Archive for the 'Konuşmalar/Söyleşiler' Category

Page 2 of 5

Birinci Dünya Savaşı’nın Gerçek Nedeni

Aşağıda okuyacağınız Birinci Dünya Savaşı ile ilgili söyleşi, Yeni Adana Gazetesi’nden Ahmet Erdoğdu ile yapılmış ve anılan Gazete’nin 5 Kasım 2014 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Soru 1) Size göre I. Dünya Savaşının gerçek nedeni nedir?

Yanıt 1) Birinci Dünya Savaşı’nın, çıkışına değil, çıkarılışına ilişkin olarak birden çok neden ileri sürüle gelmiştir. Bu savaşın önde gelen gerçek nedenlerini saptayabilmek için önce 1750 de başlayan “Sanayi Devrimi” sonrasında yer alan bazı gelişmeler üzerinde kısaca bellek tazelemek gerekir. Sanayi Devriminin başlamasından çok önce, okyanus aşabilen büyük yelkenli gemi yapım ve yönetim teknolojisini geliştiren İngiltere, İspanya, Portekiz, Fransa ve Hollanda; Afrika, Asya ve Amerika kıtalarında birçok ticari ve Hıristiyanlık inancını yayma amaçlı misyonerlik kolonileri kurmuşlardı. Sanayi Devrimi ham madde kaynakları gereksinimini arttırdığı gibi, iç tüketim fazlası ürünler için Pazar bulma zorunluluğunu da beraberinde getirmişti. Sanayi Devrimi sonrasında bu koloniler sömürgeler haline getirilmiştir.

Sanayi Devriminin yayılma sürecinde iki Avrupa ülkesi, Almanya ve İtalya politik bütünlükleri henüz tamamlamamış küçük prensliklerden oluşan yapılarda olmaları nedeni ile sanayileşme girişimleri İngiltere ve Fransa’nın rekabeti karşısında zorlanmakta ve ham madde kaynaklarına ve pazarlara erişim sıkıntısı yaşamakta idiler. Alman prenslikleri Prusya’nın liderliğinde 1818 yılında Gümrük Birliği’ni kurarak sanayileşme sürecini koruma altına aldılar ve bu 1871 de sanayisi güçlü Alman İmparatorluğu’nun kurulması ile sonuçlandırdılar. İtalya’da ise prenslikler, 1815 de Avrupa’da Napolyon tehlikesinin kalkması sonrası politik birliğini kurma girişimlerine başladılar ve 1871 de Roma’nın İtalya Krallığının başkenti olması ile tamamladılar. İtalya da bu süreç sonunda sanayileşmede önemli bir aşamaya gelebilmişti.

Almanya ve İtalya’nın ekonomik gelişmesi ve sanayi devrimi aşamalarını tamamlama çalışmaları, ulusal birliklerin kurulmasından sonra hız kazandı ise de önlerindeki en önemli sorun hammadde kaynaklarına erişim ve sanayi ürünlerine Pazar bulabilme olarak ortaya çıktı. Bu da iki ülkenin gündemine sömürge edinebilme arayışları olarak girdi.

Gümrük Birliğinin 1818 de kurulmasında sonra 1850 lerde Alman sanayicileri ve tüccarları arasında koloni edinilmesi gereği dile getirilmeye başlanmıştı[1]. Hatta Almanya’nın 1871 de Fransa’yı yenmesi üzerine bazı işadamları, Fransa’nın sömürgesi Güney Vietnam’ı Almanya’ya terk etmesini bile gündeme getirmişlerdi. 1880 li yıllarda Alman sanayicileri ve bankaları Hükümet üzerinde sömürge edinilmesine yönelik baskılarını yoğunlaştırmışlardı[2]. Bismark, başlangıçta bu isteklere önem vermedi ise de yoğunlaşan talepler karşısında bu konuyu gündemine aldı ve Fransız Başbakanı Jules Ferry ile yaptığı görüşmelerde, Almanya’nın Alsace-Lorraine’den çok Asya ve Afrika’da sömürge edinmekle ilgilendiğini dile getirerek zemin yoklaması bile yapmıştır[3].

