Archive for the 'Eğitim' Category

En Önemli Doğal Kaynak İnsan Beynidir

Başlıktaki tümceyi kurarken, eğitilmiş insan beyninin “en değerli kaynak” veya “en kıt kaynak” olduğunu vurgulayan sözcükleri bilinçli olarak kullanmadım, bunların yerine, “en önemli” tanımlamasını seçtim. Çünkü, insan beyninin değerini doğumdan ölüme kadar geçen sürede aldığı öğrenimin bilimsel, lâik, sosyal ve kültürel niteliği belirlediğini düşünüyorum. O beyin, aldığı öğrenimin bilimsel ve lâik niteliğin en üst düzeyine yakınlığına ve kültürel zenginliğine göre Sokrates, Einstein, Mozart, Montaigne düzeyinde birçok insan ortaya çıkarabildiği gibi, o nitelikler yerine çok farklı ve şiddeti özendiren bilgiler yüklendiğinde de zorba, zalim, katil, sapık, terörist, Hitler zihinsel tapısına sahip insanlar üretebilir veya bu tür yaratıklara dönüştürülebilir. Yine öğrenimin niteliğine ve içeriğine bağlı olarak yoğun insan kitleleri yelpazesinin bu iki uç grubun arasında dağılan kümelere dönüştürür. Kümelerin nitelik yapılarına göre de toplumun uygarlık içindeki konumu belirlenir gözlemini yaşamım süresince edinmiş bulunuyorum.

İnsan beynini “doğal kaynak” olarak niteleme gereğini de şu nedenle duydum, enerji, maden, mineral ve verimli tarım toprakları, su kaynakları gibi doğal kaynakların coğrafyalar, ülkeler ve bölgeler arasındaki dağılımı son derece dengesizdir. Ancak insan beyninin ham halinin coğrafyalar, ülkeler ve toplumlar arasındaki dağılımının çok daha dengeli ve adaletli olduğunu söyleyebilirim. İnsan beyninin o ham haline başta aileler, eğitim-öğrenim kurumları, sonra aydınlar ve ülkeyi yönetenler bilimsel ve lâik eğitimin en nitelikli boyutlarını sürekli sunar ve sunulanın içeriğinin ve niteliğinin sürekli gelişmesine, yükselmesine de özen gösterirlerse, o beyinler ülkelerinin ekonomik ve sosyal gelişmesi için gereken diğer tüm doğal kaynakları kolayca bulur, işler ve toplumlarını ülkelerini dünyadaki en zengin ve en uygar ülkesi düzeyine taşırlar ve o konumu sürekli korumasını güven altına alırlar. Bu nitelikli beyinler kendi ülkelerine olduğu kadar insanlığa da büyük hizmetler sunabilirler. Bireylerinin bu niteliklere sahip oluş boyutu da, ülkelerin insan hakları, demokrasi, hukuk, sosyal ve ekonomik boyutlarda dünyanın örnek gösterilen ülkeleri arasında ilk sıralarında yer almasını ve o konumlarını korumasını sağlaya geldiğini gözlemleye geldim.

Dünyanın insan hakları, demokrasi, sosyal hukuk devleti, lâik toplum olma bakımından önde gelen birçok ülkesinin enerji, maden, mineral ve benzeri doğal kaynak fakiri olmalarına karşın en güçlü ekonomiler arasında yer aldığı ve teknoloji ile bilimsel gelişmelere önderlik ettiği görülmektedir.

Bu konuda bazı veriler sunarak değerlendirmelerime devam etmek istiyorum. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın yayınladığı İnsani Gelişme Raporu 2015 yer alan verilerinden seçtiğim bazıları ile yine aynı kaynaktan seçtiğim ülkelere ait bilgiler Tablo 1 A ve B yer almaktadır. Tablo 1 de yer alan verileri tek tabloda sunmak daha doğru olacaktı. Ancak, bu şekilde sunduğumda web sitesindeki görümü zor izlenebilecekti, o nedenle kolay izlenebilmesi için ikiye bölerek veriyorum.

Tablo 1 A dan da görüldüğü üzere, doğal kaynak yoksunu ülkeler, Tablo 1 B yi incelerken göreceğimiz üzere nüfuslarının çok büyük kesimine bilimsel ve lâik eğitim verme yanında yüksek düzeyde kültürel olanaklar sundukları için “İnsani Gelişme Endeksi’nin önde gelen sıralarında yer almaktadırlar.

Tablo 1 A yı inceleyen okurlar şu savı ileri sürebilirler; bu ülkeleri çoğu geçmişte sömürgecilik yapmış ve böylece biriktirdikleri haksız kazançlarla bu konuma ulaşmışlardır. Okurlar bu savlarında tümüyle haklıdırlar. Ancak bu sömürgeci ülkeler, sömürerek elde ettikleri kaynakları, “lâle devri” yaşayarak tüketmemişler, onun yerine önce sömürü düzenini sürdürebilmek için askeri güçlerine, sonra demiryolu, kara yolu, suyolu, havayolu, liman ve sanayi gibi ülkelerinin alt yapı yatırımları ile birlikte bilimsel araştırmaya ve eğitime ve kültürel zenginlikleri toplumlarına sunmaya harcamışlardır. Bu harcamaları sıra ile yapmak yerine çoğu kez eş zamanlı olarak yapmışlardır. Bu süreç içerisinde ülkelerindeki çalışma koşullarını iyileştirmeye, sosyal hakları geliştirmeye, hukuksal yapılarını iyileştirmeye ve geliştirmeye, demokratik yapıları güçlendirmeye, hukuktan eğitime oradan kültüre uzanan yelpazede lâik kurumları kurup güçlendirmeyi de sürdürmüşlerdir. Tablo 1 A ve B de yer alan ülkelerin birçoğu, petrol ve doğal gazı, maden ve mineralleri yer yüzüne çıkaracak ve işleyecek teknolojileri geliştirdikleri gibi, öğrenim yaşamımızda severek ve ilgilenerek değil de çoğunlukla geçecek not alacak düzeyde öğrenip, belki daha doğru deyimle ezberleyip geçtiğimiz “Element Tablosu”nda yer alan maddeleri kendi ülkelerinde olduğu kadar sömürdükleri ülkelerde de arayıp, bulup, nerelerde kullanabileceklerini keşfeden ülkeler olmuşlar ve insanlığın ortak bilgisine sunmuşlardır.

