Archive for the 'Ekonomi' Category

Page 2 of 12

Dış Ticaret Verilerinin Söylediklerini Anlamak

Türkiye’nin dış ticaret ve cari işlemler açıklarının 2002 yılından başlayarak ve yıllardır tırmanarak 2011 yılında akıl almaz boyutlara ulaşması üzerinde yurt içi ve yurt dışı basında çeşitli değerlendirilmeler yapılırken Hükümet yetkilileri de bu açıkların düşürülmesine ilişkin bazı önlemlerin alınacağını dile getirmeye başlamıştır. Başbakan Yardımcısı ve Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan Ocak 2012 sonlarında yaptığı bir açıklamada, “(cari açıkta yapacağımızı yaptık, nasılsa artık düşmeye başladı ilgimizi başka alana çevirelim) böyle bir şey asla söz konusu değil. Cari açıkla mücadelede hem maliye politikası, hem para politikası, bankacılıkla ilgili düzenlemeler devam edecek” dedi[1].

2011 yılı dış ticaret açığının 105,879 milyon dolar olarak açıklanmasından sonra cari işlemler açığının da 77-82 milyar dolar aralığında gerçekleşebilecektir. Bu boyutlara ulaşmış dış ticaret açığı ile 80 milyar dolar dolayında gerçekleşmesi beklenen cari işlemler açığının sürdürülebilir olmadığı konusunda hemen herkes hem fikir görünmektedir.  

Bu düzeye ulaşan açıklar, ülkemizin karşısında birden bire çıkmadı. Ülkemiz izlediği ekonomik, mali ve özendirme politikaları ve dile getirilen söylemler ile bugüne ulaşacak yola kırmızı halı döşeye gelindi. İsterseniz, bu noktada basında geçmişte yer alan bazı bilgileri kısaca anımsayalım.

Milliyet Gazetesi’nin 5 Mart 2006 tarihli sayısında yer alan habere göre ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, “Onlarca yıl sürdürülemez ama 5-7 sene cari açığımız yüksek sürecek. Bundan tedirgin olmamak lazım. Ama kontrollü de olmak lazım. Cari açıklarla ilgili riskler gerçekte yüksek olsa döviz fiyatları artar. 60 milyar dolar borsaya ve devlet iç borçlanma senetlerine yatırım yapan yabancı var.[2]” Devlet Bakanının bu açıklamasından yaklaşık 11 ay sonra yine Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, Başbakan Erdoğan “Cari açık her zaman bir yokluk değil. Eğer siz yere sağlam basıyorsanız, cari açık bazen teşvik edicidir. ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ derler, ama yiğitsen kamçıdır. Ama yiğit değilsen felakettir.[3]”  değerlendirmesinde bulunmuştur.

Cari işlemler açıkları için 2006 ve 2007 yılında bu söylemler dile getirilmiş olsa da 2007 yılında iki önemli uyarı da yine resmi ağızlardan yapılmıştır. 2007 yılında cari işlemler açığına ilişkin endişe dile getiren açıklamalardan en önemli iki tanesi, Haziran ayında basında yer almıştır. Bunlardan birincisine göre T.C. Merkez Bankası “Mayıs Ayı Finansal İstikrar Raporu” yayınlamış ve rapora önsöz yazan o günkü Başkan Durmuş Yılmaz şu gözlemlerde bulunmuştur, “Yüksek cari açık 2006’da çok uzun vadeli yatırımlarla finanse edildi. Küresel likidite koşulları gelişen ülkeler aleyhine dönebilir. Cari açık dikkatle takip edilmeli, 2007’nin seçim yılı olması göz önüne alındığında, sıkı maliye politikası uygulamaları önemini koruyor. Dövize endeksli tüketici kredileri arttı. Kurlardaki artış bu kesimin borç yükünü artırır. Döviz geliri elde etmeyenler döviz cinsinden borçlanmaktan kaçınmalıdır. Firmaların kârlılık oranları arttı, borç ödeme kapasiteleri yükseldi ama döviz pozisyon açıkları geçen yıldan fazla. Türk parası değer kaybederse firmaların temerrüt riski artar, bu da bankalara kredi riski olarak yansır. Bankalar özellikle pozisyon açığı yüksek ve döviz geliri olmayan firmalara kredi kullandırırken daha ihtiyatlı davranmalı.[4]” Yine, Haziran 2007 de basında yer alan diğer haberlere göre, Devlet Bakanı Ali Babacan partisinin seçim beyannamesini değerlendirip soruları yanıtladığı bir görüşmede, diğer hususların yanında şu görüşleri de açıklamıştır; “Eğer Türkiye’nin mevcut ekonomik yapısında, güven ortamında bir değişiklik olur, yabancı sermaye girişi yavaşlarsa, borçlanmada vade kısalırsa, o zaman 200 km hızla giden arabanın önüne duvar çekilmiş olur. Araç da o duvara toslar. Aracın içindekilerin halini düşünmek bile istemiyorum.[5]” Babacan, aynı görüşmede, “Yargı reformunu gerçekleştiremediğimiz için artık ekonomi olumsuz etkileniyor. Geçen dönemde binamızı (bir) anlamda depreme karşı daha dayanıklı hale getirdik. … Ancak, mevcut yargı sistemimiz depreme dayanıklı binamızın altını oyuyor. Bunu Yatırım Danışma Konseyi’ne katılan yabancı CEO’lar da söylüyor.[6]

Geçmişi söylemleri ve verilerden algılanan riskleri ile kısaca anımsadıktan sonra şimdi cari işlemler açıkları ile dış ticarete ilişkin verilerin 2006-2007 dahil geçmişten günümüze nasıl bir gelişme gösterdiğine göz atabiliriz.