1883 ve izleyen yıllarda, İngiltere ile Almanya arasında Güney Afrika’daki ekonomik çıkarlar konusunda diplomatik kriz yaşanmaya başlandı ve bunun sonucunda Almanya bazı tavizler elde etti. İzleyen yıllarda İngiltere ve Almanya arasında Afrika’daki ekonomik çıkar çekişmesi daha da hareketli konuma geldi. Bu süreçte, Almanya, İngiltere ile Fransa arasındaki ekonomik çıkar çekişmelerini de ustaca kullanmaya çalıştı. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler Gordon Craig’in kitabına veya diğer kaynaklara başvurabilirler. 1885 sonrasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Almanya ve İngiltere arasında ekonomik ve politik çıkar çekişmesi de yoğunlaşmıştır. Bu konudaki gelişmeler hakkında kapsamlı bilgilere Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı İmparatorluğunda Alman Nüfuzu” isimli kitabı ile “İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e Petropolitik” isimli kitabımdan ulaşılabilir.

Almanya’da nüfus artışının 1700 lü yıllarda hızlanması sonucu bir yandan Amerika’ya göçler artarken, diğer yandan da Doğu Avrupa’ya Alman göçleri başlamıştır. Bu bağlamda 1764-1767 döneminde Volga Nehri kıyılarında Alman göçmen kolonileri kurulmuştur. 1786 dan itibaren Rusya’nın Karadeniz kıyılarında da Alman göçmen kolonileri kurulmaya başlamıştır. 1804 den sonra Karadeniz kıyılarındaki kolonilerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. İzleyen yıllarda Kuzey Kafkasya bölgesinde de Alman göçmen kolonileri kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya’da yaşayan Almanların sayısı yüzbinlerle ifade edilen boyutlara ulaşmıştır[4]. Rusya’ya Alman göçmen gelmesi Çarlık yönetimi tarafından da özendirilmiştir. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğundan kazanılan topraklara Rus göçmenler yanında Alman göçmenlerin gelmesi de özendirilmiştir.

Almanya’da ulusalcılık akımları 1891 yılında çok güçlü konuma gelmiş ve bu bağlamda, “Doğu’ya Yönel (Drang nach Osten)” düşüncesi, “Eski Doğu’ya doğru git yeniden canlandırılmalı” anlayışı ile önde gelen ilkelerden birisi konumuna taşınmıştır.

İtalya ise sömürge alanları olarak Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarını hedeflemişti. Bu bağlamda Fransa’nın Tunus’a el koyması İtalya’yı tedirgin bile etmişti.

Avrupa’da ortaya çıkan bu sömürge ve kaynak paylaşım kavgası, Uzakdoğu’da da Japonya ile İngiltere ve Rusya, Rusya ve Fransa arasında yer almıştır. Özellikle Japonya-Rusya arasında yaşanan 1904-1905 yıllarında yer alan Mançurya ve Kore üzerinde denetim kurma savaş da aynı nitelikte bir savaştır.

Sanayi Devrimi sonrasındaki en önemli gelişmeler kömürün yanında akışkan enerji kaynakları kullanım tekniklerini ve kullanımlarını geliştirme ve metalürji alanlarında yer almıştır. Bunlara ek olarak savaş sanayiinde de büyük teknolojik buluşlar ve uygulamalar yaşama geçmiştir. Bu alanlardaki gelişmeler ise Avrupa ülkelerinde bulunmayan, petrol, krom, manganez ve benzeri ham maddelere stratejik önem kazandırmış ve bunların bulunduğu alanları denetleme yarışını başlatmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda doğal kaynak zengini sömürgelere sahip İngiltere ve Fransa ile doğal kaynak fakiri Almanya, İtalya ve Japonya’nın karşı karşıya gelmeleri rastlantı değildir. Rusya’nın Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer alması ise, geniş ölçüde, ülkesindeki nüfusu yüzbinleri bulmuş olan Alman göçmen varlığı ışığında Almanya’nın “Drang nach Osten” politikasına karşı korunma anlayışına dayanmıştır.

Diğer taraftan İngiliz coğrafyacısı Sir Halford John Mackinder’in 1904 “The Geographical Pivot of History” başlıklı makalesi[5] ile dünya hegemonyası için denetlenmesi gereken coğrafya tanımında en önemli yer olarak Avrasya’yı göstermesinin Rusya’yı İngiltere ile aynı safta olmaya özendirmiş olabilir.

Yukarıdaki özet bilgilerin yanında yapılan tarih araştırmaları I. Dünya Savaşı’nın ilk kaynak paylaşım savaşı olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun dışında ileri sürülen diğer nedenler, bana göre, ikincil ve üçüncül niteliktedir.

Soru 2) Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşına katılma gerekçesini yerinde buluyor musunuz? Continue reading ‘Birinci Dünya Savaşı’nın Gerçek Nedeni’

Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek

Aşağıda okuyacağınız metin Yeni Adana Gazetesi’nden sayın Ahmet Erdoğdu ile yapılan söyleşidir. Bu söyleşi, adı geçen gazetenin 14, 15 ve 16 Mayıs 2014 sayılarında üç bölüm halinde yayınlanmıştır.