Tablo 1 A

Doğal Kaynak Yoksunu Gelişmiş Ülkeler ve

İnsani Gelişim Endeksleri (İ.G.E.) 2014 yılı

 

 

 

Ülkeler

 

 

 

Sıra

İçinde

Olduğu

İ.G.E.

Grubu

İnsani

Gelişme

Endeksi

(İ.G.E.)

Eşitsizlik

Düzeltmesi

Yapılmış

İ.G.E.

Norveç 1 Çok Yüksek 0.944 0.893
İsviçre 3 Çok Yüksek 0.930 0.858
Danimarka 4 Çok Yüksek 0.923 0.856
Hollanda 5 Çok Yüksek 0.922 0.861
Almanya 6 Çok Yüksek 0.916 0.853
İsveç 14 Çok Yüksek 0.907 0.846
İngiltere 14 Çok Yüksek 0.907 0.829
G. Kore 17 Çok Yüksek 0.898 0.751
İsrail 18 Çok Yüksek 0.894 0.775
Japonya 20 Çok Yüksek 0.891 0.780
Belçika 21 Çok Yüksek 0.890 0.820
Fransa 22 Çok Yüksek 0.888 0.811
İspanya 26 Çok Yüksek 0.876 0.775
İtalya 27 Çok Yüksek 0.873 0.773
Türkiye 72 Yüksek 0.761 0.641

Kaynak: Human Development Report 2015, Table 3 Inequality-adjusted Human Development Index sayfa 216-217.

Tablo 1 A da yer alan “Eşitsizlik Düzeltmesi Yapılmış İnsani Gelişme Endeksi” tanımlamasının anlamı, İGE verisinin hesaplanmasında kullanılan gelir, öğrenim ve ömür beklentisi gibi temel öğelerin her birinin dağılımındaki eşitsizlik etkisini gidermek üzere dağılım duyarlılığı yüksek bir endeksle çarpılarak düzeltilmesi sonucu bulunan değeri göstermesidir. Bu teknik açıklamanın UNDP’nin yayınında yer alan tanımı parantez içinde yer almaktadır (The Inequality-adjusted Human Development Index (IHDI) adjusts the Human Development Index (HDI) for inequality in the distribution of each dimension across the population. It is based on a distribution-sensitive class of composite indices proposed by Foster, Lopez-Calva and Szekely (2005), which draws on the Atkinson (1970) family of inequality measures. It is computed as a geometric mean of inequality-adjusted dimension indices).

Tablo 1 A da yer alan İGE ile eşitsizlik düzeltmesi yapılmış İGE arasındaki fark 0.100 den ne kadar düşük ise o ülkelerde eşitsizliğin toplumsal sıkıntı yaratması da o denli düşük olması beklenmektedir.

Tablo 1 B incelendiğinde de şu gözlemleri yapabiliriz. Aynı ülkelerin öğrenim görünümüne göz attığımızda, seçilen ülkelerin çok büyük çoğunluğunda hem kadınların hem de erkeklerin çok büyük bölümünün en az lise ve dengi düzeyde eğitim aldıklarını gözlemliyoruz. Diğer bir deyişle her iki cinsin beyinsel yeteneklerine bilimsel ve lâik ortamlarda önemli yatırım yapılmış olduğunu görüyoruz. Bu ülkelerin eğitimlerinin nitelikleri sürekli yükseltmek için sürekli arayış içinde oldukları da zaman serilerinde yer alan verilerindeki gelişimden gözlenebilmektedir.

Tablo 1 B

Doğal Kaynak Yoksunu Gelişmiş Ülkeler ve

Bazı İnsani Gelişim Endeksleri 2014 yılı

 

 

 

 

Ülkeler

 

 

Okulda Geçirilen

Ortalama yıl

Satın alma gücü paritesine göre tahmini 2011 yılı kişi başına milli gelir ABD doları Kadınların

İşgücüne

Katılımının

Erkek İşgücüne   oranı %

Parlamento

Üyesi

Kadınların

Oran (2014)

%

Kadın Erkek Kadın Erkek Kadın/Erkek Kadın/Toplam
Norveç 12.7 12.5 57,140 72,825 89.1 39.6
İsviçre 11.5 13.1 44,192 50,914 82.5 28.5
Danimarka 12.8 12.7 36,439 51,727 88.4 38.0
Hollanda 11.6 12.2 29,500 61,641 82.9 36.9
Almanya 12.9 13.8 34,886 53,290 80.7 36.9
İsveç 12.2 12.0 40,222 51,084 88.8 43.6
İngiltere 12.9 13.2 27,259 51,628 81.1 23.5
G. Kore 11.2 12.7 21,896 46,018 69.5 16.3
İsrail 12.5 12.6 22,451 39,064 83.8 22.5
Japonya 11.5 11.7 24,075 49,571 69.3 11.6
Belçika 10.6 11.1 31,879 50,845 80.1 42.4
Fransa 11.0 11.3 31,073 45,497 82.3 25.7
İspanya 9.4 9.8 24,059 40,221 79.8 38.0
İtalya 9.5 10.2 22,526 44,148 66.6 30.1
Türkiye 6.7 8.5 10,024 27,645 41.5 14.4

Kaynak: Human Development Report 2015 Table 4 ve 5 Gender Development Index sayfa 220-224.

