Archive for the 'Konuşmalar/Söyleşiler' Category

Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması

BirGün gazetesinin 27 Mart 2017 tarihli sayısında, Pazartesi Söyleşisi sayfasında, Meltem Yılmaz ile yapmış olduğum söyleşi “Ekonomi eskisinden daha kötü” başlığı ile yayınlandı. Söyleşide Yılmaz’ın sorularını yanıtlarken konuları geniş kapsamda ele aldım. Ancak, gazetenin söyleşiler için ayırabileceği alanın doğal olarak belirli bir sınırı vardı. O nedenle de açıklamalarımın geniş ölçüde bir özeti yayınlanabildi. Konuştuğumuz konularda daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar olabileceği düşüncesi ile görüşmenin kapsamlı boyutunu bloğumda yayınlamanın faydalı olacağını düşündüm. Bu arada, kapsamlı görüşme sırasında aklıma gelmeyen ancak konunun anlatılmasında yararlı olabilecek bazı düşüncelerimi de metne ekledim. Bu eklemelerin kolayca fark edilmesi için onları italik formu ile yazdım. Bu arada birkaç maddi hatayı da düzelttim.

Meltem Yılmaz (M.Y.) Ekonomi alanında Bakanlık görevinde bulunmuş, dünyanın en önemli ekonomi kuruluşlarında görev almış isimsiniz. Türkiye ekonomisinin çok partili sistemden bugüne inişlerini ve çıkışlarını nasıl işaretlersiniz?

Hikmet Uluğbay (H.U) Sayın Yılmaz, öncelikle bana düşüncelerimi okurlarınızla paylaşma olanağını verdiğiniz için teşekkür ederim. Okurlarınıza da okumak için ayıracakları zaman için teşekkür eder saygı sunarım.

Çok partili sisteme geçmeden önce, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin ekonomik felsefesine kısaca değinmeden çok partili dönemi değerlendirmeye geçmek, hem o döneme haksızlık olur, hem de çok partili dönemi değerlendirmede noksanlıklara neden olur. Şunu unutmayalım, Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden Bağdat demiryolu, Hicaz demiryolu ve Aydın demiryolu hariç ne bir ulaşım altyapısı ne de endüstriyel bir sanayi altyapısı devralmıştır. T.C. Başbakanlık İstatistik Enstitüsü’nün (güncel adı ile TÜİK)1997 yılında yayınladığı Osmanlı Sanayii 1913, 1915 Yılları Sanayi İstatistikleri başlıklı belgenin 13 üncü sayfasında yer alan Tablo 1 Sanayi Müesseselerinin çeşitli şehirlere göre dağılımında 1915 yılı itibariyle tüm Osmanlı topraklarında önemlice sayılabilecek nitelikte 7 tuğla, 2 çimento fabrikası ve 3 adet pamuk ipliği imalatı ve pamuk dokuma kuruluşu yer almaktaydı. Gündüz Ökçün, “Osmanlı Sanayii 1913-1915 İstatistikleri” başlıklı kitabının 29 uncu sayfasında Osmanlı Devletinde 1915 yılında sanayi kuruluşlarının kullandığı toplam beygir gücünün 20,977 olduğunu belirtir. Bu rakamı David S. Landes’in “The Unbound Prometheus” isimli ve dilmize “Sınır Tanımayan Prometheus” olarak çevrilebilecek kitabının 292 inci sayfasında 1907 yılında Almanya, FRansa ve Belçikasanayilerinin kullandığı beygir güçlerine ilişkin olaraksırasıyla şu verilere yer vermiştir; 6,500,000; 2,474,000 ve 1,038,000. Bu sayılar Osmanlı Devletinin sanayi gücünü bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya yeterlidir. Osmanlı Devleti, sanayi devriminin başlamasını sağlayacak yeterlikte lâik eğitim kurumlarını ve yurt içi sermaye birikimini oluşturamadığı için bu devrimi kaçırmış ve ayrıca Padişahlar tarafından hesapsızca verilmiş kapitülasyonlar nedeni ile de sonradan istese de sanayi atılımları yapamaz konuma gelmişti.

Cumhuriyet’in ekonomik düşüncesi ve temel hedefleri 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresinde belirlenmiş ve 1930 lu yıllarda yapılan iki sanayi planı ile sürdürülmüştür. Türkiye’nin ekonomik gelişmesine temel olacak olan Etibank, Sümerbank, SEKA, Karabük Demir Çelik, uçak yapım sanayii ve diğer birçok sanayi kuruluşu ve liman inşaatları ile demiryolu ağının ülkeye yayılmasına yönelik önemli yatırımlar yapılmıştır. Etibank hem madencilik alanında girişimcilere kaynak sağlayacak bir banka, hem de bu alanda yatırım yapacak bir kurum olarak düşünülmüş ve yaşama geçirilmişti. Aynı anlayış Sümerbank’ın kuruluşunda da mevcuttur. Bu kuruluşların yatırımları gerçekleştirilirken dışarıdan borç da alınmamıştır. Bu kuruluşlar Türkiye’nin ilk ve önemli sanayi hamlesini başlatmasının yanında, yetiştirdikleri nitelikli teknotrat ve bürokratlarla geleceğin özel sektör kuruluşlarının nitelikli insan gücünü de yetiştirmiş oldular. Bütün bunlar yapılırken de Osmanlı Devleti’nden miras olarak aldığı Düyun-u Umumiye (Yabancı ülkelere olan) borçları ödenmeye başlanmıştır.

Bu döneme ilişkin olarak iki hususa daha değinmek isterim. İzmir İktisat Kongresi kararları özel girişimciliğe ve yabancı sermayeye karşı değildir. Yabancı sermaye Türk Yasalarına uymak ve Türk dilini kullanmak zorundadır. Ayrıca, ulusal girişimlerin sahip olacağı haklardan fazlasına sahip olmaları söz konusu değildir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Prof. Dr. Afet İnan’ın İzmir İktisat Kongresi kitabının dilini güncelleştirerek yeniden basmasında yarar görmekteyim. Böylece gençlerimizin Kuruluş dönemi ekonomik politikalarını kolayca anlamaları sağlanmış olacaktır. Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar, ekonomik gelişmenin, ülke içinde yaratılan katma değerin boyutu ile doğru orantılı olduğunu çok iyi biliyorlardı. O nedenle de sanayi kuruluşlarının yukarıda değinilen altyapısını bu bilinçle kurmuşlardır. Ancak bu dönemde yatırımların hemen hemen tamamı Devlet ve yeni kurulan kamu kurumları tarafından yapılmıştır. Bunun nedeni de, Cumhuriyet’in Osmanlı Devleti’nden yatırım yapacak girişimci de devralamamasıdır. Çünkü Osmanlı Devleti sanayi devrimi başaramadığı için bu kavramları anlayan ve uygulayabilecek yeterli sayıda insan da yetiştirememişti. Osmanlı Devleti döneminde hemen hemen tüm ekonomik etkinlikler, yabancı devlet şirketleri ve uyrukları ile Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Yahudiler tarafından yürütülmekteydi. Kuruluş dönemine ilişkin olarak iki önemli gelişmeye daha değinmek isterim. Bunlardan ilki 1929 dünya ekonomik krizi ile 1939-1945 arasında yer alan II. Dünya Savaşı Türkiye’nin ekonomik atılımlarını son derece yavaşlatmıştır.1929 dünya ekonomik krizi Türkiye’nin GSYİH’nı 1930-1932 döneminde sırasıyla yüzde 23.8, 12.0 ve 15.8 oranlarında küçültmüştür. Benzeri şekilde 1944 ve 1945 yıllarında da GSYİH sırasıyla yüzde 27.6 ve yüzde 18.2 küçülmüştür. Savaşın ülkeye sıçramaması için alınan seferberlik önlemleri sonucu çok sayıda genç insan silah altına alındığı için tarımda çok büyük bir işgücü azalması olmuş ve bu askeri gücün gereksinimleri Devletin altyapı ve sanayi yatırımlarına ayırabileceği kaynağı son derece sınırlandırmıştır. Ancak bu sınırlamaya rağmen, tarımda katma değer yaratımının bilgi ve teknik bilgiyle gerçekleşeceğini ve bu üretimin birçok sanayi koluna ham madde vereceğini bilen kadrolar, Savaş yılları olmasına rağmen 1940 yılında Köy Enstitülerini kurmaya başlamışlar ve ülkenin dört bir yanına yaymayı sürdürmüşlerdir.