Tablo 1

2000-2011 döneminde dış ticaret ve açıkların

gösterdiği gelişmeler

(milyon dolar veya % olarak)

   

 

Yıllar

 

Dış

satım

 

Dış

alım

Dış satımın

Dış alımı

Karşılama %

 

 

DTA

 

 

CİA

2000

27,774.9

54,502.8

51.0

26,728

9,920

2001

31,334.2

41,399.1

75.7

10,065

+3,760

2002

36,059.1

51,553.8

69.9

15,495

626

2003

47,252.8

69,339.7

68.1

22,087

7,515

2004

63,167.2

97,539.8

64.8

34,373

14,431

2005

73,476.4

116,774.2

62.9

43,298

22,309

2006

85,534.7

139,576.2

61.3

54,041

32,249

2007

107,271.7

170,062.7

63.1

62,791

38,434

2008

132,027.2

201,963.6

65.4

69,936

41,954

2009

102,142.6

140,928.4

72.5

38,786

13,991

2010

113,883.2

185,544.3

61.4

71,661

47,101

2011

134,954.4

240,833.2

56.0

105,879

*70,241

  • 2011 yılı CİA rakamı Kasım sonu itibariyledir.

Kaynak: TÜİK veri tabanı dış ticaret istatistikleri ve TCMB veri tabanı.

2011 yılı dış ticaret açığının yaklaşık 105.9 milyar dolara ulaşması sonucunda cari işlemler açığının da 77-82 milyar dolar aralığında gerçekleşmesini bekliyorum. 2011 yılı cari işlemler açığı tahmini bu aralıkta beklememin nedeni, 2010 yılı Aralık ayı cari işlemler açığının 7,579 milyon dolar olarak gerçekleşmiş olmasıdır. 2010 yılı toplam cari işlemler açığının 47,101 milyon dolar olduğu hatırlandığında, 2011 yılı Aralık ayı cari işlemler açığının en az 2010 yılı düzeyinde olması halinde bile 2011 yılı açığının esasen 77.7 milyar dolar dolayında olması söz konusu olacaktır.  

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Babacan’ın Haziran 2007 tarihinde yaptığı açıklamalar içinde yer alan ve yukarıda alıntılanan “Eğer Türkiye’nin mevcut ekonomik yapısında, güven ortamında bir değişiklik olur, yabancı sermaye girişi yavaşlarsa, borçlanmada vade kısalırsa, o zaman 200 km hızla giden arabanın önüne duvar çekilmiş olur. Araç da o duvara toslar. Aracın içindekilerin halini düşünmek bile istemiyorum.” söylemi ışığında Tablo 1 deki verileri incelersek şu saptamaları yapabiliriz. 1) 2010-2011 yıllarında dış satımların dış alımları karşılama oranı 2006-2007 yılından geri durumdadır. 2) Dış ticaret açıkları 2010 yılında 2006 yılına göre (71,661/54,041=) yüzde 32.6 daha büyüktür. 2011 yılı dış ticaret açığı da 2007 yılına göre (105,879/62,791=) yüzde 68.6 daha yüksektir. 3) Cari işlemler açıkları 2010 yılında 2006 ya göre (47,101/32,249=) yüzde 46.1 ve 2011 yılında da (eğer cari işlemler açığı beklentimin en alt düzeyinde gerçekleşirse) 2007 ye göre (77,000/38,434=) yüzde 100.3 daha büyümüş olacaktır. Dolayısı ile dış ticaret verilerinin 2010 ve 2011 yıllarında 2006 ve 2007 yıllarına göre çok ciddi şekilde bozulduğu görülmektedir.

Tablo 1 ekonominin kriz yaşadığı yıllarda (2001 ve 2009) paradoks gibi görünse de dış ticaret verilerinde önemli iyileşmeler gözlemlenmektedir. Ancak 2001 krizinde cari işlemler açık değil fazla vermişken, 2009 yılında cari işlemler ciddi boyutta açık vermiştir. 2001 öncesi krizlerde de çoğunlukla cari işlemler fazla ile kapanmıştır. 2001 ve öncesindeki bu durum, yurt dışından kaynak akışında ciddi düşüşle de yakından ilgilidir. Çünkü o dönemlerde uluslararası likidite 2001 sonrası kadar bol değildi.

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Babacan’ın 2007 yılı söyleminde duvara toslama için yabancı sermaye girişinin yavaşlaması, borçlanmada vade kısalması gibi bazı ek koşullar da sayılmıştır. Bu koşullardaki gelişmeleri biraz sonra incelemek üzere, şimdi dış ticaret verilerinden bazı tomografik kesitlere göz atalım. Continue reading ‘Dış Ticaret Verilerinin Söylediklerini Anlamak’

Ayaklar Yorganı Ne Zaman Aştı?

