Archive for the 'Hukuk' Category

Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?

İnternet ortamında yer alan bilgilerde, TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasında, şu hususlara değindiği belirtilmektedir: “(Yeni anayasa) Anayasanın gözlerde büyütülmesi çok yanlıştır. Anayasayı toplumla kaynaşarak yapacaksınız. 1982 Anayasası’nı hazırlayan heyette Şener Akyol da vardı. Kendisine, ‘Müslüman bir ülkedeyiz, neden anayasa Allah ismi ile başlamadı?’ diye sordum. O da ‘Biz Allah ile başlattık ama konsey kaldırdı’ dedi… Mevcut anayasanın herhangi (bir) yerinde Allah lafzı yok ama 1982 ve 1961 anayasaları dindar anayasalardandır. Neden? Diyanet İşleri Başkanı idare içinde vardır. Dini bayram, resmi bayramdır. Din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar bir anayasadır… Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazım. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız.[1]

TBMM Başkanı’nın bu açıklamasına yoğun tepki verilmesi üzerine, Başkan, TBMM sitesine 26 Nisan 2016 günü yazılı bir açıklama yayınlamıştır. Bu açıklamada Başkan şu hususlara yer vermiştir;

“İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Yeni Anayasa, Yeni Türkiye’ konulu sempozyuma katılıp yeni anayasaya ilişkin şahsi düşüncelerimi ifade ettim.

Konuşmamın bütününde 1937 yılında anayasaya kelime olarak derç edilen laikliğin tanımının yapılması gerektiğine vurgu yaptım.

Bu kavram siyasi hayatımızda ve yargısal uygulamalarda bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükleri sınırlayıcı, yok edici bir araç olarak kullanılmıştır ve ciddi mağduriyetlere yol açmıştır. Bu haksızlıkların en temel sebebi laiklik kavramının tanımının yapılmamış olmasıdır.

Mevcut anayasamızda Türkiye’nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmekte ancak laikliğin tanımı yapılmadığından, din ve vicdan hürriyeti kavramları da tartışmaların ortasında yer almaktadır.

Yersiz, lüzumsuz ve halkı kamplaştırıcı tartışmaların önüne geçmek için, laiklik kavramı, kötü niyetli yorumlara yol açmayacak şekilde, açık ve net bir biçimde tarif edilmeli, istismar edilmesinin önüne geçilmelidir. Esasında; laiklik her türlü din ve inanç mensuplarının ibadetlerini özgürce icra etmelerini, dini kanaatlerini açıklayıp bu doğrultuda hayatlarını tanzim etmelerini güvence altına alır. Bu bakımdan laiklik, özgürlük ve toplumsal barış ilkesidir.

‘Anayasanın dindar olması’ beyanımdaki kastım; hiçbir ayrım yapmaksızın din ve vicdan özgürlüğünün anayasamızın lafzi ve ruhu ile güvence altına alınmasını sağlamayı temenni etmektir. Laikliğin farklı inanç gruplarına sağladığı hürriyetlerin mevzuatta yer bulması, devlet ve milleti karşı karşıya getirmeyen bir laikliğin tarifi ve tatbikatı yeni anayasada olmalıdır.

Konuşmamın bu şekilde anlaşılması, aklın, mantığın ve sağduyunun gereğidir. Farklı değerlendirmelere konu yapılmasının ise masum bir tavır olmayacağı açıktır.

Milli mücadelenin en mühim kazancı olan Cumhuriyetimizin ilanihaye yaşayacağı inancı içinde kamuoyuna duyurulur.[2]

TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ın basın açıklaması, bana göre, İstanbul Üniversitesi Yerleşkesinde, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nce düzenlenen “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” başlıklı konferansta yaptığı konuşmasındaki düşüncelerine açıklık getirmekten çok, tevil etme (sözü çevirme, söze ayrı mânâ vermeye kalkışma[3])çabasıdır.

Bu yazıda, TBMM Başkanının konferansta dile getirdiklerinden ve sonra yaptığı açıklamadan hareketle, lâiklik ilkesinin Anayasa’dan çıkarılmasının ülkemiz bireylerine, toplumumuza ve devlete getireceği maliyetleri ve boyutlarını incelemek istiyorum.

