Archive for the 'Eğitim' Category

Page 2 of 8

Zorunlu Osmanlıca Dersi Üzerine Düşünceler

Antalya’da toplanan 19 uncu Millî Eğitim Şûrası’nda, gündeme getirilen “Osmanlıca dersinin” lise düzeyinde zorunlu ders olması”, “Din Kültürü ve Ahlak Dersinin İlkokul Birinci Sınıftan başlaması” ve “Karma Eğitime son verilmesi” konularını üç ayrı yazı ile değerlendirmek istiyorum. Bu yazıda, daha önce lise düzeyinde seçmeli ders olarak okutulan “Osmanlıca” dersinin zorunlu olması önerisi üzerinde duracağım. Hemen belirtmeliyim bu “zorunlu olma” önerisi, sanırım gelen tepkiler üzerine tavsiye kararı haline getirilmekten vaz geçildi ve seçmeli ders olarak kalması kabul edildi[1]. Bazı okurların aklına, Osmanlıca konusunda zorunlu ders olma tavsiye kararı alınmadığına göre sorun bitmiştir, konuyu irdelemekte ne yarar olabilir sorusu gelebilir. Konuyu işlemekte yarar görüyorum, çünkü bu dersi zorunlu hale getirme arzusu her an yeniden ısıtılıp gündeme gelebilir, kaldı ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 8 Aralık 2014 günü toplanan 3. Din Şurası’nın açılış konuşmasında konuyu yeniden gündeme getirdiği ve “Osmanlıcanın öğrenilmesini, öğretilmesini istemeyenler var. Bu çok büyük bir tehlike. İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca da öğrenilecek ve öğretilecek” dediği basında yer almıştır[2]. Cumhurbaşkanı’nın bu açıklaması, Millî Eğitim Bakanlığı’nca düzenlenen 19 uncu Millî Eğitim Şurası Osmanlıca dersi için zorunluluk önerisi getirilmemesine rağmen uygulamaya konulması olasılığını da güçlü konuma taşımıştır.

Konu üzerinde değerlendirmelerime “Osmanlıca” nedir, nasıl bir dil yapısıdır ona ilişkin bilgiler sunarak başlamak istiyorum. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlükte “Osmanlıca” için şu tanımlama yer almaktadır; “bakınız Osmanlı Türkçesi”[3]. Aynı sayfada yer alan “Osmanlı Türkçesi” için verilen tanımlama ise şöyledir; “XIII-XX. Yüzyıllar arasında Anadolu’da ve Osmanlı Devleti’nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçanın ağır baskısı altında kalan Türk diline verilen ad.” Türkçe Sözlükte yer alan tanımlama, Osmanlıcanın, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışından oluşan bir melez dil olduğunu ve bu dilde Arapça ve Farsçanın ağır baskısının bulunduğunu belirtmektedir. Sanırım, konuyu etkin ve sağlıklı bir biçimde işleyebilmek için Osmanlıca konusunda biraz daha ayrıntılı bilgi edinmek uygun olacaktır. Bu nedenle, Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedisinde yer alan tanımlamayı da sizlere sunmak isterim. “Batı Türkçesinin (Türkiye Türkçesi) Osmanlı Devleti süresince konuşulan bölümüne Osmanlıca denir. Osmanlı Türklerinin konuştuğu Osmanlıca, Oğuz Türklerinin batı koludur. Bu Türk lehçesine daha çok ‘Türkî’, ‘Türkçe’, ‘Lisan-ı Türkî’ dendi. Son zamanlarda ‘Lisan-ı Osmanî’ adı verilen bu dile Osmanlı aydınları ‘Osmanî’ de derlerdi. Osmanlıca terimi, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı yazı dili anlamına da kullanılır. Osmanlıca kendi gelişimi içinde üç döneme ayrılır: 1. Eski Osmanlıca. Selçuklu devri Türkçesini de içine alan ve 15 inci yüzyılın sonuna kadar süren dönem. Bu dönem için daha çok ‘Eski Anadolu Türkçesi’ deyimi kullanılır; 2. Klasik Osmanlıca, 16 ncı yüzyılın başından 19 uncu yüzyılın ortasına kadarki dönem; 3. Yeni Osmanlıca, 19 uncu yüzyılın ortasından 20 nci yüzyılın başına kadar gelen dönem.” M/L Büyük Lûgat daha sonra üç döneme ait Osmanlıca yazını için örnek olabilecek yazarlar ve eserlerinden seçme bir liste vermektedir. Ben de bunlardan bir kaçını sizlerle paylaşmak isterim. Eski Osmanlıca için; Sultan Veled, Yunus Emre, Kul Mes’ud (Kelile ile Dimne tercümesi), Süleyman Çelebi (Mevlit), Şeyhî (Divan, Harnâme, Hüsrev ve Şirin), Klasik Osmanlıca için; Baki, Fuzulî, Nedim, Evliya Çelebi ve Yeni Osmanlıca için; Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa sayılan örnekler arasındadır. Yeniden M/L Büyük Lûgata dönersek, “İlk dönemde daha çok Türkçe kelimelerin yer aldığı Osmanlıca, ikinci ve üçüncü döneminde üçüzlü bir dil yapısına büründü. Öyle ki, Osmanlı yazı dili yalnız Arapça ve Farsça kelimeleri almakla kalmadı, yabancı dil bilgisi kurallarını da benimsedi. Zamanla, dilde geçen Türkçe kelime ve kavramların oranı azaldı. Eski Osmanlıca döneminin özellikle başlangıcında Arapça ve Farsça kelimelerin sayısı azdı. 15 inci yüzyıldan sonra ise, Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların sayısı arttı. Bunda Türkçenin yapısına uymayan aruz vezninin büyük etkisi vardır. Klasik Osmanlıca döneminde yazı dilinde, Türkçe artık sadeliğini ve duruluğunu kaybeder. Bu dönemde yazı dili konuşma dilinden uzaklaşır, anlaşılması güç bir zümre dili niteliğini alır. Konuşma dili ve sade Türkçe ancak halk şairlerinin ve halk hikâyelerinin eserlerinde yaşar. Arap ve Fars dillerinin etkisi altında gelişen Osmanlıcanın yanında duru bir dil niteliğini taşıyan Halk Türkçesi yer alır. Böylece aynı toplumda iki ayrı dil görülür. Tanzimat’tan sonra ‘Yeni Osmanlıca’ döneminde ise, yazı diline Arapça ve Farsçadan yeni kelime ve kurallar girmiş, Batı’dan alınan kavram, deyim ve terimler Arapça, Farsça tamlama ve birleşimlerle anlatılmıştır. Osmanlıca metinlerin yazıldığı yazı, Arap yazısıdır. Yalnız Arap alfabesinde bulunmayan p, ç ve j harfleri Fars yazısından alınmıştır. Osmanlıcada pek çok Arapça kelime vardır. Bunların çoğu isim ve sıfatlardır. … Osmanlıcada kullanılan Arapça isimler ve isim niteliğindeki kelimeler on iki türlüdür. (M/L Büyük Lûgat ve Ansiklopedisi daha sonra bu on iki türü açıklamaktadır) … Osmanlı yazı dilinde Türkçeden çok Farsça kurallara göre yapılan isim ve sıfat tamlamaları kullanılır.[4]Yukarıdaki alıntıdaki vurgulamalar alınan metnin değil, benim vurgulamalarımdır. Osmanlıca konusunda buraya kadar alıntıladığımdan daha geniş bilgi edinmek isteyenler M/L Büyük Lûgat ve Ansiklopedisi’nin Osmanlıca maddesine bakabilirler. Bu Ansiklopedi 1969 yılında fasikül olarak satışa sunulduğu için (aradan geçen sürede atılmadı, başkasına verilmedi ve kağıt toplayıcılara satılmadı ise) halen birçok ailenin kitaplığında bu eserin bulunduğunu düşünüyorum.