Çok partili dönemi ele alırken, politik gelişmelere değinmeden ekonomik boyutu ele alırsak konu çok büyük ölçüde havada kalır. O nedenle bu dönemdeki ekonomik gelişmeleri ele alırken önemli politik gelişmelere de kısaca değinmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. 1944 de başlayan çok partili dönemin ilk basamağı Demokrat Parti’nin iktidarda bulunduğu 1950-1960 arasıdır. Bu dönemde özel kesim yatırımları özendirilirken, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapması için de özendirici önlemler alındı, yasal düzenlemeler yapıldı. Yabancı sermaye özendirmeye yönelik bir örnek vermek isterim. 1954 yılında çıkarılan Petrol Kanunu yabancı sermayeye o dönemde petrol üreten birçok ülkeden çok daha fazla olanak sunmuştur. 1945 yılında Venezuela, ülkesinde çıkarılan petrolün, üretici şirketler ile Devlet arasında yüzde 50-50 paylaşılmasını kabul ettirmişti. Bu kural kısa sürede tüm petrol çıkaran ülkelerde uygulanmaya başladı. Hatta o tarihlerde İran petrollerini ulusallaştırdığı için Başbakan Musaddık bir seri komplo ile düşürüldükten sonra, bu yüzde 50-50 kuralı İran’a bile uygulandı. Ancak, ABD petrol uzmanının katkısı ile hazırlanan Petrol Kanununda bu ilkeye yer verilmedi. Başlangıçta özel bir şirket olarak kurulması düşünülen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı gelen yoğun tepkiler üzerine bir kamu kuruluşu olarak hizmete başladı. Bu dönemin diğer önemli ekonomik kararlarından birisi de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce yapılan barajlardır. Ağırlıkla enerji üretimine ve sulama amacına yönelik bu baraj yapım hamlesi aynı zamanda Türk siyasetinin gelecek yıllarına önemli bir kişiyi de kazandırmıştır; Süleyman Demirel. Demokrat Parti’nin izlediği ekonomik politikalar, ilk yıllardaki tarımsal üretimlerdeki bolluk, Marshal Yardımı ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan diğer dış yardımlarla birlikte ekonomik büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratmıştı. Ancak ne yazık ki tarımda verimliliği yükseltecek işgücünü yetiştirmekte olan Köy Enstitüleri de bu sırada kapatılmaya başlandı. Aynı şekilde uçak sanayii de bu dönemde kapatılmıştır. Bu yıllardaki tarımsal üretim bolluğunun da etkisi ile Demokrat Parti 1954 Genel Seçimlerini yüzde 57.7 oy oranı ile kazandı. Bu başarı sonrası ekonomik alanda daha özensiz politikalar izlendi, enflasyon süratle tırmandı. 27 Ekim 1957 Genel Seçimlerinde Demokrat Parti oyları yüzde 47.9 a geriledi. 1957 den itibaren döviz sıkıntısı daha belirginleşmeye başladı ve IMF ile görüşmeler sonrasında 4 Ağustos 1958 tarihinde dövizde katlı kur uygulamasına geçilerek TL ciddi ölçekte devalue edildi. Bu bağlamda doların değeri 2.80 TL düzeyinden dövizin kazanıldığı sektör ve harcandığı işlemlere göre 4.90-9.03 TL aralığında uygulanmaya konuldu. Ancak katlı kur düzenlemesi uygulamadaki teknik ve idari güçlükler nedeni ile çok kısa ömürlü oldu. Bu dönemde yabancı sermaye de Türkiye’de sanayileşmeye katkıda bulunacak önemli yatırımlar yapmamıştır. Ekonomideki olumsuz gelişmeler toplumsal tepkilere de yol açtığı için Başbakan Adnan Menderes Hükümeti, muhalefeti susturmak için TBMM Tahkikat Komisyonu’nu kurduğu gibi, Üniversitelerden akademisyenleri ve bazı kamu görevlilerini “görülen lüzum üzerine” gerekçeleri ile görevlerinden almaya başladı. Bu arada, Menderes Hükümeti Batı’dan beklenen ekonomik desteği alamayınca, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma adımlarını atma eğilimi de gösterdi. Bütün bu gelişmeler nedeniyle, izleyen TBMM Genel seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidardan düşmesine kesin gözle bakılmaya başlanmıştı. Ancak 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi yapıldı.

M.Y. 1960’I diğer darbelerden ayrışan yapısı, ekonomi üzerinde bir etki yaratabildi mi?

H.U. Bana göre, 1960 Askeri Darbesi, Demokrat Parti’nin seçimle iktardan düşmesi fırsatının yitirilmesine yol açtığı için izleyen dönemdeki politik gelişmeler üzerinde belirgin olumsuz etkiler yaratmıştır. O nedenle de demokratik deneyim ve gelişim sürecini olumsuz yönde etkilemiştir. Zira deneyim veya tecrübe denilen birikimin gerisinde daima hatalar ve bunlardan alınan dersler vardır. Buna rağmen 1960 Askeri Darbesi ülkeye üç önemli şey kazandırmıştır. Bunlar ilki 1961 özgürlükçü Anayasa’sı ve iki kanatlı Parlamento yapısı, ikincisi Anayasa Mahkemesi ve üçüncüsü ise Devlet Planlama Teşkilatı’dır.