TBMM Başkanı, katıldığı konferansa üç nedenle davet edilmiş olmalı diye düşünüyorum. Birincisi Türkiye’nin politik gündeminin ön sırasında başkanlık sistemini de içerecek bir anayasa değişikliği ısrarla tutulmaktadır, ikincisi bu değişikliğe yönelik olarak TBMM’de yoğun bir görüşme trafiği yaşanmakta ve üçüncüsü de Başkan bu çalışmaların sağlıklı bir biçimde yürütülmesi görevini taşıyan kişi konumunda olmasıdır. Diğer taraftan konferansın konusu “Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa” olarak belirlenmiş ve açıklanmıştır. Dolayısı ile konferansta oluşturulması düşünülen Yeni Türkiye’nin nasıl bir Türkiye olacağı ve bu Yeni Türkiye’nin nasıl bir Yeni Anayasa ile dönüştürüleceğinin konuşulacağı başlangıçtan bellidir. TBMM Başkanı’nın içeriği bu şekilde belirlenmiş bir konferansa, bana göre, konumu ve görevi gereği katılmaması gerekirdi. Zira Anayasa’nın Başkanlık Divanı başlıklı 94 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrası şu hükmü içermektedir; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkanvekilleri, üyesi bulundukları siyasî partinin veya parti grubunun Meclis içinde veya dışındaki faaliyetlerine; görevlerinin gereği olan haller dışında, Meclis tartışmalarına katılamazlar; Başkan ve oturumu yöneten Başkanvekili oy kullanamazlar.” Bu fıkradan da açıkça görüldüğü üzere, TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri üyesi bulundukları partinin veya parti grubunun Meclis içindeki ve dışındaki toplantılarına “görevlerinin gereği olan haller dışında” katılamadıkları gibi, TBMM de görüşülen konulara ilişkin tartışmalara katılamayacakları gibi oylamalarda da oy kullanamazlar. Anayasa TBMM Başkan ve vekillerine niçin böyle bir kısıtlama ve sorumluluk yüklemiştir sorusunun yanıtı ise, tartışılan konularda görüşlerini sözel veya oyla belirterek “taraf konumuna gelerek” TBMM oturumlarını yönetmede tarafsızlıklarını yitirmiş konuma düşmeden görevlerini yapabilmelerini güven altına almaktır. Başkan’ın katıldığı konferansın teması TBMM de çalışmaları süren ve bu çalışmalar tamamlandığında Komisyonda ve Genel Kurul’da görüşülüp onaya sunulacak olan Anayasa değişikliklerini de içermektedir. Anayasa’nın 94 üncü maddesi gereği olarak, Partisinin Anayasa değişikliği çalışmalarına bile katılmaması gereken ve o çalışmalar tamamlanıp TBMM de görüşmeye başlandığında görüş açıklama ve oy kullanma hakkı olmayan Başkan, katıldığı konferansta görüşlerini açıklayarak tarafını belirtmiş ve kendi konumunu tartışmalı duruma getirmiştir. O nedenle Anayasa değişikliği, TBMM Genel Kurulu’na geldiğinde, Başkan, Genel Kurul’daki bu görüşmeleri yönetmek isterse, muhalefet partileri haklı olarak buna karşı çıkacaklar ve Başkan yönetmekte ısrar ederse, görüşülüp kabul edilecek metni Anayasa Mahkemesine götürecek muhalefet partileri dilekçelerine, Başkan’ın Anayasa’nın 94 üncü maddesine aykırı davrandığı görüşüne de yer verebileceklerdir. Başkan’ın, ben o toplantıda kişisel görüşlerimi açıklamıştım, savını Mahkemenin nasıl değerlendireceğine ilişkin bir görüş belirtebilmem olası değildir. Konu o aşamaya geldiğinde Mahkemenin görüşünü hep birlikte öğrenebileceğiz. Başkan’ın katıldığı konferanstaki söylemleri, TBMM’de dokunmazlıkların kaldırılmasına ilişkin yasanın görüşülmesi sırasında Ana Muhalefet Partisi milletvekilince tartışma konusu edilmiştir[4].

Katılmasının uygun olmayacağını düşündüğüm o konferansa katılan ve söz konusu görüşlerini dile getiren Başkan, aslında bu görüşler kendisince değil de başka katılımcılar tarafından ileri sürüldüğünde, onları bu görüşleri tartışamayacaklarını, zira bu görüşlerin Anayasa’nın değiştirilmesi önerilemeyecek temel ilkeleri olduğunu anımsatması gerekirdi. Başkan’ın, önerilen bu görüşlerin, Anayasa’nın “Değiştirilemeyecek hükümler” bölüm başlığını taşıyan 4 üncü maddesinde tanımlanan ve “Cumhuriyetin nitelikleri” bölüm başlığı altındaki 2 inci maddesine ve ayrıca, Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” bölüm başlığı altındaki 24 üncü maddesinin son fıkrasında belirtilen “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanmaz” hükümlerine aykırı olduğu konusunda katılımcıları uyarması gerekirdi. Anayasa’nın İkinci Maddesi şu hükmü içermektedir; Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” Zira TBMM Başkanı, milletvekili seçildikten sonra Anayasa’nın 81 inci maddesinde metni yer alan andı içerek lâiklik ilkesi de dahil Anayasa’ya sadık kalma yükümlülüğünü kabul etmiştir.

