri varlığı ile Esad’ın yanında yer almıştır. Bu saydıklarım ABD-Rusya ilişkilerinde rahatsızlık yaratan ana başlıklardır. Bunun yanında daha birçok başlık eklenebilir. Rusya’nın bütün bu uygulamalara girişebilmesinde petrol ve doğal gaz gelirlerinin önemli rolü olduğu açıktır. Dolayısı ile petrol ve doğal gaz fiyatlarının büyük ölçekte düşürülmesi ile Rusya bir anlamda hizaya getirilmek istenmektedir. Amaca ulaşılabilecek midir izleyip göreceğiz.

Şahlık rejiminin devrilmesi ile başlayan rejim değişikliği ile ABD-İran ilişkileri ciddi biçimde bozulmaya başlamış ve zamanla ilişkiler çok daha gerginleşmiştir. ABD İran’a yönelik olarak ekonomik yaptırımlar uygulama yanında, bu ülkeye yönelik teknoloji ihracatına da ambargo koymuştur. Teknoloji ihracatına konulan ambargo petrol ve doğal gaz aramaları için gerekli araç ve gereçler yanında kuyu verimliliklerini yükseltecek teknik ve teknolojileri de kapsamıştır. İran’ın, Şah döneminde başlayan nükleer enerji yatırımlarını, yeni rejim döneminde özellikle son yıllarda hızlandırması ve uranyum zenginleştirme sürecine girmesi ile birlikte ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımların dozu da artmaya ve katılaşmaya başlamıştır. Diğer taraftan, İran’ın İsrail’i açıktan tehdit eden politikalar izlemesi de ABD’de rahatsızlıkları arttırmıştır. ABD önderliğinde başlatılan Suriye’de rejim değişikliği projesine İran başından karşı çıkmış ve Suriye Devleti yanında yerini almıştır. Ayrıca, İran bu yaptırımların uygulandığı dönemde petrol ve doğal gaz ihracat bedellerini ABD doları dışında avro ve ulusal paralarla yapmaya başlaması da ABD dolarına yönelik bir saldırı olarak kabul edilmiştir. Diğer taraftan İran’ın Çin ile enerji yatırımları konusunda yaptığı işbirliği anlaşmaları da ABD’nin küresel enerji pazarlarını denetleme politikasına ters düşmüştür. ABD ile ilişkileri bozulan İran, Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye önem vermiştir.

Rusya ve İran’ın izledikleri bu politikalardan caydırmak ve hatta tümüyle vaz geçirmek üzere petrol ve doğal gaz gelirlerinde ciddi kayıplara yol açacak olan petrol üretimlerini arttırma ve fiyatları hızla düşürme projesi veya benim Rus Ruleti olarak tanımlamak istediğim politika 2014 yılı sonlarında ABD ve Suudi Arabistan tarafından uygulamaya konulmuştur. Bu projenin uygulanmasının Rusya ve İran ile birlikte başka kimleri de nasıl etkileyeceğini görmeye başlamadan önce, şimdi kısaca geçmişte petrol fiyat silahını veya doları altınla değiştirme adımını atan ülkelerin nasıl cezalandırılmaya çalışıldıklarını kısaca anımsamak incelenen konuyu daha derinlikli anlama ve görme olanağı verecektir diye düşünüyorum.

Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki Yom Kippur veya 6 gün savaşları sürerken petrol üreten Arap ülkeleri, 16 Ekim 1973 günü ham petrol fiyatlarını yüzde 70 oranında arttırarak ve üretim miktarlarını da her ay yüzde 5 oranında düşürme kararını alarak bu silahı ilk kez kullanmışlardı. O günden beri, bazı ülke grupları birkaç kez petrol üretim düzeylerini ve dolayısı ile fiyatlarını silah olarak kullanma girişimlerinde bulunmuşlardır. 16 Ekim 1973 günü yer alan bu ilk olay tarihte “Birinci Petrol Şoku” olarak yerini almıştır. Bu olayların ayrıntısına girecek değilim, sadece, günümüzde yaşanmakta olan Rus Ruleti’nin daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişte yer alan bazı kilit olayları, kararları ve sonuçlarını anımsatmakla yetineceğim. Ancak bu konulara geçmeden önce anımsanması gereken bir başka boyut olarak doların dünya ticaretindeki temel para olma konumunu zayıflatmaya yönelik girişimlere de kısaca değinmek istiyorum. Zira halen sürmekte olan Rus Ruleti’nin geri planında bu boyutun da önemli bir yeri vardır.