Ansiklopedi’nin açıklamasında yer alan hususları özetle şöyle anlayabiliriz; 1. Osmanlıca, Arapça, Farsça ve Türkçenin karışımından olan bir dil melezidir. 2. Bu dil melezinin başladığı dönemde Türkçe’nin ağırlığı daha fazla iken, ilerleyen yüzyıllarda Türkçe ağırlığını önemli ölçüde yitirmiş ve Arapça ile Farsçanın ağırlığı önemli boyut kazanmıştır. Bu yöndeki gelişmeler arttıkça dil melezi giderek sıradan halkın anlamadığı bir yapıya dönüşmüştür. 3. Batıda Rönesans ve sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni kavram ve deyimler için Osmanlı dilcileri ve yönetimi yeni Türkçe sözcük üretimi yerine Arapça ve Farsça sözcüklerden oluşan tamlamalar bulma yoluna gitmişlerdir. 4. Bu dil melezinin yazıya dökülmesinde Arap harfleri kullanılmışsa da bu harflerin yetersiz kalması sonucu Farsçadan bazı harfler alınmıştır. 5. Osmanlıca yazı dili kurallarında ağırlık Farsçadadır. 5. Osmanlı aydınları Arapça ve Farsça harflerden oluşan yapının okunmasında ortaya çıkan güçlükleri gidermek için başta sesli harfler olmak üzere bazı harfleri ekleme yoluna da gitmişlerdir. 6. Kamu yönetimi ile edebiyatçılar Osmanlıcayı kullanırken, halk kendi öz dili Türkçeyi kullanmış ve İmparatorluğun diğer uyrukları da kendi ana dillerini ve alfabelerini kullanmıştır. Ayrıca eğitim dili olarak Arapça ve alfabesi uygulandığı için, halk yaşattığı şiir ve öykülerini anadili ile söylemiş yazabilenler de kendi alfabesi ile değil Arap abc si ile yazmak zorunda bırakılmıştır.

Eski Osmanlıca Dönemi

Arapçanın Türkçe üzerinde etkisi, Türklerin Müslümanlaştırılması süreci ile başlamış olmakla birlikte, zaman ilerledikçe özellikle yazılı Türkçede Arapça ağırlığı giderek artmıştır. Buna paralel olarak Farsçanın da kültürel ve sanatsal yönden Türkçe üzerinde giderek artan etkisi olmuştur. Bu süreçlerin başlangıcında Türk toplumlarındaki bilge düşünürler öz dillerini koruma için büyük bir özen, çaba ve direniş göstermişlerdir. Bunun en önemli kanıtlarından birisi de Yusuf Has Hâcib (1017-1077) tarafından yazılan “Kutadgu Bilig” (Kutluluk Bilgisi) olmuştur. İslâmî yazında Arapçanın, şiirde ve sanatta Farsçanın kesin hükümran olduğu dönemde yaşayan yazar, içeriği devletin nitelikleri ve devlet yönetme kuram ve kuralları olan kitabını gününün Türkçesi ile yazmayı seçmiştir. İleride vereceğim Osmanlıca örneklerle karşılaştırılabilmesi için bu aşamada kitabın özgün diliyle aşağıya bir bölüm alıyorum.

Yanılmaz kişi kim ayu ber mana

Yanılmış tümen min ayayın sana

Biliglig idi az biligsiz üküş

Ukuşsuz üküş bil ukuşluğ küsüş

Biligsiz biligligke boldı yağı

Biligsiz biligligke kıldı çoğı

Kişide kişi adrukı bar telim

Bu adruk biligdin ayur bu tilim

Biligligke sözledim uş bu sözüm

Biligsiz tilini bilümez özüm

Biligsiz bile hiç sözüm yok menin

Ay bilge özüm uş tapuğçı senin

Sözüm sözlemişke sana eymenü

Özüm ‘üdri koldı sana uş munu[5]

1000 li yılların Türkçesi olmasına rağmen, dikkatli bir okuyuşla birçok satırı çoğu okur anlayabilir. Ancak genç kuşakların sözlük içinde kaybolmamaları için, bu dizelerin günümüz Türkçesine Fikri Silahdaroğlu’nun, söz çeviri ağırlıklı olarak anlam çevirisi yaptığı T.C. Kültür Bakanlığı yayınları arasında yer alan “Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması” metninden aşağıya alıyorum.

