Archive for the 'Denemeler' Category

Korku

Bürokrasiden emekli olduğum 1992 yılı başından bu yana fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum. Emeklilik dönemimin başlangıcından başlayarak yazmayı seçmemin temel nedeni, öğrenme sürecimi hızlandırmak olduğu kadar, öğrendiklerim belirli düzeye ulaşınca onları toplumla paylaşma arzusu idi ve o günden bugüne aynı anlayışla okuyup-yazmayı sürdürüyorum. Kendi sitemi kurup sayfa ve kelime sınırı baskısı yaşamadan özgürce yazmaya başladığım 2007 başından bu yana çeşitli ilgi alanlarımın yanına, deneme türünde yazmaya çalıştıklarımdan da ara sıra siteye örnekler koyma başladım. Şimdiye kadar sizlere deneme denemesi olarak sunduğum yazılarım şunlar oldu; “Çocuk İstismarı”, “Bir Çocuğa Yaşam Vermek”, “Yaratma Yeteneği ve Cesareti”, “2011 Yılında Babil’den Bile Geride Olmak”, “Vicdan” ve “Sabır”. Görüldüğü üzere deneme çalışmalarımın tümü insana ve insanca duygulara yönelik oldu. Bu kez de sizlere yine insana özgü değişik bir duygudan söz edeceğim, “Korku”. Bu kez “korku” üzerine yazmayı seçmemin nedeni, ülkemiz kadınlarının bir bölümü mevcut eşleri veya ayrıldıkları eşleri tarafından öldürülme, yaralanma veya dövülme korkusu altında yaşıyor, anne ve babalar çocuklarım gösteri ve yürüyüşlere katıldığında yaralı olarak mı eve dönecek yoksa tutuklandı mı veya öldü mü haberi gelecek korkusu altında uykusuz kalıyorlar, yine anneler ve babalar çocukları kaçırılacaklar mı korkusunu yaşıyor, insanların bir kısmı telefonlarım dinleniyor mu endişesi içinde huzursuzca telefonları ellerine alıyor, adalet kurumlarına işi düşenler adil bir yargılama söz konusu olacak mı endişesi içinde hakkını bile aramaktan korkar durumda ve kamuda veya özel kesimde çalışanlar şu veya bu nedenle işimden olacak mıyım veya yerim değiştirilecek mi endişesi içinde evinden çıkıp işine gidiyor. İşin daha da kötüsü, bu korkular her geçen yıl azalmıyor, artıyor. Bu korku ve endişelere sizler de başka korkuları ekleyebilirsiniz. Umarım yazdıklarım korkularınızı çoğaltmaz, azaltır.

Korku, insana genetik olarak atalarından mı geçmekte, yoksa doğumdan sonra doğrudan yaşanarak mı öğrenilmekte tam karar verebilmiş değilim. Bu boyutu tartışmayı, konunun uzmanları psikologlara bırakmak daha uygun olacak diye düşünüyorum. Bu konuda benim ağır basan eğilimim ise, doğumdan sonra korkunun adım adım öğrenildiği yönünde, o nedenle de yazımı bu anlayışıma dayandıracağım.

“Korku” sözcüğü için Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı “Türkçe Sözlük” şu tanımlamaları vermiş; “1. Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında uyanan kaygı duygusu, 2. Kaygı, üzüntü, 4. (psikoloji) Gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan coşku, beniz sararması, ağız kuruması, kalp ve solunum hızlanması gibi belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygu.[1]