Tablo 1 B söz konusu ülkelerde kadınların ve erkeklerin satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen milli gelirlerinin İsviçre hariç açık ara kadınlar aleyhine olmasını şaşırtıcı ve üzücü bir sürpriz olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gelir farkının bu ülkelerde temelde eğitim-öğrenim farlılığından kaynaklanmadığı da Tablodan anlaşılmaktadır. Geriye dört olasılık kalmaktadır. İlki yüksek ücretli işlerin ve görev kademelerinin yoğun olarak erkeklerin elinde olmasıdır. İkincisi, gelişmiş konumda olmalarına rağmen bu ülkelerde cinsel ayırımcılık etkisinin azaltılabilme sürecinin yavaş işlediği/işletildiği olasılığıdır. Üçüncüsü ise kadınların aktif politik yaşama ve işgücüne katılım oranlarının göreceli düşüklüğünün bu farkı yarattığı akla gelmektedir. Dördüncüsü ise bu ülkelerde çocuklu annelerin çalışma yaşamlarının bir bölümünde pay-zamanlı işleri seçiyor olmaları da bu sonucu yaratmada rol oynadığı akla gelmektedir. Bu dört unsurun bir arada ortak etkisi olma olasılığı da yüksektir. Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler 2015 Human Development Report’a başvurabilirler.

Tablo 1 den kadınların parlamento üyesi olma oranlarının da kadınların işgücüne katılımına paralel bir görünüm gösterdiği de görülmektedir. Kadınların parlamento üyesi olma oranlarının düşük olduğu ülkelerin (İngiltere hariç) Japonya, Güney Kore ve İsrail gibi diğer ülkelerden kültürel farklılık gösterdikleri de gözlemlenebilmektedir.

İnsani Gelişme İndeksi sıralamasında 72 inci sırada yer alan Türkiye’nin konumu Tablo 1 B de yer alan verilerin doğal yansıması olduğu da çok açıktır. Ayrıca, Türkiye’deki eğitim içeriği ve kalitesinin de Tablo 1 de yer alan diğer ülkelerden geride olduğu da ileride göreceğimiz PISA ve TIMMS verilerinden açıkça gözlemlenecektir. Continue reading ‘En Önemli Doğal Kaynak İnsan Beynidir’

Doğum Kontrolü Yapmayan Müslüman Ülkeleri ve Aileleri Ne Bekliyor?

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, TÜRGEV’in yirminci kuruluş yıldönümü toplantısında yaptığı konuşmada “… Zürriyetimizi artıracağız diyorum. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz. Rabbim ne diyorsa, sevgili peygamberim ne diyorsa biz o yolda gideceğiz. Birinci derecede görev annededir[1]” görüşünü dile getirdiği yazılı ve görsel basında yer almıştır. Cumhurbaşkanı’nın daha önce de, Kayseri’de katıldığı bir düğünde 5 çocuk önerisinde bulunduğu basına yansımıştı[2]. Başbakanlığı döneminde ise, Bosna Hersek’i ziyaret ettiğinde Saray Bosna Üniversite’sinde yaptığı konuşmada da konuk olduğu ülkeye 5 çocuk uyarısında bulunmuştu[3]. Cumhurbaşkanı politikaya girdiğinden bu yana, topluma çok çocuk sahibi olma konusunda birçok kez uyarıda bulunmuştur. Ben, yurttaşlarımızın ve Müslüman ülke halklarının böyle bir öneriye ve uyarıya gereksinimleri olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, biraz sonra veriler eşliğinde de açıklayacağım üzere, şimdiye kadar en yüksek düzeyde nüfus artışını sağlaya geldiler. Müslüman ülkelerin, çok çocuk sahibi olmak yerine, ana-çocuk sağlığına ve nitelikli lâik eğitime ağırlık vermelerinin ulusal çıkarları, ulusal güvenlikleri, ülkelerin ve halklarının gönenci açısından daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerimi okurlara bazı veriler eşliğinde açıklamak amacıyla bu yazıyı hazırladım. Türkiye’nin nüfusu 1927 yılında 13,648,270 iken, 2015 yılı sonunda 78,741,053 e yükselmiştir. 87 yılda ülkede yaşayan nüfus 4.8 kat artmıştır. Buna yurt dışına göç etmiş ve orada artmaya devam eden yurttaşlarımızın sayısı dahil değildir. Türkiye bu nüfusu ile dünya ülkeleri arasında 18 inci sırada bulunmaktadır. TÜİK’in geleceğe yönelik hesaplamalarına göre, nüfus 2023 yılında 84.2 milyonu aşacak ve 2050 yılında da 93.4 milyonun üzerine çıkarak tavan yapacaktır. Görüldüğü üzere, Türkiye’nin de nüfus artışı yönünden endişe edeceği bir durum yoktur. Sanal ortamda yer alan “Nüfusa göre İslam Konferansı Örgütü üye ülkeler sıralaması” başlıklı bilgiye göre, üye 57 Müslüman ülkenin nüfusu 1,468,119,824 kişidir. Bu sayı dünya nüfusunun yüzde 21.5 na eşittir[4]. Bu 57 ülkeden nüfusu yüksek olan ve önde gelenlerinin 1978-2012 dönemindeki 34 yılda başta nüfus artışları olmak üzere bazı göstergelerde ortaya koydukları çabaları tablolar eşliğinde okurlarla paylaşmak istiyorum. Tablo 1 de anılan dönemde seçilen ülkelerin nüfus artışları ile günün ABD doları cinsinden kişi başına düşen Gayrı Safi Milli Hasılaları karşılaştırılmaktadır. Bu bilgilerin karşılaştırmaya dayalı anlamlı bir sonuç verebilmesi için de Güney Kore’ye ilişkin aynı verileri tablolara koymakta fayda görüyorum. Tablo 1 den de görüleceği üzere, Müslüman ülkelerin yavaş nüfus artışı gibi bir sorunu yaşamamışlar, nüfusu dünyada en hızla artan ülkelerin ön sıralarında yer almışlardır. Tablo 1 dikkatle incelendiğinde incelenen 34 yıllık dönemde, Güney Kore’nin nüfusu sadece yüzde 36.6 oranında artmasına karşın kişi başına milli geliri 21 kat artmıştır. Güney Kore’nin kişi başına milli gelirindeki bu düzeydeki artış (dünyadaki tüm ülkeler için ayrı ayrı hesaplama yapmadığım için bu deyimi kullanacağım) sanırım bu dönemdeki en yüksek artıştır. Bu sonuç, Güney Koreli ailelerin gönencinde çok büyük bir artış sağlamış ve ülke barış ve huzuruna da önemli katkıda bulunmuştur.