Başkan’ın konumuna ilişkin bu gözlemlerde bulunduktan sonra şimdi de belirttiği görüşler konusunda düşüncelerimi açıklamaya başlayabilirim.

Başkan’ın konferansta dile getirdiği 1961 ve 1982 anayasalarının dindar anayasalar olduğu görüşüne katılmam söz konusu değil, zira bu yorumunu dayandırdığı maddeler, lâiklik anlayışının gereği olarak devletin idari ve hukuki yapısı ile yasalarının din temeline dayanamayacağını ve ayrıca din ve vicdan özgürlüğünü güven altına alan düzenlemeleri içermektedir. Anayasa’nın 24 üncü maddesinde yer alan “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” hükmü, bu hükmün olmadığı dönemlerde Diyanet İşleri Başkanlığı dışında izinsiz Kur’an kursları açan kimselerin bu konuda yetersizliklerinin ve hatta zararlı uygulamalarının ortaya çıkması nedeni ile Anayasa’ya konulmuştur. Başkan’ın açıkladığı gibi, Anayasa’da din derslerinin zorunlu olması gibi bir durum da söz konusu değildir. Zira, 24 üncü maddede öngörülen zorunlu ders din dersi değil, din kültürü ve ahlâk dersidir. Eğer bu dersler din dersi gibi işleniyorsa, bu İdare’nin Anayasa’yı ihlal eden bir hatasıdır. Bu hata Anayasayı dindar anayasa olarak yorumlama fırsatı vermez.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın idare içinde yer alması da Anayasa’yı din temelli bir Anayasa yapmaz. Zira Anayasa’nın, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili, 136 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir; “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Görüldüğü üzere, Anayasa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lâiklik ilkesi doğrultusunda ve bütün siyasi düşüncelerin dışında kalarak milletin dayanışma ve bütünleşmesini sağlayacak şekilde çalışmasını öngörmüştür. Bunun anlamı toplumdaki tüm bireylerin inanış yelpazesindeki konumlarına saygı duyularak, bireylerin inançları temelinde bir çatışma ortamına girmemelerini sağlamaktır. Zira Anayasa’yı hazırlayanların bu sözcükleri seçerken, insanlık tarihi boyunca en fazla kan dökülen çatışmaların inaç farklılıklarının devlet politikası haline getirilmesinden kaynaklandığını akıllarında tutmuş olmalılar. Zira Avrupa toplumları, “aynı din içindeki” inanç temelli iktidar, güç ve varlık paylaşım çatışmalarının ve kendisi gibi inanmayanlara engizisyon uygulamaları ile zulüm yapılmasının toplumlarda uzlaşma ve barış yerine, şiddeti giderek artan savaşlar serisine yol açtığını görmüşlerdir. Ödenen çok yüksek bedel sonrasında Avrupa ülkeleri, toplumsal barışın ancak ve sadece devletin idari, hukuksal ve eğitim yapılanmasını lâiklik temeline dayanması durumunda sağlanabileceğini anlamış ve bu yapılanmaya geçme kararı almışlardır. İslâm tarihi incelendiğinde ve günümüzde İslâm coğrafyasında yaşanmakta olanlar yansız bir gözle değerlendirildiğinde, İslâm inancının mezheplere ve her bir mezhep içinde tarikatlara ayrışmasının inancın siyasallaşmasına yol açtığı ve bu durumun da doğal olarak iktidar, güç ve kaynak paylaşım kavgalarına neden olduğu ve çok büyük can bedeli ödenen savaşlara yol açtığı kolaylıkla görülecektir.