Korku sözcüğünün İngilizce dilindeki karşılığı “fear” için Webster’s New International Dictionary of the English Language sözlüğü şu tanımları içeriyor; “1.Painful emotion marked by alarm, extreme awe, or anticipation of danger; agitation or revoltion caused by forebodings, fright, dread; disquiet; also, an instance or manifestation of this feeling, 2. State or habit of fearing (something) or of being fearful; anxious concern; solititude, as to live in fear of one’s enemies; to set out on a journey  in fear and trembling.[2]” İngilizce bu tanımı dilimize şu şekilde çevirebiliriz; “1. Alarm, aşırı korku veya tehlike beklentisinin neden olduğu sancılı duygu; içe doğan dehşet ve ürkme duygusunun yol açtığı kaygı veya sarsıntı; endişe; bu duyguların sergilenmesi veya açığa vurulması, 2. Bir şeyden korkma durumu veya alışkanlığı; veya korku içinde olmak; huzursuz olmak; düşmanlarının korkusu ile yaşamak veya yalnız olmak; korku ve endişe içinde titreme içinde olmak.”

Kendi dilimizde ve İngilizce dilinde yapılmış tanımlamalar “korku” sözcüğünün yüklendiği anlamlar konusunda oldukça kapsamlı bir yelpaze sunmaktadır. Ortak noktaların çokluğu yanında, bazı farklar da var. Türkçe tanımlama korkunun tehlike boyutunu öne çıkarırken, İngilizce tanımların içine düşman kavramı yanında yalnızlık duygusu da eklenmiş. Bu sözlük tanımlamalarının bana göre bazı önemli noksanları var. O noksanlara değinmeden önce, Korku sözcüğü için sözlüklerin verdiği tanımlamalar yanında tarihsel süreçte bu sözcük üzerine gözlem yapıp, düşünüp oluşan görüşlerini özlü deyişlere çevirmiş olanların söylemlerine de göz atarsak, korku duygusu için daha kapsamlı bir algı ve düşünce oluşturabiliriz diye düşünüyorum.

Antik çağ Yunan düşünürü ve içinde “Zincire Vurulmuş Prometheus”un da bulunduğu birçok oyunun yazarı olan Aeschylus (M.Ö. 525-456), korku duygusunun belirli koşullarda insana yarar sağlayacağını şu dizelerle dile getirmiştir (dizelerdeki şiirsellik noksanı, Türkçe çevirisini bulamadığım için, kendi çevirimin sonucudur, hoş görünüze sığınırım);

“Korkunun yararlı olduğu anlar da vardır,

Yeter ki, gözetiminden kaçmasın,

Denetleyen vicdanın,

Sancıdan, elbet kazanılacak erdem ve bilgelik de olacaktır.[3]Continue reading ‘Korku’

Sabır

Son günlerde ülkemizde yer alan tartışmalarda “sabır” sözcüğü sıkça söylenmekte. Ben de deneme çalışmalarım içinde bu konuda bazı satırlar yazmaya çalışmıştım. Sanırım, yayınlanma zamanı geldi.

Günlük konuşmalarımızda zaman zaman kendimize ve başkalarına sabırlı olmayı öneririz ve karşılaştığımız sorunlar karşısında, biz sabrımızı veya sabrımız bizi tartar ve sınar. Ancak, yaşamımızda çok önemli bir yeri olan sabır sözcüğünün içeriğini yeterince doldurabildik mi, niçin ve nasıl sabretmemiz gerektiğinin sağlıklı analizini yapabildik mi, sabırsızlıkların bedellerini yansız bir gözle değerlendirebildik mi? Bu sualler, her bireyin ayrı ayrı ve toplum olarak hep birlikte yanıtlamamız gereken sorular! İnsanlığın, hemen her konuda olduğu gibi, sabırla ilgili bu sorulara da daima yanıt araya geldiğini biliyoruz. Yanıt arayışı, diğer konularda olduğu gibi sabır konusunda da devam edecek. Ben de kendi arayışımda şu ana kadar elde ettiğim bazı yanıtları sizlerle paylaşmak istedim.