Tablo 1 İslam Konferansı’na Üye Ülkelerden bazılarının 1978-2012 döneminde nüfus artışları ve kişi başına GSYİH değerleri (cari dolar değeri üzerinden) 2015 IMF uzman tahminleridir
  Ülkeler Nüfus 1978 milyon Nüfus 2012 milyon   Artış Yüzde   1978 K.B. GSYİH $   2012 K.B. GSYİH $   Artış Yüzde 2015 K.B GSYİH $
G. Kore 36.6 50.0 36.6 1,160 24,454 2,108 27,195.2
Endonezya 136.0 248.0 82.4 360 3,700 1,028 3,362.4
Pakistan 77.3 177.4 129.5 230 1,260 448 1,450
Bangladeş 84.7 155.3 83.4 90 858 853 1,286.9
Nijerya 80.6 168.2 108.7 560 2,739 389 2,742.9
Mısır 39.9 85.7 114.8 390 3,226 727 3,740.2
Türkiye 43.1 74.1 71.9 1,200 10,646 787 9,437.4
İran 35.8 76.2 112.8 2,160 7,710 257 4,877.1
Sudan 17.4 37.7 116.7 320 1,662 419 2,175.4
Fas 18.9 33.0 74.6 670 2,031 203 3,078.6
Cezayir 17.6 37.4 112.5 1,260 5,583 343 4,318.1
Afganistan 14.6 29.7 103.4 240 690 188 600.0
Uganda 12.4 35.4 185.5 280 656 134 620.2
S. Arabistan 8.2 29.5 259.8 7,690 24,883 224 20,612.6
Irak 12.2 32.8 168.9 1,860 6,649 257 4,819.5
Malezya 13.3 29.0 118.0 1,090 10,834 894 9,556.8
Yemen (*) 7.4 24.9 236.5 495 1,289 160 1,302.9
Mozambik 9.9 25.7 159.6 140 564 303 534.9
Suriye (**) 8.1 21.4 164.2 930 2,807 202 v.y.
Fildişi Sahili 7.8 21.1 170.5 840 1,281 53 1,314.7
Tunus 6.0 10.8 80.0 950 4,187 341 3,922.7
Libya 2.7 6.3 133.3 6,910 13,035 89 6,058.7

(*) Yemen, 1978 yılında Güney ve Kuzey Yemen olarak iki ayrı devlete bölünmüş olduğu ve iki devlet daha sonra birleştiği için 1978 yılı için kişi başına GSYİH iki devletin GSYİH ve nüfusları göz önüne alınarak yazar tarafın hesaplanmıştır. (**) Suriye’nin 2012 yılı için kişi başına GSYİH verileri kaynakta yer alan belgelerde yer almadığı için IMF veri tabanında yer alan son veri olan 2010 yılı kullanılmıştır. Kaynak: World Development Report 1980, World Bank, World Development Indicators 2015, World Bank. Buna karşın, Tablo 1 de yer alan Müslüman ülkeler içinde aynı dönemde en düşük nüfus artışı yüzde 71.9 la Türkiye’de gerçekleşmiştir. Buna rağmen Türkiye’de kişi başına milli gelirini, Güney Kore’nin üçte biri kadar, 7.9 kata yakın artırabilmiştir. Bana göre, Türkiye, 2003 yılından bu yana yüksek faiz politikası ile büyük ölçekli sıcak para çektiği için TL/dolar kuru gerçekçi olmaktan uzak kalmıştır. TL dolar karşısında gerçekçi değerini koruyabilmiş olsa idi, kişi başına düşen dolar cinsinden milli gelir değeri çok daha düşük düzeyde olacaktı. Bu konuyu tartışmaya burada girmeyeceğim. Bu konuda bilgi edinmek isteyenler, bu sitede daha önce yayınlamış olduğum “Ekonomi Bu Noktaya Nasıl Getirildi?” başlıklı yazıma www.hikmetulugbay.com/?p=625 bağlantısından erişebilir. TL’nin dolar karşısında değer yitirmesinin kişi başına milli geliri nasıl etkilediği de Tablo 1 in son sütununda görülmektedir. Tablo 1 de en dikkat çekici veriler Suudi Arabistan, Yemen, Fildişi Sahili ve Libya’ya aittir. Bu dört ülkenin nüfus artışları kişi başına milli gelir artışlarından daha yüksektir. Bu durum özellikle Yemen, Fildişi Sahili ve Libya bakımından büyük farkla böyledir. Tablo 1 de yer alan ülkeleri teker teker incelemeyeceğim. Onu okurlara bırakıyorum. Ancak tabloda yer alan ülkelerden özellikle petrol ve doğal gaz üretenlerin toplam GSYİH rakamları 1978-2012 döneminde petrol fiyatlarının anılan dönemde ham petrol fiyatlarının 12.79 dolardan 109.45 dolara çıkması ile çok ciddi boyutta arttığını, bunun da kişi başına düşen GSYİH rakamlarını yükselten temel olgu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Ham petrol fiyatlarının uzunca bir süredir 50 dolar dolayında olmasının İran, Suudi Arabistan, Cezayir, Irak ve Libya’nın kişi başına milli gelirlerini nasıl etkilediği Tablo 1 in son sütunundan görülebilir. Tablo 1 incelenirken, 34 yıllık dönemde, doların satın alma gücünün düştüğünü de hatırda tutmak gerekir. O nedenle, ülkelerin nüfus artış oranları gerçek artışı gösterirken, kişi başına düşen milli gelir artışları reel artış olmayıp, dolardaki enflasyon etkisini de içeren yapay bir artışı göstermektedir. Kısaca kişi başına milli gelir gerçek artışları Tablo 1 de yer alan oranlardan daha düşük olduğunu hatırda tutmak gerekir. Bu bilgiler de göz önünde tutulmak kaydı ile şu husus çok dikkat çekicidir. Güney Kore’nin 1978 yılındaki kişi başına milli geliri Türkiye’nin gerisinde iken 2012 yılında bu ülkenin kişi başına milli geliri Türkiye’den yüzde 130 yüksek düzeye çıkmıştır. İki ülkenin kişi başına milli gelirleri arasında farkın bu boyutta açılmasında iki neden çok önemlidir. İlki ekonomik yapı ve ekonomik büyüme farklılıkları, ikincisi ise 34 yılda Türkiye’nin nüfus artışının Güney Kore’nin 2 katı olmasıdır. Yüksek nüfus artışının kişi başına geliri ve dolayısı ile gönenci nasıl etkileyeceğini kısaca gördükten sonra, şimdi de aynı ülkelerin orta öğretim çağındaki nüfusun ortaöğretim kurumlarına kayıt oranlarının nasıl değiştiğini ve işgücüne katılım oranlarının ne boyutta kaldığına göz atalım. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir. Continue reading ‘Doğum Kontrolü Yapmayan Müslüman Ülkeleri ve Aileleri Ne Bekliyor?’

