Archive for the 'Enerji' Category

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 5 Devlet Parçalanıp 14 Devlet mi Kurulacak?

2003 yılında Irak’ın ABD ve ortakları tarafından işgali ve hemen sonrasında Büyük Ortadoğu Projesi’nin açıklanıp uygulamaya konulmasından bu yana Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da birçok devletin parçalanması için çalışmalar da başlatıldı veya daha önce yapılmış çalışmalar tozlu raflardan indirilip güncellenip uygulamaya konuldu. Üstelik bu devletleri parçalama çalışmaları hiç de gizli kapaklı yapılmadı ve yapılmıyor. Konu üzerinde politik düzeyde söylemler sıkça dile getirildiği gibi, uzmanlar görüş ve önerilerini haritalar eşliğinde bile yayınladılar ve yayınlamaya devam ediyorlar. Bu konuda benim izleyebildiğim kadarı ile son politik ve askeri açıklama Temmuz 2015 ayının başlarında ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komisyonu’nda (Senate Armed Services Committee) yapıldı. Anılan Komite’nin çalışmaları sırasında, Batı Virginia Senatörü Joe Manchin, Genel Kurmay Başkanı’na “İngilizlerin yüz yıl önce belirlediği çizgileri biz neden savunmaya devam ediyoruz? Anladığım kadarı ile kendi ülkeleri olduğuna inanmadıkları bu topraklar için savaşmak üzere insanlara eğitim veriyoruz[1] soru ve gözlemini yöneltmiş ve Genel Kurmay Başkanı Dempsey yanıtında, “Dile getirdiğiniz görüşe katılıyorum, Ortadoğu asla aynı Ortadoğu olmayacak[2]” yanıtını almıştır. İlk dipnottaki kaynakta, Genel Kurmay Başkanı’nın sözlerine şunları da eklediği belirtiliyor; ABD ordusu, Irak-Suriye sınır bölgesinde, Suriye Kürtlerine ait PYD de dahil, ortaklar ağı oluşturmaya çalışıyor. Anılan Komisyon’daki görüşmeler sırasında ABD Savunma Bakanı Ashton Carter’ın da, Irak-Suriye cephesinde halen 3,600 ABD kara askeri ve 1,600 pilotu bulunduğunu ve kara birliklerinin güçlendirileceğini açıkladığı da ifade edilmektedir[3]. Bakan’ın açıkladığı diğer hususlar arasında, Irak Başbakanı Haydar al-Abadi’nin, ABD’nin desteklediği Irak’ın federatif şekilde yapılandırılması tezini kabule hazır olduğu ve bu bağlamda her bölgenin kendi güvenliğini sağlayıp, kendi yönetimlerini oluşturacakları ve ülkenin petrol gelirlerini de paylaşacakları yaklaşımının son görüşmelerde ele alındığı da yer almaktadır. Bakan’ın ayrıca ABD’nin Kürtleri silahlandırmayı sürdüreceğini ve bu birliklerin (PYD ve hatta peşmergeleri kastediliyor olabilir H.U.) etkin bir kara gücü olduğunu, toprak ele geçirebildikleri gibi koruyabildiklerini de dile getirmiştir[4]. Bakan’ın Komisyon’da, Washington’un Türk, Ürdün ve İsrail Hükümetleri ile Esad’ın düşmesi veya düşürülmesi sonrasında oluşacak boşluğun nasıl doldurulabileceğine ilişkin olarak planlama toplantıları yaptığını da sözlerine eklediği belirtilmektedir[5]. Komisyon’da Genel Kurmay Başkanı’nın “İsrail ve Ürdün’ün Esad rejiminin yakında çökeceğine inandıkları ve el-Kaide ile İŞİD’in Şam’a doğru yarış içinde oldukları” bilgisini de verdiği aynı kaynakta belirtilmektedir.

Washington’da bunlar konuşulurken, Suriye Devlet Başkanı Başar Esad’ın, Rusya’dan resmen askeri yardım talep etmesi üzerine Rusya tarafından bu talep karşılanmaya başlamıştır. Rus savaş uçakları, Ekim 2015 ayının ilk gününden itibaren, başta İŞİD olmak üzere Suriye rejimine karşı savaşmakta olan muhalif güçlerin kontrolündeki bölgeleri, yoğun olarak bombalamaya başlaması ve bu uygulamasını yoğunlaştırarak sürdürmesi, başta Washington olmak üzere, Batı tarafından, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da sahneye konulmaya ve uygulanmaya çalışılan devlet parçalama senaryosunu ciddi olarak etkileyebilecek gibi görünmektedir[6].

Değerlendirmeye, Irak ve Suriye olmak üzere, Batı ülkeleri tarafından Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sahneye konulmuş ve bir süredir uygulanmakta olan devletleri bölüp-parçalama senaryosunun zaman içinde nasıl oluşturulduğuna ve geliştirildiğine kronolojik olarak kısaca göz atarak başlamanın uygun olacağını düşünüyorum. Zira böylece hem bellek tazelemiş olacağız hem de Rus savaş uçaklarının Başar Esad’ın askeri güçlerine destek vermeye başlamasının, yakın gelecekte ülkemizin bulunduğu coğrafyada Türkiye olarak karşılaşacağımız sorunlara en azından fikren hazırlanmayı da kolaylaştıracaktır.

Ancak bu konuyu daha iyi anlayabilmek için önce pek de farkında olmadığımız veya öğrenip de unuttuğumuz bir gerçeği anımsamak uygun olacaktır. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden bu yana, dünya genelinde yarısından fazlası etnik ve inanç kökenli olmak üzere 180 dolayında iç savaş yaşanmış veya yaşatılmıştır[7]. Ancak, bu iç savaşlardan, parçalanmanın nasıl tanımlandığına bağlı olarak 14-24 ülkenin bölünmesine izin verildiği görülmektedir. Bu bölünmelerden birçoğu hemen başlangıçta birçok ülke tarafından tanınmış ve tanınma daha sonra yaygınlaşmıştır. 1971 de Bangladeş, Pakistan’dan kanlı bir iç savaş sonrasında ayrılmış ve tanınmıştır. Bu gelişme Pakistan’ın güneybatısındaki Belucistan eyaletinde de ayrılıkçı hareketleri tetiklemişse de, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisini artıracağı görüşü ile o bölgenin ayrılmasına izin verilmemiştir. Kıbrıs’ta Nicos Samson darbesi ve sonrasında Kıbrıs Türklere yapılan katliam üzerine 1974 yılında uygulanan Barış Harekâtı sonucunda adanın ikiye ayrılması ve izleyen dönemde Batı ülkelerinin dayatması ile Birleşmiş Milletler gözetiminde başlatılan birleşme görüşmelerinin uzun süre sonuçsuz kalması sonucu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildiğinde, Türkiye dışında tanıyan olmamıştır. Zira bu bölünme Batı ülkelerinin ön gördüğü, geliştirdiği veya onayladığı bir proje olmadığı için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni 42 yıldır Batı ülkelerini karşılarına almak istemeyen veya ulusal çıkar politikaları öyle gerektirdiği için hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. 1991 yılında Yugoslavya’nın parçalanma projesi uygulandığında fazla kan dökülmeden parçalanan devletin, yeni devletleri arasında çıkan savaşlarda çok fazla kan dökülmesi üzerine çıkarları ve programları etkilenen ABD ve NATO bu ikincil savaşlara askeri müdahalede bulunmak zorunda kalmışlardır.

Afrika’da petrol, stratejik maden ve minerallerin bulunduğu bazı ülkeler de soğuk savaş döneminde ve sonrasında süper güçlerin çıkar çekişmelerinin ürünü olarak bölünmüşlerdir. Sayı daha fazladır ancak üç örnek vermek yeterli olacaktır; Kongo, Somali ve Sudan.