Soru 1: Öncelikle bize Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, geleceği bakımından ülkenin coğrafi açıdan karşılaştığı tehditlerin, fırsatların ve bugüne kadar katlandığı oldubittilerin ana hatlarıyla bir panoraması ile sorularımıza başlayalım.

Yanıt 1: Sayın Erdoğdu, Türkiye Cumhuriyeti’nin hükümran olduğu toprakların tarih içindeki bazı önemli özelliklerini özetle anımsamak, söyleşimizin kapsayacağı konuları sağlıklı değerlendirebilmekte yardımcı olacaktır. Ülkemiz ile birinci kuşak komşularımızın hükümranlığı altında bulunan topraklar en az 5 bin yıldır tarihin yarısına yakın bölümünün yazıldığı bir coğrafyadır. Coğrafyamız Sümer, Akkad, Asur, Babil, Hatti, Hitit, Pers, Yunan, Batı Roma, Doğu Roma, Arap, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının yanında Çarlık Rusya’sının sırayla ve belirli sürelerle hükümran olduğu ve birbirlerinin topraklarını fethettiği ve terk etmek zorunda kaldıkları bir İmparatorluklar coğrafyası olma ayrıcalığına ve mirasına sahiptir. Bu nedenle de ülkemizin bulunduğu coğrafya insanlık ortak kültür mirasının binlerce yıldır oluşageldiği toprak üstündeki ve halen toprak altındaki varlıkları ile bir tarih ve kültür müzesidir. Bu coğrafya aynı zamanda çok tanrılı bir inanç yapısından, tek Tanrılı üç dinin doğduğu ve geliştiği bir inanç verimliğine sahip topraklardır. Çok tanrıya inanıldığı dönemde bu coğrafyada birçok savaş olmasına karşın inanç nedeni ile hiç savaşa girilmemişti. Çok tanrıdan tek Tanrı inancına geçilmekle birlikte, her tek Tanrılı din kendi bünyesinde birçok mezhep ve her mezhep de kendi içinde birçok tarikat üretmiştir. Bu coğrafya tarih boyunca tek Tanrı’lı dinler arasında çekişme-çatışma ve savaşlar yaşadığı gibi, her tek Tanrı’lı dinin kendi içinde ortaya çıkarılan mezhep ve tarikatları arasında da çekişmeler ve hatta silahlı çatışmalar yaşanmıştır ve yaşamaya devam etmektedir. Bu coğrafyada hüküm sürmüş olan son İmparatorluklar (Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı) 1914-1918 dönemini kapsayan Birinci Dünya Savaşı sırasında (Rus Çarlığı) sonrasında (Osmanlı Devleti) tasfiye olmuştur. Bu tasfiyeler sonucu ortaya çıkan yeni devletler tasfiye edilen İmparatorluğun devamı niteliğinde gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Rusya’ya güven duymaktan uzak durmuşlardır. 20 inci yüzyılın başında 1904 yılında İngiliz jeopolitik uzmanı John Mackinder’in[1] ortaya attığı dünya egemenliğine erişim kuramı Avrupa ve Asya devletleri arasında güvensizliği beslediği gibi ülkelerin birbirine şüphe ile bakmalarına yol açmış ve sonucunda yeni bir dünya savaşına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası güvensizlik eriştiği boyutla uzun süren bir “Soğuk Savaş” dönemi yaşanmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş döneminin yoğun etkileri ülkemizin bulunduğu coğrafyada yaşanmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan Sovyet İmparatorluğunun 1980 li yılların sonlarında kendisini tasfiye edip Rusya Federasyonu ve Bağımsız Devletler Topluluğu’na dönüşmesi ile Soğuk Savaş dönemi gerginliği ve güvensizlik ortamı yumuşama ve güven inşa etme sürecine girmiştir. Ancak, 1977-1981 döneminde ABD Başkanlığı görevinde bulunan Jimmy Carter’in o dönemde Ulusal Güvenlik Danışmanlığını yapmış olan Zbigniew Brzezinski 1997 yılında yayınladığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası”[2] diye çevrilen ve Amerika’nın küresel üstünlüğünü sürdürebilmesi için gereksindiği jeostratejik bakışı anlatan kitabı ve ABD ve Avrupa Birliği’nin, Rusya Federasyonu dışında kalan Bağımsız Devletler Topluluğuna yönelik ekonomik ve politik yaklaşımları ülkemizin bulunduğu coğrafyada güvensizlikleri yeniden gündeme getirmeye başlamıştır.