1960-1980 dönemi üzerinde de kısaca durmakta fayda görüyorum. Bu dönemde Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milî Selamet Partisi arasında birkaç kez, AP-MSP ve CHP-MSP koalisyonları kuruldu, bozuldu. Bu dönemin özellikle 1974 e kadar olan yılları, Türk ekonomisi bakımından büyük kazançların sağlandığı önemli bir aşamadır. Bu on dört yıllık sürede; ön hazırlıkları 1954 yılında başlamış olan “Ereğli Demir Çelik Fabrikasının yapımına 1961 yılında başlanmış ve kısa sürede bitirilmiştir. Keban Barajı 1965-1975 yılları arasında inşa edilmiştir. Şeydi Şehir Alimünyum Tesisleri ve Oyma Pınar Barajının yapımına 1967 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Petrokimya Kompleksinin yapımına 1965 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. İskenderun Demir-Çelik Tesislerinin inşaatına 1970 yılında başlanmış ve bir süre sonra tamamlanmıştır. Bu on dört yılda planlanan, yatırımına başlanan ve yapımı tamamlanan sanayi kuruluşlarını saymaya ve anlatmaya devam edersem diğer konuları görüşmek için yeterli süre kalmayabilir. Bu dönemde alınan dış borçlar, tüketim için değil, biraz önce saydığım döviz tasarruf ettiren ve kazandıran kuruluşların ve benzeri kamu kurumlarının üretim tesislerinin Türk ekonomisine kazandırmasında kullanılmıştır. Bu tesisler, ülkeyi sadece ürettikleri ürünleri satın almak için döviz ödemekten kurtarmamış aynı zamanda birçok yan sanayinin ihracat yapabilmesi için gereksinim duyduğu ham madde ve ara mamulleri üreterek ihracatın gelişmesine de çok önemli katkıda bulunarak ülkenin döviz gelirlerinin artmasına neden olmuşlardır. Ayrıca bu ve benzeri tesisler, gelişmesini sağladıkları yan sanayiler ile de istihdam yaratmanın yanında ülke içinde yaratılan katma değerin artması ile ulusal gelirin büyümesini de sağlamışlardır.

Ancak, 1973 yılında Arap-İsrail Yom-Kippur savaşında ABD’nin İsrail’I desteklemesi üzerine petrol üreten Arap ülkeleri petrol üretimlerini kısıp, başta ABD olmak üzere bazı ülkelere petrol ihraç ambargosu uygulamaları ile başlayan birinci petrol krizi ile uluslararası piyasalarda petrolün varil fiyatı 2.5 dolardan 11.6 dolara yükseltilmiş, daha sonra 1974 ikinci petrol krizi ile izleyen yıllarda petrol varil fiyatını 35 dolar dolayına doğru yükselmeye başlamıştır. Petrol fiyatlarındaki bu sıradışı artışlar, Türk ekonomisi üzerinde sarsıcı etkiler yarattı ve ödemeler dengesi sorunlarını aşabilmek için 1974 yılında yeni bir istikrar programı uygulamaya konulmasını gerektirdi ve doların değeri 9.00 TL’den 15.00 TL ye yükseltildi. IMF’nin parasal olarak da desteklediği İstikrar programı ortaya çıkan yeni bir dış sorun nedeni ile aksadı. Bu yeni sorun, Kıbrıs’ta Türklere karşı başlatılan yoğun baskılar ve kıyımlardı. Bu sürecin bir devamı olarak 1974 yılında Kıbrıs’ta Nicos Sampson darbesi yapıldı ve Türkler üzerinde çok ciddi baskı ve göçe zorlama yaşandı ve kıyımlar da arttı. Kıbrıs’taki bu gelişmeler Yunanistan’daki Cunta Hükümeti tarafından da desteklenmekteydi. Kıyımların artması üzerine Türkiye Garantörlük Anlaşması çerçevesinde İngiltere’yi de birlikte askeri müdahaleye davet etti. Üçüncü garantör ülke Yunanistan Ada’daki gelişmelere müdahale edilmesine karşı çıkıyordu. İngiltere’nin yanaşmaması üzerine, CHP-MSP koalisyon Hükümeti’nin TBMM’den de aldığı yetki ile Başbakan Bülent Ecevit 20 Temmuz 1974 de Kıbrıs’a Askeri çıkarma ile “Barış Harekatı” başladığını açıkladı. Bu harekat üzerine ABD, Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başladı. Türkiye üzerinde baskıları arttırmak için dış borçlanma olanakları da daraltıldı. Continue reading ‘Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması’

Dünyada ve Türkiye’de Enerji Sorunu

Aşağıda okuyacağınız “Dünyada ve Türkiye’de Enerji Sorunu” konulu söyleşi Yeni Adana Gazetesi’nden Ahmet Erdoğdu ile yapılmış ve anılan gazetede 4 Ocak 2016 günü yayınlanmıştır.

Soru 1-Ortadoğu coğrafyasının bu günkü durumunda paylaşılamayan enerji kaynakları nedeniyle adeta bir 3. Dünya Savaşı görünümü vermektedir. Sayın Uluğbay Dünya nereye gidiyor?

Yanıt 1– Sayın Erdoğdu, Ortadoğu’da yaşanmakta olan son enerji kaynak paylaşım kavgası ile bu enerji kaynaklarının dünya pazarlarına sunum yollarının denetlenmesi çatışmasındaki yoğunlaşmayı anlamak ve dünyanın nereye gittiği sorusunu yanıtlamak için önce bazı temel bilgileri özetle anımsamak gerekir. Birçok petrol uzmanı, petrolün kuyu delme yöntemi ile 1859 yeryüzüne çıkarılmasından bu güne kadar tüketilen petrol miktarının, yeryüzüne çıkarılabilir petrol rezervlerinin yarısına ulaştığını hatta yarısını aşmış olabileceğini ve petrol üretiminin 2010 yılı dolayında “Tavan” yaptığını ve dünya yıllık petrol üretiminin bir süre mevcut düzeyini koruduktan sonra düşmeye başlayacağı tezini savunagelmektedirler.

Bu uzmanlar savlarını, çeşitli petrol sahalarında üretim düzeylerindeki değişimleri gözlemleyerek saptamışlar ve “petrol üretiminin tavan yapma” kuramını oluşturmuşlardır. Bu kuramın kurucusu, ABD’li petrol uzmanı M. King Hubbert olup, 1956 yılında ABD’nin petrol üretiminin 1970 yılında tavan yapacağını ve izleyen yıllarda da düşmeye başlayacağını ileri sürmüştür. Hubbert’in öngörüsü gerçekleşmiş ve ABD’nin petrol üretimi 1971 yılından başlayarak gerilemeye başlamıştır. Petrol üretiminin tavan yapması konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenler internetten şu adresteki yazıma göz atabilirler, www.hikmetulugbay.com/?p=43