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 23 Aralık 2011 günü Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu’nda (TUSKON) yaptığı konuşmada, çeşitli konulara değindikten sonra Türkiye’de tasarrufların GSYİH’nın yüzde 12 sine düştüğünü ve bu oranın ülke tarihindeki en düşük düzey olduğunu belirtmiştir. Hazine Müsteşarlığı web sayfasında yer alan konuşmanın ilgili bölümünü aynen alıntılıyorum; “Şu anda değerli arkadaşlar, tasarruf oranımız yüzde 12’ye düşmüş durumda. Bu tarihi en düşük seviye, milli gelirimizin yüzde 12’si kadar tasarrufumuz var ama milli gelirimizin yüzde 22’si kadar yatırım harcamamız var. Aradaki fark zaten eşittir cari açık. Zaten cari açığın iktisattaki denklemi, yatırımlarla, tasarruflar arasındaki fark. Gelişmekte olan diğer ülkelere baktığımız zaman yüzde 30’lar mertebesinde tasarruf oranı görüyoruz ve yüzde 30’lar mertebesinde de yatırım görüyoruz. Aslında Türkiye’nin yaptığı yatırım harcaması özel sektör, artı kamu diğer gelişmekte olan ülkelerin altında ama tasarruf oranımız onunda altında.  Dolayısıyla bir tüketim ekonomisi, bir israf ekonomisi olmamamız gerekiyor. Baktığımız da şu an maalesef hane halkımızın yüzde 45’i aylık gelirinden daha fazla harcıyor. Geçen sene tüketici kredisi 43 milyar TL arttı sadece tüketici kredisi yani Türk halkı sadece tüketim amacıyla eskisine göre 43 milyar daha borçlanmış oldu bu yıl 50 milyarı da geçecek gibi görünüyor. Yani 43 eski rakam 43 milyonun üzerine 50 milyar. Dolayısıyla bizim işte bankacılıkla ilgili aman kredilere dikkat, aman işte tüketici kredilerinde şu tedbiri alalım, vergileri yükseltelim diye üzerinde durmamız biraz da bu sebeple mutlaka toplum olarak ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerekiyor.” Kalın harfli vurgulama, yayınlanan metinde olmayıp, benim tarafımdan yapılmıştır.

Başbakan Yardımcısı’nın bu açıklamaları, internet ortamındaki Haber Türk Gazetesi’nin 23 Aralık 2011 tarihli nüshasında “Ayaklar Yorganı Aştı!” başlığı altında yer almıştır. Bu haberden esinlenerek ben bu yazımda “Ayakların ne zaman yorganı aştığını” belirlemeye çalışacağım ve nedenlerine kısaca değineceğim. 

Başbakan Yardımcısı’nın yaptığı konuşmanın yukarıya alınan metni, niyet belki o olmasa da, cümlenin kuruluşundan ülke tasarruflarının aniden 2011 yılında yüzde 12 ye düştüğü gibi bir izlenim vermektedir. Oysa, ülke tasarrufları, bazı yıllar hariç tutulursa, 2002 yılından bu yana sürekli ve dikkat çekecek oranlarda düşegelmektedir. Diğer bir deyişle, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu düşüşün süreceğine ilişkin ekonomik uyarılar ülkenin ekonomik veri tabanında kırmızı bir bayrak sallayarak yıllardan beri haykırıp durmaktadır. Ama aldıran olmamaktadır. Ülkenin ekonomik veri tabanında yer alan bu uyarılar diğer bazı bilgiler eşliğinde Tablo 1 de yer almaktadır.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, geçmişte de pek yüksek sayılmayacak ülke brüt tasarrufları 2002 yılından sonra hızla düşerek sürdürülemeyecek bir düzeye inmiştir. Bu gelişmeyi normal kabul etmek mümkün değildir. Başbakan Yardımcısı Babacan, ulusal gelirin yüzde 22 si düzeyinde yatırım olduğunu ve tasarrufların karşılamadığı bölümün de cari açığa yol açtığını ifade etmiştir. Tablo 1 e bakıldığında yatırımların öyle yüzde 22 düzeyinde istikrarlı bir görünümde olmadığı da görülmektedir. Yatırımlar 2002 den bu yana yüzde 14.9 ile 22.1 arasında dalgalandığı görülmektedir. Büyük ölçekte (yaş grubunun yüzde 20 sinden fazlası) genç ve eğitimli işsizin olduğu gelişme yolundaki bir ülkede yüzde 14.9-22.1 bandında dalgalanan bir yatırım hacmi ile genel olarak işsizliğe çare bulmak ve özel olarak da eğitimli işsizlere çalışma olanağı yaratmak olası değildir.

Kaldı ki, yüzde 14.9-22.1 arasında dalgalanan yatırımların yapısına bakıldığında, kamu kesiminde bölünmüş karayolları yapımının ve özel kesimde de verimlilik ve otomasyon sağlayacak ileri teknoloji yatırımlarının ağırlıklı olduğu görülür. Diğer bir deyişle yatırımların yapısı da işgücüne üretime dayalı yaygın iş olanağı yaratmaktan uzaktır.

Tablo 1

1995-2011 döneminde sabit fiyatlarla ekonomik büyümenin, ulusal tasarrufların, toplam yatırımların ve cari işlemler açıklarının izleye geldiği seyir

(GSYİH’nın yüzdesi olarak)

 Yıllar S.F.GSYİH BrütTasarruf ToplamYatırım  C.İ.A.
1995

7.19

21.1

23.5

-2.38

1996

7.01

20.9

21.9

-1.00

1997

7.53

21.3

22.3

-1.03

1998

3.09

22.9

22.1

0.80

1999

-3.36

18.7

19.1

-0.37

2000

6.77

17.0

20.8

-3.72

2001

-5.70

17.0

15.1

1.92

2002

6.16

17.3

17.6

-0.27

2003

5.26

15.1

17.6

-2.48

2004

9.36

15.7

19.4

-3.68

2005

8.40

15.4

20.0

-4.60

2006

6.89

16.0

22.1

-6.08

2007

4.67

15.2

21.1

-5.90

2008

0.66

16.1

21.8

-5.74

2009

-4.83

12.6

14.9

-2.33

2010

8.94

13.5

20.1

-6.58

2011 T.

6.59

12.9

23.1

-10.26

Kaynak: IMF World Economic Outlook Databases September 2011

Tablo 1 in ortaya koyduğu çarpıcı bir gerçek de, 2004 den başlayarak düşmeye başlayan ekonomik büyümenin sürekli azalarak 2009 yılında yüzde eksi 4.83 e inmesi de, yapılan yatırımların milli gelirde dengeli ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme dolayısı ile iş olanağı yaratmaya yetmediğidir.