Bir sözlüğümüz, sabrı şöyle tanımlamaktadır; “Acı, yoksulluk, haksızlık gibi üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi”[1], bir diğeri ise; “dayanan, acelesiz bekleyen, dişini sıkan”[2] olarak açıklamaktadır. Bu sözcüğün İngilizce karşılığı olan “patience” ise şu şekilde tanımlanmıştır; “sancı, tahrik ve benzeri durumlarda sakin ve yakınmadan dayanma.”[3] Dilimizdeki ve yabancı dildeki tanımlar bir birine çok yakın. Tüm bu tanımlar, sabır sözcüğüne hareketsiz, eylemsiz ve tevekkül içinde başına gelene rıza gösteren bir bekleme anlayışı yüklemiştir. Buna karşılık kutsal kitaplar ise, “ruhunuzu sabırla kazanacaksınız.” diyor.  Sözlükler, sabra eylemsiz bir bekleyiş yüklerken, kutsal kitaplar, onu çaba boyutuna çekiyor, aksi halde ruh sadece beklenerek nasıl kazanılır.

Sabır, bence, hareketsiz bir sonuca katlanma bekleyişi olmadığı gibi, karşılaştığımız olaylar karşısında sergileyeceğimiz olgun bir tavırdan da ibaret değildir, o, yaşam boyu yürüyeceğimiz bir yolun adıdır. Bu erdeme ve bilgeliğe giden arayış yolunun adıdır. Bu yol, inişleri, çıkışları, sorgulamaları ve zaman zaman da yol ayırımları olan bir güzergâhtır. Bir başka açıdan bakarsak, sabır belki de, erdem ve bilgelik yolunu adım adım aydınlatan öğretmenin adı! Bu ikinci tanımlamaya da birincisi kadar kendimi yakın hissediyorum. Zira, yaşam yolumuzda her attığımız adım teker teker aydınlanmıyor mu? Acele etsek bile bir kaç adım sonrasını gözlerimizle ve usumuzla görebiliyor muyuz? Tahminde bulunsak bile, bu, o noktayı net olarak görebilmek değildir çoğu kez.

İnsanlık sabrı yaşayarak, onu öğrenerek, ona sözlüklerin belirttiğinin çok ötesinde ancak gerçek tanımına yaklaşan anlamlar yükleyen özdeyişleri üretmiştir. Şimdi deneyim imbiğinin bu ürünlerinden bazılarına kısaca göz atalım. İngiliz filozofu Bertrand Russel(1872-1970) şöyle diyor; “Dersten sıkılan bir çocuğu cezalandırmak, dersi ilgi çekici yapmaktan daha kolaydır.” Bu ifadede sabır sözcüğü geçmese de tümüyle sabrın aktif boyutu ile ilgili bir gözlemdir. Öğretmenler, dersi çocuklar için ilginç kılacak yöntemleri bulmak üzere devamlı bir çalışma ve arayış içinde olmak erdemini sergilemelidirler mesajını vermektedir. Bu tür bir hazırlık ve uğraş da sabırlı olmayı gerektirmiyor mu?

İngiliz devlet adamı ve yazar Edmund Burke(1729-1797) ise deneyimlerinden çıkardığı anlayışı şu sözlerle ifade ediyor; “Sabrımız, bize fiziki gücümüzden daha fazlasını kazandıracaktır.” Bu gözlem de sabrın pasif bir bekleyiş olmadığını çok net bir biçimde vurguluyor. Fiziki güç kullanma zorunda kaldığımızda bile akılcı olup, güç yerine akıl birikiminin verdiği olanakların hizmetinden yararlanmayı öneriyor. Burke’ın bu akılcı saptamasını, kendi özdeyişimiz de çok güzel ifade etmiştir; “Öfke ile kalkan, zararla oturur.” Kutsal kitaplarda da bunu yansıtan güzel bir anlatış var; “Öfkenizin üzerine güneş batmasın.” bu ifade sadece sabrı değil onun ötesinde bağışlayabilme olgunluğunu da öneriyor. İnsanlık, öfkeye yönelik bu anlayışa ulaşabilmek için tarih boyunca, birçok ağır bedel ödemedi mi? Continue reading ‘Sabır’