8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek

Yaklaşık bir ay sonra ülkemizde ve dünyada yeni bir “8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü “ kutlamaları yapılacak. Yine her yıl olduğu gibi alışılmış, sıradan ve içeriğine pek de inanılmayan politik mesajlar yayınlanacak, kadın örgütleri çeşitli etkinlikler düzenleyecek, günün anlamı vurgulanacak, kadınlara karşı artmakta olan şiddet olayları kınanacak. Sonra, 9 Mart günü, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde, 7 Mart günü nerede kalmıştık anlayışı ile toplumlarda ve ailelerde kemikleşmiş eski davranışlar ve uygulamalar ile kadına yönelik dayatma, hor görme ve zaman zaman da cinayetlere varan şiddete geri dönülecektir.

Uluslararası Kadın Günü’nün tarihçesini öğrenmek için internette Türkçe olarak arama yapıldığında wikipediada şu açıklama ile karşılaşılmaktadır; “8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40,000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, ardından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10,000 i aşkın kişi katıldı. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonel’e bağlı kadınlar toplantısında Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Türkiye’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında ‘Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekânlardan sokaklara taşındı. ‘Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı’ programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle 1975 yılında ‘Türkiye 1975 Kadın Yılı’ kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. …[i]

Aynı arama İngilizce olarak yapıldığında yine wikipediada şu açıklama yer almaktadır; “(Bilinen) İlk Kadınlar Günü kutlaması 28 Şubat 1909 günü New York’ta yapıldı. Bu kutlama, Amerikan Sosyalist Partisi tarafından, 1908 yılında Uluslararası Kadın Tekstil İşçileri Sendikası’nın düzenlediği grevi anma amacıyla düzenlenmişti. Daha sonraları ileri sürülen iddiaların aksine 8 Mart günü böyle bir grev yapılmamıştı. 1910 yılının Ağustos ayında, Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanacak olan ‘Sosyalist İkinci Enternasyonal’ genel toplantısı öncesinde ‘Uluslararası Kadınlar Konferansı’ düzenlendi. Bu toplantıda, kısmen Amerikan sosyalistlerinden etkilenen Alman Sosyalist Luise Zietz herhangi bir tarih belirtmeksizin her yıl kutlanmak üzere ‘Uluslararası Kadın Günü’ önerisini ileri sürmüş, bu öneri sosyalist arkadaşı daha sonra komünist lider olan Clara Zetkin tarafından desteklendi. (17 ülkeden gelen 100 kadın)delege, bu öneriyi, kadınların oy kullanması dahil eşit haklarını gerçekleştirme düşüncesi ile kabul etti. İzleyen yıl, 19 Mart 1911 günü Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de bir milyonu aşkın kişi Uluslararası Kadın Günü’nü kutladı. Bu kutlamalar sırasında sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda 300 gösteri yapıldı. Viyana’da kadınlar Ring Sokağında (Ringstrasse) Paris Komünü şehitlerini onurla anan pankartlarla gösteri yürüyüşü yaptılar. (Bu gösterilerde) Kadınlar oy ve kamuda görev alma haklarının verilmesini istedi. Çalışma hayatındaki cinsel ayırımcılığı protesto ettiler. …[ii]” İngilizce dilinde yapılan aramada Birleşmiş Milletler’in resmi sitesinde Uluslararası Kadınlar Günü sayfasında da yukarıda değinilen İngilizceden çevrilmiş metne yakın bir bilgi yer almaktadır. Bu metinde sadece 1908 yılında New York kentinde grev olmadığı iddiasına yer verilmemiştir.

Yukarıda Türkçe ve İngilizce dilinde wikipediadan derlenen bilgiler özet olarak sunuldu. Aralarında önemli fark bulunmasına rağmen bu farkların üzerinde durmayacağım. Çünkü bu yazıyı yazıp, kutlamalardan erken bir tarihte yayınlamak istememin nedeni farklıdır.