Başbakan Yardımcısının üzerinde durmadığı husus, düşen tasarrufların temelinde tüketim harcamalarının artmasının olduğu ve artan tüketim harcamalarının da (değerli TL etkisi ile) dış alım mallarına yönelerek dış ticaret ve dolayısı ile cari işlemler açıklarını süratle büyüttüğüdür. Aynı zamanda, değerli TL Türkiye’deki ara malları sanayiini de olumsuz yönde etkilemiş ve sanayi üretimindeki dış alım ara malları payı önemli artış göstermiştir. Bana göre, cari işlemler açığını geniş ölçüde, yatırım-tasarruf açığı değil tüketim harcamaları ve sanayinin yerli üretime tercih ettiği dış alım ara malları büyütmüştür.  Continue reading ‘Ayaklar Yorganı Ne Zaman Aştı?’

Orta Vadeli Program ve Güvenilirlik

 

13 Ekim 2011 günü, Hükümet, 2012-2014 dönemini kapsayacak Orta Vadeli Programı (OVP) açıkladı. Programda, 2012-2014 dönemine ilişkin ekonomik beklentiler yer aldığı gibi, 2011 yılına ilişkin gerçekleşme tahminlerine de yer verilmiştir.

Gelecek üç yıla ilişkin olarak ekonomik gösterge öngörülerini içeren OVP açıklamaları, 2005 yılı son çeyreğinden bu yana yapılagelmektedir.  Diğer bir deyişle, 2012-2014 OVP, AKP Hükümetleri döneminde açıklanan yedinci programdır. Bu nedenle de 2012-2014 dönemi OVPnın gerisinde altı OVPlık deneyimi bulunmaktadır. Bu deneyim birikimi nedeniyle de, “güvenilirlik” katsayısının yüksek olması beklenir.  2012-2014 OVP beklentilerinin gerçekçilik ve dolayısı ile güvenilirlik boyutunu değerlendirmek üzere bu yazı hazırlanmıştır.

2012-2014 dönemi OVP, IMF’nin Nisan 2011 tahminlerini gözden geçirip güncelleyen, Eylül 2011 tahminleri açıklandıktan bir süre sonra Bakanlar Kurulu’nca kabul edilip kamuoyunun bilgisine sunulmuştur. O nedenle, 2012-2014 OVPnı, kendi başına değerlendirmek yerine, hem önceki OVP tahminleri, hem de IMF’nin son beklenti açıklamaları ile birlikte incelemek daha gerçekçi ve anlamlı bir yaklaşım olacaktır. Önce IMF’nin dünyadaki ekonomik büyüme beklentilerinin Nisan-Eylül 2011 döneminde ne yönde ve ne boyutta değiştiğine ilişkin bilgilere göz atmak uygun olacaktır. Bu amaçla, Tablo 1 düzenlenmiştir.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere, IMF, Eylül ayında, Nisan ayına göre dünya ekonomisinin büyümesi konusunda daha karamsar bir beklenti içine girmiştir. IMF, dünya ekonomisinin büyümesine ilişkin tahminini 2011 için (4.401-3.965=) 0.436, yaklaşık yarım puana yakın aşağıya çekmişken, 2012 beklentisini de (4.513-3.997=) 0.516, yine yaklaşık yarım puandan fazla düşürmüştür. IMF’nin Avrupa Birliği’nin (AB) ekonomik büyüme beklentisini de 2011 için 0.084 veya yaklaşık binde sekiz puan düşürürken, 2012 ye yönelik tahminini de 0.685, onda yedi puana yakın indirmiştir. ABD ekonomisinin büyüme tahminlerini de 2011 için 1.2 puan ve 2012 için ise 1.1 puana yakın geriletmiştir. Bu indirimler küçümsenecek ve hafife alınacak boyutta değildir. Türkiye için IMF beklentilerindeki değişme ise ilginç bir görünüm içindedir.  

Tablo 1

IMF’nin Nisan ve Eylül 2011 beklentilerindeki değişim

% olarak

 Tahmintarihi Ülke veyaGruplar  2011  2012  2013  2014
Nisan 11 Dünya

4.401

4.513 4.540

4.627

Eylül 11 Dünya

3.965

3.997 4.466

4.690

Nisan 11 AB

1.776

2.076 2.169

2.188

Eylül 11 AB

1.692

1.391 1.909

2.083

Nisan 11 GYÜ

6.540

6.485 6.536

6.661

Eylül 11 GYÜ

6.395

6.075 6.477

6.606

Nisan 11 ABD

2.758

2.872 2.723

2.729

Eylül ABD

1.527

1.782 2.538

3.077

Nisan 11 Türkiye

4.600

4.480 4.110

4.050

Eylül 11 Türkiye

6.588

2.242 3.429

3.761

Kaynak: IMF veri tabanı WEO April and September 2011.

IMF, Türkiye’nin 2011 ekonomik büyüme tahminini (6.588-4.600=) 1.988 veya yaklaşık 2 puan yükseltirken, 2012 büyüme tahminini (4.480-2.242=) 2.238 veya yaklaşık 2.2 puan geri çekmiştir.