Vicdan

Bu, günlük yaşamamızda oldukça sık kullandığımız bir sözcük. Vicdanım el vermiyor! Hiç mi vicdanın yok? Vicdanımın sesini dinledim! Vicdan azabı çekmek ve benzerleri… Bu bir kaç örneğin de ifade ettiği üzere, vicdanımız; içinde zaman zaman fırtınaların koptuğu, tüm duyularını üzerimizden ayırmayan, aklı, gözü ve kulağı her an üzerimizde olan, her gün karşısında sınava girdiğimiz, hesap verdiğimiz ve tatmin etmediğimiz sürece peşimizi bırakmayan gerçek öz benliğimiz değil mi aslında? Belki de!

Çinli düşünür Konfiçyüs(M.Ö. 551-479), şu deyişi ile vicdanlarımıza her an vermemiz gereken hesabın kapsamını çok net açıklamıyor mu? “Her gün kendimi üç konuda sorgularım; başkaları adına yaptıklarımda elimden gelenin en iyisini yapabildim mi? Dostlarımla ilişkilerimde söylediğim sözlerle güvenlerini yitirecek bir şey dile getirdim mi? Kendime uygulamadığım bir şeyi diğer insanlara yaptım mı?”[1] İnsan kimliğimizi koruyabilmek için hepimizin bu üç soruyu her zaman kendimize sormamız gerekmiyor mu? Özellikle, kamu yönetiminde siyasetçi ve bürokrat olarak “başkaları” yani ulus adına yapılanlar için en iyisi yapılabildi mi? Adaletle hizmet sunulabildi mi? Halkın ödediği vergiler halkın yararına ve doğru olarak harcandı mı? Yönetilenlere sevgi ve saygı sunulabildi mi? Dostlarla ilişkilerimizde güveni koruma yükümlülüğünü her an hatırlıyor muyuz? Gerçek dostluklar kolay kazanılıyor mu? Başkalarına, dost dediklerimize zaman zaman yaptıklarımızın kaçının kendimize uygulanmasına hazırız? Günümüzden 2,500 yıl önce her gün kendini sorgulayan Konfiçyüs’ün öğüdünü günümüzde kaç kişi izliyor? Bilinmez.

Roma uygarlığının ünlü düşünürlerinden Publilius Syrus (M.Ö. 1 nci yüzyıl); “Kanun olmadığında bile, vicdan vardı.”diyerek yöneticileri ve bireyleri kendilerine karşı uyarmıyor mu? Kanunların düzenleme yapmadığı, hüküm getirmediği konuların sınırsız özgürlük alanlarımız olmadığını kaçımız kabul edegeldik ve halen kaçımız kabul ediyor? Ancak, bu gerçeği binlerce yılın gerisinden bir düşünür net bir ifade ile yüzümüze vuruveriyor! Yapmayı düşündüğümüz her hangi bir eylemi kendi vicdanımıza kabul ettiremiyorsak en iyisi o işe hiç girişmemek! Zira, başkası sorgulamasa bile, o vıdı vıdıcı vicdanımız peşimizi asla bırakmayacaktır. O sorgulama, onu tatmin edecek şekilde sonuçlanmadığı sürece de yaşadığımız hayatın cehennem azabından farkı mı olacaktır? Tabii, Tanrı bizlere vicdan bağışladı ise! Görüldüğü gibi vicdanın ahlakla ve yasayla doğrudan bir bağlantısı yok, Hermann Hesse’in dediği gibi; “Vicdanın ahlakla, yasayla hiçbir alıp vereceği yoktur; bunlarla alabildiğine korkunç, alabildiğince ölümcül karşıtlıklara düşebilir, ama sınırsız ölçüde güçlüdür vicdan, miskinlikten, bencillikten daha güçlü, kendini beğenmişlikten daha güçlüdür.”[2] O, Tanrı’nın atadığı bir gözetmen her halde ve insan onu, doğuştan beraberinde getiremedi ise, sonradan pek kazanılamıyor galiba.