Bir yanılmaz kişi göster sen bana

Binlerce yanılmış sayayım sana

Bilgili kişi az, bilgisizler çok

Anlayışsız çoktur, anlayışlı yok

Bilgisiz, bilene düşmandır her an

Bilgisiz, bilgine çatar her zaman

İnsandan insana fark var bilirim

Bu fark bilgidendir, onu söylerim

Bilene söylerim ben sözümü

Bilgisizin zaten bilmem dilini

Bilgisize benim yok hiçbir sözüm

Ey bilgin, kölenim, senindir özüm

Çekinerek dedim sözümü sana

Bu yüzden ilettim özrümü sana[6]

Kutadgu Bilig, günümüz için dahi güncelliğini koruyan çok bilge deyiş ve düşüncelerle dolu olduğu için her evin kitaplığında bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

Bu, konuya giriş bilgilerinden sonra, değerlendirmelerime geçmeden önce, sizlere her üç Osmanlıca dönemine ilişkin bugünkü abc ile yazılmış özgün bazı metinleri örnek olarak sunmak istiyorum. İlk örneği, “Eski Osmanlıca” dönemi halk ozanı Yunus Emre’nin (1238-1320) Divan’ından vermek istiyorum. Continue reading ‘Zorunlu Osmanlıca Dersi Üzerine Düşünceler’

Bursa-ÇEK Ödülü için teşekkür konuşması

Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin Başkanı değerli dost ve arkadaşım Ali Arabacı ve değerli Yönetim Kurulu Üyeleri, Kooperatifin saygın üyeleri ve değerli konuklar, hepinize özel yaşamınızdan birkaç saati bu etkinlik için ayırıp bizleri onurlandırdığınız için teşekkürlerimi, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.  Bursa Çağdaş Eğitim Kooperatifi Yönetim Kurulu’nun, saygın “ÇEK Eğitim Ödülü”  için beni lâyık görmesi nedeni ile büyük bir onur ve ayrıcalık duyuyorum. Ödülün diğer adaylarının da en az benim kadar Türk eğitim sistemine “çağdaşlık” ölçütünde katkı da bulunduklarına ve bu ödüle layık olduklarına gönülden inanıyor ve onları bu özverili ve değerleri çalışmaları için gönülden kutluyorum. Böyle bir ödülü Çağdaş Eğitim Kooperatifinden almak benim için ayrı bir önem taşımaktadır. Zira sizler ÇEK yönetimi ve üyeleri olarak, uzun süredir Devrim Yasalarının izinde yürürken benim de gönlümde yatan bir özlemi, bir hizmeti de, 1995 yılından bu yana nitelik ve niceliği her yıl giderek artan bir şekilde büyük bir özveri ve kararlılıkla sürdüre gelmektesiniz. Uzun süreden beri gönlümde yatan özlem ve düşüncemi, 10 Kasım 2000 günü Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Atatürk’ü anma toplantısında yaptığım konuşmada şu sözcüklerle dile getirmiştim: “Ülkemizde okumuşlar ile okumakta olanlar şunu asla unutmamalıdır ki, aldıkları diplomalarda, kazandıkları ve kazanacakları gelirler üzerinde; aslında onlar gibi okula devam etmesi gerekirken, edemeyip (fotoğraflarda gördüğünüzü gibi iş yerlerinde ve tarlalarda[1]) çalışan ve ödedikleri vergi ile okumuş ve okumakta olanların eğitimini finanse eden milyonlarca çocuğumuzun ve insanımızın alın teri ve gözyaşının hakkı vardır. Eğitimlerini tamamlamışlar ve halen okumakta olanlar, Cumhuriyet kuşağı olduklarını kanıtlamak ve yansıda gördüğünüz çocukların gözyaşları ve alın terlerinin diyetini ödeyebilmek için kendi çocuklarının dışında, ekonomik olanağı olmayan en az birer çocuğu eğitim evladı edinmeli ve cehaleti en kısa zamanda yok etmek için kararlılıklarını sergilemelidirler. Bu bağlamda da tek bir kız çocuğumuzun bile eğitimsiz kalmasına asla razı olmamalıdırlar.[2]

İşte sizler ÇEK kurucuları ve yönetimi olarak, benim ancak 2000 yılında dile getirdiğim bu özlemi, 1995 yılından bu yana uygulayageldiğiniz için sizin “Eğitim Ödülünüz”, benden önce alanlar, benim ve benden sonra alacaklar için büyük önem,  anlam ve saygınlık taşımakta ve taşımaya devam edecektir. Şimdiye kadar ki çalışmalarımla henüz bu ödülü hak ettiğime inanmıyorum, umarım, yaşamım son bulana değin, eğitim ve ulusal çıkarlarımıza yönelik yapacağım çalışmalarla bu değerli ödüle lâyık olmayı başarabilirim.