IMF, Nisan-Eylül döneminde ekonomik büyüme tahminleri elbette rastgele değiştirmemiştir. Ekonomilerin son aylarda gösterdiği gelişmeleri ve 2009 krizine yönelik olarak aldıkları önlemlerin etkinliklerini ve etkilerini de tartmıştır. IMF bu tahmin değişikliklerini yapmadan önce, Standard&Poors ABD Hazinesi’nin borçlanma kredi notunu aşağı çekmişti[1]. Yunanistan, iflastan kurtulabilmek için kendine dikte edilen programı ayak sürüyerek de olsa uygulamaya çalışıyordu. Ancak, batı basınında, sorunun Yunanistan sorunu olmaktan çoktan çıktığı Almanya ve Fransa bir şekilde kendilerini kurtarabilse bile tüm Avrupa’nın çökme eşiğine geldiği yazılıp çizilmeye başlanmıştı[2]. Böyle bir ortamda, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick bir gazeteci ile yaptığı söyleşide, dünya ekonomisinin, Avrupa’daki kamu borçlarının çözümündeki belirsizlikler nedeni ile, “yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya” geldiğini açıklamıştı[3]. Bu ve benzeri söylemlerin yoğunluk kazanması ve IMF’nin uzmanları yaptığı analizler ve gözlemler sonucunda, IMF’nin dünya ekonomisine yönelik Nisan 2011 beklentilerini gözden geçirmiş ve daha kötümser olan Eylül 2011 beklentilerini açıklamıştır. Ancak bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, IMF’nin Eylül 2011 beklentileri Tablo 1 den de görüldüğü üzere, yazılı basında yer alan bazı bilgiler ve analizler kadar karamsar değildir.

IMF’nin Eylül 2011 beklentilerini açıklamasından sonra gerek ABD, gerek AB ekonomisine yönelik olarak basında yer alan bilgiler, açıklamalar ve eleştiriler dünya ekonomisine yönelik beklentileri iyimserleştirmekten çok kötümserliği besler nitelikte olmaya devam etmiştir. Birkaç örnek vermek gerekirse, Yunanistan’ın borçlarını ödemede acze düşmesi halinde Fransız bankacılığının ciddi sorunlarla karşılaşacağı ileri sürülmeye başlandı[4]. ABD İstatistik Ofisi’nin yaptığı açıklamalara göre, 2010 yılında ABD’de 46.2 milyon kişinin fakirlik çizgisinde yaşadığı ve bu sayının, bu verilerin yayınlanmaya başladığından bu yana geçen 52 yıldaki en yüksek sayı olduğu ve dört yıldır sayının sürekli arttığını belirtilmiştir[5]. Anımsanacağı üzere, ABD Hazinesi, Kongre tarafından konulan borçlanma tavanına ulaşmış ve borçlanma tavanının yükseltilmemesi halinde Devletin maaşları bile ödeyemeyeceği bir noktaya geleceği ileri sürülmüştür. Kongre, borçlanma tavanını 400 milyar dolar yükseltmişse de bu miktar altı haftada kullanılıp bitmişti, bunun üzerine uzun tartışmalardan sonra borçlanma tavanı bu defa 500 milyar dolar daha yükseltilmişti[6]. Dip notta yer alan yazısında Bob Chapman, AB’nin de ABD gibi bankaları kurtarma yanında hastalıklı 6 üyenin kurtarılması için 6 trilyon dolara varan bir fatura ile karşılaşabileceğini de ileri sürdükten sonra “İhtilalin ne zaman gerçekleşeceği” (We wonder how long it will take for revolution?) sualini sormuştur[7]. Chapman’nın bu yazısından kısa süre sonra “Wall Street’i işgal etme protestoları” New York’ta başlamış ve kısa sürede Avrupa’ya ve dünyanın diğer ülkelerine sıçramıştır. Bu protestoların en şiddetlileri şimdiye kadar Yunanistan ve İspanya’da yer almıştır. Yunanistan’daki protestolarda can kaybı bile olmuştur. Birçok ülkedeki Hükümetlerce krizden çıkabilmek veya iflastan kurtulabilmek için açıklanan önlemler, ücret artış beklentilerine yanıt vermediği, aile bütçelerini olumsuz yönde etkilediği, işsizliği azaltamadığı ve hane halkının konut ve bireysel borç yüklerini hafifletemediği için yoğun tepkilerle karşılaşmaktadır.  

İşte 2012-2014 OVP dünyada böyle olayların, gelişmelerin ve endişelerin yer aldığı bir ortamda açıklanmıştır. Bu bilgilerin ışığında şimdi 2012-2014 dönemi OVP ile daha önceki OVPlarda yer alan Türkiye’nin ekonomik büyüme tahminleri, gerçekleşme ve sapma oranlarını incelemeye başlayabiliriz. Bu amaçla Tablo 2 düzenlenmiştir. Continue reading ‘Orta Vadeli Program ve Güvenilirlik’