Sovyetler Birliği’nin 1990 lı yıllarda dağılmasında sonra da ayrılan devletler içinde veya Rusya’ya karşı iç savaş başlatan etnik ve inanç grupları olmuştur. Örneğin Çeçenler, 1996 da Rusya’ya karşı başkaldırması sonucunda tanınma sağlamış olsalar bile, 1999 da Rusya ile yeniden savaşmışlardır. Rusya ayrıca Gürcistan ve Moldova’dan otonomi talebinde bulunan bölgelere de destekçi olmuştur. Ukrayna’daki iç savaş ise bütün hızı ile sürmektedir. Ukrayna’da süren iç savaş ülkenin fiilen bölünmesine yol açmış olmasına rağmen bütün hızı ile devam ettirileceği görülmektedir. Zira bu ülke başta ABD ve Avrupa ülkeleri ile Rusya arasında stratejik bakımdan olduğu kadar enerji nakil hatları ile doğal kaynaklarını kendi denetimlerinde tutabilmek açısından da özel bir önem taşımaktadır. Bu devlet parçalama süreci içerisinde bölünmesi barışçıl yöntemlerle sağlanan tek örnek ise yanılmıyorsam Çekoslovakya olmuştur.

İspanya (Katalan), İngiltere (İrlanda ve İskoçya), Belçika (Flamanlar), Fransa (Korsika) ve Kanada’da (Quebec) ortaya çıkan ayrılıkçı hareketlere ise izin verilmemiştir.

Bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, I. ve II. Dünya Savaşları’nın galipleri ABD, İngiltere ve Fransa’nın dışında planlanan ve uygulanan bölünmelerin diğer devletler tarafından tanınmasına asla göz yumulmuyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devletlerin parçalanmasına uygun ortam oluştuğuna ilişkin olarak yakın dönemde yazılan ilk değerlendirmelerden birisi ABD’nin ünlü stratejisti Zbigniew Brzezinski’in 15 Ocak 1979 günü Time dergisinde yayınlanan, “Krizler Hilali” (Cresent Of Crisis) başlıklı yazısıdır. Bu yazısında Brzezinski şu gözlemde bulunmuştur; “Krizler Hilali, Hint Okyanusu sahillerinden başlayıp (Batı’ya doğru H.U.) uzanan sosyal ve politik açıdan kırılgan bir yapıda olan ve bizim (ABD H.U.) için yaşamsal olan bir bölgede parçalanma tehdidi mevcuttur. Böyle bir gelişmeyi izleyecek politik karmaşanın yaratacağı boşluk bize sempati duymayan ve bizim değerlerimizi düşmanca bulan düşmanlarımız tarafından doldurulabilir.[8]” Brzezinki’nin tanımladığı “Krizler Hilali”, Sovyetler Birliği’nin güneyinde kalan, Hint Okyanusundan başlayıp Türkiye’ye uzanan ve güneyde Arap Yarımadasında geçip Afrika Boynuzu’na uzanan coğrafyayı içermektedir[9]. Afrika Boynuzu olarak tanımlanan alan Doğu Afrika’dan Arap Yarımadasına doğru uzanan ve Cibuti, Eritre, Somali ve Etiyopya’yı içine alan bölgedir[10]. Krizler Hilali olarak tanımlanan bölge, soğuk savaşın sürdüğü o dönemde olduğu gibi bugün de dünya petrollerinin yüzde 65 inin ve doğal gazının da yaklaşık üçte birine yakının bulunduğu stratejik bir coğrafyadır. Krizler Hilali tanımlamasının yapıldığı dönemde, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin hedefi, bu bölgede kara ve deniz ulaşım yollarının açık tutulması, petrole erişimin engellenmemesi ve bölgede Sovyet askeri üstlerinin kurulmaması şeklinde idi. Bu istekler, soğuk savaş sona ermiş görünse de, bugün Batı ülkeleri için Rusya ve Çin’in denetimine geçmemesi bakımından da geçerliliğini korumaktadır. Brzezinski, 1966-68 döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Politika Planlama Kurulu”nda görev yapmış, 1977-1981 arasında ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı görevinde bulunmuş, bu görevinden ayrıldıktan sonra akademik yaşama dönmüş ve stratejik araştırma kurumlarında görev yapmıştır. Kamu görevinden ayrıldıktan sonra yazdığı kitaplardan en bilineni 1997 yılında yayınlanan ve dilimize de “Büyük Satranç Tahtası” olarak çevrilmiş olan kitabında, ülkemizi de yakından ilgilendiren, “Avrasya Balkanları” tanımlamasını yapmıştır. Bu tanıma göre, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan sorunlu ülkeler coğrafyası olarak tanımlanmıştır. Bu ülkelerin petrol, doğal gaz ve stratejik madenler açısından da büyük önemi olduğuna dikkat çekilmiştir. Brzezinski, Avrasya Balkanları tanımı içine girmeye aday olarak Türkiye ve İran’ı da belirtmiştir. Brzezinski’ye göre, Türkiye ve İran’da istikrarsızlıklar yaşandığında Avrasya Balkanlarında sorunların kontrol edilemez boyutlara varabilecektir.

Bilderberg grubunun 1979 yılındaki toplantısında, Bernard Lewis’in Yakın Doğu’nun etnik ve inanç farklılıkları temelinde Balkanlaştırılabilmesi için Müslüman Kardeşler hareketinin desteklenmesi ve Kürtlerin, Ermenilerin, Lübnanlı Maronitlerin, Etiyopyalı Kıptilerin, Azerbaycan Türklerinin özendirilmesi gerektiğini belirttiği ileri sürülmüştür[11]. Aynı konuşmasında Lewis’in bu şekilde ortaya çıkacak kaosun “Krizler Hilali”ne ve oradan da Sovyetler Birliği’nin Müslüman bölgelerine sıçrayacağı savını ileri sürdüğü de belirtilmektedir. Anımsanacağı üzere, Sovyetler Birliğini çökertmek üzere ABD’nin uyguladığı projelerin en önemlilerinden birisi de “Yeşil Kuşak” adını taşımaktaydı.