Anne ve baba olma kararı aldığımızda, doğacak çocuklarımıza karşı önemli bir borç senedini de imzalamış oluyoruz. Bu senedin üzerinde ‘sana kendi ulaşabildiğimizden daha nitelikli ve çağdaş bir eğitim, içinde yaşadığımız demokratik, lâik sosyal hukuk toplumunun daha nitelikli bir boyutunu sunmak ve seni çağdaş uygar bir toplumun nitelikli ve saygın bir üyesi olarak yetiştirmek için söz veriyoruz’ sözleri yazılıdır. O nedenle bütün anne ve babaların yaşamdaki önde gelen amaç ve hedefleri, kendi çocuklarına söz verdikleri nitelikte çağdaş eğitim olanaklarını sağlamak ve çağdaş toplum yapısını güven altına almaktır. Bunun için ülkede uygulanan eğitim programlarının yapısını ve onda yapılan değişiklikleri yakından izlemek ve çocuğuna söz verdiği yapıdan sapmalar varsa bu konuda demokratik tepkilerini sergilemek zorundadırlar. Hiç birimizin Türkiye’de eğitim kalitesi düşerse düşsün, ‘ben çocuğumu özel okullarda yurt dışında okuturum’ deme lüksümüz yoktur ve olamaz. Böyle diyenler var ise onların çocukları da bu toplumda yaşamlarını sürdürecek ve bu ülkedeki eğitim sisteminde öğrenimlerini tamamlayanlarla birlikte yaşayacaklar, sıkıntıları birlikte çektikleri gibi, mutluluğu, huzuru ve başarıyı birlikte aramak zorunda kalacaklardır. Dolayısı ile ülkede kendi çocukları için söz verdikleri kalitenin takipçisi olmakla sadece kendi çocuklarının değil ülkedeki tüm çocukların geleceğini, gelecekte yaşayacakları toplumsal ortamın nitelik ve kalitesini belirleyecektir. Bunu bireysel olarak yaptıkları gibi, ÇEK gibi kurumlar bünyesinde akıl, bilgi, kaynak, enerji ve güçlerini birleştirerek de yapmalıdırlar. Zira demokrasilerde, sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve etki gücü, bireysel çabalardan çok daha belirleyici, sesini duyurucu ve sonuca ulaştırıcıdır. Bunu sizler 1995 yılından bu yana yaşayarak uygulayarak öğrendiniz, geliştirdiniz ve en önemlisi başardınız. On dokuz yıla ulaşan başarılı çalışmalarınız ile sadece on binlerce çocuğumuzun yaşam ve eğitim kalitesini etkilemediniz, aynı zamanda yetiştirdiğiniz çocuklar da hayata atıldıklarında kendi meslek alanlarında sizlerin emeklerine ve çabalarına anlam, değer ve yeni boyutlar kattılar. Ne mutlu sizlere, yetiştirdiğiniz çocuklara ve ülkemize.

Geçmişte Millî Eğitim Bakanı olarak da görev yapmış bir kişi olarak, bir bilimsel temele dayanmayan, pedagojik boyutu etkin bir biçimde tartışılmayan, pilot proje uygulaması ile bir okulda bile denenmeyen ve hiçbir hazırlık olmadan birdenbire 2012-2013 ders yılında uygulanmaya konulan 4+4+4 eğitim yapılanmasının, eğitimcilerimizin 1923 yılından bu yana büyük bir emek, çalışma, tartışma ve özveri ile inşa edegeldikleri bilimsel, lâik ve çağdaş eğitim modelinden skolastik bir yapılanma yönüne doğru ciddi bir sapma içinde olduğunu görüyor ve ciddi endişe duyuyorum. Bu konudaki endişelerimi, eleştirilerimi ve düşüncelerimi yazılı olarak birçok kez açıkladığım gibi katıldığım toplantılarda ve ses ile görüntüyü birlikte taşıyan ortamlarda (televizyonlar) toplumla paylaşa geldim. Uygulanmaya başlanan eğitim yapılanmasında, aradan sadece 6 ay geçmesine karşın önemli sorunlar içerdiği ve ortaya çıkardığı yazılı ve görsel basında da dile getirilmeye başlandı. Bunlara ek olarak, bu yapılanmaya yeni yönler verilme arzuları da ortaya konulmakta. Bunlardan basına yansıyan birkaç örneği sizlerle paylaşmak isterim.

7 Kasım 2012 tarihli Resmî Gazete’de Millî Eğitim Bakanlığı’nın “Kılık Kıyafet Yönetmeliği” yayınlandı. Yönetmeliğin 3 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrasında şu kural yer almaktadır; “Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilir.” Bana göre, Bakanlığın Yönetmelikte yaptığı bu düzenleme ile kız öğrencilerin okula başörtülü gelmeleri ve tüm derslere böyle girmeleri için kapı tümden açılmıştır. Kimse bunun belirli okullarda ve bazı derslerle sınırlı olduğu savını ileri sürmemelidir. Zira hatırlanacağı üzere, Ege Üniversite’sinde görevli bir öğretim üyesinin başı örtülü öğrencinin fotoğrafını çektiği ve derse almadığı için görevini kötüye kullandığı gerekçesi ile 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırılmıştır[3]. Bu örnek göz önüne alındığında hangi okul yöneticisi veya öğretmeni diğer derslere başı örtülü olarak derse girmek isteyen kız öğrencisini bu davranışı için uyarabilecektir?

Basında yer alan haberlere göre, Şuurlu Öğretmenler Derneği Genel Başkanı’nın “Kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda okumaları eğitimi eğitim olmaktan çıkaran en önemli etkendir. Kız okulları yeniden açılmalıdır.[4]” görüşünü ifade ettiği belirtilmektedir. Dernek Başkanı’nın ayrıca, “Eğitimde Keskin ve Radikal çözümler istiyoruz. Ülkemizde yürütülen batıcı eğitimi milli değil, gayr-i millidir. Bu eğitim anlayışından hayır gelmemiştir, gelmeyecektir. Eğitim milletimizin temel görüşü olan Milli Görüş esaslarına göre yeniden inşa edilmelidir” ve “Kamuda çalışan bayan öğretmenler başta olmak üzere başörtüsü yasağı kaldırılmalıdır” istemlerini gündeme getirdikten sonra daha birçok istek sıralamış ve bu bağlamda “Okullarımızda mutlaka ibadet yerleri açılmalıdır. Uygulamalı eğitime imkan tanınmalıdır” düşüncesini de dile getirmiştir. Derneğin isteklerine bağlı bazı tek tük uygulamaların çeşitli örnekleri de görülmeye başlanmıştı. Bunlara yönelik bir örnek vermek gerekirse, anımsanacağı üzere, bazı öğrenciler Umre’ye götürülmüşlerdi.