Bu yazı için hazırlıklara başladığımda ulaşabildiğim “kadın tarihi” konusundaki ilk kitap, İngiliz feminist Mary Wollstonecraft (1759-1797) tarafından 1792 yılında “Kadın Haklarını Savunma” (Vindication of Rights of Women) ismi altında yayınlanmıştır. Bu kitabın Türkçesi 2015 yılında İş Bankası yayını olarak “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” başlığı ile çıkmıştır. İkincisi ise, ABD’li Doktor William Alexander tarafından 1796 yılında Philadelphia’da iki cilt olarak yayınlanmış görünüyor. Kitabın özgün adı: “The History of Women- From the Earliest Antiquity to the Present Time” olup dilimize “Kadınların Tarihi-En Erken Antik Dönemden Günümüze” olarak çevrilebilir. Bu iki kitaptan daha önce kadın tarihi konusunda yayınlanmış kitaplar var ise, bunlara erişememek benim kusurum olmuştur, o nedenle de hem okurdan hem de varsa o kitapların yazarlarından özür dilerim. Wollstonecraft’ın 1792 de yayınlanan kitabının 10 uncu bölümü “Ulusal Eğitim” başlığını taşıması, bence kendi eğitim tarihimizi anımsadığımızda üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken bir husustur.

Benim bu yazıda sorgulamak ve okurların da sorgulamasını istediğim husus, ülkemizde Dünya Kadınlar Günü’nü ne denli bilgili ve bilinçli olarak kutladığımızdır. Diğer bir deyişle, Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, ülkemiz ve dünya tarihi boyunca kadınların karşı karşıya bırakıldığı zorluklar, dayatmalar, haksızlıklar, ayırımcılık, kıyımlar, şiddetler ve zulümleri biliyor muyuz, biliyorsak ne kadarını biliyor ve ne kadarını anımsıyoruz? Bu yazımla okurlara bilgiçlik taslamak niyetinde değilim. Çünkü, ben bu konudaki kendi cehaletimi gidermek için okuduğum bazı kitaplardan yapacağım çeşitli alıntılarla, henüz bu kitapları okuma fırsatını bulamamış insanlarımızı bu kitaplardan en az birini, 8 Mart 2016 Dünya Kadınlar Günü kutlamalarından önce okumaya özendirmeye çalışmaktır. Bu yazımı okuma fırsatını bulanlara da bir önerim olacak. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nden önce tanıttığım bu kitaplardan en az bir veya ikisini kendileri satın alıp okudukları gibi, eşlerine, kız ve erkek çocuklarına mutlaka okutmalarını isterim. Hatta ekonomik olanaklarının el verdiği boyutta, sevdikleri arkadaş ve dostlarından hiç olmazsa birkaçına bu kitaplardan hediye ederek onların da bu konuda bilgilenip bilinçlenmelerine katkıda bulunmalarını isteyeceğim.

Kitapları tanıtma sıralamam kitaplara verdiğim önem önceliklerimi göstermemektedir. Tanıtım sıralamamın temelinde, önce kendi ülkemizin kadın tarihi konusunda bilgi sunan bir kitabı tanıttıktan sonra, Avrupa kadın tarihine ilişkin bilgi veren kitapları tanıtarak dünya kadın tarihi konusunda bir bütünlük sağlamaktır. Daha sonra yeniden ülkemiz kadın tarihine yönelik olarak okuduğum kitapların tanıtılmasına geçilecektir. Bunu izleyecek şekilde kadınların dinler tarihindeki yeri konusunda bilgi veren bir kitabı tanıtıp, sonra da İslam dininde kadının durumunu incelemiş iki ilahiyatçının kitaplarına yer vereceğim. En sonda da günümüz Türkiye’sinde ve dünyasında kadının durumunu değerlendiren bir kitabı tanıtacağım.

Tanıtımları bitirdikten sonra da genel bir değerlendirme sunacağım.

Okur bu sunum bölümünden sonra, kitap başlıklarına ve yazarlara bakarak dilediği kitap tanıtımını okuyup son bölüme geçebileceği gibi, tanıttığım sıra ile tüm kitap tanıtımları okuduktan sonra hangi kadın tarihi konusunda bilgilerini pekiştirmek için hangi kitaptan başlayacaklarına karar vermeleridir. Benim önerim ikinci yolun seçilmesidir.

Kitapları lise bitirmiş kız çocuklarının yanında mutlaka erkek çocuklarına okutulmasını önemsiyorum. Çünkü, bu kitaplar erkek çocuklara da, hem cinslerinin tarih boyunca kadına yaptıkları baskı, dayatma, hatta zulüm, işkence ve şiddete varan davranışların kadınlarda açtığı bireysel ve toplumsal yaraları ve kötülükleri öğreterek, başta kız kardeşleri ve anneleri olmak üzere diğer kadınlara saygılı olma bilincini kazandıracağını ve gelecekte eşlerine sevgi yanında saygı duyma duygusunu pekiştireceğine inanıyorum.