2001-2010 Dönemi Ekonomik Gelişmeler ve Dışa Bağımlılık

2001-2010 döneminde yer alan ekonomik gelişmelerin yol açtığı giderek artan dışa bağımlılık incelenmeye değer boyutlara ulaşmıştır. Artan bu dışa bağımlılık Türkiye’nin ekonomik gelişme potansiyelinde dış faktörlerin etki gücünü de yükseltmektedir. Türk ekonomisinin dışa bağımlılığı daha önce hiçbir dönemde bu boyutlara ulaşmamıştır. Dışa bağımlılığın gelişmesini incelemeye 2001-2010 döneminde Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) rakamlarına göz atarak başlamak uygun olacaktır. Zira bu dönemde GSYİH’nın dolar cinsinden artış boyutları ekonomide sağlanan başarıların en güçlü göstergesi olarak topluma sunulmaktadır. Aynı şekilde başarının diğer bir göstergesi olarak, dış satımlarda yer alan artışlar gösterilmektedir. Türkiye’ye giren doğrudan yabancı sermaye boyutları da Türk ekonomisine güven göstergesi olarak algılanmakta ve sunulmaktadır. Ancak çok az kimse hızla artan dış alımların, süratle yükselmeye devam eden dış ticaret ve cari işlemler açıklarının, artan dış borçların beraberinde getirdiği ciddi risklerin üzerinde durmaktadır. Ayrıca, cari işlemler açıklarının ve dış borcun dolar cinsinden GSYİH’ya oranlarının 2001-2010 döneminde süratle düştüğü belirtilip, övünçle başarı olarak bahsedilmektedir. 2008 yılının Mayıs ayında ABD başlayan ve süratle dünyayı etkisi altına alan, 2009 yılında da tüm şiddetini hissettiren krizden çıkmak için sağlıklı önlemlerin alınmadığı ve yenileme olasılığının yüksek olduğunu ileri süren saygın ekonomistlerin sayısının az olmadığı bir ortamda, Türkiye’nin dışa bağımlılığındaki gelişmeleri incelemek uygun olacaktır diye düşünüyorum. Zira, ABD ve Avrupa ülkelerinde krizin yeniden ortaya çıkması halinde, etkisinin 2009 dan daha şiddetli olabileceğine yönelik endişelerin devam ettiği, hatta arttığı görülmektedir. Bir ülkenin dış finansman ve sanayi girdileri bakımından artan ölçüde dışa bağımlı olması, o ülkenin kendisinde ekonomik kriz çıkmasa bile, dünyada yaşanabilecek bir krizin etkilerinin hissediliş katsayısını yükseltebilir.
ürk ekonomisinin 2001-2010 döneminde giderek artan dışa bağımlılığını olabildiğince net görebilmek için bir seri tablodan yararlanılacaktır. Bu tablolar inceleme gerektirdiği ölçüde ülke grupları veya seçilmiş bazı ülkelerle karşılaştırmalı olarak verilecektir.
GSYİH’daki Gelişmeler 2001-2010 döneminin en önemli özelliklerinden birisi, dönem başında ve dönem sonunda iki büyük krizin yaşanmış olmasıdır. Bu dönemde GSYİH da yer alan gelişmeler, dünya ölçeğinde de karşılaştırmaya olanak verecek şekilde, Tablo 1 de yer almaktadır. Tabloda yer alan bilgileri anlamayı kolaylaştırmak üzere, önce bazı kavramları kısaca açıklamak uygun olacaktır. Sabit fiyatlarla GSYİH rakamları, her yıl ekonomide yer alan fiyat hareketlerini (enflasyon veya deflasyon – fiyat şişkinliğini veya fiyat büzüşmesini) soyutlayan ve gerçek anlamda ekonominin ne kadar büyüdüğünü veya küçüldüğünü görebilmeye olanak sağlar. O nedenle ekonomik büyüme veya küçülmeyi doğru anlamaya yarayan en önemli göstergedir. Güncel fiyatlarla GSYİH ise, o yıl içinde yer alan fiyat değişimini ve gerçek büyüme ve küçülmeyi birlikte içeren bir melez göstergedir. Bu ölçek bize o yıl ekonominin gerçekte ne kadar büyüdüğünü veya küçüldüğünü göstermez. Bu göstergenin melezliğini anlatan en güzel örnek, güncel fiyatlarla GSYİH nın 2001 yılı verisidir. Tablo 1 den de görüldüğü üzere, 2001 da ekonomi 2000 e göre sabit fiyatlarla yüzde 5,7 oranında küçülmesine rağmen, güncel fiyatlarla GSYİH 2001 yılında 2000 e göre (240.224/166.658=) yüzde 44.1 oranında artmış görünmektedir. Bunun nedeni, 2001 deki enflasyon oranı, aynı yıldaki ekonomik küçülme oranından çok daha büyük bir rakam olduğu için, güncel fiyatlarla GSYİH bu boyutta artmış görünmektedir. Akla şu soru gelebilir, gerçek durumu yansıtmayan bu melez gösterge neden Tablo 1 de yer almaktadır. Bunun iki nedeni vardır; birincisi fiyat değişim etkisinin kabaca ne boyutta olduğunu hissedebilmek, ikincisi ve daha önemlisi ise, bu değer o yıl geçerli olan ortalama dolar kuruna bölünerek dolar cinsinden GSYİH’yı hesaplamada kullanıldığı için tabloda yer almaktadır. Böylece de dolar cinsinden GSYİH değerimizdeki gelişmeleri diğer ülkelerin benzeri göstergeleri ile karşılaştırıp, ülkemizin dünya ölçeğinde durumundaki değişimini karşılaştırmalı olarak görmemize olanak verir. Örneğin Türkiye ekonomik büyüklük sıralamasında dünyada 17 inci sıradadır derken bu gösterge esas alınmaktadır. Şimdi bu tanımların ışığında Tablo 1 deki verileri incelemeye başlayabiliriz.
Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’nin sabit fiyatlarla ekonomik büyüme ve küçülme oranları, 2001 yılı hariç, dünya, Avrupa Birliği ve Gelişme Yolundaki Ülkeler (GYÜ) GSYİH’larının yine sabit fiyatlarla değişimleri ile aynı yönde hareket etmektedir. 2009 yılında da GYÜ ler hariç benzeri paralellik dünya ve AB ile de görülmektedir. Hareket aynı yönde olmakla birlikte, Türkiye’nin GSYİH değişim oranları, özellikle GYÜ lerin GSYİH oranlarındaki değişimin genelde çok gerisinde kalmaktadır. Türkiye’nin sabit fiyatlarla GSYİH büyüme hızlarının GYÜ’lerin sabit fiyatlarla GSYİH büyümelerinden küçük olmasının nedenlerini şöyle özetlemek mümkündür; 1) Türkiye, GSYİH büyüklüğü bakımından dünyanın ilk 20 ekonomisi içinde yer almaktadır. Daha somut bir ifade ile, 2010 yılında, Hollanda’nın arkasından 735,8 milyar dolar ile 17 inci sırada yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin büyüme potansiyel hızı, dünya sıralamasında çok daha geride olan ülkelere göre daralmaya başlamıştır. 2) Türkiye, demokratik bir ülke olarak sendikal hakların kullanılmasında önemli bir yol almıştır. Dolayısı ile büyüme oranlarının gerisinde ucuz işgücü katkısı oldukça azalmıştır. Bununla birlikte Türk ekonomisinde ucuz emek veya emeğin hakkının verilmemesi kayıt dışı istihdamın yaygın olduğu sektörlerde, sendikal haklar kullanılamadığı için sürmeye devam etmektedir. Kayıt dışı ekonomi küçüldükçe, ucuz emeğin büyümedeki etkisi de daralmaktadır. Kayıt dışı ekonominin daralması ise sağlıklı, dengeli ve yolsuzlukların azaldığı bir ekonomik yapı için gereklidir. 3) Türk girişimcileri, değerli TL nedeniyle yurt dışında yatırımlarını büyütmeye başladıkları için de ülkemizdeki büyüme oranları GYÜ’lerin gerisinde kalmaktadır. Bu noktada Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin, Türkiye’den yatırım için çıkan sermayeyi dengelediği ve çok daha fazla olduğu ileri sürülebilir. Doğrudur. Ülkemizde gerçekleşen büyüme hızında, yabancı sermayenin yaptığı iş olanağı yaratan yatırımların da payı vardır. Bu konuda son yargıya varmadan önce ülkemize gelen yabancı sermayenin ne şekilde ve ne amaçla geldiğine bakmak gerekecektir. Bu konuya veriler eşliğinde ileride, ödemeler dengesi başlığı altında, değinilecektir.