Çağdaş ve lâik eğitime tümden aykırı bu söylemlerden sadece bir tanesi üzerinde kısaca durmak isterim, kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda okumaları eğitimi eğitim olmaktan çıkardığı görüşünü ortaya atanlar eğitimin tarihi sürecini ne kadar biliyorlar? Kızların okullara devamının ancak 19 uncu yüzyılda başlayabildiğini ve karma eğitime geçişin de Avrupa ülkelerinde aynı yüzyılın son çeyreği ile 20 inci yüzyılın başlangıcı arasına yayıldığını, ve karma eğitimin ülkemize ancak Cumhuriyet ile geldiğini ve bu süreçte yaşanan sorunlar ne denli biliyorlar?

Karma eğitime karşı çıkanlar, insanlık tarihi boyunca kadına karşı işlenen suçlar ile kız çocukları ile erkek çocukların erken eğitim aşamalarından başlayarak birbirlerini tanıma ve iletişim kurmasını engellemenin etkisinin üzerinde bir araştırma yapmışlar mıdır? Continue reading ‘Bursa-ÇEK Ödülü için teşekkür konuşması’

Çağdaş Laik Eğitime Giden Uzun Yol ve Ödenen Bedeller

Aşağıda okuyacağınız yazı, Bursa’da Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin düzenlediği 1 Aralık 2012 tarihli toplantıda yaptığım konuşma için hazırladığım kapsamlı metindir. Bana tanınan süreyi verimli kullanabilmek için okuyacağınız metnin ancak çok dar bir özeti katılımcılara sunulabilmiştir. Katılımcılara, konuşmanın tam metninin kendi sitemde yayınlanacağı da açıklanmıştır. 

Çağdaş Eğitim Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı ve değerli arkadaşım Ali Arabacı’ya, sizlere “Çağdaş Eğitim” konusundaki düşüncelerimi açıklama fırsatını verdiği ve siz değerli katılımcılara da beni dinlemek için tatil günü yaşamınızdan bir süreyi ayırdığınız için gönülden teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşım Arabacı, konuşma konusunda bana esneklik tanıma inceliğini de gösterdiği için, “çağdaş laik eğitimi” sizlere “çağdaş laik eğitime giden uzun yol ve ödenen bedeller” başlığı altında insanlık tarihini boyunca akıl ve bilimselliğe dayanan eğitim ve öğretime ulaşma süreci içerisinde yaşanan acı deneyimleri özetle anımsayarak anlatmayı planladım. Zira bu süreci yeterince bilmediğimiz veya bilenlerimiz de kolayca unuttuğu için Cumhuriyet ile birlikte hiçbir bedel ödemeksizin kazandığımız akıl ve bilime dayanan çağdaş laik eğitime yıllardır vurulmak istenen veya vurulan darbelere karşı hukuk içinde demokratik tepki refleksimizi etkin bir biçimde sergileyemiyoruz. Umarım tarihi süreci anlatarak başlayacağım bu yaklaşımım beni dinlemek için buraya geliş beklentilerinizi karşılar. Bu süreci sağlıklı bir biçimde ele alabilmek için sizlerle önce, eğitim konusunda tarih boyunca ünlü düşünür ve devlet adamlarının dile getirdikleri görüşlerinden seçtiğim küçük bir demet sunmak istiyorum. Bu demet içinde yer alan görüşlerin birçoğunu sanırım sizler daha önce okuduklarınızdan biliyorsunuz. Ancak bunları bir arada görmek anlatacağım tarihi süreç için iyi bir başlangıç kronolojisi oluşturacaktır.

Tablo 1 i ele almaya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki, Sümer, Babil ve Asur medeniyetleri çok değerli ve bilgili insanlar yetiştirmiş olduğunu artık biliyoruz. Bunları o döneme ait tabletler okundukça ve yenileri gün ışığına çıkıp çözümlendikçe öğreniyoruz. O dönemlerde yetişen bilge insanların tümünün isimlerini bilemiyoruz, ama emekleri, eserleri ve düşünceleri ile uygarlığın gelişimine büyük katkıları olduğu artık kesinleşmiş durumda. Hatta bugün birçok tarihçi Yunan uygarlığının Sümer, Babil, Asur ve Anadolu’da yaşayan medeniyetlerden büyük ölçüde etkilendiğini araştırmaları ile ortaya koymaktadırlar[1]. Ününü Sümer Tarihi üzerinde yapmış bulunan Samuel Noah Kramer, uzun yıllar süren çalışmaları sonunda, “üçüncü bin yılın ortalarından itibaren, bütün Sümer’de yazı yazmanın resmen öğretildiği bazı okullar olmalıdır[2]” yargısına varmış durumda. Kramer, yapılan kazılarda M.Ö. 2500 li yıllara ait çok sayıda ders kitabı çıkarıldığını da belirtmektedir. Kramer’in Sümer okulları hakkında yaptığı çok ilginç bir gözlem de var; “Başlangıçta büyük bir olasılıkla tapınağa bağlı olan Sümer okulu, zaman içinde bağımsız bir kurum haline geldi, eğitim programları da oldukça laik bir nitelik kazandı.[3]” Bu ifadedeki “laik bir yapı kazandı” vurgusunu önemli bir saptama olarak görüyorum. Kramer’in verdiği bu bilgiden, Sümer okullarının yaygın eğitim veren bir örgün eğitim sistemi olduğu anlaşılıyorsa da, kız çocuklarının ve sıradan halk çocuklarının ne denli bu olanaktan yararlandığı açık değildir. Eğitimin ilk ve ileri aşamalarının da devlet ve tapınak görevlilerini yetiştirmeyi amaçladığını düşünülebiliriz. S. N. Kramer’den edindiğimiz bu bilgileri ülkemizin yetiştirdiği değerli Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’dan alıntılayacağım bilgilerle de tamamlamak isterim; “… biz okullara ait ve onun teşkilatıyla, metotları hakkında bilgi veren en önemli malzemeyi M.Ö. 2000 yıllarında bulmaktayız.[4]” Çığ’ın diğer saptaması ise şöyledir; “Sümer okulunun ilk hedefi hiç şüphe yok ki meslekiydi. Zira çok geniş olan idari ve iktisadi işlerini yürütebilmek için yazıya ihtiyaç vardı. Bu işlerin başında da mabet ve saray gelmektedir. Fakat okullar devam ettikçe ve geliştikçe, özellikle programları genişledikçe Sümer, alanında öğrenme ve kültür merkezi olmuştur. … Sümer okullarından mezun olanların büyük kısmı mabet ve sarayın çeşitli kısımlarındaki katiplikleri almışlardır.[5]” Çığ’ın diğer önemli bir saptaması da, “… eldeki tabletlerden öğrenme ücreti olarak okul idaresine bir miktar para verildiğini anlıyoruz. … Öğrencilerin büyük bir kısmı zengin ailelere mensuptu. Çünkü fakirin okulda okuması için zaman ve para bakımından büyük bir gayret sarf etmesi lazımdır.[6]” Çığ’dan edindiğimiz bu ve diğer bilgiler ışığında, Sümer eğitiminin paralı olduğu için yaygın kitlelere ulaşmadığı ve temel amaçlarının başında da tapınak ve saray bürokrasisini eğitmek olduğunu anlıyoruz. Kız çocukları arasında eğitim yaygın olmasa bile, kadınların ekonomik ve sosyal yaşamın birçok alanında faal ve etkin bir role sahip olduklarını da aynı kaynaklardaki bilgilerden anlıyoruz[7].