1929 Ekonomik Krizinden ciddi şekilde etkilenen ülkelerin başında, ekonomisinin göreceli büyüklüğü nedeniyle, ABD yer almaktaydı. Bu krizin insanları yaygın olarak varlıklarını altına çevirmesine neden olabileceği endişesi ile, ABD, 1879 yılından beri uygulamakta olduğu “altın standardı”na, 5 Haziran 1933 günü son vermiştir[10].

Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da hızla tırmanan gerginlik ve savaş tamtamlarının çalınması ile birlikte, Almanya yandaşı olmayan birçok Avrupa Devletleri Merkez Bankalarındaki altın rezervlerini olası savaştan korumak amacıyla ABD’ne göndermişlerdir. Avrupa Devletlerinin altın rezervlerini ABD’ne göndermeleri, II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra da devam etmiş, hatta hızlanmıştır. Hitler Almanyasına altınlarını kaptırmamak düşüncesi ile alınan bu güvenlik önlemleri sonucunda, II. Dünya Savaşı bittiğinde, dünya altın rezervlerinin yüzde 80’i ABD’nin Merkez Bankası kasalarında saklanmaktaydı[11]. II. Dünya Savaşı sonrasında IMF ve Dünya Bankası kurulurken ABD, dünya ekonomik üretiminin yüzde 40 ını tek başına yapmaktaydı. Bu nedenle de, Bretton Woods sistemi ile, altın-dolar standardına dayanan sabit kur sistemi kabul edilmiştir. Buna göre 1 ounce (31.10 gram) altının değeri 35 ABD doları olarak sabitlenmişti. Bu düzenleme ile ABD doları, bir yandan uluslararası ticaretin akışkanlığını sağlayan en önemli ödeme aracı olurken, ödemeler dengesi fazlası veren ülkeler için de döviz rezervlerini oluşturdukları temel para birimi olmaya başlamıştı.