Avrupa Birliği’nin GSYİH rakamlarının değişim hızı, Türkiye’nin, Dünya’nın ve GYÜ’lerin hızlarından çok gerisindedir. Bunun nedeni de AB ye üye ülkelerin gelişmiş ekonomiler olmaları, en ileri teknolojiyi kullanmaları, işgücü ortalama eğitim düzeyinin yüksekliği ve bu nedenle işgücü verimliliğinde çok yüksek düzeye ulaşılmış olması nedeni ile ekonomik büyüme potansiyel hızlarının yavaşlamış olmasıdır. Bir diğer unsur da bu ülkelerde nüfus artışının çok düşük olması ve göçmen işçi kabul etme konusunda geçmişteki özendirici politikalardan giderek uzaklaşmalarıdır. En ileri teknolojiyi kullanmak, yeni teknolojik gelişme olmadığı sürece büyüme hızınızın düşük düzeyde kalmasına neden olur. Aynı şekilde işgücü verimliliği, eğitim düzeylerinin 11 yıl ve üzerinde olması nedeniyle, yüksek düzeye ulaştığından, işgücünde verimlilik arttırma marjları daraldığı için büyüme hızı da düşmektedir. Göçmen işgücü konusunda eskisine oranla çok daha seçici davranmak da büyüme hızını etkilemektedir. Bu üç unsur, AB ve ABD ile Japonya gibi gelişmiş ülkeler bakımından büyümenin küçük oranlarda kalması bakımından önemli etkenlerdir.
2001 yılında Türkiye ekonomik kriz nedeni ile sabit fiyatlarla GSYİH’da yüzde 5.7 oranında küçülmesi yaşadığında dünya, AB ve GYÜ lerin büyüme oranlarının da 2000 yılı ve öncesine göre önemli ölçüde düşmüş olduğunu görüyoruz. 2001 yılında, dünyadaki bu büyüme oranlarındaki önemli düşüşün Türkiye’deki GSYİH küçülmesinin daha büyük rakam olarak gerçekleşmesini de etkilediğini kabul etmek gerekir. 2001 yılındaki ekonomik küçülmeyi açıklayabilmek için önce kısaca 2000 yılına göz atmak gerekir. 2000 yılı başında Türkiye, IMF’nin parasal kaynakla da desteklediği bir istikrar programı uygulamaya başlamıştı. Bu program bazı küçük değişikliklerle 2008 yılına kadar uygulanmıştır. 2000 yılı başında başlayan program, bir yandan Pazar ekonomisine yönelik yapısal reformların gerçekleştirilmesini öngörürken, diğer yandan da TL’nin, 2001 yılının Temmuz ayı başına kadar hedef alınan enflasyon oranı kadar değer kaybetmesini ve Temmuz 2001 başından başlayarak dalgalı kura geçmesini öngörüyordu. Kasım 2000 ayına kadar bir yandan 1999 yılında uygulanmaya başlamış bulunan (bankacılık, sosyal güvenlik gibi) yapısal değişim programlarına yönelik düzenlemelere devam edilir ve TL’nin değeri de öngörülen enflasyon uyarınca düzenli olarak değiştirilirken, Kasım ayında, mali piyasadan dövize yönelik 4,0 milyar dolar dolayında spekülatif bir talep gelmiştir. T.C. Merkez Bankası bu talebi derhal karşılamıştır. Dövize yönelik bu atak, TL’nin değerinin büyük ölçekte düşürülmesine yol açamadığı için, döviz alanlar, döviz almak için kullandıkları TL kaynaklarından elde etmekte oldukları gelirlerini kaybetmişler ve dövizden kur etkisi ile bir kazanç da sağlayamamışlardır. Şubat 2001 ayında piyasalardan dövize yönelik ikinci ve daha büyük boyutlu bir atak daha gerçekleşmiştir. Bu döviz talebini de, T.C. Merkez Bankası’nın karşılamasına IMF sıcak bakmadıkları için, TL, programda öngörülenden yaklaşık 5 ay önce, dalgalı kura geçmiştir. Bu süreçte TL dolar karşısında çok ciddi ve önemli ölçekte değer kaybetmiştir. 2 Ocak 2001 günü TL/$ kuru 66.6 kuruş iken (eski TL değeri ile değil, kolay izlenmesi için altı sıfır atıldıktan sonraki değer üzerinden) 27 Şubat 2001 günü 112.5 kuruşa sıçramış ve 19 Ekim 2001 günü 165.1 kuruşa kadar tırmanmıştır. 2 Ocak- 19 Ekim arasında TL’nin değer kaybı (165.1/66.6=) yüzde 147.9 boyutunda olmuştur. Anılan dönemde ve öncesinde, TL’nin bu boyutta değer kaybını haklı gösterecek hiçbir ekonomik gelişme söz konusu değildir. Bu büyük ölçekli devalüasyon ekonominin tüm sektörlerindeki gelişmeleri etkilerken, ileride ilgili tabloları incelerken de görüleceği üzere, dış satımda bir miktar artışa yol açarken dış alımı da ciddi ölçekte daraltmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak bankaların reel sektöre açtığı kredilerin faizleri önemli ölçüde artarken gerçek değerlerinde de daralma görülmüştür. Kamu harcamalarında ciddi kısıntıya gidilmiştir. Bütün bunların bileşik etkisi ile 2001 yılında ekonomi yüzde 5.7 ölçeğinde daralmıştır. 2009 krizi ise, gelişmiş ülkelerde 2008 yılının Mayıs ayında konut kredileri geri ödemesindeki sorunlar nedeniyle başlamış ve 2009 a da yayılmış ve yaygınlaşmıştır. 2000 li yılların ikinci yarısında başlayan ABD ve İngiltere’nin bankacılık sektöründe kredi geri ödeme kabiliyeti düşük kişilere yönelik konut ve tüketici kredilerini genişletme politikaları, 2008 yılından başlayarak, bu borç ödeme kabiliyeti düşük kişilerin konut ve diğer tüketici kredilerini geri ödeyememesine yol açmıştır. Bu durum süratle yaygınlaşmış ve ABD ve İngiliz Bankalarının ülke dışından sağladıkları kredileri ödeyememelerine de neden olmuştur. Bu gelişme zincirleme reaksiyon sonucunda dünya bankacılık sektörünü ve borsalarını krize düşürmüştür. Bu süreçle başlayan ekonomik kriz henüz tümden son bulmamış, artçı dalgaları İzlanda, İrlanda, Portekiz, Yunanistan’ı krize sürüklemiş ve İspanya için de ciddi endişelerin doğmasına neden olmuştur. Bu kriz ve Türkiye’deki gelişimi hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler, bu sitede daha önce yayınlanmış bulunan www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=118 “2009 yılında Türkiye Ekonomisi Ne Kadar Küçüldü?” başlıklı yazıya bakabilirler. Yine bu sitede yer alan “Dünya Ekonomisindeki Son Gelişmeler ve Türkiye” ve “Avrupa Birliği’nin Baş Ağrıtanları ve Türkiye” başlıklı yazılarda Dünya’daki ekonomik krizin 2000 li yıllarda nasıl oluşmaya başladığına ve Türkiye’yi nasıl etkileyebileceğine ilişkin ayrıntılı verilere dayalı değerlendirmeler bulabilirler.