Bu noktada, halen ülkemizde ve bazı ülkelerde çağdaş eğitimi etkileyen bir uygulamayı daha iyi anlamamıza yardım edebilecek bir bilgiyi daha sizlere sunmak isterim, Orta Asur döneminde (M.Ö. 1450-1250) çıkarılan bir yasanın 40 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir; “İster evli kadınlar, ister dul kadınlar, veya Asurlu kadınlar olsun sokağa çıkarken başlarını açmamış olacaklardır. Adamın kızları … ya bir şal, ya bir giysi veya bir gulinu ile örtünmüş olmalıdırlar. Başları açık olmayacaktır.[8]Görüldüğü üzere, kadınların evden dışarı çıkarken başlarını örtmelerine ilişkin ilk yazılı kural M.Ö. 1450-1250 döneminde çıkarılan bir Kral kanunu ile konulmuştur. Bu düzenlemeden önce günlük yaşamda böyle bir zorunluluk var mı idi, o konuda yayınlarda bilgi yer almıyor. Sümer, Babil ve Asur dönemine ait tabletler okundukça ve yeni kazılarla yenileri bulundukça bu konu dahil diğer konularda da çok daha aydınlatıcı bilgilere erişilebileceğini düşünebiliriz. Benzeri şekilde Mısır uygarlığı da kendi bürokrasisini ve tapınak görevlilerini eğiten bir eğitim yapılanmasına sahipti. Sümer, Babil ve Asur ile Mısır’da inşa edilen, sulama kanalları, ziguratlar ve piramitlerin ve diğer mimari eserlerin gerisindeki mühendislik bilgisinin sahiplerinin isimlerini de bilemiyoruz. Mısır uygarlığının kazanımları ve insanlığa kazandırdıkları konusunda çok daha fazla bilgi bizlere ulaşabilirdi, biraz sonra değineceğim gibi, eğer İskenderiye kütüphanesi yakılmamış olsa idi. Antik çağ Mısır’ında kadınların başlarını “peruk” ile örttükleri biliniyor.

Bu giriş bilgilerinden sonra, şimdi Tablo 1 deki bilgileri inceleyebiliriz. Tablo 1 de yer alan bu görüşleri dile getirenler, eğitimin insanlara kazandırdığı nitelikleri vurguladıkları gibi, eğitimli insan ile devlet yönetimi arasındaki ilginç ilişkiye de dikkat çekmektedirler. Örneğin, Çin’li düşünür Lao-Tzu, bundan 26 asır önce insanlar bilgili oldukları için onları yönetmenin güç olduğu gözlemini dile getirmiştir. Dün olduğu gibi bugün de gerek bulunduğumuz coğrafyadaki ve gerek dünyanın diğer coğrafyalarındaki birçok politikacı ve yönetici aynı düşüncede değil mi? O nedenle eğitim programlarına ve içeriğine pedagojik nedenlerle değil siyasi nedenlerle karışmıyorlar mı? Socrates, sadece bir iyinin ve bir de kötünün var olduğunu belirtmiş, sonra da yaşamını insanları eğitmeye adamış ve bu seçiminin bedeli kendisine nasıl ödetilmiş biliyorsunuz, ölüm cezası ile.

Çoğumuzun modern tıbbın kurucu babası olarak bildiğimiz ünlü düşünür Hippocrates yaşamda insanlar için iki yol olduğunu belirtmiş ve her birinin nereye çıktığını da çok net söylemiştir.

Tablo 1 de dikkatinizi çekmiştir, M.S. 100 yıl ile Rönesans sonrasına değin geçen uzun zaman diliminde eğitim için Hz. Ali dışında kayda değer bir söz söyleyen bulmakta güçlük çektim. Bu kısmen benim aramalarımda yetersiz kalmaktan kaynaklığı gibi, Batı’da dönemin çok büyük bölümü insanlık tarihine karanlık çağ olarak geçen süreyi oluşturması da etkili oldu sanıyorum.