Orta Doğu ülkelerinin her birinin kendi içindeki etnik ve inanç farklılıkları nedeni ile parçalanacakları savını ileri süren diğer bir belge de, “Oded Yinon Planı”dır[12]. İsrail vatandaşı ve Orta Doğu uzmanı bir yazar ve araştırmacı olan ve ayrıca Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere çeşitli kamu kuruluşlarında da çalışmış olan Yinon, İsrail’in 1980 li yıllarda izlemesi gereken politikaların neleri içermesi gerektiğini açıklayan bir plan hazırlamıştır. Yinon’un bu planı 1982 yılında Arap-Amerikan Üniversite Mezunları Cemiyeti tarafından İngilizceye çevrilerek yayınlanmıştır. “İsrail’in 1980 li Yıllarda İzlemesi Gereken Strateji” başlığını taşıyan ve tamamının okunmasında yarar gördüğüm bu plandan bazı alıntılar yapmak istiyorum. Yinon ilk olarak dünyada enerji başta olmak üzere maden ve minerallerin dengeli bir dağıtımı olmadığı ve bu kaynakların artan dünya nüfusun gereksinimlerini karşılamakta yetersiz kalacağı saptamasını yapmıştır. Hemen bunun arkasından da Arap ülkelerinin petrol kaynakları üzerinde tekel benzeri bir konumu varken, diğer kaynakların da Üçüncü Dünya ülkelerinde bulunduğuna değinmiş ve bu kaynaklar için yoğun bir kavga olduğuna ve bu kavganın giderek büyüyeceğine işaret etmiştir. Planın 13 üncü maddesinde şu görüş yer almaktadır; “Fas’tan Hindistan’a ve Somali’den Türkiye’ye uzanan coğrafyadaki etnik azınlıklara ilişkin görüntü bölgede istikrarsızlık olduğunu ve süratle kötüleşmeye işaret etmektedir.” Dikkat edilirse, Yinon’un tanımladığı bölge ile Brzezinski’nin belirttiği “Krizler Hilali” coğrafyası birebir örtüşmektedir. Planın izleyen maddesindeki gözlem şöyledir; “Bu parçalanmış devasa dünyada çok küçük bir grup zengin iken, büyük bir çoğunluk fakirdir. Arapların büyük çoğunluğunun yıllık geliri 300 dolar dolayındadır (Bu rakam 1980 li yılların başına aittir. H.U.). Mısır’da da durum böyle olduğu gibi, Irak ve Libya hariç tüm Kuzeybatı Afrika’da da aynı durum mevcuttur. Lübnan parçalanmış ve ekonomisi perişan haldedir. Bu ülkede merkezi otorite diye bir şey kalmamıştır. Kuzey’de Suriye’nin desteklediği ve Frangieh aşiretinin denetimindeki Hıristiyanlar varken, Doğu bölgesi doğrudan Suriye’nin elindedir. Lübnan’ın merkezi ise Falanjistlerin denetimindeki Hıristiyanların kuşatıldığı bölgedir. Güney’de Litani ırmağına kadar olan alanda çoğunlukla PLO (Filistin Kurtuluş Ordusu) tarafından denetlenen Filistin bölgesidir. Haddad yönetimindeki Hıristiyanlar ile yarım milyon Şiiler olmak üzere fiilen beş otonom bölge mevcuttur. Suriye’nin durumu daha da kötü olup Libya ile birleşmesinden sonra gelecekte alacağı yardımlar mevcut temel sorunlarını çözemeyeceği gibi büyük bir orduyu sürdürebilmeye bile yetmeyecektir. En kötü durumdaki Mısır’dır. Milyonlar açlık sınırındadır. İşgücünün yarısı işsizdir. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ciddi bir konut sıkıntısı vardır.” Yinon’un Suudi Arabistan ile gözlemi ise şöyledir; “Suud ordusu sahip olduğu tüm silah ve teçhizata rağmen ülkedeki rejimi içeriden veya dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı savunabilecek durumda değildir.” 1980 de Mekke’de yer alan olayların bu bakımdan bir örnek olduğunu da belirtmiştir. Yinon planındaki diğer bir gözlem ise, Mısır’ın parçalanmasıdır. Mısır’ın parçalanması durumunda Libya, Sudan ve çevredeki diğer ülkelerin de parçalanması kaçınılmaz olacaktır. Yinon’un Irak için düşünceleri ise şöyledir; petrol zengini Irak’ın parçalanması İsrail için Suriye’nin parçalanmasından da önemlidir. Irak-İran savaşı da Irak’ın parçalanmasını tetikleyecektir. Irak’ın üç büyük şehrinin Basra, Bağdat ve Musul’un çevresinde üç belki daha fazla devlet oluşacaktır. Yinon Ürdün’ün de mevcut yapısını uzun süre sürdüremeyeceğini ile sürmüştür. Yinon Planı’nı tam olarak anlayabilmek için Büyük İsrail’in haritaya yansımış görünümüne göz atmak gerekir. Bu görünüm, Harita 1 de yer almaktadır. Continue reading ‘Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 5 Devlet Parçalanıp 14 Devlet mi Kurulacak?’

Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak

Amerikalı gazeteci Thomas L. Friedman, “Petropolitiğin İlk Yasası” başlığı ile, 2006 yılı ortalarında yayınladığı makalesine şu cümle ile başlamıştır: “İran’ın Cumhurbaşkan’ı Soykırım’ı inkâr etmekte, Hugo Chavez Batılı Liderlere cehenneme gidin demekte, Vladimir Putin ise fırsatı ele geçirmiş. Neden? Hepsi de, petrol fiyatları ile özgürlüğe giden yolun daima ters yönde ilişkisi olduğunu biliyorlar. Bu, Petropolitiğin İlk Yasası ve yaşadığımız çağı anlatacak temel önermedir[1].” Bu söylemler dile getirildiği 2006 yılında yıllık ortalama olarak ham petrol fiyatları 61 dolar düzeyinde idi ve 2012 yılındaki yıllık ortalama 109 dolar düzeyi hayal bile edilmiyordu.

Petrol üretimi ve fiyatları, düşse de artsa da, mutlaka bazı ülkelere ciddi boyutta ekonomik zarar veren stratejik bir silah olagelmiştir. Bu silahı tek başına kullanabilme yeteneğine sahip başta ABD olmak üzere Suudi Arabistan ve Rusya gibi sadece birkaç ülke vardır. Bu silah şimdiye kadar birkaç kez kullanıldı. Ancak, bunlardan hiç biri, bugün sergilenmekte olan, “Rus Ruleti” şeklini almamıştı. Benim izleyebildiğim kadarı ile bu rulet, ilk kez bazı ülkeleri ekonomik açıdan geçici değil kalıcı yıkıma uğratmak amacı ile oynanmaktadır. Ruletin oynandığı tek mermili silahı masaya, 2014 yılının ikinci yarısında, kaya petrol üretimi dahil günde 13,973,000 varil petrol üreten[2] ABD’nin bıraktığını söylemek, yanlış bir söylem olmayacaktır, aksine, ABD’nın hakkını teslim etmek olacaktır. Ruleti oynamada en aktif ülkeler olmaya, günlük 11,624,000 varil petrol üretimi ile Suudi Arabistan gönüllü olmuş ve günlük üretimi 10,853,000 varil olan Rusya ise oynamak zorunda kalmış görünmektedir[3]. Oyun başladıktan sonra, Suudi Arabistan ve Rusya’dan hangisi vaz geçip üretimini kısarak fiyatların yükselmesinin yolunu açmaya yeltense, diğeri büyük kazanç elde eden ülke olacağı için rulet oynanması zorunlu hale de gelmiş görünüyor. Bu yazı, silah patladığında namludan çıkan tek bir mermi ile hangi ülkelerin ciddi biçimde yaralanacağını ve hangilerinin ise ölümcül yara alacağını veriler eşliğinde öngörmeye çalışmayacak, zira oyun bütün hızı ile sürmekte, o nedenle bu yazıda iki yıla yaklaşan oyunun ulaştığı aşamada ara hasar tesbiti yapmayı deneyecektir. Yazıyı okumayı bitirdiğiniz de görüleceği üzere şimdiden birden fazla ağır yaralı ortaya çıkmış durumdadır.

Petrol üretiminin arttırılması sonucunda fiyatlar düştüğünde, petrol ve doğal gaz üreten ülkelere, üretimin kısılması sonucu fiyat arttığında da, tüketen ülkelere düşüş veya artış boyutuna göre ciddi şekilde yaralar açabiliyor veya nadiren de olsa ölümcül bir darbe vurabiliyor. Petrol fiyatları hızla arttığında petrol ve doğal gazda yoğun dışa bağımlılığı olan ülkelerin büyüme oranları olduğu kadar, enflasyon, dışticaret ve dolayısı ile cari işlemler dengeleri ciddi bir biçimde olumsuz yönde etkilenmeye başlıyor. Tersine petrol fiyatlarında hızlı düşüş yaşadığında petrol ve doğal gaz büyük üreticilerinin dış ticaret ve cari işlemler dengesi olumsuz etkilendiği gibi bütçelerinin büyük ölçüde açık vermesi de tetiklenebiliyor ve sonuçta ekonomik küçülme de gerçekleşiyor.