Bu coğrafyanın diğer bir özelliği de sanayi devrimini yapamadığı için, bu devrimi yapan ülkelerin ham madde kaynağı ve pazarı olmak olmuştur. Bu coğrafya dünyanın en değerli enerji kaynakları olan petrol rezervlerinin en az yüzde 70 ine ve doğal gaz kaynaklarının da en az yüzde 40 ına sahip olmasıdır. Bu enerji kaynaklarının üretimi ve taşınması için bu coğrafyada 20 inci yüzyılın başından bu yana üstü açık veya kapalı savaşlar kesintisiz devam etmiştir.

İşte bu coğrafyanın bu özellikleri göz önüne alındığında, coğrafyanın tam merkezinde bulunan Türkiye Cumhuriyetinde akademisyenlerin, bürokratların, teknotratların, politikacıların ve devlet adamlarının “çok bilinmeyenli denklem çözme yetenekleri”nin, en az, süper güçlerin benzer görevlerinde bulunan kişilerin aynı konudaki yetenekleri kadar iyi olması gerekmektedir. Bu yeteneklerin gelişebilmesi için de sahip oldukları lâik eğitim sisteminin o ülkelerden çok daha kaliteli olması mutlak bir gerekliliktir. Bu sağlanamadığı sürece bu coğrafyada var olan devletler daima ne olduğunu anlamadan, Ukrayna ve Gürcistan’da yaşandığı gibi, “Renkli devrimler” ve Tunus, Libya, Mısır ve Suriye’de uygulandığı gibi  “Arap Baharı” oldubittileri ile karşılaşmaya devam edecek ve, doğal kaynakları yağmalanacaklardır. Ayrıca, katma değer yaratma güçlerini geliştiremedikleri için dış alıma dayalı tüketimlerini finanse etmek amacıyla kısa vadeli borca batacaklar ve sık sık ekonomik krizler içine düşeceklerdir. Continue reading ‘Elimizdeki İki Ucu Riskli Değnek’

Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim On Beşinci Ders Yılında

Aşağıda ki metin, 24 Kasım 2011 Günü, Ankara’daki Altı Rotary Kulübü’nün ortaklaşa düzenlendikleri Öğretmenler Günü kutlama etkinliğindeki Panel’de yapılan konuşmadır.

 

Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim On Beşinci Ders Yılında

İçinde bulunduğumuz ders yılı, zorunlu ve kesintisiz sekiz yıllık eğitimin 15 inci uygulanma yılıdır. Bu önemli günde ve yılda bana Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim konusunda düşüncelerimi açıklama onur ve ayrıcalığını verdiğiniz için teşekkürlerimi sunarım.

Sekiz yıllık değil, on iki yıllık zorunlu eğitim, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi içinde çok önemli ve çok güçlü bir yer tutmaktadır. Bunun böyle olduğunu sizlere Atatürk’ün sözleri ile açıklamak isterim. Atatürk 31 Ocak 1923 günü, Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık dokuz ay önce, İzmir’de halka yaptığı konuşmanın bir yerinde şu düşüncesini açıklar; “Bir toplum, kendisini oluşturanlardan yalnız birisinin uygarlığın gereklerini kazanması ile yetinirse, o toplum yarıdan fazlası ile güçsüzlük içinde kalır. … Bizim toplumumuzun başarısız olmasının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan kaynaklanmaktadır. … Bu nedenle, bir toplumun bir uzvu çalışırken, diğer uzvu durgunluk içinde olursa, o toplum felç olmuş demektir. …  O nedenle, bizim toplumumuz için ilim ve fen lazım ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın kazanması gerekir.[1]

Görüldüğü üzere, Atatürk, daha Cumhuriyet’in ilanından dokuz ay önce, 1923 yılı başında halka yaptığı konuşmada kadın ve erkek için okuma yazma öğrenmeyi hedef olarak görmemektedir. O’nun öngördüğü, gelişmiş uygar bir toplum olabilmek için kadın-erkek herkesin ilim ve fen bilgisi ile donanmış olmasıdır.