Dünya Savaşı sonrasında, başta Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri ABD’nin de desteği ile süratle savaş tahribatını ortadan kaldıracak şekilde yeniden sanayileşmeye ve ekonomik büyümelerini hızlandırmaya başladılar. 1950 li yıllarda Batı Avrupa ülkeleri ekonomik büyüme hızlarını yüzde 7 ye kadar yükselttiler. Bu gelişme hızları ABD’nin ekonomik büyümesinin çok üzerinde seyrediyordu[12]. Bu çerçevede bir yandan Fransız ekonomisi de gelişme gösterirken, diğer yandan koalisyonlarla yönetilen Fransa, Hindiçini Savaşındaki başarısızlıklar ve Cezayir sorunları nedeniyle siyasi istikrarsızlık sarmalına da girmişti. Bu siyasi kriz sonucunda, Fransa’da Dördüncü Cumhuriyet’i sona erdiren bir şekilde, Cezayir’deki ordunun da baskısı sonucunda, 1958 yılında II. Dünya Savaşı’nın ulusal kahramanı General Charles de Gaulle, Anayasa’da yapılan değişikliklerle olağanüstü yetkilerle donanmış olarak Başbakanlık görevine getirildi. Aynı yıl yeni Anayasa halkoylamasında yüzde 79.2 ile kabul edildi ve Ocak 1959 da de Gaulle Cumhurbaşkanı adayı oldu ve Parlamento’da yüzde 78 oy alarak Cumhurbaşkanı seçildi[13]. Uygulanan ekonomik program çerçevesinde ekonomisi hızla düzelen Fransa, dış borçlarını ödedikten sonra, 1965 yılında, Merkez Bankası’nda biriken dolar rezervlerini ABD’den resmi kur üzerinden altına çevirmesini istedi. Fransa’nın bu istemi, Bretton Woods Antlaşması ile kurulan sistemin kurallarına uygundu ve karşılandı. Bu yıllarda, Fransa ve Almanya ekonomilerindeki süratli iyileşmeye ayak uygduramayan ve ekonomisi giderek sorunlu duruma gelen İngiltere 1967 yılında sterlingin değerini düşürmek zorunda kaldı ve böylece Bretton Woods sisteminin zincirinin temel halkalarından birisi kırılmış oldu. Fransa’nın başlatmış olduğu dolarlarını altınla değiştirme istemi diğer ülkelere de sıçramaya başladığı için ABD Merkez Bankası üzerinde baskılar çok ciddi boyutlara ulaştı. Bu süreçte Almanya’ya DM’ın değerini yükseltme için yapılan baskılar karşısında bu ülke Mayıs 1971 de Bretton Woods sistemini terketti. Üç ay içinde dolar, DM karşısında yüzde 7.5 değer kaybetti[14]. Benzeri baskılar Japonya’ya da yenin değerini yükseltme şeklinde yapıldı ve Japonya bu isteklere uymak zorunda kaldı. 5 Ağustos 1971 de ABD Kongresi doların değerinin düşürülmesini öneren bir rapor açıkladı. 9 Ağustos 1971 de dolar Avrupa paraları karşısında hızla değer kaybetmeye başladı. Bu dönemde İsviçre de Bretton Woods sisteminde ayrıldığını açıkladı. Bütün bu gelişmeler ABD’nin de sistemden ayrılması ile sonuçlandı ve böylece 1971 yılında doların altınla bağları son kez koparılmış oldu. Continue reading ‘Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak’

Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?

İnternet ortamında yer alan bilgilerde, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasında, şu hususlara değindiği belirtilmektedir: “(Yeni anayasa) Anayasanın gözlerde büyütülmesi çok yanlıştır. Anayasayı toplumla kaynaşarak yapacaksınız. 1982 Anayasası’nı hazırlayan heyette Şener Akyol da vardı. Kendisine, ‘Müslüman bir ülkedeyiz, neden anayasa Allah ismi ile başlamadı?’ diye sordum. O da ‘Biz Allah ile başlattık ama konsey kaldırdı’ dedi… Mevcut anayasanın herhangi (bir) yerinde Allah lafzı yok ama 1982 ve 1961 anayasaları dindar anayasalardandır. Neden? Diyanet İşleri Başkanı idare içinde vardır. Dini bayram, resmi bayramdır. Din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar bir anayasadır… Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazım. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız.[1]

TBMM Başkanı’nın bu açıklamasına yoğun tepki verilmesi üzerine, Başkan, TBMM sitesine 26 Nisan 2016 günü yazılı bir açıklama yayınlamıştır. Bu açıklamada Başkan şu hususlara yer vermiştir;

“İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Yeni Anayasa, Yeni Türkiye’ konulu sempozyuma katılıp yeni anayasaya ilişkin şahsi düşüncelerimi ifade ettim.

Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak derç edilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.

Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır.

Mevcut anayasamızda Türkiye’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır.

Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir.

‘Anayasanın dindar olması’ beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzi ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir. Laikliğin farklı inanç gruplarına sağladığı hürriyetlerin mevzuatta yer bulması, devlet ve milleti karşı karşıya getirmeyen bir laikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır.

Konuşmamın bu şekilde anlaşılması, aklın, mantığın ve sağduyunun gereğidir. Farklı değerlendirmelere konu yapılmasının ise masum bir tavır olmayacağı açıktır.

Milli mücadelenin en mühim kazancı olan Cumhuriyetimizin ilanihaye yaşayacağı inancı içinde kamuoyuna duyurulur.[2]

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın basın açıklaması, bana göre, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasındaki düşüncelerine açıklık getirmekten çok, tevil etme (sözü çevirme, söze ayrı mânâ vermeye kalkışma[3])çabasıdır.