ABD’nin Suudi Arabistan’ı da yanına alarak 2014 yılı sonlarında, petrol üretimini arttırıp fiyatların hızla düşmesini sağlayıp ciddi gelir kaybına yol açarak öncelikle cezalandırmak istediği ülkeler Rusya ve İran’dır. Rusya’nın bu şekilde cezalandırılmak istenmesinin birden fazla nedeni vardır. Rusya Çin ile birlikte Şangay Örgütü’nü kurarak ABD’nin dünya hegemonyası olma projesine ciddi bir risk yaratmıştı. Örgüt kurulduğundan bu yana, örgüt içinde liderlik amaçlı çekişme ve çatışmalara neden olmak yerine, Rus-Çin ekonomik ve politik yaklaşmasına çok önemli katkılar bulunmaya başladı. Mayıs 2014 de Rus Devlet Başkanı Putin, Çin Devlet Başkanı Xi Jingping ile 400 milyar dolar maliyetli Doğu Rusya Doğal Gaz Boru Hattı projesine ilişkin anlaşmayı imzalamıştır. Bu proje ile Çin’e 2018 yılından başlayarak yıllık 38 milyar metre küp doğal gaz verilecektir. Aynı anlaşma ile 2. Ve 3 ncü boru hatlarının da inşası ile yıllık doğal gaz sunumunu 100 milyar metre küpe çıkarılması da öngörülmüştür[4]. Bu proje, 2035 dolaylarında GSYİH büyüklüğünde ABD ekonomisini geride bırakacağı öngörülen Çin’in ekonomik büyümesine güç katabileceği gibi, Çin’i enerji kaynakları tedarikinde ABD’nın denetimindeki Hint Okyanusu güzergâhına daha az bağımlı konuma da taşıyacaktır. Rusya’nın ABD’ni rahatsız eden diğer uygulamalarına değinmeden önce önemli bir bilgiyi anımsatmak isterim. 1977-1981 döneminde ABD Başkanı olan Jimmy Carter’ın, Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Zbigniew Brzezinski, 1997 yılında yazdığı ve dilimize “Büyük Satranç Tahtası” olarak çevrilen kitabında, ABD’nin dünyadaki egemen güç olma konumunun koruyup sürdürebilmesi için izlemesi gereken stratejileri incelemiştir. Kitabında, ABD’nin Sovyetler Birliği gibi yeni bir gücün oluşmasına izin vermemesi gerektiğinin altını çizen Brzezinski, Rusya ve Çin’in yakınlaşıp biraraya gelmesini çok büyük bir risk olarak belirtmiştir. Şangay örgütü kurulduğu günden beri güçlenmeye devam etmektedir. Bu bağlamda Rusya, biraz önce de kısmen de değinildiği üzere, Çin’in petrol ve doğal gaz açığını karşılamak için büyük ölçekli boru hatları projesini yaşama geçirmiştir. Diğer taraftan, Rusya, çeşitli ülkelerle yaptığı doğal gaz satış anlaşmalarında ruble ve gaz satılan ülke parası ile ödeme seçenekleri uygulamasına da yer vermeye başlamıştir. Buna ek olarak Rusya, Çin ile ekonomik işbirliğini birkaç trilyon dolarlık yatırım hacmi ile destekleyecek projeleri de devreye sokmaya kademeli olarak başlamıştır. Bu bağlamda Moskova-Kazan-Çin hızlı tren projesi yanında ikinci bir hızlı tren projesi ile ilgili olarak da Amur nehri üzerinde köprü inşaatına başlamıştır[5]. Bu büyük projelerin finansmanı için Brics’e üye ülkelerin sermaye katkısında bulundukları, “Yeni Kalkınma Bankası” da 2015 yılında kurulmuştur. Yine 2015 yılında Asya ülkelerindeki altyapı açığını gidermek amacıyla yapılacak 7 trilyon dolara ulaşan projeleri finanse etmek üzere, Brics üyesi ülkelerin de katkıda bulunacakları “Asya Uluslararası Altyapı Bankası” oluşturulmuştur[6]. Putin, Haziran 2016 sonlarında, Pekin’de Xi Jingping ile yaptığı görüşmelerde Rusya-Çin ilişkilerini “stratejik işbirliği” olarak tanımlamanın artık yeterli bir ifade olmayacağını, doğru tanımlamanın “kapsamlı ortaklık ve stratejik birlikte çalışma” olduğuna işaret etmiştir[7]. Şangay Örgütü’ne Hindistan, Pakistan ve İran’ın da tam üye olması durumunda, ortaya çıkacak ekonomik güç ve askeri işbirliği boyutu, ABD’nin küresel hegemonya politikalarına ciddi bir tehdit oluşturabilecektir.

Ayrıca Rusya ve Çin, döviz rezervlerinde bulunan dolarlarla son yıllarda dünya piyasalarında hissedilir boyutta altın almaya da başlamışlardır[8]. Rusya ve Çin gibi ülkelerin rezervlerindeki dolarla altın almaya başlaması, ABD dolarının uluslararası rezerv para olma konumuna yönelik ciddi bir saldırı olarak algılanmaktadır. Rusya’nın ABD küresel hesaplarını ve stratejisini olumsuz yönde etkileyen diğer yaklaşımı ise, ABD ve Avrupa Birliği’nin Ukrayna’da kendi çıkarlarına uygun olarak şekillendirmek istedikleri politik yapılanmaya karşı çıkmasıdır. Rusya, Ukrayna’da Batı’nın uygulamak istediği yapılanmaya politik olarak karşı çıkmanın ötesinde, bu ülkedeki gelişmelere doğrudan karışmakta duraksamamıştır da. Bu bağlamda, Doğu Ukrayna’daki gelişmeleri desteklerken, Kırım’daki ayrılıkçı harekete doğrudan destek de vermiştir. Brzezinki’nin anılan kitabında Ukrayna’ya ayırdığı bölümden bir cümleyi buraya alıntılamak isterim; “Avrasya satranç tahtasında yeni ve önemli bir alan olan Ukrayna, jeopolitik bir eksendir. Çünkü bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmesi ile, Rusya’nın yapısal dönüşümünün sağlanabilmesine yardımcı olmakta, böylece Rusya’nın (Sovyetler Birliği gibi) Avrasya İmparatorluğu olması durdurulmaktadır.[9]” Bu ifadeden de görüldüğü üzere, Rusya’nın “Avrasya İmparatorluğu” kurması ABD tarafından büyük bir risk olarak görülmektedir. Ülkemizin bulunduğu coğrafyadaki gelişmeleri bilgili ve bilinçli olarak izleyebilmek ve ülke çıkarlarına uygun dış politika izleyebilmek için Brzezinski’nin anılan kitabını da mutlaka okunması gerekenler arasında görüyorum. Bütün bunlara ek olarak Rusya İran’a uygulanan ekonomik ambargoya sıcak bakmamış ve Suriye’de dış etkilerle başlatılan iç savaşta İran ile birlikte önce Esat rejimine aktif olarak destek vermiş ve daha sonra da fiilen askeri varlığı ile Esad’ın yanında yer almıştır. Bu saydıklarım ABD-Rusya ilişkilerinde rahatsızlık yaratan ana başlıklardır. Bunun yanında daha birçok başlık eklenebilir. Rusya’nın bütün bu uygulamalara girişebilmesinde petrol ve doğal gaz gelirlerinin önemli rolü olduğu açıktır. Dolayısı ile petrol ve doğal gaz fiyatlarının büyük ölçekte düşürülmesi ile Rusya bir anlamda hizaya getirilmek istenmektedir. Amaca ulaşılabilecek midir izleyip göreceğiz.