Atatürk, aynı konuşmasının ilerleyen bölümünde ise şu gözlemde bulunur; “Örtünme, kadını hayatından, varlığından soyutlayacak şekilde olmamalıdır. Bu konuda son söz olarak diyorum ki, bizi analarımızın adam etmesi lâzım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, günümüzün temel gerekleri ve gereksinimlerine yetmez. Başka zihniyete, başka olgunlukta adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan, bundan sonraki annelerdir. Bu söylediklerim bağımsızlığını, şerefini, hayat ve varlığını sağlayıp ve sürdürmeyi ilke kabul eden yeni Türkiye Devleti’nin esaslarından birini oluşturması lâzımdır ve inşallah oluşturacaktır.[2]

Atatürk, gelecek kuşakları yetiştirecek annelerin sahip olması gereken yetenekleri ise, yukarıdaki konuşmasından yaklaşık 50 gün sonra 21 Mart 1923 günü Konya’da kadınlar ile yaptığı konuşmanın bir yerinde şöyle açıklamıştır; “Şunu söylemek istiyorum ki, kadınlarımızın genel görevler çerçevesinde üzerlerine düşenlerden başka kendileri için en önemli en yararlı, en çok fedakârlık isteyen bir görevleri de iyi anne olmaktır. Zaman ilerledikçe, bilim geliştikçe, uygarlık dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, çağın gereklerine göre çocuk yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü çocuklarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bu günün anaları için gerekli yeteneklerle donanmış çocuk yetiştirmek, çocuklarını bugünkü hayat için yeterli kişi haline getirmek, pek çok yüksek vasfa sahip olmayı gerektirir. O nedenle kadınlarımızın hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok çağdaş, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.[3]

Görüldüğü üzere, Atatürk, Cumhuriyet’in gelecek kuşaklarının nitelikli bir eğitime ve hayata hazırlanmanın temel aracı olarak okul öncesi dönem için anneleri görevlendirmiştir. Gerçekten de yaşamımızdaki ilk öğretmenlerimiz daima annelerimiz olmuştur. Atatürk bu annelerin öncelikle kendilerinin erkeklerden bile daha iyi eğitim almış olmalarını da mutlak zorunluluk olarak görmüştür. Atatürk, annelerin bilim ve fen bilgileriyle donanmış olmasını da büyük zorunluluk olarak görmüştür. Bilim ve fen konularında en düşük düzeyde bilgiye sahip olabilmek ise en az lise ve dengi teknik eğitimi ile mümkündür. O nedenle de Atatürk’ün öngörüsünü, kadınlara en az lise eğitimi verilebilmesi ve olabildiğince yükseköğrenime yönlenmeleri olarak anlamak gerekir.

Atatürk’ün 1923 yılında Türkiye için öngördüğü eğitim düzey ve kalitesine erişmek için Cumhuriyet kuşakları olarak gerekeni yapabildik mi? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için bazı verilere kısaca göz atmak uygun olacaktır.

Tablo 1 den de görüldüğü üzere, bırakınız bilim ve fen öğretmeyi, 15 yaş üzeri kadınların okur-yazarlık oranını yükseltmede dahi çok yavaş yol alınmıştır ve 2010 yılında hâlâ 3.1 milyon dolayında okur-yazar olmayan ve okur-yazar olup olmadığı bilinmeyen 1.3 milyon kadın nüfusumuz vardır.  Oysa uygar ülkelerde, kadınların okur-yazarlık oranları gündemden çoktan düşmüş ve halen kadınların en az lise dengi eğitim almışlarının çağ nüfusu içindeki payları yüzde 75-85 aralığında olmasına rağmen daha da yukarı çıkarılması için büyük çaba harcanmaktadır.

Tablo 1

1935-2000 döneminde 15 yaş ve üzeri nüfus içinde okuma yazma

bilen ve bilmeyenlerin sayısındaki gelişmeler

  Yıllar   Cinsiyet Okuma-YazmaBilenler  ToplamınYüzdesi Okuma-YazmaBilmeyenler  ToplamınYüzdesi
1935 Erkek

1,369,739

30.8

3,075,392

69.2

1970 Erkek

7,360,530

71.0

3,012,150

29.0

2000 Erkek

22,557,170

94.4

1,332,477

5.6

1935 Kadın

404,951

8.0

4,643,775

92.0

1970 Kadın

3,752,2002

36.2

6,602,107

63.8

2000 Kadın

18,592,229

78.5

5,091,942

21.5

Kaynak: TÜİK İstatistik Göstergeler 1923-2009 sayfa 18 den düzenlenmiştir.

Şimdi de 8 Yıllık Kesintisiz Zorunlu Öğrenimin kız çocuklarımıza kazandırdıklarına kısaca göz atabiliriz. Bu konuda Tablo 2 düzenlenmiştir.