Ogden Nash’ın bir deyişi tam bu noktaya ışık tutmakta; “Bu yer kürenin üzerinde mutlu olmanın tek bir yolu vardır; o da ya temiz bir vicdana sahip olmak veya hiç vicdanı olmamaktır.” Sanki ona sahip olmamak veya ondan kurtulmak kendi elimizdeymiş gibi.  İnsanın her gün dırdırından bıksa usansa dahi boşanamayacağı tek eşi “vicdan”ı her halde. Boşanmak için başvurabileceğin bir mahkeme de yok. Ne o sana, ne de sen ona “üçten dokuza kadar boş ol” da diyemiyorsunuz! Sözün özü, vicdan sahibi olmamak kendi elimizde değil. Bunun tek istisnası, onu kendi ellerimizle öldürmedi isek. Temiz bir vicdana sahip olmak, o bizim elimizde ve bir yaşam boyu insanın her an kendisine ve başkalarına karşı verdiği savaşın kazanılmasına bağlı. O nedenle de zor iş. Bu arada dost sözcüğü ile ifade edilecek çevrenin öyle çok kapsamlı olmadığını keşfetmenin burukluğunu yaşamak da var. Ancak, ünlü Fransız özdeyişi temiz vicdanın bize sunduğu konforu da tanımlıyor; “Temiz bir vicdan kadar yumuşak bir yastık yoktur.”

Publilius Syrus’un özdeyişine ek bir boyut getirmeyi, ünlü Alman düşünürü Thomas Mann (1875-1955) başarmış; “Vicdanının sesini dinlemek, masum olmaktan da üstündür.” Yapılan bir eylem yasaların önünde suçsuz bulunsa bile, vicdan mahkemesinden de beraat kararı çıkmadıkça, vicdan sahibine huzur yok! Üstelik, yargı organına, yalancı şahit sunarak onun adaletinden kaçmak olası olabiliyor. Ama vicdan denilen yargıcın karşısına bırakın yalancı şahit çıkarmak, ona bir yalan söz söyleyebilmek mümkün mü? Önüne çıkıldığında sanki tüm benlik yalan makinası bağlanmış gibi! Masumiyet kararına insanın kendi vicdanında ulaşabilmesi huzur içinde uyuyabilmenin de, yaşayabilmenin de tek çıkar yolu!

Ünlü düşünür Khalil Gibran güzel bir deyişin sahibi, ancak bir de yanılgısı var gibi; “Vicdan adil fakat güçsüz bir hâkimdir. Güçsüzlüğü, onu kararlarını uygulayabilmekten alıkoyar.” Vicdanın adaleti tartışılmayacak kadar adil, doğru ve kesin. Ancak, hâkim olarak güçsüz olduğunu söylemek biraz zor. Doğrudur, sizi fiziki olarak demir parmaklıkların arkasına koymaz. Ancak, her halde içine aldığı ortam, sanırım, demir parmaklıklara tercih edilebilecek bir mekân da olmasa gerek! Kararlarını uygulayamadığına gelince, onu vicdan azabı içine düşenlere sormamız gerekir. Belli ki, Khalil Gibran, vicdan mahkemesinin ciddi bir oturumuna konuk olmamıştı bu sözü söylediğinde, belki de vicdan mahkemesine çıkacak bir eylemde bulunmamıştı.

Ünlü Yunan trajedi yazarı Euripides (M.Ö. 480-406); “Hayatın tüm yükünü sırtlayan tek bir şey vardır, temiz bir vicdan.” Bana göre, Euripides bu özdeyişinde bir sözcüğü unutmuş, isterseniz onu yeniden söyleyelim: “Hayatın tüm yükünü sırtlayabilen, temiz bir vicdan sahibi olan kişidir.” dese idi, bana göre daha gerçekçi olurdu. Zira, temiz bir vicdan yük taşımaz. Ama, temiz bir vicdan sahibi kişi çok yük taşır. Zira, ona, taşımak istemeyeceği, taşıyamayacağı yükü sırtına vurmak isteyen, kendi bencilliğinin yanında, o kadar çok dostu ve düşmanı vardır ki çevresinde. Kendi egosu olduğu kadar, çevresi ile de boğuşmak kolay bir iş midir ki? Vicdan sadece kendi eylemlerimize karşı bizi denetlemiyor, aynı zamanda başkalarının eylemleri konusunda da bize görev yüklüyor, bir Tibet özdeyişinde ifade edildiği gibi; “Bir insan gün boyu gözlerini kapalı tutarsa, geceleri rahat uyuyamaz.”