Şahlık rejiminin devrilmesi ile başlayan rejim değişikliği ile ABD-İran ilişkileri ciddi biçimde bozulmaya başlamış ve zamanla ilişkiler çok daha gerginleşmiştir. ABD İran’a yönelik olarak ekonomik yaptırımlar uygulama yanında, bu ülkeye yönelik teknoloji ihracatına da ambargo koymuştur. Teknoloji ihracatına konulan ambargo petrol ve doğal gaz aramaları için gerekli araç ve gereçler yanında kuyu verimliliklerini yükseltecek teknik ve teknolojileri de kapsamıştır. İran’ın, Şah döneminde başlayan nükleer enerji yatırımlarını, yeni rejim döneminde özellikle son yıllarda hızlandırması ve uranyum zenginleştirme sürecine girmesi ile birlikte ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımların dozu da artmaya ve katılaşmaya başlamıştır. Diğer taraftan, İran’ın İsrail’i açıktan tehdit eden politikalar izlemesi de ABD’de rahatsızlıkları arttırmıştır. ABD önderliğinde başlatılan Suriye’de rejim değişikliği projesine İran başından karşı çıkmış ve Suriye Devleti yanında yerini almıştır. Ayrıca, İran bu yaptırımların uygulandığı dönemde petrol ve doğal gaz ihracat bedellerini ABD doları dışında avro ve ulusal paralarla yapmaya başlaması da ABD dolarına yönelik bir saldırı olarak kabul edilmiştir. Diğer taraftan İran’ın Çin ile enerji yatırımları konusunda yaptığı işbirliği anlaşmaları da ABD’nin küresel enerji pazarlarını denetleme politikasına ters düşmüştür. ABD ile ilişkileri bozulan İran, Rusya ve Çin ile ilişkilerini geliştirmeye önem vermiştir.

Rusya ve İran’ın izledikleri bu politikalardan caydırmak ve hatta tümüyle vaz geçirmek üzere petrol ve doğal gaz gelirlerinde ciddi kayıplara yol açacak olan petrol üretimlerini arttırma ve fiyatları hızla düşürme projesi veya benim Rus Ruleti olarak tanımlamak istediğim politika 2014 yılı sonlarında ABD ve Suudi Arabistan tarafından uygulamaya konulmuştur. Bu projenin uygulanmasının Rusya ve İran ile birlikte başka kimleri de nasıl etkileyeceğini görmeye başlamadan önce, şimdi kısaca geçmişte petrol fiyat silahını veya doları altınla değiştirme adımını atan ülkelerin nasıl cezalandırılmaya çalışıldıklarını kısaca anımsamak incelenen konuyu daha derinlikli anlama ve görme olanağı verecektir diye düşünüyorum.

Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki Yom Kippur veya 6 gün savaşları sürerken petrol üreten Arap ülkeleri, 16 Ekim 1973 günü ham petrol fiyatlarını yüzde 70 oranında arttırarak ve üretim miktarlarını da her ay yüzde 5 oranında düşürme kararını alarak bu silahı ilk kez kullanmışlardı. O günden beri, bazı ülke grupları birkaç kez petrol üretim düzeylerini ve dolayısı ile fiyatlarını silah olarak kullanma girişimlerinde bulunmuşlardır. 16 Ekim 1973 günü yer alan bu ilk olay tarihte “Birinci Petrol Şoku” olarak yerini almıştır. Bu olayların ayrıntısına girecek değilim, sadece, günümüzde yaşanmakta olan Rus Ruleti’nin daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişte yer alan bazı kilit olayları, kararları ve sonuçlarını anımsatmakla yetineceğim. Ancak bu konulara geçmeden önce anımsanması gereken bir başka boyut olarak doların dünya ticaretindeki temel para olma konumunu zayıflatmaya yönelik girişimlere de kısaca değinmek istiyorum. Zira halen sürmekte olan Rus Ruleti’nin geri planında bu boyutun da önemli bir yeri vardır.

1929 Ekonomik Krizinden ciddi şekilde etkilenen ülkelerin başında, ekonomisinin göreceli büyüklüğü nedeniyle, ABD yer almaktaydı. Bu krizin insanları yaygın olarak varlıklarını altına çevirmesine neden olabileceği endişesi ile, ABD, 1879 yılından beri uygulamakta olduğu “altın standardı”na, 5 Haziran 1933 günü son vermiştir[10].

Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da hızla tırmanan gerginlik ve savaş tamtamlarının çalınması ile birlikte, Almanya yandaşı olmayan birçok Avrupa Devletleri Merkez Bankalarındaki altın rezervlerini olası savaştan korumak amacıyla ABD’ne göndermişlerdir. Avrupa Devletlerinin altın rezervlerini ABD’ne göndermeleri, II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra da devam etmiş, hatta hızlanmıştır. Hitler Almanyasına altınlarını kaptırmamak düşüncesi ile alınan bu güvenlik önlemleri sonucunda, II. Dünya Savaşı bittiğinde, dünya altın rezervlerinin yüzde 80’i ABD’nin Merkez Bankası kasalarında saklanmaktaydı[11]. II. Dünya Savaşı sonrasında IMF ve Dünya Bankası kurulurken ABD, dünya ekonomik üretiminin yüzde 40 ını tek başına yapmaktaydı. Bu nedenle de, Bretton Woods sistemi ile, altın-dolar standardına dayanan sabit kur sistemi kabul edilmiştir. Buna göre 1 ounce (31.10 gram) altının değeri 35 ABD doları olarak sabitlenmişti. Bu düzenleme ile ABD doları, bir yandan uluslararası ticaretin akışkanlığını sağlayan en önemli ödeme aracı olurken, ödemeler dengesi fazlası veren ülkeler için de döviz rezervlerini oluşturdukları temel para birimi olmaya başlamıştı.

Dünya Savaşı sonrasında, başta Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri ABD’nin de desteği ile süratle savaş tahribatını ortadan kaldıracak şekilde yeniden sanayileşmeye ve ekonomik büyümelerini hızlandırmaya başladılar. 1950 li yıllarda Batı Avrupa ülkeleri ekonomik büyüme hızlarını yüzde 7 ye kadar yükselttiler. Bu gelişme hızları ABD’nin ekonomik büyümesinin çok üzerinde seyrediyordu[12]. Bu çerçevede bir yandan Fransız ekonomisi de gelişme gösterirken, diğer yandan koalisyonlarla yönetilen Fransa, Hindiçini Savaşındaki başarısızlıklar ve Cezayir sorunları nedeniyle siyasi istikrarsızlık sarmalına da girmişti. Bu siyasi kriz sonucunda, Fransa’da Dördüncü Cumhuriyet’i sona erdiren bir şekilde, Cezayir’deki ordunun da baskısı sonucunda, 1958 yılında II. Dünya Savaşı’nın ulusal kahramanı General Charles de Gaulle, Anayasa’da yapılan değişikliklerle olağanüstü yetkilerle donanmış olarak Başbakanlık görevine getirildi. Aynı yıl yeni Anayasa halkoylamasında yüzde 79.2 ile kabul edildi ve Ocak 1959 da de Gaulle Cumhurbaşkanı adayı oldu ve Parlamento’da yüzde 78 oy alarak Cumhurbaşkanı seçildi[13]. Uygulanan ekonomik program çerçevesinde ekonomisi hızla düzelen Fransa, dış borçlarını ödedikten sonra, 1965 yılında, Merkez Bankası’nda biriken dolar rezervlerini ABD’den resmi kur üzerinden altına çevirmesini istedi. Fransa’nın bu istemi, Bretton Woods Antlaşması ile kurulan sistemin kurallarına uygundu ve karşılandı. Bu yıllarda, Fransa ve Almanya ekonomilerindeki süratli iyileşmeye ayak uygduramayan ve ekonomisi giderek sorunlu duruma gelen İngiltere 1967 yılında sterlingin değerini düşürmek zorunda kaldı ve böylece Bretton Woods sisteminin zincirinin temel halkalarından birisi kırılmış oldu. Fransa’nın başlatmış olduğu dolarlarını altınla değiştirme istemi diğer ülkelere de sıçramaya başladığı için ABD Merkez Bankası üzerinde baskılar çok ciddi boyutlara ulaştı. Bu süreçte Almanya’ya DM’ın değerini yükseltme için yapılan baskılar karşısında bu ülke Mayıs 1971 de Bretton Woods sistemini terketti. Üç ay içinde dolar, DM karşısında yüzde 7.5 değer kaybetti[14]. Benzeri baskılar Japonya’ya da yenin değerini yükseltme şeklinde yapıldı ve Japonya bu isteklere uymak zorunda kaldı. 5 Ağustos 1971 de ABD Kongresi doların değerinin düşürülmesini öneren bir rapor açıkladı. 9 Ağustos 1971 de dolar Avrupa paraları karşısında hızla değer kaybetmeye başladı. Bu dönemde İsviçre de Bretton Woods sisteminde ayrıldığını açıkladı. Bütün bu gelişmeler ABD’nin de sistemden ayrılması ile sonuçlandı ve böylece 1971 yılında doların altınla bağları son kez koparılmış oldu. Continue reading ‘Petrol Üretimi ve Fiyatları ile Rus Ruleti Oynamak’