Tablo 2

Öğretim düzeyleri itibariyle  cinsiyet oranları

Öğretim yılı İlköğretim Ortaöğretim Yükseköğretim
1997/98

85.68

74.70

69.58

2002/03

91.10

*72.32

74.33

2009/10

98.91

88.59

**80.08

Artış

13.23

13.89

10.50

  • Bu rakamda bir hata olduğunu düşünüyorum. Zira bir önceki yıla ilişkin oran 75.87 ve bir sonraki yıla ilişkin oran ise 78.01 olarak kaynak belgede yer almaktadır.

** 80.08 oranı 2008/2009 öğrenim yılına aittir.

Kaynak: Millî Eğitim İstatistikleri, Örgün Eğitim 2009-2010, sayfa 10

 Tablo 2 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz ilköğretim yasasının 13 yıllık uygulaması sonucunda, ilköğretimde her 100 erkek öğrenciye karşılık 1997/98 öğrenim yılında 85.68 kız öğrenci kayıtlı iken, bu oran 2009/10 öğrenim yılında 98.91 e ulaşmıştır. Diğer bir deyişle, Sekiz Yıllık Kesintisiz ve Zorunlu ilköğretim yasası ile 14 yaşa kadar olan kızlarımızın okullaşma oranları erkeklerle başa baş duruma gelmiştir. Bu durumun sonucu olarak, lise ve dengi okullar zorunlu olmamasına rağmen, lise düzeyi öğrenimde de her 100 erkek öğrenciye karşılık kız öğrenci sayısında da çok önemli artış yer almıştır. Bu noktada, liseye devam eden erkek öğrenci sayıları da aynı dönemde arttığı için kızların lise düzeyine devamlarında çok önemli gelişmeler yer almıştır. Benzeri artış üniversite düzeyinde de gerçekleşmiştir.   Bu noktada üzerinde durmak istediğim diğer bir husus da, orta öğrenimde okullaşmaya paralel olarak, 15-19 yaş arasında evlenen kızların sayısında da önemli düşüşler gerçekleşmiştir. 1990 yılında, 12-14 yaşlarında evlendirilmiş çocuk-kadın sayısı 10,484 ve bunların sahip olduğu çocuk sayısı 1,483 iken, buna ilişkin verilere son yayınlarda rastlayamıyoruz. Buna karşılık 15-19 yaş grubunda evli kadın sayısı 1990 yılında 463,481 iken, bu sayı 2001 yılında 167,252 ye ve 2010 yılında da 134,874 e düşmüştür.  11 veya 12 yıllık eğitim yasa ile zorunlu kılındığında, 15-19 yaş grubunda evlendirilen kız çocuklarının sayısında da çok ciddi düşüşlerin gerçekleşeceği kesindir.

Sekiz yıllık zorunlu eğitimin sağladığı diğer önemli bir işlev de, ülkemizdeki okur-yazarlığın işlevsel azalmasını önlemek olmuştur. Beş yıllık zorunlu eğitim döneminde, ilkokulu bitirenler, birkaç yıl gazete ve kitap okumadıkları takdirde, okuma-yazma yetilerini yitirmeye başlıyor ve işlevsel olarak okur-yazarlıklarını kaybediyorlardı. Üç yıl daha okula devam etmek ve daha üst düzeyde okuma alışkanlığı edinmek, işlevsel okur-yazarlık yitirme sürecinin uzamasına ve azalmasına da yol açmaktadır. Bu sorun 11 veya 12 yıllık zorunlu eğitimle tümden ortadan kalkabilecektir.

Tablo 2 den de görüldüğü üzere, Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz ilköğrenim başta kız öğrenciler olmak üzere, Türkiye’deki okullaşma oranlarını ciddi şekilde yükseltmiştir. Bu gelişmenin sayısal boyutlarını da Tablo 3 de göstermek istiyorum.

Tablo 3 den de görüleceği üzere 1997/98 öğrenim yılından 2009/10 öğrenim yılına geçen süre zarfında ilköğretim, lise ve dengi ile üniversite öğrencilerinin sayısında çok ciddi artışlar yer almıştır. Bu gelişme Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz ilköğretimin yol açtığı çok önemli bir gelişmedir. 1997 yılında Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim yasası çıkmamış olsa idi, elbette yine öğrenci sayılarında artışlar yer alacaktı, ancak o artışların Tablo 3 deki sayıların uzağında kalacağı da bir gerçektir.