Tablo 1

Atasözleri ile ünlü düşünür ve devlet adamlarının eğitime ilişkin fikirlerinden bir demet

 Kişi Yaşadığıdönem  Eğitim üzerindeki düşünceleri
Lao-Tzu

M.Ö. 604-531

İnsanları yönetebilmek zor, çünkü çok bilgililer.
Konfüçyüs

M.Ö. 551-479

Bir kişi diğerlerinden bir şeyler öğrenir ancak üzerinde düşünmezse şaşkına döner. Diğer taraftan bir kişi sadece düşünür ve diğerlerinden bir şey öğrenmezse, tehlikeli olur. Kişi geçmişin ve günün akil adamlarından öğrenmeli ve aynı zamanda da öğrendiklerini geliştirmeye çalışmalıdır.
Heraclitus

M.Ö. 500 dolayları

Çok fazla şey öğrenmiş olmak, bilgili olmayı sağlamaz.
Euripides

M.Ö. 485-406

Gençliğinde öğrenmeyi ihmal edenler geçmişlerini yitirdikleri gibi gelecek için ölüden farksızdırlar.
Socrates

M.Ö. 469-399

Tek bir iyi vardır; bilgi ve tek bir kötü vardır cehalet.
Hippocrates

M.Ö. 460-377

Gerçekte iki yol vardır, bilim ve kanaat; ilki bilginin kapılarını açarken, ikincisi cehaletin kapılarını açar.
Eflatun

M.Ö. 428-348

Bir erkek eğitimine başlamak için hangi yönü seçerse aynı zamanda gelecek yaşamı için de seçim yapmış olur.
Aristotle

M.Ö. 384-322

-Eğitilmiş erkeğin eğitilmemişe üstünlüğü, yaşamın ölüme üstünlüğü gibidir.- Her bilim ve her araştırma ve aynı şekilde her etkinlik ve aramanın bir iyiye ulaşmayı amaçladığı düşünülür.
Chuang Tzu

M.Ö. 360 dolayları

Ödüller ve cezalar eğitim için en kötü yöntemlerdir.
Publilius Syrus

M.Ö. 1 yüzyıl

Sadece cahiller eğitimi hor görürler.
Plutarch

46-120

Dürüstlük ve erdemin pınarı ve kökü iyi bir eğitimdir.
Epictetus

55-135

Sadece eğitimli olanlar özgürdür.
Hz. Ali

598-661

Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.
Francis Bacon

1561-1626

Bilgi güçtür.
Galileo Galilei

1564-1642

Aslında bir insana bir şey öğretemezsiniz. Siz sadece ona kendi içinde olanı keşfetmesi için yardım edebilirsiniz.
Voltaire

1694-1778

Daha fazla okuyup daha fazla düşündükçe ve daha fazla bilgilendikçe hiçbir şey bilmediğime inancım daha da artıyor.
Lord Brougham

1778-1868

Eğitim insanlara liderlik edebilmeyi kolaylaştırır fakat sürükleyebilmeyi güçleştirir, yönetmeyi kolaylaştırır ama köleleştirmeyi imkansız kılar.
Jules Michelet

1798-1874

Politikanın ilk işi nedir? Eğitimdir. İkinci işi eğitimdir. Üçüncü işi eğitimdir.
Tehyi Hsieh

1884-??

Bir ülkenin okulları, o ülkenin geleceğinin minyatürüdür.
Anatole France

1844-1924

Bütünüyle öğretme sanatı sadece genç beyinlerin doğal merakını uyandırarak onların gelecekte de bu gereksinimlerini karşılayabilmektir.
Franklin D. Roosevelt

1882-1945

Kitaplar ateşle öldürülemezler. İnsanlar ölür, ama kitaplar asla ölmezler. Kimse ve hiçbir güç hafızayı yok edemez … Bu savaşta, biliyoruz, kitaplar silahlardır.

 

Gerek Tablo 1 den ve gerekse bu sözler için seçim yaptığım yerli ve yabancı özlü sözler kitaplarında[9], üzülerek belirtmeliyim ki, kadının eğitimine ilişkin anlamlı ve olumlu bir söze rastlayamadım. İşin ilginci, eğitimle ilgili olarak buraya alıntıladığım ve alıntılamadığım yüzlerce özlü söz “insan” sözcüğü ile değil “erkek” sözcüğü ile başlamaktadır.

Antik Çağ Yunan uygarlığına da kısaca göz atmak çağdaş eğitim konusunu değerlendirmek için yardımcı olacaktır. Antik Ç Continue reading ‘Çağdaş Laik Eğitime Giden Uzun Yol ve Ödenen Bedeller’

4+4+4 Eğitim Sisteminin Etkileri

Aşağıda okuyacağınız metin, 24-25 Kasım 2012 tarihlerinde düzenlenen Eğitim Kurultay’ında “4+4+4 Eğitim Sisteminin Etkileri” başlıklı Panelde zaman kısıtlaması nedeni ile çok özet olarak sunulabilmiştir.

Eğitim Kurultayını düzenleyenlere, hazırlıklarına katkıda bulunanlara ve sunum yapanlara hem bu saygın çabaları, hem de bana “4+4+4 Eğitim Sisteminin Etkileri” başlıklı panelde düşüncelerimi sizlere açıklama olanağını verdikleri için teşekkürlerimi sunuyorum.

İlköğretim ve ortaöğretimin dörder yıllık kademelere bölünmesi, ders programlarının ve içeriklerinin değiştirilmeye başlanmasının, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çağdaş eğitimcilerin büyük bir özenle ve özveri ile inşa etmeye çalıştıkları çağdaş eğitim yapılanma çaba ve çalışmalarından çok ciddi bir sapmaya yol açacağını düşünüyorum. O nedenle de gelecek kuşakların eğitim kalitesine yönelik olarak ciddi endişeler taşımaktayım.