Tablo 1
2001-2010 döneminde GSYİH da yer alan gelişmeler

 

Yıllar

Sabit
Fiyatlarla
%
Güncel
Fiyatlarla
Milyon TL
Milyon
Dolar
olarak
Dünya
GSYİH
Artışı %
Avrupa
Birliği
Artışı %
GYÜ.
Artışı
%

1998



2,56
2,96
2,47

1999
-3.4
104,596
247.544
3,49
3,03
3,15

2000
6.8
166.658
265.384
4,77
3,87
5,82

2001
-5,7
240.224
196.736
2,29
2,09
3,76

2002
6,2
350.476
230.494
2,89
1,40
4,78

2003
5,3
454.781
304.901
3,62
1,56
6,25

2004
9,4
559.033
390.387
4,93
2,69
7,54

2005
8,4
648.932
481.497
4,55
2,16
7,27

2006
6,9
758.391
526.429
5,21
3,46
8,21

2007
4,7
843.178
648.625
5,34
3,19
8.73

2008
0,7
950.534
742.094
2,83
0,76
6,01

2009
-4,8
952.559
616.703
-0,58
-4,10
2,51

2010
8,9
1.105.101
735.828
4,77
1,65
7,07

2001-2010
Birikimli
Artış %
 

 

46,1

 

 

663,1

 

 

277,3

 

 

42,0

 

 

15,7

 

 

82,4

Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, Hazine Müsteşarlığı ve IMF veri tabanları ile o verilerden yapılan hesaplamalar. Continue reading ‘2001-2010 Dönemi Ekonomik Gelişmeler ve Dışa Bağımlılık’