Tablo 3

Eğitim düzeylerine göre örgün öğretim öğrenci sayıları

Yıllar Okul tipi Erkek Kız
1997/98 İlköğretim

5,000,886

4,083,749

2009/10 İlköğretim

5,632,328

5,284,315

Öğrenci Artışı  

631,442

1,200,566

1996/97 Lise ve dengi

1,579,612

1,042,982

2009/2010 Lise ve dengi

2,302,541

1,937,598

Öğrenci Artışı  

722,929

894,616

1997/98 Üniversite

793,497

528,848

2009/10 Üniversite

1,932,205

1,561,614

Öğrenci artışı  

1,138,708

1,032,766

Kaynak: Millî Eğitim İstatistikleri 2009-2010, ÖSYM ve MEB Sayısal Veriler Millî Eğitim 1999 dan yararlanılarak düzenlenmiştir.

Tablo 2 ve 3 özellikle kız öğrenci sayılarındaki artışlar bakımından çok çarpıcı bir resim ortaya koymaktadır. Atatürk’ün kadınların da en az erkekler kadar öğrenim görmeleri arzusu, 8 Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim yasasının, çok büyük bir gecikme ile, ancak 1997 yılında yaşama geçirilebilmesi ile bir ölçüde yerine getirilebilmiştir. Elbette alınacak daha çok yol vardır. Öncelikle 11 veya 12 yıllık öğrenimin zorunlu olmasını sağlayacak yasa çıkarılmalıdır. Bu yasa çıkarıldığında Türkiye’nin çocuk evlilikleri konusundaki sorunu da akılcı şekilde çözümlenmiş olacaktır. Continue reading ‘Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim On Beşinci Ders Yılında’

Mülkiye’den Mezuniyetin 50. Yılı

Aşağıda okuyacağınız metin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin 4 Aralık 2011 kutlama törenlerinde sınıf arkadaşlarım tarafından bana görev olarak verilen 1961 mezunları adına yaptığım konuşmadır.