Her şeyden önce şu hususun altını çizmek isterim ki, çıkarılan yasa ile uygulamaya konulan bu yaklaşım, Millî Eğitim Bakanlığı’nın uzmanlarının pedagojik ve bilimsel nitelikli bir çalışmasının ürünü olmayıp tamamen bir politik ideolojinin ürünü olmuştur. Çünkü TBMM’ne sunulan metin, Millî Eğitim Bakanlığının uzman kadrolarının hazırlayıp Hükümet’e ve oradan da TBMM gelen bir tasarısı değildir. İktidar partisinin Grup Başkan Vekilleri tarafından verilen bir teklif metnidir. Millî Eğitim Bakanı ne teklifin görüşülmesi ne de sonrasında böyle bir yol ve yöntemin neden izlenmediğini benim izleyebildiğim kadar toplumu tatmin edici bir şekilde açıklamamıştır. Aslında konunun bu boyutu çok önemli olmakla birlikte, paneldeki süreyi verimli kullanabilmek için, bu konuya değinmeyeceğim. Konunun bu boyutunu incelemek isteyenler www.Hikmetulugbay.com/?p=276 adresinde yer alan yazıma bakabilirler.

Bugün sizlere çocukların geleceğine yönelik endişelerimi, Bakan’ın çeşitli görsel ve yazılı basında yer alan açıklamalarındaki bazı bilgileri esas alarak sunmaya çalışacağım.

Bakan, 6 Nisan 2012 tarihinde “32. Gün” Programında 4+4+4 yapılanmasına ilişkin bir soru üzerine “Aslında tüm dünyadaki uygulamalara baktığımızda eğitim sisteminin yapısı bu şekilde bölümlere ayrılmıştır[1]” şeklinde “4+4+4” ün adını açıkça söylemeksizin yuvarlak bir cevap vermiştir.

Doğrudur, eğitim sistemine ilişkin projeler hazırlanırken diğer ülkelerin deneyimlerinden de yararlanmak gerekir. Ancak bu çalışmalara temel alınması gereken husus ülke eğitimcilerinin yıllardır oluştura geldikleri ana yapıdır. Cumhuriyet’in kurulması sonrasında oluşturulan eğitim sisteminin gelişmesine yönelik çalışmalara da derhal başlanmış ve bu çalışmalar Millî Eğitim Şur’aları serisi ile yoğun bir şekilde ve bir bütünlük içinde sürdürülmüştür. Bu bağlamda ilköğretimin 8 yıl olmasına yönelik ilk çalışmalar da 1942 yılında başlamış ve aralıksız devam etmiştir. Bu sürece ilişkin ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler www.Hikmetulugbay.com/?p=266 erişim adresindeki yazıma bakabilirler.

Bakan’ın yukarıya alınan cümlesi 4+4+4 uygulamasının dünya genelinde uygulandığı izlenimi yaratmaktadır. Durum gerçekten böyle midir buna kısaca göz atalım. Bunun içinde çok kapsamlı bir araştırma yapmaya gerek yoktur. Arama motorlarına “ilköğretim” (primary education) yazdığınızda karşınıza çıkacak birçok siteden wikipedia’yı ziyaret ettiğinizde geniş bir ülke yelpazesine ilişkin bilgilere ulaşırsınız. Ben bu bilgilerden bir bölümünü Tablo 1 de dikkatinize sunmak istiyorum. Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, kaynak belgede yer alan ülkelerde ilköğretim süreleri önemli farklılıklar göstermektedir. Ancak süre genelde kesintisiz olarak 6-9 yıl arasında dalgalanmaktadır. Tablo 1 ayrıca çok önemli iki bilgiyi daha içermektedir. Bunlardan ilki, okula başlama yaşının genelde iki yıla yayılan bir esnek yapıda olduğu ve tek bir yılın dayatılmadığı ve hiçbir zaman başlama yaşının ay olarak belirlenmemiş olmasıdır. İkincisi ise, başlama yaşının ”Kuzey”deki ülkelerde 8 yaşa kadar yükseldiğidir. Bunun temel nedeninin de bu ülkelerde eğitim yapılan ayların çok önemli bölümünde sabah ve akşamüstü karanlığının çok uzun olması nedeni ile okula başlama yaşının çocuk psikolojisi göz önüne alınarak ileri yıllara ertelenmiş olabileceğini düşünüyorum.

Tablo 1

Çeşitli ülkelerde ilköğretim

Ülke adı Başlama yaşı Süre yıl
Avustralya

6-7

7

Brezilya

6

9

Kanada

5-7

6

Danimarka

6-8

9

Estonya

7-8

9

Finlandiya

7-8

9

Almanya

6-7

4 (Berlin ve Brandenburg 6 )

Macaristan

6-7

8

İzlanda

6-7

10

Hindistan

6

12 (3 yıl anaokulu, 4 yıl okul öncesi, 5 yıl ilkokul)

İran

6-7

6

İtalya

6-7

5

Malezya

7-8

6

Hollanda

6-7

6

Polonya

7-8

6

Suriye

6-7

9

İngiltere

5-6

6 (ilk 2 yıl birinci aşama, son dört yıl ilkokul)

İskoçya

4-5

7

Kaynak: Wikipedia, primary education sayfası

Konuya ilişkin değerlendirmelerime devam etmeden önce, A.B.D’deki ilköğretim yapılanmasına ilişkin olarak da kısa bir bilgi sunmak isterim. Bu bilgiler Görsel 1 dedir. Bu görselden de görüldüğü üzere, ABD’de ilköğretime başlama yaşı 6 olup, ilköğretime ilişkin süreler eyaletten eyalete 4 ile 8 yıl arasında değişiklikler gösterdiği görülmektedir. ABD’de bunun böyle olmasının temelinde de göçmenlerin oluşturduğu federal bir devlet olduğu için, her göçmen grup geldiği Avrupa ülkesindeki alışkın olduğu yapıyı kendi eyaletinde sürdürmek istemiş olabilir. Continue reading ‘4+4+4 Eğitim Sisteminin Etkileri’