Petrol üretiminin tavan yaptığı görüşünün politikaları etkilediği bir ortamda, mevcut petrol rezervlerinin ülkeler arasındaki dağılımına göz atmak, Ortadoğu’nun petrol kaynakları bakımından stratejik önemini göstermeye yeterlidir. Bu amaçla Tablo 1’i düzenledim. Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, dünya toplam petrol rezervlerinin 1,481.5 milyar varil olduğu ileri sürülmektedir. Tabloda yer alan ülke petrol rezerv tahminleri aslında bir rakam aralığı içinde verilmektedir. Tabloya alınan rakamlar üst düzey tahminler olarak verilenlerdir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Libya ve Katar’ın rezervleri toplamı 841.1 milyar varil olduğu ileri sürülmektedir. Diğer bir deyişle dünya rezervlerinin yüzde 56.8 i bu yedi ülkede bulunmaktadır. Bu yedi ülke petrol rezervlerinin diğer önemli bir özelliği de üretim maliyetlerinin çok düşük olmasıdır. Bu bilgiler ışığında, dünyadaki süper güçlerin izlediği strateji bakımından, bu düşük çıkarma maliyetli rezervlerin bulunduğu ülkeleri kendi kampına çekmek veya denetimleri altında tutmak büyük ve yaşamsal bir önem taşımaktadır. Irak, 2003 yılında demokrasi getirme reklamı altında işgal edilmiştir. Bu işgalinin nedeninin petrol olduğunu ABD Merkez Bankası eski başkanlarından Alan Greenspan “The Age of Turbulance” isimli kitabında açıkça belirtmiştir. Bu kitap dilimize de çevrilmiştir. Irak, 2003 yılından bu yana ciddi bir kaos içinde ayakta kalma, ulusal bütünlüğünü koruyabilme mücadelesi vermeye çalışmaktadır. Ama petrol varlıklarının denetimi geniş ölçüde Batı ülkelerinin kontrolüne  geçmiştir. Libya’ya da demokrasi getirilmek istenmiş ve bu ülke de ciddi bir kaos içine itilmiştir. Ülkenin ulusal bütünlüğünü koruma olasılığı çok zayıf görünmektedir. İran’ın nükleer enerji üretimine Şah döneminde teknolojik ve malzeme desteği veren ülkeler, Şah’ın devrilmesi sonrasında bu ülkenin nükleer enerji santralı kurmasına ve uranyum zenginleştirme programlarına yaptırım uygulamaya girişmişlerdir.

Tablo 1

Petrol Rezervlerinin dağılımı

(milyar varil)

Ülkeler Petrol rezervi
Venezuela 297.7
Suudi Arabistan 268.3
Kanada 175.2
İran 157.3
Irak 140.3
Kuveyt 104.0
Birl. Arap Emirl. 97.8
Rusya 80.0
Libya 48.0
Nijerya 37.2
ABD 36.4
Kazakistan 30.0
Çin 25.6
Katar 25.4
Yedi ülke 841.1
Dünya Toplam 1,481.5

Kaynak: Wikipedia World Petroleum Reserves maddesi.

Kaya petrolü ve kaya gazı üretimine başlanmış olması, petrol ve doğal gazın tavan yapmasını bir süre erteleyeceği görüşü doğrudur, ancak bu kaynaktan petrol ve doğal gaz üretimi hem parasal boyutta hem de doğa bakımından çok yüksek maliyet getirmektedir. Bu kaynakların ortaya çıkması halen sürmekte olan petrol ve doğal gaz kaynakları ile bunların dünya pazarlarına sunum yollarını denetleme savaşından vaz geçilmesine neden olamamıştır ve olamayacaktır.

Suriye ise, İran, Irak ve Katar’ın petrol ve doğal gazını boru hatları ile Akdeniz üzerinden Avrupa pazarlarına sunmada çok önemli ve stratejik bir köprübaşıdır. Ayrıca, Suriye kaosu yaratıldıktan sonra, ilginçtir, İsrail’in işgali altındaki Golan Tepelerinde zengin petrol yatakları keşfedilmiştir. Diğer taraftan Suriye, Rusya’nın Akdeniz’deki tek deniz üssünü barındırmaktadır. Bu konularda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlar, “Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=471 bağlantısından ve “Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarının Denetim Savaşının Ekonomik ve Stratejik Nedenleri” başlıklı yazıma ise www.hikmetulugbay.com/?p=615 adresinden erişebilirler.

Petrol ve doğal gaz kaynaklarına erişim ve denetleme, dünyadaki ekonomik gelişme ve liderlik yarışını da çok ciddi biçimde etkilemekte ve etkilemeye de devam edecektir. Yapılan araştırmalar, Çin’in 2024 yılında ABD doları cinsinden cari fiyatlarla ölçülen GSYİH (Gayrı Safi Yurt içi Hasıla) büyüklüğünde ABD’ni geçeceğini ortaya koymaktadır. Hindistan’ın da 2025-2030 döneminde cari fiyatlarla GSYİH büyüklüğünde Almanya’yı geçip Japonya’ya yaklaşacağı ileri sürülmektedir. Bu gelişmelerde tüketilen petrol ve doğal gaz boyutu yanında stratejik maden ve mineral kullanımındaki artışlar çok önemli rol oynayacaktır. Bu konudaki beklentiler Tablo 2 de yer almaktadır. Tablo 2 den de görüldüğü üzere, Çin 2010 yılında günlük petrol tüketiminde ABD’nin yaklaşık yarısı kadar petrol tüketirken, 2035 yılında günlük olarak ABD’den yüzde 20 daha fazla petrol tüketir konuma varacaktır. Doğal gazda ise Çin 2010 yılında günlük olarak ABD’nin yüzde 16.2 si boyutunda tüketim yaparken, 2035 yılında ABD tüketiminin yüzde 71 i düzeyine sıçraması beklenmektedir. Bu noktada ABD Dışişleri eski Bakanı Henry Kissinger’e atfedilen bir sözü anımsamak uygun olacaktır: “Petrolü kontrol ettiğinizde devletleri denetim altında tutarsınız, gıdayı denetlediğinizde de halkları kontrol edersiniz.” Dolayısı ile Çin ve Hindistan gibi ülkelerin, ABD ve Avrupa Birliği gibi ekonomileri geçme yarışının sonucunu etkilemede ve geciktirmede Kissinger’in kuramı çok önemli rol oynayacağı için kaynak paylaşım kavgası bütün hızı ile sürmektedir.

Tablo 2

Seçilmiş ülkelerin 2010 ve 2035 yılları arasında günlük petrol ve doğal gaz taleplerinde beklenen gelişmeler

Günlük petrol talebi

(milyon varil gün)

Günlük doğal gaz talebi

(milyar metre küp)

Ülkeler 2010 2035 2035 İthal 2010 2035 Değişim
ABD 17.6 12.6 3.7 680 766 86
AB 11.6 8.7 8.0 536 618 82
Japonya 4.3 3.1 3.1 104 123 19
Rusya 3.1 3.5 466 549 83
Çin 9.0 15.1 12.1 110 544 434
Hindistan 3.4 7.5 6.9 64 178 115
Dünya 87.4 99.7 3,307 4,955 1,648

Kaynak: IEA, WEO-2012 Table 3.2 ve Table 4.2 den yararlanılarak düzenlenmiştir.