Bu yazıda, TBMM Başkanının konferansta dile getirdiklerinden ve sonra yaptığı açıklamadan hareketle, lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılmasının ülkemiz bireylerine, toplumumuza ve devlete getireceği maliyetleri ve boyutlarını incelemek istiyorum.

TBMM Başkanı, katıldığı konferansa üç nedenle davet edilmiş olmalı diye düşünüyorum. Birincisi Türkiye’nin politik gündeminin ön sırasında başkanlık sistemini de içerecek bir anayasa değişikliği ısrarla tutulmaktadır, ikincisi bu değişikliğe yönelik olarak TBMM’de yoğun bir görüşme trafiği yaşanmakta ve üçüncüsü de Başkan bu çalışmaların sağlıklı bir biçimde yürütülmesi görevini taşıyan kişi konumunda olmasıdır. Diğer taraftan konferansın konusu “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” olarak belirlenmiş ve açıklanmıştır. Dolayısı ile konferansta oluşturulması düşünülen Yeni Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı ve bu Yeni Türkiye’nin nasıl bir Yeni Anayasa ile dönüştürüleceğinin konuşulacağı başlangıçtan bellidir. TBMM Başkanı’nın içeriği bu şekilde belirlenmiş bir konferansa, bana göre, konumu ve görevi gereği katılmaması gerekirdi. Zira Anayasa’nın Başkanlık Divanı başlıklı 94 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrası şu hükmü içermektedir; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Bu fıkradan da açıkça görüldüğü üzere, TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri üyesi bulundukları partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki toplantılarına “görevlerinin gereği olan haller dışında” katılamadıkları gibi, TBMM de görüşülen konulara ilişkin tartışmalara katılamayacakları gibi oylamalarda da oy kullanamazlar. Anayasa TBMM Başkan ve vekillerine niçin böyle bir kısıtlama ve sorumluluk yüklemiştir sorusunun yanıtı ise, tartışılan konularda görüşlerini sözel veya oyla belirterek “taraf konumuna gelerek” TBMM oturumlarını yönetmede tarafsızlıklarını yitirmiş konuma düşmeden görevlerini yapabilmelerini güven altına almaktır. Başkan’ın katıldığı konferansın teması TBMM de çalışmaları süren ve bu çalışmalar tamamlandığında Komisyonda ve Genel Kurul’da görüşülüp onaya sunulacak olan Anayasa değişikliklerini de içermektedir. Anayasa’nın 94 üncü maddesi gereği olarak, Partisinin Anayasa değişikliği çalışmalarına bile katılmaması gereken ve o çalışmalar tamamlanıp TBMM de görüşmeye başlandığında görüş açıklama ve oy kullanma hakkı olmayan Başkan, katıldığı konferansta görüşlerini açıklayarak tarafını belirtmiş ve kendi konumunu tartışmalı duruma getirmiştir. O nedenle Anayasa değişikliği, TBMM Genel Kurulu’na geldiğinde, Başkan, Genel Kurul’daki bu görüşmeleri yönetmek isterse, muhalefet partileri haklı olarak buna karşı çıkacaklar ve Başkan yönetmekte ısrar ederse, görüşülüp kabul edilecek metni Anayasa Mahkemesine götürecek muhalefet partileri dilekçelerine, Başkan’ın Anayasa’nın 94 üncü maddesine aykırı davrandığı görüşüne de yer verebileceklerdir. Başkan’ın, ben o toplantıda kişisel görüşlerimi açıklamıştım, savını Mahkemenin nasıl değerlendireceğine ilişkin bir görüş belirtebilmem olası değildir. Konu o aşamaya geldiğinde Mahkemenin görüşünü hep birlikte öğrenebileceğiz. Başkan’ın katıldığı konferanstaki söylemleri, TBMM’de dokunmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın görüşülmesi sırasında Ana Muhalefet Partisi milletvekilince tartışma konusu edilmiştir[4].