  • “Osmanlı Kadın Hareketi” Serpil Çakır, Metis Yayınları

İlk basımı 1994 yılında yapılan bu araştırma kitabının dördüncü basımının ancak Kasım 2013 yılında yapılabilmiş olmasında hepimizin büyük kusuru ve vurdumduymazlığı olduğunu düşünüyorum. Düşünün ülkemizin kadın tarihi konusunda çok önemli yeri olan bu kitap 19 yılda sadece dört basım yapabilmiştir. Her basım 1,000 kitap olarak yapıldı ise 19 yılda 4,000 kitap okuyucuya sunulabilmiş demektir. Her basım 2,000 adet ise, okuyucuya sunulabilen 8,000 adet olmuştur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2013 yılı için belirlediği hane halkı sayısı 20,220,578 dir. Bu durumda, Osmanlı Kadın Hareketi kitabının piyasaya sürülen sayısının 8,000 olduğunu ve kurumsal (kütüphaneler, özel/kamu kurumları) satın alması olmadığını ve son basımın tümünün satıldığını varsayarsak (20,220,578/8,000=2,527.6) yaklaşık 2,500 haneden sadece birinde bu kitabın bulunduğu sonucuna varabiliriz. Hesaplamayı bir başka türlü yaparsak, 2014 yılında ülkemizde 15 yaş üzeri kadın ve erkek nüfusu sırasıyla 29,532,327 ve 29,301,147 dir. Buna göre Osmanlıda Kadın Hareketi kitabı (29,532,327/8,000=3,691) yaklaşık 3,700 kadından birine veya kadınların sadece (8,000/29,532,327=0.00027089) on binde 2.7 sine ulaşabilmiştir. “Okunmuştur” yerine “ulaşabilmiştir” sözcüğünü kullanmamın nedeni, akademik değeri yüksek bu tür kitapların her satın alan tarafından baştan sona okunduğu konusunda emin olamamamdır. Kaldı ki, bu kitapların büyük çoğunluğunun Prof. Dr. Çakır’ın öğrencileri tarafından satın alındığı düşünüldüğünde öğrenci dışı insanlarımızın bu kitaba erişimi çok daha düşük oranlara inecektir. Benim yaptığım bu küçük hesaplamayı karamsar buluyorsanız, siz her kitabın en az 2 veya 3 kişi tarafından okunduğu varsayımına göre kendi hesabınızı yapın ferahlıya biliyorsanız ferahlayın.

Benzeri hesaplamaları tanıtımını yapacağım diğer kitaplar için yapmayacağım. Dileyen okur yukarıdaki veriler ışığında kendisi yapabilir. Continue reading ‘8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek’