Hıristiyanların kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısı ile İslâm dünyasının kendi din içi savaşlarında ölenlerin sayısının, tarih boyunca İslâm ve Hıristiyan devletleri arasındaki savaşlarda ölenlerden çok daha fazla olduğunu tahmin ediyorum. Hıristiyan toplumların çok yüksek insan bedeli ödeyerek öğrenip yaşama geçirdiği lâiklik ilkesini, üzülerek belirtmek gerekir ki İslâm toplumları, halen dahi lâik bir devlet idaresi, hukuksal yapı ve eğitim yapılanması ile akan kanları durdurarak birer refah toplumuna ulaşacaklarını anlamamakta ve inatla direnmeye devam ediyorlar. Bunun tek istisnası, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve lâik yapıya kavuşturan kuşak ile onların bu eserine bilinçle sahip çıkma kararlılığını sürdüren kuşaklardır. Türkiye’de de Cumhuriyet’in kurulduğu günden beri demokratik, lâik ve sosyal hukuk devletinin tüm topluma ve bireylerine kazandırdıklarını görmemekte ve anlamamakta direnen insanlarımız ve siyasi yapılanmalarımız olagelmiştir. Bu anlayışta olanların en büyük iki yanılgıları, İslâm coğrafyasında yaşanan İslâmı farklı anlayanlar arasındaki savaşlarla kendi inanç tarzlarını İslâmı farklı anlayıp farklı yorumlayanlara zorla kabul ettirerek barış ve huzur sağlayabileceklerine ve Cumhuriyet dönemi devrimlerinin Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinden ithal edilmiş olduğuna inanmalarıdır. Bu ikinci yanılgı konusunda çok değerli bilgiler içeren çalışmalar yapmış olan ülkemizin değerli araştırmacılarından Cengiz Özakıncı’nın “Atatürk Devrimleri Batı’ya Değil Türk Tarihine Dayanır”[5] başlığı ile özetini yayınladığı makalesi ile “Dil ve Din”, “İblisin Kıblesi” ve “İslâmda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü-827-1107” isimli kitaplarının okunmasının fayda sağlayacağını düşünüyorum. Aynı şekilde TBMM’nin padişah saltanatın yıkılması ve millet saltanatının başlaması konusunda karar verdiği 1 Kasım 1922 günü TBMM’de Atatürk’ün yaptığı konuşmanın da okunmasında büyük fayda görmekteyim[6]. Bu konuşmasında Atatürk, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yönetim gücünü ele geçirmek için yapılan siyasi mücadele ve çatışmaların tarihini anlatmaktadır. Konuşma içeriğinden din ve devlet işlerinin aynı elde toplanmasının İslâm devletlerinde ve toplumlarında hangi sorunların yaşandığı açıkça görülmektedir.

TBMM Başkanı konuşmasında, “Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur.” saptaması üzerinde de kısaca durmak istiyorum. Başkan veya danışmanları bu düşünceyi açıklamadan önce arama motorlarında birkaç dakika sorgulama yapsalardı, karşılarında “propelsteps-worldpress.com” adresinde dünyadaki lâik olan ve olmayan devletlerin listesini ve haritasını içeren site çıkabilirdi. Bu sitede yayınlanan haritaya Harita 1 de yer veriyorum. Continue reading ‘Anayasa’dan Laiklik İlkesinin Çıkarılmasının Bedelini Kimler Öder?’

Cumhuriyet Kazanımlarına Sahip Çıkmamanın Sonuçları III

(KHK İle Devlet Yönetmek)

Hükümet, 2011 genel seçimlerinden kısa süre önce, TBMM’den 6 Nisan 2011 tarihinde çıkardığı 6223 sayılı yasa ile kamu
hizmetlerinde yeniden düzenlemeler yapmak üzere Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi almıştır. Hükümet’in, bu yetki kanununa dayanarak çıkardığı her bir KHK, siyaset sahnesinde, yazılı ve görsel basın ile toplumda değişen dozda tepkiler alagelmektedir. Ancak bu tepki ve tartışmalar, yeni düzenlemelerin getirip-götürdüklerine odaklanmakla sınırlı kalmaktadır. Elbette bu düzenlemelerin içeriği, mutlaka yoğun olarak tartışılmalı, endişeler ve eleştiriler yüksek sesle dile getirilmeli, gerekiyorsa Anayasa Mahkemesinde dava
bile açılmalıdır. Ancak bunun yanında sorunun temeline de mutlaka inilmelidir. Zira sorunun temeline inilmez ise, sonuç getirmeyen tartışmalar her çıkarılan yetki kanunları ve onlara dayanılarak çıkarılacak KHKlar ile yeniden yaşanacaktır. Anayasa Mahkemesince iptal edilen yetki kanunları veya KHK’ların yeniden aynen veya küçük değişikliklerle çıkarılması ile sürüp gidecektir. Bugüne değin bu durum birçok kez yaşandı. Şu güne değin, sorunun temeline ilişkin yeterli tartışma yapılmadığını gözlemlediğim için bu yazıda o görevi ben bir ölçüde yerine getirmeye çalışacağım.