Katılmasının uygun olmayacağını düşündüğüm o konferansa katılan ve söz konusu görüşlerini dile getiren Başkan, aslında bu görüşler kendisince değil de başka katılımcılar tarafından ileri sürüldüğünde, onları bu görüşleri tartışamayacaklarını, zira bu görüşlerin Anayasa’nın değiştirilmesi önerilemeyecek temel ilkeleri olduğunu anımsatması gerekirdi. Başkan’ın, önerilen bu görüşlerin, Anayasa’nın “Değiştirilemeyecek hükümler” bölüm başlığını taşıyan 4 üncü maddesinde tanımlanan ve “Cumhuriyetin nitelikleri” bölüm başlığı altındaki 2 inci maddesine ve ayrıca, Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” bölüm başlığı altındaki 24 üncü maddesinin son fıkrasında belirtilen “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanmaz” hükümlerine aykırı olduğu konusunda katılımcıları uyarması gerekirdi. Anayasa’nın İkinci Maddesi şu hükmü içermektedir; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Zira TBMM Başkanı, milletvekili seçildikten sonra Anayasa’nın 81 inci maddesinde metni yer alan andı içerek lâiklik ilkesi de dahil Anayasa’ya sadık kalma yükümlülüğünü kabul etmiştir.

Başkan’ın konumuna ilişkin bu gözlemlerde bulunduktan sonra şimdi de belirttiği görüşler konusunda düşüncelerimi açıklamaya başlayabilirim.

Başkan’ın konferansta dile getirdiği 1961 ve 1982 anayasalarının dindar anayasalar olduğu görüşüne katılmam söz konusu değil, zira bu yorumunu dayandırdığı maddeler, lâiklik anlayışının gereği olarak devletin idari ve hukuki yapısı ile yasalarının din temeline dayanamayacağını ve ayrıca din ve vicdan özgürlüğünü güven altına alan düzenlemeleri içermektedir. Anayasa’nın 24 üncü maddesinde yer alan “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” hükmü, bu hükmün olmadığı dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı dışında izinsiz Kur’an kursları açan kimselerin bu konuda yetersizliklerinin ve hatta zararlı uygulamalarının ortaya çıkması nedeni ile Anayasa’ya konulmuştur. Başkan’ın açıkladığı gibi, Anayasa’da din derslerinin zorunlu olması gibi bir durum da söz konusu değildir. Zira, 24 üncü maddede öngörülen zorunlu ders din dersi değil, din kültürü ve ahlâk dersidir. Eğer bu dersler din dersi gibi işleniyorsa, bu İdare’nin Anayasa’yı ihlal eden bir hatasıdır. Bu hata Anayasayı dindar anayasa olarak yorumlama fırsatı vermez.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın idare içinde yer alması da Anayasa’yı din temelli bir Anayasa yapmaz. Zira Anayasa’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili, 136 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir; “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü üzere, Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lâiklik ilkesi doğrultusunda ve bütün siyasi düşüncelerin dışında kalarak milletin dayanışma ve bütünleşmesini sağlayacak şekilde çalışmasını öngörmüştür. Bunun anlamı toplumdaki tüm bireylerin inanış yelpazesindeki konumlarına saygı duyularak, bireylerin inançları temelinde bir çatışma ortamına girmemelerini sağlamaktır. Zira Anayasa’yı hazırlayanların bu sözcükleri seçerken, insanlık tarihi boyunca en fazla kan dökülen çatışmaların inaç farklılıklarının devlet politikası haline getirilmesinden kaynaklandığını akıllarında tutmuş olmalılar. Zira Avrupa toplumları, “aynı din içindeki” inanç temelli iktidar, güç ve varlık paylaşım çatışmalarının ve kendisi gibi inanmayanlara engizisyon uygulamaları ile zulüm yapılmasının toplumlarda uzlaşma ve barış yerine, şiddeti giderek artan savaşlar serisine yol açtığını görmüşlerdir. Ödenen çok yüksek bedel sonrasında Avrupa ülkeleri, toplumsal barışın ancak ve sadece devletin idari, hukuksal ve eğitim yapılanmasını lâiklik temeline dayanması durumunda sağlanabileceğini anlamış ve bu yapılanmaya geçme kararı almışlardır. İslâm tarihi incelendiğinde ve günümüzde İslâm coğrafyasında yaşanmakta olanlar yansız bir gözle değerlendirildiğinde, İslâm inancının mezheplere ve her bir mezhep içinde tarikatlara ayrışmasının inancın siyasallaşmasına yol açtığı ve bu durumun da doğal olarak iktidar, güç ve kaynak paylaşım kavgalarına neden olduğu ve çok büyük can bedeli ödenen savaşlara yol açtığı kolaylıkla görülecektir.