Ülkemizin bulunduğu coğrafyadaki enerji kaynaklarının son paylaşım kavgası, ABD’nin Irak’tan askeri varlığını çekmesinden ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulamaya başlamasından bu yana ABD ve koalisyon ortaklarının hava harekatları ile desteklediği uygulama, karada taşeron olarak kullanılan inanç ve etnik temele dayalı ayrılıkçı güçler ve terör örgütleri aracılığı yürütülegelmişti. Suriye’de de aynı yöntem 2011 yılından beri uygulanmaktaydı. Ancak taşeronlar eliyle yürütülen bu kaynak paylaşım kavgasının son yıllarda giderek Sünni inançlı ülkelerden gelen/getirilen taşeronlar eliyle, Şii/Alevi inançlı ülke ve toplumları yok etmeye dönüşmüştü. Anımsanacağı üzere nüfusu ağırlıkla Şii inancında olan Bahreyn’de de Arap Baharı başladığında Suudi Arabistan’ın askeri müdahalesi ile bu bahara derhal son verilmişti. Suudi Arabistan Yemen savaşı da hem enerji hem de inanç temelli bir kavgadır. Continue reading ‘Dünyada ve Türkiye’de Enerji Sorunu’

Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?

Aşağıda okuyacağınız metin, Aydınlık Gazetesi “Rakamların Gör Dediği” ile “Sorun Söyleyelim” başlıklı köşelerin yazarı ve Ulusal Kanal’da “İş Dünyası ve Ekonomi” programının yöneteni Sayın Mustafa Pamukoğlu ile yapılan söyleşi için hazırlanan ve bu sitede yayınlandığı güne kadar Türk ve dünya ekonomisinde ortaya çıkan yeni gelişmeleri ve verileri de göz önüne alan bir inceleme ve değerlendirmenin genişletilmiş şeklidir. Ulusal Kanal’da 12 Mart 2015 günü yayınlanan “İş Dünyası ve Ekonomi” programındaki söyleşi süre sınırı nedeni aşağıdaki metnin ancak küçük bir bölümü dinleyicilere ulaştırılabilmiştir. Diğer bir bölümü ise Teori Dergisi’nin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır. İnsanlarımızın düşüncesinde giderek önemli bir yer tutmaya başlayan ve endişelere yol açan “ekonomide neler oluyor” sorusuna kısmen de olsa ışık tutabilmek amacıyla hazırladığım bu geniş metni sitemde da yayınlamanın uygun olacağını düşündüm. Okurların zihninde beliren soruların bir bölümünü yanıtlamış olabilmeyi umut ediyorum.

Hikmet Uluğbay

Soru 1. Türkiye ekonomisinin genel bir değerlendirilmesini yapar mısınız? Son 12 yılda ekonomide vardığımız noktayı nasıl yorumlarsınız? Ciddi bir kriz bekliyor musunuz?

Yanıt 1. Türkiye ekonomisi, üzülerek belirtmek gerekir ki, dünyada likidite bolluğunun hüküm sürdüğü ve faizlerin de son derece düşük seviyelerde seyrettiği bir dönem olan 2002-2014 yılları arasında bu bolluğun yarattığı fırsattan yararlanarak üretim ekonomisini güçlendirecek politikalar uygulamak yerine, bu ucuz döviz bolluğunu bolca tüketim için kullandığı için, ciddi sorunlar biriktiren bir ekonomik süreç olarak yaşayagelmiştir. Bu gözlemlerimi ekonomi açısından somut bazı kritik veriler eşliğinde açıklayarak, biriktirilen sorunları ve birikimin ulaştığı boyutu net olarak göstermeye çalışacağım.

İlk olarak, ekonomik büyümenin sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlayan ve güven altında tutan en önemli kaynak olan ülke içi tasarruflardaki gelişmeler üzerinde durmak isterim. IMF veri tabanındaki rakamlara göre Türkiye’nin brüt tasarruf oranları 2002-2014 döneminde Tablo 1 deki seyri izlemiştir.

Tablo 1

IMF verilerine göre 1994-2014 döneminde

Türkiye’nin brüt tasarruflarının GSYİH oranları % olarak

Yıllar Brüt tasarruf/GSYİH
2002 17.3
2003 15.1
2004 15.7
2005 15.5
2006 16.0
2007 15.2
2008 16.3
2009 13.0
2010 13.3
2011 13.9
2012 14.0
2013 12.8
2014 13.3

Kaynak: IMF veri tabanı.

Bu Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’nin brüt tasarruf oranları 2002 yılından itibaren dalgalı bir seyir izlemiş olsa da, sürekli düşme eğiliminde olmuş ve 2002 deki yüzde 17.3 düzeyinden, 2013 yılında yüzde 12.6 ya kadar inmiştir. Tablo 1 den, Türkiye’nin brüt tasarruf oranlarının 2002-2014 döneminde ve sonrasında sağlıklı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme için son derece yetersiz ve cılız kaldığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu noktada okurların aklına, haklı olarak, sağlıklı ekonomik büyüme için gerekli tasarruf oranları hangi düzeyde olmalıdır sorusu gelmiş olabilir. Bunun yanıtı da yine IMF’nin very tabanındaki veriler eşliğinde Tablo 2 de verilmektedir.

Tablo 2

Seçilmiş bazı ülkelerin 2002-2013 dönemi brüt tasarrufları hakkında bilgiler GSYİH’nın % olarak

Ülkeler En düşük En yüksek Yoğunluk
İspanya 17.5 23.9 18-22
Rusya 21.3 30.8 27-30
Avustralya 21.2 24.8 22-24
Meksika 19.5 22.7 21-22
G. Kore 31.7 36.0 33-35
Hollanda 23.6 30.3 27-28
Türkiye 12.6 17.3 13-16
Endonezya 25.4 33.1 29-33
Asya’daki G.Y.Ü. (*)  

36.8

 

44.6

 

40-43

Kaynak: IMF veri tabanı, (*) Emerging and developing Asia.

Tablo 2 deki ülkelerden bir bölümü, GSYİH büyüklüğünde Türkiye’nin önünde yer alan gelişmiş ülkelerdir. Tablo 2 den de görüldüğü üzere, sağlıklı ekonomik büyümeyi finanse edecek brüt tasarrufların yüzde 22-35 aralığında olması gerektiği açıkça görülmektedir. Asya’nın gelişen ülkelerindeki oranlar ise çok daha yüksek düzeydedir. Aslında yine çok yetersiz olmakla birlikte Türkiye’nin brüt tasarrufu, 1994-2001 döneminde yüzde 21 yüzde 17 aralığında değişmiştir. Bu veri de göstermektedir ki, 2002 sonrasında izlenen politikalar, yurt içi tasarrufları özendirmekten çok uzak kalmıştır. Tablolarda ve açıklamalarda net tasarruf oranları yerine brüt tasarruf oranlarını kullanmamın nedeni IMF veri tabanındaki bilgilerin bu bazda verilmesidir. Türkiye’nin 2002-2014 dönemindeki tasarruflardaki bu büyük gerileme ekonomi için çok önemli uyarı işareti olarak yıllardır tiz perdeden ses veriyor, ancak üzülerek belirtmek gerekir ki, bu alarm ziline aldıran ve önlem alan olmadı. O nedenle de, IMF, 3 Kasım 2014 tarihli IV ncü madde Danışma Raporu’nda ülke içi tasarrufların düşüklüğünün sağlıklı olmadığını ve artırmak için gerekli önlemlerin alınması gereğini vurgulama gereksinimini duymuştur. Her iki Tablo da açıkça göstermiştir ki, Türkiye 2003-2014 aralığında çok ciddi boyutta “tasarruf açığı” sorunu biriktirmiştir. Bu sorunun doğrudan ve dolaylı olumsuz etkileri diğer biriktirilen sorunlara ilişkin tablolara da yansıdığı izleyen tablolarda görülecektir. Continue reading ‘Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?’

Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Kaynaklarının Paylaşım Kavgası

 21 inci Yüzyıl Türkiye Enstitüsü yönetimine, 11-13 Nisan 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilen “100. Yılında Birinci Dünya Savaşı” başlıklı IV. Safranbolu Kongresi’nde, bana “Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Paylaşım Kavgası” konusunda düşüncelerimi açıklama fırsatını verdikleri için teşekkürlerimi sunarak konuşmama başlıyorum. Konuyu iki bölüm altında inceleyeceğim. İlk bölümde “Sanayi Devrimi”nden Birinci Dünya Savaşına kadar geçen sürede petrolün nasıl ele geçirilmek için savaşılacak stratejik bir ham madde haline geldiğini, ikinci bölümde de 1870-1914 döneminde özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun hükümranlığı altındaki topraklarda mevcut petrol kaynaklarının ele geçirilmesi için şirketler ve devletlerarasında sahneye konulan stratejileri ve oyunları inceleyeceğim. Birinci Dünya Savaşı’na giden sürecin ve başlı başına Savaşın petrol kaynaklarını ele geçirmeye yönelik olduğu gerçeği, aslında savaşın hemen ardından, Şubat 1920 de İngiltere’nin “Petrol Teknolojisi Uzmanları Enstitüsü”nde bir konuşma yapan İngiliz Amirali Phillip Dumas tarafından somut ve duraksamaya yol açmayacak bir biçimde açıklanmıştır. Amiral Dumas o konuşmasında açık bir biçimde şu söylemi dile getirmişti; “Bu geniş ölçüde petrole yönelik bir savaştı. Geleceğin harpleri tamamen o amaca yönelik olacaktır. Bismark’ın ‘kan ve demir‘ özdeyişi artık ‘kan ve petrol’ şeklinde ifade edilecektir.[i]

  1. Sanayi Devrimi ile Birinci Dünya Savaşı arasında geçen sürede petrolün stratejik ham madde konumunu kazanması

Amiral Dumas’nın İngiliz Donanmasında geçirdiği uzun yılların askeri bilgi birikimi ışığında dile getirdiği bu gözlemin gerisinde yatan gerçekleri tam olarak kavrayıp saptayabilmek için, 1750 yılında başladığı varsayılan “Sanayi Devrimi”nden 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar geçen yaklaşık 165 yıllık dönemde gerçekleştirilen, teknolojik buluşlar ve bu bağlamda da özellikle enerji üretim ve tüketimi alanında gerçekleştirilen bazı önemli gelişmelere kısaca göz atmak uygun olacaktır. 1750 yılında İngiltere’de başlayan sanayi devrimi kısa sürede, Fransa, ABD, Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelere süratle yayılmıştır. Bu yayılma beraberinde hızla artan üretime pazar arayışları yanında üretim ve daha fazla üretim için gerekli ham madde ve enerji kaynaklarına erişimi ve onların denetimi ile denizlerin stratejik noktalarının kontrolü gibi konuları da uluslararası rekabetin ve çekişmenin gündemine getirmiş ve bu alanda başlayan çatışmaların yoğunlaşmasına da neden olmuştur. Sanayi devriminin başlaması, gelişmesi ve yaygınlaşmasında en önemli rolü oynayan unsurlardan birisi de hayvan ve insan adale gücünün yerini süratle alan enerji kullanımının beslediği mekanik güç olmuştur. Mekanik gücün kullanılmaya başlaması ile birlikte mekanik yapının ömrünü uzatmak ve ısınıp kırılmasını önlemek için yağlama gereksinimi de ortaya çıkmıştır. Enerjiye dayalı mekanik gücün gelişim süreci ana hatları ile Tablo 1 de özetle yer almaktadır. Daha sanayi devrimi süreci başlamadan fundalıklardan elde edilen odun ve odun kömürü geniş ölçüde demir üretiminde kullanılmıştır. 1700 li yılların sonuna doğru kömür demir üretiminin temel enerji kaynağı olmuş ve bu konumunu günümüzde de sürdürmektedir. Sanayi devrimi ve yayılmasının getirdiği rekabet birçok sanayi kolunda, enerji kaynak kullanımında hareket edilebilirlik (mobility) gereksinimini de ortaya çıkarmıştır. 1700 lü yılların başlarında buharın gücü konusunda yeterli bilgi mevcut olmakla birlikte bu gücün sanayide verimli ve etkin kullanımına ilişkin mekanik gelişmeler henüz emekleme çağında idi.

Tablo 1Sanayi Devrimi sürecinde enerjikullanımındaki gelişmeler
Enerji kaynağı Birincil enerji İkincil enerji ve diğer kullanımlar
Fundalık odunu ısı
Odun kömürü ısı
Kömür ısı Buhar gücü,gaz, kömür yağı
Petrol ısı Rafineri ürünleri