İlkokul İkinci Sınıfa Arapça Dersi Konulması Üzerinde Düşünceler

Anımsanacağı üzere, 8 Nisan 2010 tarihinde Bakanlar Kurulu, “Örgün eğitim kurumlarında Arapça eğitim ve öğretim yapılmasını” kararlaştırmıştı. Bu kararın alınmasından yaklaşık 17 ay sonra da, Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, 26 Eylül 2011 günü “İlköğretim Arapça (4-8. Sınıflar) Dersi Öğretim Programı” nı kabul etmiştir. Kurul, kabul edilen bu kararın, 2012-2013 öğretim yılından itibaren ilköğretimin 4 ve 5 inci, 2013-2014 öğretim yılından itibaren 6, 7 ve 8 inci sınıflarda uygulanmasına karar vermiştir. Bu gelişmeler üzerine bu sitede, “İlköğretim Dördüncü Sınıfta Başlayacak Arapça Eğitimi Üzerinde Düşünceler” başlıklı yazımı 7 Haziran 2012 günü yayınlamıştım. www.hikmetulugbay.com/?p=292 adresinden erişilebilecek bu yazıda bu uygulamanın öğrenciler ve eğitim sisteminde üzerinde yaratacağı olumsuzlukları ayrıntısı ile işlemiştim. Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun, bu kez, 21 Ekim 2015 günü aldığı bir kararla Arapça dersinin ilkokul 2 nci sınıftan başlamasını ve uygulamaya 2016-2017 ders yılında geçilmesini kararlaştırdığını öğreniyoruz[1]. Böylece Arapça dersi ilkokulun 2 inci sınıfından ortaokulun 8 inci sınıfına kadar yedi yıl okutulmaya başlanacaktır. Arapça derslerinin seçmeli olduğu ileri sürülmektedir. Bu dersin gerçekten seçmeli bir ders olarak uygulanıp uygulanmayacağına birazdan değineceğim. Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı “İlkokul 2, 3 ve 4. sınıflar Arapça Dersi Öğretim Programı”nda bu dersin amaçları arasında şu gerekçelere de yer verildiği belirtilmektedir; “22 ülkede yaklaşık 350 milyon nüfusun anadil olarak konuştuğu Arapça, BM’nin kabul ettiği altı resmi dilden biridir. İslam ülkelerinde dini açıdan da önemli olan Arapçanın öğrenilmesi için başta tarihi ve kültürel sebepler vardır. Arapça konuşan coğrafyanın jeopolitik ve stratejik önemi nedeniyle gün geçtikçe önem kazanması, Arapçanın dini sebeplerin yanı sıra ekonomik, turistik, siyasi ve ticari sebeplerle de öğrenilmesini zorunlu kılmaktadır.[2]” Bu gerekçe 2010 yılında alınan karar için de küçük bir farkla aynen kullanılmıştı. Yalnız 2010 yılına ilişkin olarak Gazi Üniversitesi akademisyenleri tarafından yazılan rapor ki, bu Millî Eğitim Bakanlığı’nın kararına gerekçe olarak kullanılmış bu metinde “Arapça 26 yılın resmi dili[3]” olarak belirtilmişken, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün yukarıda değinilen raporunda Arapçayı anadil olarak kullanan ülke sayısı 22 ye inmiş görünmektedir. Bu bilgi dahi Arapça dersine yönelik çalışmaların, bilimsellikten ve dikkatten uzak olarak, Millî Eğitim Bakanlığında ne denli yüzeysel yapıldığını göstermeye yeter. 2010 yılı kararının dayanağı gerekçelere ilişkin değerlendirmelerimi yukarıda bağlantısını verdiğim yazıda tüm boyutları ile değerlendirmiş ve gerçekçi bulmadığımı veriler eşliğinde açıklamıştım. O yazıda açıkladığım bilgiler ve görüşler Arapça öğretiminin ilkokul 2 nci sınıfa indirilmesi için de çok daha güçlü olarak geçerlidir. Ayrıca, üzerinde durulması gereken bir konu da, bu ders için istemin ve program hazırlığının Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nden gelmiş olmasıdır. İlköğretim Genel Müdürlüğü’nün acaba bu konuda görüşü alınmış mıdır, en azından basına yansıyan bilgilere göre belli değildir. İlköğretim Genel Müdürlüğü, o çağ çocuklarının pedagojik olarak taşıyabileceği konuları ve işlenişini bilmek durumunda olan bir idare olduğunu varsayarsak öneri neden onlardan gelmemiştir? Bu kez söz konusu yazımda yer alan bilgilere ek olarak Arapça öğreniminin ilkokul 2 nci sınıftan başlatılmasının çocukların öğrenimi üzerinde yapacağı büyük hasarlar üzerinde kısaca durmak istiyorum. Öncelikle şunu belirtmeliyim, Arapça öğretiminin ilkokul 2 nci sınıftan başlatılması, bana göre, toplumumuzun Araplaştırılması için Osmanlı Devleti döneminden beri süren gelen faaliyetlerde yeni bir vites büyütme aşamasıdır. Bu sürecin Osmanlı Devletinde başlayışı konusunda Osman Ergin’in “Türk Maarif Tarihi” isimli eserinden bir alıntı yapmak istiyorum. Kitabın önsözünde okullara ilişkin bilgilerin beş devrede açıklanacağı belirtilmiş ve ilk devre için şu ifadeye yer verilmiştir; “Birinci kısım: Araplaşma ve iskolâstik tedris devridir. İstanbul’un fethi tarihi olan 753-1453’den başlar 1918 senesi sonuna kadar 465 sene sürer. Bu devir milli değil daha ziyade dinidir. Hele Türkçeye hiç kıymet verilmemiş, Türkün öz dili mekteplere ve medreselere asla sokulmamıştır.[4]” Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler gerek Osman Ergin’in eserinden ve gerek diğer eğitim uzmanı yazarların görüşleri alıntılar olarak yukarıda bağlantısı verilen yazımda bulunmaktadır. Dileyen okur o yazı ve kaynaklarına göz atabilir. Arapça dersine ilişkin kararda seçmeli olduğu belirtilse bile bu uygulamada seçilmesi zorunlu ders konumuna gelecektir. Zira, her hangi bir seçmeli dersin her sınıf düzeyinde açılabilmesi için o sınıftan en az 10 öğrenci ve velisinin istekte bulunması gerekmektedir. Büyük kentlerin dışındaki ailelerin özellikle de muhafazakâr olarak tanımlanan ailelerin çocuklarına resim, müzik ve yabancı dil gibi alanlardan seçmeli ders alma konusunda pek de istekli olmayacakları açıktır. Kaldı ki böyle bir istekte bulunacak aile ve çocuk üzerinde arkadaş ve mahalle baskısının görülme olasılığı da yüksektir. Diğer taraftan, bütün okullarda müzik, resim ve yabancı dil öğretmeni olduğunu da sanmıyorum. Özellikle bu alanlarda öğretmenin bulunmadığı okullarda Arapça, Kur’an’ı Kerim ve Hz. Muhammet’in yaşam öyküsü dersleri seçilmesi zorunlu ders konumunda olacaktır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın açıkladığı öğretmen açıkları verisi de bu konularda aydınlatıcı olmaktan uzaktır. Zira, Bakanlık herhangi bir dersin haftada verildiği saat düzeyini azalttığında öğretmen açığı da azalır. Ders saatlerini arttırdığında ise öğretmen açığı büyür. Aynı şekilde bir ders zorunlu dersler arasına alındığında öğretmen gereksinimi ve dolayısı ile açığı artarken, o ders seçmeli ders konumuna indirgendiğinde aniden öğretmen fazlası ile de karşılaşılabilir. Diğer taraftan, bir konuda ders saatinin arttırılması aynı anda öğretmen yetiştiren fakültelerin o dalda öğretmen yetiştirme kontenjanlarına yansımadığı için o dalda öğretmen açığı veya fazlası uzun süre devam edebilir. Bu genel saptamaları yaptıktan sonra alınan bu kararın öğrencilerin eğitimine nasıl yansıyacağını kısaca incelemeye başlayabiliriz. Kısaca dedim, çünkü kapsamlı görüşler yukarıda bağlantısı verilen yazımda yer almaktadır. Okurların kendi yaşamalarından, çocuklarının öğrenim sürecinden de yakından bildiği üzere, çocuklar günümüz ABC’si ile okuma ve yazmayı ilkokul birinci sınıfta öğreniyorlar. Anadilinde okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuğun yaz tatilinden dönüp ikinci sınıfa başladığında, anadilindeki okuma ve yazma becerisini geliştirmeyi sürdüreceği sırada, karşısında harfleri ve yazılımı tümüyle farklı bir dil çıkarılacaktır (bugün bu Arapçadır. Eğer Arapça yerine kaligrafisi yine farklı olan Çince, Japonca, Sanskeritçe, Taylanca dil öğrenimi ilkokul 2 nci sınıfta öğretilmeye başlanacak olsa idi de aynı sorunlar yaşanacaktı). Çocuk iki kaligrafi ile hemen her hafta birkaç kez karşılaşacak ve haklı olarak ciddi boyutta bocalayabilecektir. Öğrencinin Arapça dersinde başarılı olmaması, ailesi ve çevresi tarafından Kur’an dilini öğrenemiyor diye eleştirilecek ve belki de baskı altına alınacaktır. Üstelik, okul öncesinde, Kur’an kurslarına devam etmiş çocuklar bu derse hızla uyum sağlarken, bu kurslara devam etmemiş çocukların uyum sağlamada zorlanması ve öğrenme yavaşlığı yaşaması psikolojik sorunlara da yol açabilecektir. Bu sürecin en tehlikeli boyutu çocuğun öğrenme bozukluğu yaşamasına ve belki de okuldan ve eğitimden soğumasına yol açabilecektir. İlkokul ikinci sınıfta çocuğun iki farklı kaligrafi ile karşılaşacak olmasının pedagojik ve psikolojik sorunları konusunda pedagogların ve çocuk psikologlarının bu konuda henüz seslerini çıkarmamaları ise anlaşılabilir bir durum değildir. Continue reading ‘İlkokul İkinci Sınıfa Arapça Dersi Konulması Üzerinde Düşünceler’