Dünyada ve Türkiye’de Enerji Sorunu

Aşağıda okuyacağınız “Dünyada ve Türkiye’de Enerji Sorunu” konulu söyleşi Yeni Adana Gazetesi’nden Ahmet Erdoğdu ile yapılmış ve anılan gazetede 4 Ocak 2016 günü yayınlanmıştır.

Soru 1-Ortadoğu coğrafyasının bu günkü durumunda paylaşılamayan enerji kaynakları nedeniyle adeta bir 3. Dünya Savaşı görünümü vermektedir. Sayın Uluğbay Dünya nereye gidiyor?

Yanıt 1– Sayın Erdoğdu, Ortadoğu’da yaşanmakta olan son enerji kaynak paylaşım kavgası ile bu enerji kaynaklarının dünya pazarlarına sunum yollarının denetlenmesi çatışmasındaki yoğunlaşmayı anlamak ve dünyanın nereye gittiği sorusunu yanıtlamak için önce bazı temel bilgileri özetle anımsamak gerekir. Birçok petrol uzmanı, petrolün kuyu delme yöntemi ile 1859 yeryüzüne çıkarılmasından bu güne kadar tüketilen petrol miktarının, yeryüzüne çıkarılabilir petrol rezervlerinin yarısına ulaştığını hatta yarısını aşmış olabileceğini ve petrol üretiminin 2010 yılı dolayında “Tavan” yaptığını ve dünya yıllık petrol üretiminin bir süre mevcut düzeyini koruduktan sonra düşmeye başlayacağı tezini savunagelmektedirler.

Bu uzmanlar savlarını, çeşitli petrol sahalarında üretim düzeylerindeki değişimleri gözlemleyerek saptamışlar ve “petrol üretiminin tavan yapma” kuramını oluşturmuşlardır. Bu kuramın kurucusu, ABD’li petrol uzmanı M. King Hubbert olup, 1956 yılında ABD’nin petrol üretiminin 1970 yılında tavan yapacağını ve izleyen yıllarda da düşmeye başlayacağını ileri sürmüştür. Hubbert’in öngörüsü gerçekleşmiş ve ABD’nin petrol üretimi 1971 yılından başlayarak gerilemeye başlamıştır. Petrol üretiminin tavan yapması konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyenler internetten şu adresteki yazıma göz atabilirler, www.hikmetulugbay.com/?p=43

Petrol üretiminin tavan yaptığı görüşünün politikaları etkilediği bir ortamda, mevcut petrol rezervlerinin ülkeler arasındaki dağılımına göz atmak, Ortadoğu’nun petrol kaynakları bakımından stratejik önemini göstermeye yeterlidir. Bu amaçla Tablo 1’i düzenledim. Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, dünya toplam petrol rezervlerinin 1,481.5 milyar varil olduğu ileri sürülmektedir. Tabloda yer alan ülke petrol rezerv tahminleri aslında bir rakam aralığı içinde verilmektedir. Tabloya alınan rakamlar üst düzey tahminler olarak verilenlerdir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Libya ve Katar’ın rezervleri toplamı 841.1 milyar varil olduğu ileri sürülmektedir. Diğer bir deyişle dünya rezervlerinin yüzde 56.8 i bu yedi ülkede bulunmaktadır. Bu yedi ülke petrol rezervlerinin diğer önemli bir özelliği de üretim maliyetlerinin çok düşük olmasıdır. Bu bilgiler ışığında, dünyadaki süper güçlerin izlediği strateji bakımından, bu düşük çıkarma maliyetli rezervlerin bulunduğu ülkeleri kendi kampına çekmek veya denetimleri altında tutmak büyük ve yaşamsal bir önem taşımaktadır. Irak, 2003 yılında demokrasi getirme reklamı altında işgal edilmiştir. Bu işgalinin nedeninin petrol olduğunu ABD Merkez Bankası eski başkanlarından Alan Greenspan “The Age of Turbulance” isimli kitabında açıkça belirtmiştir. Bu kitap dilimize de çevrilmiştir. Irak, 2003 yılından bu yana ciddi bir kaos içinde ayakta kalma, ulusal bütünlüğünü koruyabilme mücadelesi vermeye çalışmaktadır. Ama petrol varlıklarının denetimi geniş ölçüde Batı ülkelerinin kontrolüne  geçmiştir. Libya’ya da demokrasi getirilmek istenmiş ve bu ülke de ciddi bir kaos içine itilmiştir. Ülkenin ulusal bütünlüğünü koruma olasılığı çok zayıf görünmektedir. İran’ın nükleer enerji üretimine Şah döneminde teknolojik ve malzeme desteği veren ülkeler, Şah’ın devrilmesi sonrasında bu ülkenin nükleer enerji santralı kurmasına ve uranyum zenginleştirme programlarına yaptırım uygulamaya girişmişlerdir.

Tablo 1

Petrol Rezervlerinin dağılımı

(milyar varil)

Ülkeler Petrol rezervi
Venezuela 297.7
Suudi Arabistan 268.3
Kanada 175.2
İran 157.3
Irak 140.3
Kuveyt 104.0
Birl. Arap Emirl. 97.8
Rusya 80.0
Libya 48.0
Nijerya 37.2
ABD 36.4
Kazakistan 30.0
Çin 25.6
Katar 25.4
Yedi ülke 841.1
Dünya Toplam 1,481.5

Kaynak: Wikipedia World Petroleum Reserves maddesi.

Kaya petrolü ve kaya gazı üretimine başlanmış olması, petrol ve doğal gazın tavan yapmasını bir süre erteleyeceği görüşü doğrudur, ancak bu kaynaktan petrol ve doğal gaz üretimi hem parasal boyutta hem de doğa bakımından çok yüksek maliyet getirmektedir. Bu kaynakların ortaya çıkması halen sürmekte olan petrol ve doğal gaz kaynakları ile bunların dünya pazarlarına sunum yollarını denetleme savaşından vaz geçilmesine neden olamamıştır ve olamayacaktır.

Suriye ise, İran, Irak ve Katar’ın petrol ve doğal gazını boru hatları ile Akdeniz üzerinden Avrupa pazarlarına sunmada çok önemli ve stratejik bir köprübaşıdır. Ayrıca, Suriye kaosu yaratıldıktan sonra, ilginçtir, İsrail’in işgali altındaki Golan Tepelerinde zengin petrol yatakları keşfedilmiştir. Diğer taraftan Suriye, Rusya’nın Akdeniz’deki tek deniz üssünü barındırmaktadır. Bu konularda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlar, “Yeni Ortadoğu Projesinin Enerji Denkleminde Suriye Bilinmeyeninin Yeri ve Önemi” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=471 bağlantısından ve “Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarının Denetim Savaşının Ekonomik ve Stratejik Nedenleri” başlıklı yazıma ise www.hikmetulugbay.com/?p=615 adresinden erişebilirler.