İskoçyalı mühendis ve mucit James Watt (1736-1819), 1763-1764 kışında, mevcut buhar makineleri üzerinde önemli buluşlara imza attı[ii]. Buhar makinelerine yönelik sorunların geniş ölçüde çözümlenmesi sanayi devriminin gelişim ivmesini çok hızlandırmıştır. 1775 yılında buhar makinasının patenti 25 yıl süre ile uzatıldı. Buhar gücü ile çalışan gemi yapımına ilişkin arayışlar 1736 yılına kadar geri gitse bile, Robert Fulton, kömüre dayalı buhar gücünü “Clermont” isimli gemide başarılı ile ancak 1807 yılında uygulayabildi. Stephenson ise 1814 yılında buhar gücü ile lokomotif hareket ettirmede oldukça başarılı bir adım attı ise de ilk buharlı lokomotif “Rocket” ancak 1830 yılında kömür ocaklarında çalışmaya başladı[iii]. Kısa süre içinde buharlı lokomotiflerin çektiği trenler yolcu taşımacılığında da kullanılmaya başlandı. 1850 yılına gelindiğinde, İngiltere, 71,000 beygir gücü buharı pamuklu dokumada, 54,000 beygir gücünü diğer sanayi kollarında kullanmaya başlamıştı. 1847 de Fransa 60,000 beygir gücü buharı kullanırken, Prusya 1846 da 14,000 beygiri gücünü maden ocakları ile metalürji de olmak üzere toplamda 22,000 beygir gücü buhar enerjisi kullanma düzeyine ancak ulaşabilmişti[iv]. Kömür ısısı ile buhar enerjisi elde etmeyi sağlayacak mekanik yapının oluşturulmasına James Watt, Robert Fulton ve daha birçok araştırmacının içinde dikkat çeken bir diğer buluşçu da William Murdock (1754-1839) tur. Murdock buhar gücüne yönelik çalışmalarının yanında çok önemli bir buluşa da imza atmıştır. 1792 yılında kömürü ısıtarak elde ettiği gaz ile evini ve ofisini aydınlatmayı başarmıştır[v]. Çalışmasını daha da geliştiren Murdock, Soho’daki fabrikayı kömür gazı ile aydınlatmayı da başarmıştır. Murdock’un bu buluşu aynı zamanda “rafineri” teknolojisinin de başlaması anlamına geliyordu. 1817 yılında İngiltere’nin birçok kentinde evler olduğu kadar sokaklar da kömür gazı ile aydınlatılmaya başlanmıştır. Bir başka İskoçyalı araştırmacı James Young (1811-1883), 1847 yılında Derbyshire kenti dolaylarındaki kömür yataklarından sızan petrolü damıtarak gaz lambasında yakılacak kalitede kerosene elde etmenin yanında, makineleri yağlamakta kullanılacak ağır yağ üretmeyi de başarmıştır[vi]. Young’ın bu buluşundan önce makineleri yağlamakta bitkisel yağların yanında hayvanlardan ve bu bağlamda da balinalardan elde edilen yağlar kullanılmakta idi. Ancak kömür ocaklarından petrol sızıntısının azalması üzerine, Young 1851 yılında, bugün “kumkayası” diye adlandırdığımız “sandstone” ve “tortulu şist” olarak anılan “shale kayası”ndan da petrol sızıntısı olduğunu fark etmiştir. Tortulu şistleri değişik derecelerde ısıtarak yine rafineri ürünleri elde edebilmiştir. Young ayrıca bu işlemler sırasında elde ettiği parafin ile de, mumla aydınlanma yolunu açmıştır[vii]. Bu nedenle de James Paraffin Young olarak da anılmıştır. Young’ın ve Murdock’un araştırma ve çalışmaları “rafineri” teknolojisinde önemli katkılardır. 1858 yılında Edwin Drake ABD Pennsylvania Eyaleti Titusville kasabasının Oil Creek mevkiinde kuyu delme yöntemi ile petrol çıkarması öncesinde, kömür ve tortulu şistin ısıtılarak damıtılma yönteminin bulunmuş olması ile petrol çağına geçişin kimyasal altyapısı da hazırlanmış oldu. Petrolün kuyu delme yöntemi ile yeryüzüne çıkarılmaya 1858 yılında ABD başlaması, benzeri yöntemin 1870 de Romanya ve Bakü’de de uygulanmasına yol açmış ve petrol üretimi yayılmaya ve kullanılması da yaygınlaşmaya başlamıştır. Petrol üretiminin yol açtığı gelişmelere girmeden önce kömür kullanımının ve sanayileşmenin yaygınlaşmasının beraberinde getirdiği ve petrolün geleceğini de belirleyecek bazı teknolojik buluşlar ve uygulamalar üzerinde de kısaca durmakta fayda görmekteyim. Bu bağlamda üzerinde ilk durmak istediğim konu demir çelik sanayiinde yer alan gelişmelerdir. Demir-çelik sanayiindeki gelişmeler üzerinde durmam yadırganmamalı. Zira Birinci Dünya Savaşı’nın kaderini belirleyen, demiryolları, savaş gemileri, ticari gemiler, denizaltılar, uçaklar ve onların motorları ile tanklar çelik kullanılarak yapılmış ve geniş ölçüde petrol ürünleri ile çalışmışlardır. Hatta petrol kuyularının delinebilmesi ve yeryüzüne çıkan petrolü taşıyacak boru hatları için de çelik sanayi büyük önem taşımıştır. Diğer bir deyişle çelik üretimindeki artış, kaliteli çelik üretiminde sağlanan başarılar sadece barış dönemi üretim kalitesini değil aynı zamanda savaşları kimin kazanacağını belirleyen önde gelen unsurlardan biri olmuştur. Buhar gücünün gelişmesi katkıda bulunan mühendisler ve teknolojik buluşçular gibi, demir-çelik üretiminde kalite ve verimlilik katkısı sağlayan birçok teknik uzmanın katkıları vardır. Bu alanda büyük buluşlara imza atmış olanlardan sadece birkaçının adını anmakla yetineceğim. 1742 tarihine değin çelik üretimi ciddi zorluklarla yapılabildiği gibi kalitesi de güvenilir değildi. İngiliz sanayici ve buluşçu Benjamin Huntsman (1704-1776) 1740-1742 tarihleri arasında çeliği potada eriterek homojenliğini ve dolayısı ile kalitesini yükseltmeyi başarmıştır[viii]. Bu yöntemle elde edilen çelik, blister çelik olarak adlandırılmıştır. 1840 lı yılların başında iki Alman teknisyeni Lohage ve Bremme, çubuk yapmaya elverişli demiri daha yüksek derecede eriterek, bünyesindeki karbon miktarını düşürmeyi başarmış ve böylece daha dayanıklı ve kaliteli çelik yapabilecek ham demiri elde etmişlerdir[ix]. Bir başka İngiliz mühendis ve buluşçusu Henry Bessemer (1813-1898) sıvı demirden büyük ölçekli çelik üretebilmek için kendi adı ile anılan üretim teknolojisini geliştirdi ve 1855 yılında da patentini aldı[x]. Fransız mühendisi Pierre-Émile Martin (1824-1915) Siemens’de çalışırken çelik üretiminde yeni bir yöntem geliştirmiş ve patenti Siemens-Martin üretim tekniği olarak 1865 yılında alınmıştır. Bu üretim teknolojisi “open-hearth” fırını olarak bilinir. Demir-çelik üretiminde isimlerini saydığım buluşçuların yanında daha birçok mühendis ve buluşçu ve uygulamacının önemli katkıları da olmuştur. Demir-çelik üretimindeki bu teknolojik gelişmeler sonucunda dünyanın önde gelen ülkelerindeki üretim gelişmeleri Tablo 2 de yer almaktadır. Tablo 2 nin incelenmesinden de görüleceği üzere çelik üretim teknolojilerindeki gelişme ile seçilmiş ülkelerin çelik üretimlerinde özellikle 1900-1913 yılları arasında çok hızlı bir artış görülmüştür. 1900-1913 yılları arasındaki en hızlı artış ABD, Almanya ve Fransa’da görülmüştür. Bu son dönemdeki artışın en önde gelen nedenlerinden ikisi savaş donanması ve silah üretimindeki yarışın hızlanmasıdır.