Hıristiyanların kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısı ile İslâm dünyasının kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısının, tarih boyunca İslâm ve Hıristiyan devletleri arasındaki savaşlarda ölenlerden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Hıristiyan toplumların çok yüksek insan bedeli ödeyerek öğrenip yaşama geçirdiği lâiklik ilkesini, üzülerek belirtmek gerekir ki İslâm toplumları, halen dahi lâik bir devlet idaresi, hukuksal yapı ve eğitim yapılanması ile akan kanları durdurarak birer refah toplumuna ulaşacaklarını anlamamakta ve inatla direnmeye devam ediyorlar. Bunun tek istisnası, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve lâik yapıya kavuşturan kuşak ile onların bu eserine bilinçle sahip çıkma kararlılığını sürdüren kuşaklardır. Türkiye’de de Cumhuriyet’in kurulduğu günden beri demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletinin tüm topluma ve bireylerine kazandırdıklarını görmemekte ve anlamamakta direnen insanlarımız ve siyasi yapılanmalarımız olagelmiştir. Bu anlayışta olanların en büyük iki yanılgıları, İslâm coğrafyasında yaşanan İslâmı farklı anlayanlar arasındaki savaşlarla kendi inanç tarzlarını İslâmı farklı anlayıp farklı yorumlayanlara zorla kabul ettirerek barış ve huzur sağlayabileceklerine ve Cumhuriyet dönemi devrimlerinin Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden ithal edilmiş olduğuna inanmalarıdır. Bu ikinci yanılgı konusunda çok değerli bilgiler içeren çalışmalar yapmış olan ülkemizin değerli araştırmacılarından Cengiz Özakıncı’nın “Atatürk Devrimleri Batı’ya Değil Türk Tarihine Dayanır”[5] başlığı ile özetini yayınladığı makalesi ile “Dil ve Din”, “İblisin Kıblesi” ve “İslâmda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü-827-1107” isimli kitaplarının okunmasının fayda sağlayacağını düşünüyorum. Aynı şekilde TBMM’nin padişah saltanatın yıkılması ve millet saltanatının başlaması konusunda karar verdiği 1 Kasım 1922 günü TBMM’de Atatürk’ün yaptığı konuşmanın da okunmasında büyük fayda görmekteyim[6]. Bu konuşmasında Atatürk, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yönetim gücünü ele geçirmek için yapılan siyasi mücadele ve çatışmaların tarihini anlatmaktadır. Konuşma içeriğinden din ve devlet işlerinin aynı elde toplanmasının İslâm devletlerinde ve toplumlarında hangi sorunların yaşandığı açıkça görülmektedir.

TBMM Başkanı konuşmasında, “Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur.” saptaması üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Başkan veya danışmanları bu düşünceyi açıklamadan önce arama motorlarında birkaç dakika sorgulama yapsalardı, karşılarında “propelsteps-worldpress.com” adresinde dünyadaki lâik olan ve olmayan devletlerin listesini ve haritasını içeren site çıkabilirdi. Bu sitede yayınlanan haritaya Harita 1 de yer veriyorum. Continue reading ‘Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?’