Petrol ve doğal gaz kaynaklarına erişim ve denetleme, dünyadaki ekonomik gelişme ve liderlik yarışını da çok ciddi biçimde etkilemekte ve etkilemeye de devam edecektir. Yapılan araştırmalar, Çin’in 2024 yılında ABD doları cinsinden cari fiyatlarla ölçülen GSYİH (Gayrı Safi Yurt içi Hasıla) büyüklüğünde ABD’ni geçeceğini ortaya koymaktadır. Hindistan’ın da 2025-2030 döneminde cari fiyatlarla GSYİH büyüklüğünde Almanya’yı geçip Japonya’ya yaklaşacağı ileri sürülmektedir. Bu gelişmelerde tüketilen petrol ve doğal gaz boyutu yanında stratejik maden ve mineral kullanımındaki artışlar çok önemli rol oynayacaktır. Bu konudaki beklentiler Tablo 2 de yer almaktadır. Tablo 2 den de görüldüğü üzere, Çin 2010 yılında günlük petrol tüketiminde ABD’nin yaklaşık yarısı kadar petrol tüketirken, 2035 yılında günlük olarak ABD’den yüzde 20 daha fazla petrol tüketir konuma varacaktır. Doğal gazda ise Çin 2010 yılında günlük olarak ABD’nin yüzde 16.2 si boyutunda tüketim yaparken, 2035 yılında ABD tüketiminin yüzde 71 i düzeyine sıçraması beklenmektedir. Bu noktada ABD Dışişleri eski Bakanı Henry Kissinger’e atfedilen bir sözü anımsamak uygun olacaktır: “Petrolü kontrol ettiğinizde devletleri denetim altında tutarsınız, gıdayı denetlediğinizde de halkları kontrol edersiniz.” Dolayısı ile Çin ve Hindistan gibi ülkelerin, ABD ve Avrupa Birliği gibi ekonomileri geçme yarışının sonucunu etkilemede ve geciktirmede Kissinger’in kuramı çok önemli rol oynayacağı için kaynak paylaşım kavgası bütün hızı ile sürmektedir.

Tablo 2

Seçilmiş ülkelerin 2010 ve 2035 yılları arasında günlük petrol ve doğal gaz taleplerinde beklenen gelişmeler

Günlük petrol talebi

(milyon varil gün)

Günlük doğal gaz talebi

(milyar metre küp)

Ülkeler 2010 2035 2035 İthal 2010 2035 Değişim
ABD 17.6 12.6 3.7 680 766 86
AB 11.6 8.7 8.0 536 618 82
Japonya 4.3 3.1 3.1 104 123 19
Rusya 3.1 3.5 466 549 83
Çin 9.0 15.1 12.1 110 544 434
Hindistan 3.4 7.5 6.9 64 178 115
Dünya 87.4 99.7 3,307 4,955 1,648

Kaynak: IEA, WEO-2012 Table 3.2 ve Table 4.2 den yararlanılarak düzenlenmiştir.

Ülkemizin bulunduğu coğrafyadaki enerji kaynaklarının son paylaşım kavgası, ABD’nin Irak’tan askeri varlığını çekmesinden ve Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulamaya başlamasından bu yana ABD ve koalisyon ortaklarının hava harekatları ile desteklediği uygulama, karada taşeron olarak kullanılan inanç ve etnik temele dayalı ayrılıkçı güçler ve terör örgütleri aracılığı yürütülegelmişti. Suriye’de de aynı yöntem 2011 yılından beri uygulanmaktaydı. Ancak taşeronlar eliyle yürütülen bu kaynak paylaşım kavgasının son yıllarda giderek Sünni inançlı ülkelerden gelen/getirilen taşeronlar eliyle, Şii/Alevi inançlı ülke ve toplumları yok etmeye dönüşmüştü. Anımsanacağı üzere nüfusu ağırlıkla Şii inancında olan Bahreyn’de de Arap Baharı başladığında Suudi Arabistan’ın askeri müdahalesi ile bu bahara derhal son verilmişti. Suudi Arabistan Yemen savaşı da hem enerji hem de inanç temelli bir kavgadır. Continue reading ‘Dünyada ve Türkiye’de Enerji Sorunu’

Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını

Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını Denetleme Savaşlarının Ekonomik ve Stratejik Nedenleri (Bu metin, süre sınırı nedeniyle Kongre’de özet olarak sunulabilmiştir. Konuşma sonrasında ortaya çıkan bazı bilgiler de eklenmiştir.) Türkiye 20. Uluslararası Petrol ve Doğal Gaz Kongre ve Sergisi’ni (IPETGAS 2015) düzenleyen TMMOB Petrol Mühendisleri Odası, Türkiye Petrol Jeologları Derneği ve TMMOB Jeofizik Mühendisleri Odası yöneticilerine bu Kongre’yi, bölgemizde enerji savaşlarının sürdüğü bir dönemde, düzenledikleri için kutluyor ve beni bir kez daha Kongre’lerine görüşlerimi açıklamak üzere çağırma inceliğini gösterdikleri için teşekkürlerimi sunuyorum. Birinci kez çağrıldığım 19. Kongre’nizde sizlere, “İnsanın petrolle tanışması, Birinci ve Son petrol paylaşımında dile getirilenler” konusunda özetle bilgi sunmuş ve konuşmamı, ABD’li araştırmacı gazeteci David Morse’ın 18 Ağustos 2005 günü yayınlanan “Geleceğin Savaşı” başlıklı yazısından şu alıntıyı yaparak tamamlamıştım: “Şu anda Afrika’nın Kuzey Doğusunda Sudan denilen ülkede bir gelecek savaşı başlamış durumda. Ancak silahlar geleceğin silahları değil. … Hayır, bu savaş kalaşnikovlar, sopalarla ve bıçaklarla yapılıyor. Sudan’ın Darfur diye anılan batı bölgesinde deve ve at sırtındaki Arap milisleri tarafından tercih edilen taktikler yakma, yağmalama, hadım etmek ve tecavüzdür. … Bu, büyük devletlerin ekonomik büyümesinin dayandığı sınırlı kaynaklarla ilgili olan, ancak taşeronlar tarafından dövüşülen bir kaynak savaşıdır. Bu Michael Klare’in “Kan ve Petrol” isimli kitabında anlatılan ve bizim petrol kolik olmamızın muhteşem ürünü olan bir savaştır. Ve ön görünmeyen bir savaş da değildir.[i]” David Morse’un 2005 yılında yayımladığı yazısında geleceğin savaşı olarak tanımladığı kaynak savaşı aradan 10 yıl geçmesine rağmen şiddetini arttırarak sürdürmekte veya daha doğru bir tanımla sürdürülmektedir. Bu nedenle ben de bugün sizlere “Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını Denetleme Savaşlarının Ekonomik ve Stratejik Nedenlerini” anlatmaya çalışacağım. 20 inci yüzyılın başında başlayan ve giderek yoğunlaşan ve günümüzde doruğuna tırmanmış bulunan “kaynak savaşları” sadece petrol ve doğal gaza yönelik olarak yaşanmamaktadır. Kaynak savaşları kapsamına, stratejik maden ve mineraller, tatlı su kaynakları, verimli tarım arazileri ile tarımsal tohumlar da dahil edilmiş bulunmaktadır. Bu kaynaklara yönelik savaşlar birbirinden bağımsız gibi görünseler de aslında bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarını oluşturmaktadırlar. Bütünün adı ise “dünyaya ve kaynaklarına egemen olmaktır.” Ancak ben bugün konuşmamı sadece petrol, doğal gaz ve enerji ulaşım yolları ile sınırlı tutacağım, yeri geldikçe diğer alanlara da sadece değinip geçeceğim. Diğer kaynak savaşlarının da petrol ve doğal gaz kaynakları ile enerji ulaşım yollarını denetleme savaşları kadar karmaşık ve acımasızca sürdürüldüğünü okuduğum birçok kitap ve makaledeki bilgiler ışığında rahatça söyleyebilirim. Petrol ve doğal gaz kaynaklarını denetleme kavgasının ekonomik nedenlerinin kökeninde “sanayi devrimi” ile başlayan insan ve hayvan adale gücünün mekanik araçlar kullanımı ve bu mekanik araçları için gereken daha fazla güç sağlayacak enerji arayışları vardır. ABD vatandaşı tarihçi Paul Kennedy’nin dilimize “Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri” olarak çevrilen kitabında, sanayi devrimi sonrasında, 1750-1900 arasında geçen 150 yıllık dönemde, dünya imalat sanayii üretiminin kıtalar arasında nasıl bir eksen kaymasına uğradığını çok çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Paul Kennedy’nin hazırladığı verilerin yanına 2010 yılı verileri de ekleyerek düzenlediğim bilgiler Tablo 1 de yer almaktadır. Tablo 1 i incelemeye ve değerlendirmeye geçmeden önce 1750-2010 döneminde dünya nüfusundaki gelişmelere de kısaca değinmek istiyorum. Dünyanın nüfusu sanayi devrimi başladığında 1750 yılında yaklaşık 750 milyon düzeyinde idi ve 1900 yılına gelindiğinde 1,600 milyona ulaşmıştı[ii]. 2010 yılında 6,895 milyon olan dünya nüfusu 2015 yılında 7,300 milyonu aşmıştır[iii]. Dünya nüfusunun 2050 de 9,500 milyonu ve 2062 yılında da 10 milyarı aşması beklenmektedir[iv]. Diğer bir deyişle 1750-1900 arasında dünya nüfusu yaklaşık 900 milyon kişi veya yüzde 113 artmışken, 1900-2015 arasındaki 115 yılda 5,700 milyon kişi veya yüzde 356 gibi sıra dışı bir boyutta büyümüş olacaktır. 1890 lı yıllardan başlayarak petrolün ve daha sonra da doğal gazın temel enerji kaynağı konumuna yükseldiği dönemde dünya nüfusunun 5,700 milyon kişi artmış olması göz ardı edilemeyecek çok önemli bir gelişmedir. Bu boyuttaki bir nüfus artışı başta enerji olmak üzere tüm maddelere karşı çığ gibi bir talep patlamasına da yol açmıştır. Şimdi bu bilgileri akılda tutarak Tablo 1 deki verileri inceleyebiliriz.