Bana göre, “vicdan”, belki de Tanrı’nın kutsal kitaplarında değindiği cennet ve cehennemin iç dünyamızda yaşayan boyutu. Diğer bir deyişle, Tanrı’nın vicdanla donattığı kişi kutsanmış bir kişi. Zira, vicdanla donatılan kişi devamlı kendisini sorgulamakta, doğruyu aramakta, vicdan temizliğine ulaşmaya çalışmakta ve bu süreçte durmak, dinlenmek ve usanmak bilmiyor. Yoruluyor, sıkıntı çekiyor ancak, hesabını diğer dünyaya bırakmamaya özen gösteriyor. Başarabilirse, mutluluğu bu dünyada da öbür dünyada da bulabilecek. Belki bu dünyada çok dostu olmayacak, az sayıda ama gerçek dostları olacak. Yaşam koşulları zor da olsa, biraz önce değindiğim gibi, Tanrı’nın vicdanla donattığı kişi kutsanmış ve olasıdır ki Tanrı’nın sevgisine kavuşmuş bir kişi. Ne mutlu o kişiye!

Noktayı koymayı, Mevlana ile Hacı Bektaş Veli’ye bırakalım; sırası ile “Kimden kaçıyoruz? Kendimizden mi? Ne de olmayacak şey. Kimden neyi kapıyoruz? Tanrı’dan mı? Ne de büyük suç.”[3] ve “Kendisini temizleyemeyen başkasını temizleyemez.”[4]

Hikmet Uluğbay

 

 

 



[1] Analects, Conficius, Penguin Classics 197, sayfa 59.

[2] “İnanç da Sevgi de Aklın Yolunu İzlemez” Afa Yayınları, 1999, sayfa 90.

[3] Mesnevi I nci Cilt, Abdülbaki Gölpınarlı, İnkılâp ve Aka Kitabevleri 1981.

[4] Alevi-Bektaşi Şiirleri Antolojisi Cilt 1 İsmail Özmen, T.C. Kültür Bakanlığı.

2011 Yılında, Babil’den Bile Geride Olmak

Cumhuriyet Gazetesi’nin 16 Ağustos 2011 tarihli sayısının birinci sayfasında, Seyfettin Mete’nin “Köle pazarı gibi” başlıklı haberi haklı olarak büyük puntolarla yer aldı. Haberi yüreğiniz burkulmadan ve acı çekmeden okuyabilmeniz mümkün değil. Zira, bu haberde, ülkemizde 2011 yılında bile sürmeye devam eden ilkel bir trajedi bütün çarpıcı boyutu ile ortaya konmuştur. Haberde yer alan bilgilerden bazılarını,
haberi okuyamamış olanlar için, aşağıya alıntılıyorum. Haberin tümünü görmek isteyenler, Cumhuriyet Gazetesi’nin anılan tarihli sayısına internet ortamında ulaşabilirler.