Mülkiye’den Mezuniyetin 50. Yılı

Değerli Rektör ve Dekanlar, saygın Bilim Öğretenler, Mülkiyeliler Birliği’nin değerli başkanı, Sevgili Öğrenciler ve 54 yıllık Dostlar ve saygıdeğer eşleri,
Büyük bir heyecanla kapısından adımlarımızı attığımız 1950 li yılların ikinci yarısından bu yana yaşamımıza ve kişiliğimize yön veren “Mülkiye” kurumuna mezuniyetlerinin ellinci yılını tamamlamış 1961 çıkışlılar olarak yeniden dönmenin büyük mutluluğunu yaşama ve sizlerle paylaşma fırsatını bizlere veren Fakülte yönetimine ve öğrencilerine gönülden teşekkürlerimizi sunarız.
1961 Mülkiye çıkışlılar adına sizlere hitap etme görev ve sorumluluğunu bana verdikleri için de değerli sınıf arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum.
1961 çıkışlılar olarak sizinle üzerinde konuşabileceğimiz birçok konu var. Bunların içerisinden ben, bu elli yıl içerisinde bizler ve bizim kuşağımızın zaman zaman bedel ödeyerek öğrendiklerinden bazılarını genç kuşaklara aktarmayı seçtim. Umarım bu seçimim hem sizlerin hem de sınıf arkadaşlarımın beğeni ve onayını alır.
Her sabah uyandığınızda, yaşam size 16-17 saatlik bir nakit sunar. Bu zamansal parayı nasıl kullanacağınıza siz karar verirsiniz. Yalnız bu zamansal paranın kullanmadığınız bölümünü, daha sonra kullanmak üzere yaşamın banka hesabına tasarruf olarak yatıramayacağınız gibi, yanlış yerde harcadıklarını da geri almak mümkün olmadığı gibi, bu harcamayı geri alma çabalarınız da yine aynı sınırlı kaynaktan yeniden ödeme yapmak anlamına gelir.
Her üniversite öğrencisi, okul bittiğinde iyi bir gelir elde edeceği ve huzur içinde çalışabileceği bir iş bulma heyecanı yaşar. İş bulma uğraşınızdaki en önemli husus, vereceğiniz ilk izlenimdir. Şunu unutmayın, iş için görüştüğünüz kimselerin her birine, “ilk izlenim vermek için asla ikinci bir şansınız olmayacaktır.(1) ” Vereceğiniz ilk izlenim bilginizden çok, kişiliğinize yönelik olacaktır. Yanlış bir ilk izlenim yıllarca peşinizi bırakmayabilir.
Unutmayın, gülümsemeyi bilen bir yüz, asık bir surattan çok fazla kapıyı sizlere açacaktır.
Kalp kırmamaya özen gösterin, ama kırdı iseniz bunu onaracak tek araç özür dilemektir. Sürekli kırılan bir kalbi ise onarmak olası değildir.
İş yaşamınıza başlamak, yeni bir okula, hayat okuluna başlamak olacaktır. Diplomalarınız, sadece, sizlerin bu okula kabul edilmeniz için bir giriş belgesinden başka bir şey değildir. Hayat okulundaki başarınızı üniversitede öğrendiklerinizin üzerine ne kadar kısa sürede ve hangi kalitede bilgi koyduğunuz ile çok bilinmeyenli denklem çözme yetenekleriniz belirleyecektir. Çünkü iş yaşamınız ve toplum içindeki yaşamınız her zaman karşınıza çok bilinmeyenli denklemlerle veya birleşik kaplar kuramını kullanarak çözebileceğiniz problemleri ardı ardına çıkaracaktır.
Her insan doğal olarak ihtiras sahibidir. Hırs insanları başarıya götüren araçlardan sadece bir tanesidir. Unutmayın siz hırsınızı denetlediğiniz sürece, o size hizmet eden sadık bir kölenizdir, ancak hırslarınızın sizi denetlemesine izin verdiğiniz andan sonra, o sizin için çok zalim bir efendiye dönüşür (2) ve yalnız sizin değil ailenizin de yaşamını karartabilir.
Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek, kaliteli çalışmayı bilmek kadar kaliteli dinlenmeyi bilmekle de doğrudan ilişkilidir. Kaliteli dinlenmeye, en az bir güzel sanat dalıyla ilgilenerek ulaşabilirsiniz. Bu uğraş, sizi, yaşamınızda karşılaşacağınız birçok stresli sorunlara çözüm üretebilmeye de hazırlayacaktır. Zira güzel sanatlarla uğraştığınız anda, beyninizin yorulmuş ve problem çözme sorunu yaşayan bölümüne dinlenme ve kendini yenileme fırsatı vermiş olursunuz. Açılış bölümünde dinlediğimiz üç soprano ve bir piyanist günümüze güzel bir renk ve huzur katmadı mı?
Hayat yolunu birlikte yürüyeceğiniz yaşam arkadaşınızı sadece sevmek yetmez, birlikte mutluluk kozasını örmeniz gerekir. Mutluluk kozasının harcını karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü birlikte oluştururlar.
Çocuklarınızın eğitim çağı geldiğinde çocuklarınızın yanında, ekonomik olanaklarınız el verdiği ölçüde, ekonomik olanakları yeterli olmayan ailelerin çocukları için de öğrenim anne ve babası olmaya çalışın, bu çabanızın boyutu çocuklarınızın yaşayacağı toplumun yapısını da belirleyecektir. Çocuklarınızın eğitimi tamamlandığında, rahatlayacak bütçelerinizden ekonomik olanağı olmayan yeni gençlere burs kaynağı ayırmayı unutmayınız. Bu bir anne baba olmanın yanında, bir Mülkiyeli olmanın ve bunların da ötesinde Cumhuriyet kuşağı olmanın moral yükümlülüğüdür.
Şunu asla unutmayınız ki, sizlerin diplomalarınız ve ekonomik kazançlarınız üzerinde, sizin gibi okula devam etmesi gerekirken, ekonomik olanakları el vermediğinden okula gidemeyip sanayi sitelerinde, sokaklarda ve tarlalarda çalışarak ödedikleri vergiler ile sizlerin okuduğunuz kurumların oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunan akranlarınızın alın teri ve gözyaşlarının hakkı vardır. Bu hakkı ödemenin tek yolu, yeni yeni çocukların aynı kaderi paylaşmamasına yapacağınız bilinçli katkılardır.
Şu anda sizler de geçmişte bizlerin yaptığı gibi, öğretmen ve akademisyenler ile eğitim kurumlarının yaşamınızdan çıkacağı için sevinç duyuyor olabilirsiniz. Bu yaşamda yapılan en büyük hatalardan biridir. Öğretmenlerin, akademisyenlerin ve eğitim kurumlarının sorunları, yaşam boyu sizlerin de sorunu olmaya devam etmelidir. Zira, kesinlikle kendinizden çok daha kaliteli eğitim almasını isteyeceğiniz çocuklarınızı ve torunlarınızı yine öğretmenler ve akademisyenlerin yaşama hazırlayacaklarını asla hatırdan çıkarmayınız. Continue reading ‘Mülkiye’den Mezuniyetin 50. Yılı’