Tablo 1

1750-2010 döneminde dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinde imalat sanayilerinin dünya üretiminden aldıkları pay ve 2010 yılında aynı ülkelerin dünya GSYİH’daki payları % olarak

Ülkeler 1750 1900 2010 2010 GSYİH %
AVRUPA (**) 23.2 62.0 19.21 19.21
    İngiltere 1.9 18.5 2.46 3.58
   Avusturya-Macar. 2.9 4.7 1.00 0.67
   Fransa 4.0 6.8 2.78 4.05
   Almanya (*) 2.9 13.3 6.81 5.19
   İtalya (*) 2.4 2.5 3.46 3.26
   Rusya 5.0 8.8 2.34 2.34
ABD 0.1 23.6 18.74 23.06
Japonya 3.8 2.4 9.71 8.63
Üçüncü Dünya 73.0 11.2 v.h. v.h.
Çin 32.8 6.2 17.57 9.37
Hindistan-Pakistan 24.5 1.7 (2.39) 2.69 Hind. 2.73

(*) 1750 yılı için Almanya ve İtalya verileri her iki ülkenin ulusal birliğini kurmadan önceki prenslikler ve diğer küçük devletçikleri kapsamaktadır. (**) Avrupa için 2010 yılı verileri Avro Bölgesi ülkelerini kapsamaktadır dolayısı ile 1750 Avrupa tanımından daha dar bir kapsama alanını içermektedir. (v.h.) veri hesaplanmadı. Kaynak: Paul Kennedy The Rise and Fall of the Great Powers sayfa 149 ve World Development Indicators 2012 The World Bank Table 4.2 sayfa 218-220. Sanayi Devrimi başlamadan önce imalat sanayi olarak tanımlanabilecek üretimler, çok geniş ölçüde insan ve hayvan adale gücüne dayanan ve enerji olarak da odun ve odun kömürünün sadece maden indirgeme için kullanıldığı bir imalat sanayi üretim yapısını içermektedir. Bu nedenle de Çin ile Hindistan-Pakistan’ı içeren Hint Yarımadasındaki nüfus yoğunluğu nedeni ile dünya imalat sanayiinin sırasıyla yüzde 32.8 ve 24.5 ve toplamda yüzde 57.3 ünü üretebilmekteydi. Tüm Avrupa kıtasında yerleşik ülkeler ise toplam olarak ancak yüzde 23.2 ye erişebilmekteydi. Sanayi Devrimi ile birlikte başta kömür, daha sonra petrol ısısı ile elde edilen buhar gücünün geliştirilen mekanik aksama uygulanması sonucu Avrupa 1900 yılında dünya imalat sanayiinin yüzde 62.0 ini, ABD ise yüzde 23.6 sını üretir noktaya ulaşmışlardır. Sanayi Devrimi’ni yapamayan Çin ve Hindistan Yarımadası’nın payları ise sırasıyla yüzde 6.2 ve yüzde 1.7 ye düşmüştür. 2010 yılına gelindiğinde, 20 inci yüzyıl boyunca, sanayileşmenin ve teknolojinin diğer ülkelere yayılması sonucunda, dünya imalat sanayi üretiminde Avro Bölgesi’nin payı yüzde 19.21 e ve ABD’nin payı yüzde 18.74 e gerilerken, Çin’in payı yüzde 17.57 e tırmanmıştır. Diğer bir deyişle Çin imalat sanayii üretiminde Avro Bölgesi ve ABD ile başa baş duruma gelmiştir. Bu noktada hemen bir hususun altını çizmek isterim, Avro Bölgesi ülkeler ve ABD’de refahın artmasına paralel olarak emek pahalı bir girdi haline geldiği ve çevre duyarlılığı arttığı için bu ülkeler imalat sanayiinin birçok dalında üretimlerini başta Çin ve Hindistan olmak üzere nüfusu yoğun ülkelere kaydırmışlardır. Dolayısı ile Çin, Hindistan ve diğer nüfusu yoğun ülkelerin dünya imalat sanayiindeki payların artışında bu üretim kaydırmalarının da azımsanmayacak etkisi vardır. 20 inci yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren, gelişmiş ekonomilerin hizmetler sektörü büyük ölçüde büyüme göstermiştir. 2010 yılına gelindiğinde, Dünya Bankası verilerine göre, dünya GSYİH toplamının yüzde 3 ü tarım, yüzde 16 sı imalat sanayii ve yaklaşık yüzde 72 si de hizmetler sektörü tarafından üretilmiştir. O nedenle Tablo 1 i daha sağlıklı okuyabilmek için son sütununa ülkelerin dünya GSYİH daki paylarını dahil etme gereğini duydum. Tablo 1 in son sütunundan da görüldüğü üzere, Avro Bölgesi dünya GSYİH’dan yüzde 19.21 pay alırken, ABD nin aldığı pay yüzde 23.06 ve Çin’in payı ise 9.37 dir. Bu da Çin’de hizmetler sektörünün Batı ülkeleri boyutunun çok gerisinde olduğunu göstermektedir. Continue reading ‘Petrol ve Doğal Gaz Kaynakları ile Enerji Ulaşım Yollarını’