“… Bizim oralarda erkek olarak dünyaya gelmek ayrıcalıktır. Ama kız doğmuşsanız çileniz bebekken başlar. Kimi zaman okula gidemezsiniz, kimi zaman erkeklere alınan bir çift ayakkabıdan bile mahrum kalırsınız. …” “Küçük yaştaki kızlar sıraya diziliyor, ‘1 ila 5 inek parası karşılığı’ tanımadıkları kişilerle evlendiriliyor.” “Çocuk gelinler dramı Çorum, Amasya, Yozgat, Çankırı ve Tokat gibi İç Anadolu kentlerinde evlenemeyen veya dul kalan erkekler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan çocuk yaştaki kız çocuklarını eş olarak ‘satın alıyor’!” “Şanlıurfa’da 13 yaşında anne olan N.Ç.’nin dramı, Çorum’da ailesi tarafından önce 4 inek karşılığında, daha sonra da 10 bin lira başlık parası karşılığı evlendirilen 14 yaşındaki K.A.’nın durumu yürekler burktu …” Bu şekilde evlenen bir erkek de şu açıklamaları yapmış, “Yaşadığımız ilde Güneydoğu’yu bilen kişiler var. Bunlarla bir kente gidiyorsun ve burada bu işleri ticaret gibi gören kişiler var. Onlar hangi evde nasıl kız var biliyor. Mesela köye gidiyorsun tüm köy kızları sıraya diziliyor. Sen içlerinden birini seçiyorsun. Sonra kızlar gidiyor. Bu kişiler size soruyor, hangisini beğendin diye. Sen de karar veriyorsun. Sonra fiyatları söyleniyor. Fiyatlar ise 1 ile 5 bin TL arasında değişiyor. Uygun olanı alıp geliyorsun. Kızların itiraz etme şansı hiç yok. …” Bu ifadelerde bazı cümlecikler tarafımdan kalın harfli
olarak vurgulanmıştır. Çünkü sizlerin ileride yazacağım bazı cümlelerle bu cümleleri karşılaştırmanızı isteyeceğim.

Bu tür haberler hemen her yıl belirli aralıklarla yazılı ve görsel basında yer alır, her haber konusu gibi bu haberler de bir kaç gün, belki de daha doğru bir ifade ile görüldükten veya okunduktan birkaç dakika sonra unutulur gider. Oysa trajedileri okunan kız çocuklarının yaşamlarında başlayan karanlık dönem çoğu kez yaşam boyu sürecek, giderek aile içi şiddetle tanışacak, bunun sonunda bazıları dayanamayıp
yaşamlarına bile son vereceklerdir. Genelde bu trajedileri yaşayanların sayısı görsel ve yazılı basında N.Ç. veya K.A. gibi isimleri baş harflerle anılan birkaç kız çocuğu ile sınırlı sanılır, oysa değildir, onlar sadece basına yansıyanlar veya yansıtılanlardır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) web sayfasında yer alan 2010 yılı istatistiklerine göre, 2010 yılında 15-19 yaş kadın nüfusunun 216,810 u “yasal olarak evli” statüdedir. Bu sayı, 15-19 yaş çağ kadın nüfusunun yüzde 7.11 idir. Dikkat edin bu sayı “yasal statüsü evli” sınıflamasındadır. Bu sayının dışında, kuma olarak verilenler, imam nikahı ile evlendirilenlerin kaç kişi olduğu istatistik olarak verilmemektedir. TÜİK’in veri tabanında 15-19 yaş grubunda evlendirilenlerden 166 sının kocasının öldüğü ve 1,560 nın da boşandığı bilgisi de yer almaktadır. Bu kızların önemli bir
bölümü kendisinden çok büyük kişilerle evlendirilmektedir. TÜİK, boşananların istatistiğini üretmiş ama, evlendiği kocasından gördüğü kötü muamele sonucu evine kaçanların, kaçamayıp da kendi canına kıyanların verilerini üretmemiş, üretti ise dahi yayınlamamış. Yine TÜİK’in üretmediği bir diğer istatistik de, kocasının evinden kaçarak baba evine dönenlerin kaçının “aile meclisi kararı ile namus cinayetine uğradığına” ilişkin olandır. TÜİK bunları yayınlamıyor, ama bu konuda rapor yazan yabancılar, biraz sonra örnek de verileceği üzere, bu
acı gerçeğin üstünü örtmüyorlar.

Continue reading ‘2011 Yılında, Babil’den Bile Geride Olmak’