Ülke yönetimleri, bazı sıra dışı dönemler yaşandığında, zaman kaybetmeksizin, ülke ve yurttaşların çıkarlarını korumak için bazı acil kararlar almak durumunda kalabilirler. Bu kararların bir kanun tasarısı olarak meclislerde görüşülüp yasaya dönüştürülmesi için yeterli zaman bile olmayabilir, işte bu gibi durumlarda, meclisler sonunda kendi onayına sunulmak koşuluyla hükümetlere yasa gücünde kararlar alma yetkisini
geçici olarak verebilirler. Bu sıra dışı durumlara savaş hali dışında örnek vermek gerekirse, 1929 ekonomik bunalımı ve Japonya’nın yaşadığı 9.9 ölçeğindeki deprem ile birlikte yaşanan nükleer felaket ve benzerleri sayılabilir. Bu durumlarda da mutlaka yasa gücünde karar almak zorunluluğu da şart olmayabilir. Zira geçmişte yaşanan benzeri olaylar nedeni ile hukuk sistemi öyle araç ve yetkilerle donatılmıştır ki benzeri sıra dışı durum yaşandığında mevcut kurallar sorunları aşmaya yeterli olurlar.

İşte böyle durumlara yanıt verme gereksinimini ülke tarihimizin ilk anayasası olan 1876 Kanun-i Esasi’ye ile karşılanmıştır. Anılan yasanın 36 ıncı maddesi şu hükmü içermektedir.

“Madde 36 – Meclisi Umumî mün’akit olmadığı zamanlarda Devleti bir muhataradan veya emniyeti umumiyeyi haleden vikaye için bir zarureti mübreme zuhur ettiği ve bu bapta vaz’ına lüzûm görülecek kanunun müzakeresi için Meclisin celp ve cem’ine vakit müsait olmadığı halde Kanunu Esasî ahkâmına mugayir olmamak üzere Heyeti Vükelâ tarafından verilen kararlar, Heyeti Mebusanın içtimaile verilecek karara kadar
ba iradei seniye, muvakkaten kanun hüküm ve kuvvetindedir.”

Bu maddenin koyduğu ilkeler güncel dilimizde şöyle özetlenebilir; Meclislerin toplantı halinde bulunmadığı zamanlarda Devlet öyle tehlikeli durum veya güvenlik bakımından öyle acil durumlarla karşılaşabilir ki, bu durumların gerektirdiği yasaları görüşmek ve çıkarabilmek için Meclisleri toplamaya zaman bile olmayabilir, bu durumlarda Bakanlar Kurulu Anayasa’ya aykırı olmamak üzere kararlar alabilir ve bu kararlar geçici kanun hükmündedir. Dikkat edilirse, 1876 anayasası, Bakanlar Kuruluna bu yetkiyi sadece, Meclisin tatil olduğu ve toplanmasının beklenemeyeceği çok acil durumlar için tanımıştır.

1876 Anayasası ile hukuk sistemimize giren KHK benzeri kurum, İttihat ve Terakki Hükümetlerince çok yoğun bir şekilde ve anayasanın öngörmediği şekilde kullanılmıştır. Bir anlamda bu kullanımlar, yetkinin kötüye kullanılması sonucunu doğurmuştur. Enver Paşa’ya ait olduğu söylenen, “yok kanun, yap kanun” söylemi de geçici kanun yapma uygulamasının anlamlı bir özetini oluşturmuştur.

Osmanlı döneminde çıkarılan bu geçici kanunlardan birkaçı Cumhuriyet döneminde bile uzun süre yürürlükte kalmıştır. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, 8 Ekim 1914 tarihinde askerler ile ordunun kullandığı hayvanların beslenmesine ilişkin kuralları düzenlemek üzere çıkarılan “Tayinat ve Yem Geçici Kanunu”, ancak, 24 Mayıs 2007 tarihinde çıkarılan “Türk Silahlı Kuvvetler Beslenme Kanunu” ile yürürlükten
kaldırılabilmiştir. Birinci Dünya Savaşı ortamında “Geçici olmak üzere” Bakanlar Kurulunca çıkarılan bir yasa 93 yıl süre ile yürürlükte kalmıştır. Continue reading ‘Cumhuriyet Kazanımlarına Sahip Çıkmamanın Sonuçları III’