Tablo 21865-1913 döneminde seçilmiş ülkelerinÇelik üretimleri milyon ton olarak
Ülkeler 1865 1879 1890 (*) 1900 1913
A.B.D. v.b. v.b. 9.3 10.3 31.8
İngiltere 0.225 1.0 8.0 5.0 7.7
Almanya 0.100 0.478 4.1 6.3 17.7
Fransa 0.041 0.333 1.9 1.5 4.6
Rusya v.b. v.b. 0.950 2.2 4.8
Japonya v.b. v.b. 0.020 v.b. 0.250

(*) 1890 yılına ait veriler demir üretim rakamlarıdır. Kaynak: David S. Landes, The Unbound Prometheus sayfa 257 ve Paul Kennedy, The Rise and Fall of the Great Powers sayfa 200 den seçilmiş ülkeler ve yıllar. Savaş donanması yarışı ve olası etkilerini görmeden önce, bu gelişmelerin yer aldığı dönemde ortaya atılan, kısaca açık denizlerde hâkimiyeti elde bulundurma ve dünya hegemonyası kurma konularında stratejik değeri yüksek iki çalışma ve bir öngörü üzerinde durmakta fayda görmekteyim. Bunlardan ilki, ABD’li Deniz Subayı ve Deniz Tarihçisi Alfred Thayer Mahan (1840-1914) tarafında 1890 yılında yayınlanan “Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi 1660-1783” başlıklı kitabıdır[xi]. Mahan kitabında 1660-1783 döneminde yer alan önemli deniz savaşlarını ve bu savaşların sonuçlarının tarihin akışını nasıl etkilediği incelemiştir. Bu incelemeler sonucunda, deniz araç ve silahlarında yer alan önemli teknolojik gelişmelere rağmen, deniz savaşlarının temel ilkelerinde aynı boyutta değişim yaşanmadığını belirterek, bu durumu yeteri dikkatle değerlendirmeyen ülkelerin deniz savaşları sonucu çok ciddi kayıplar yaşadıklarını ileri sürmüştür. Kitabın arka kapağında yer alan bilgilere göre, kitap yayınladığında ve izleyen yıllarda devlet adamları, politikacılar, bürokratlar ve deniz stratejistleri tarafından dikkatle incelenmiştir. Bu bağlamda ABD Başkanı Roosevelt ve Alman İmparatoru Wilhelm II başta olmak üzere birçok devlet adımının kitabı okuyup etkilendikleri belirtilmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde yapılmış stratejik değeri çok yüksek diğer önemli çalışma İngiliz coğrafyacı ve jeostratejist Halford John Mackinder’in 25 Ocak 1904 günü İngiliz Kraliyet Coğrafya Cemiyeti’nde yapmış olduğu ve Coğrafya Dergisi’nin Nisan 1904 sayısında yayınlanan ve dilimize “Tarihin Üzerinde Döndüğü Coğrafya” diye çevrilebilecek konuşmasıdır[xii]. Dünya tarihi boyunca hangi coğrafyanın devletlerin yoğun çekişmelerinin merkezi olduğunu değerlendiren Mackinder, hangi coğrafyaya egemen olan ülkelerin hangi avantajları sağladıklarını da değerlendirdikten sonra, “Doğu Avrupa’yı elinde bulunduran gücün, Avrasya kıtasına egemen olacağını, bu coğrafyayı ele geçiren devletin de dünya egemeni olacağı” şeklinde özetlenebilecek kuramını açıklamıştır. Avrasya deyimi ile ifade edilen coğrafi alan ise Avrupa ile birlikte Asya’yı da içermektedir. Mackinder’in bu çalışması dönemindeki politik çalışmalar üzerinde sınırlı etki yarattı ise de I. Dünya Savaşı sonrasının Alman stratejistlerinden Karl Ernst Hausehofer’in (1869-1946) düşünce ve çalışmaları üzerinde çok etkili olmuştur. Günümüzün ABD’li jeopolitik uzmanı Zbigniew Brzezinski’nin “Büyük Satranç Tahtası” isimli çalışmasının da temelini oluşturmuştur[xiii]. Üçüncüsü ise İngiliz gazetecisi ve Savaş sonrasının Donanma Bakanlarından Leopold Amery’nin (1873-1955)Mackinder’in yukarıda değinilen makalesi üzerine yine 1904 yılında yaptığı değerlendirmedir[xiv]. Gazeteci Amery, bu değerlendirmesinde şu öngörüde bulunmuştur; “Arkasında büyük bir sanayi gücü ve büyük bir nüfus olmayan bir deniz gücü dünyadaki varlığını koruyabilmek için gerçekten çok zayıf kalacaktır. … gelecekte deniz gücü ve demiryolu … hareketlilikleri havadan da desteklendiğinde … ve arkalarında büyük bir sanayi temeli bulunan devletler ancak başarılı güç olacaklardır. Bu devletlerin kıtaların merkezinde veya adalarda bulunmasının hiçbir önemi olmayacaktır; sanayi gücü olan, buluş yapma gücü ile birlikte bilimsel gücü bulunan toplumlar tüm diğerlerini yeneceklerdir.[xv] Amery’nin bu gözlemleri ve öngörüleri Mackinder’in kuramına önemli bir katkı olmuştur. Bu bilgilerin ışığında şimdi de savaş donanması tonajında 1880-1914 döneminde dünyanın önde gelen ülkelerinin donanmalarının toplam tonajlarının nasıl değiştiğini Tablo 3 eşliğinde inceleyebiliriz. Tablo 3 den de görüldüğü üzere, 1880-1914 arasındaki 24 yılda dünyanın önde gelen ülkelerinin donanmalarında çok önemli tonaj artışları gerçekleşmiştir. Donanmaların tonaj artışları Tablo 3 ün son sütununda yer alan büyük boyutlarda olmasına karşılık, donanmaların ateş gücündeki ve etkinliklerindeki artışlar tabloda yer alan rakamların çok ötesinde gerçekleşmiştir. Zira, 1880 yılındaki savaş gemisinin gücü, 2014 yılının savaş gemisinin ateş gücü, menzili, ikmal yapmadan denizde kalış süresi ve sürati ile karşılaştıramayacak düzeyde kalmıştır. 1880 yılında İngiliz donanmasının tonajı, Tabloda yer alan diğer tüm ülkelerin toplam tonajına yakındır. Buna karşılık İngiliz donanmasının 1914 yılındaki tonajı diğer ülkelerin toplam tonajının yarısına gerilemiştir. İngiltere, 1900 e kadar, deniz gücü olarak daima Avrupa’daki iki büyük devletin donanma gücünden en az iki kat büyük olma ilkesini koruya gelmiştir. Tablo 3 e bakıldığında İngiliz donanması, 1880 ve 1900 yıllarında Atlantik, Pasifik ve diğer tüm denizlerde hakimiyeti elinde bulundururken dahi Avrupa’nın Atlantik kıyılarında Almanya ve Fransa donanmalarından güçlü görünüm vermekteydi. Continue reading ‘Birinci Dünya Savaşı ve Petrol Kaynaklarının Paylaşım Kavgası’