Archive for the 'Kitap' Category

8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek 2

Hepimizin üzülerek gözlemleye geldiği gibi ülkemizde kadına ve kız çocuklarına yönelik şiddet, kötü davranışlar yanında taciz ve tecavüzlere ilişkin olaylar giderek artmaktadır. Bu konuda yazılı basının üçüncü sayfasında en az bir haberin yer almadığı gün hemen hemen yok gibi. Benzeri şekilde erkek çocuklara kötü davranış, taciz ve tecavüz olaylarında da artış haberine sıkça rastlanmaktadır. Hepimizin açıkça dile getirmesek bile giderek artan ortak endişemizin, basına yansıyan olayların buzdağının su üstündeki görüntüsü olma olasılığı olduğuna eminim.

Bu gelişmelerin diğer huzursuz eden boyutu ise, dünyanın hemen her tarafında, özellikle geri kalmış ve eğitim düzeyleri düşük toplumlarda bu eğilimlerin daha sık ve yüksek olmasına karşın, eğitim ve ekonomik düzeyi daha yüksek toplumlarda daha seyrek ve sayıca düşük olarak gözlemlenmekte olmasıdır. Bu durum da sorunun küresel boyutunu göstermektedir.

Bu olayların gerek ülkemizde ve gerek dünyada artmasında, toplumların ve toplumlar içindeki kadınların ve elbette erkeklerin, tarihsel süreçte kadına yönelik şiddet ve kötü davranışlar konusunda yeterince bilgilendirilmemesinin ve dolayısı ile bilinçlendirilmemesinin önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadına ve kız ve erkek çocuklarına yönelik şiddet ve kötü davranışları sergileyen erkeklerin de bir annelerinin olduğunu, o anneden temel öğrenimlerini öğrendiklerini unutmayalım. O anneler yeterince bilgili ve bilinçli olabilselerdi, kesinlikle erkek çocuklarının kadına yönelik eğitim ve öğretimine çok daha özen gösterirlerdi.

Bu bilinçlenmeye katkıda bulunabilmek anlayışla, 7 Şubat 2016 tarihinde bu sitede yukarıdaki başlığı taşıyan ilk yazımı 8 Mart Uluslararası Kadın Günü kutlamalarından bir ay önce yayınlamıştım. Dileyen okur, anılan yazıya şu bağlantıdan erişebilir; www.hikmetulugbay.com/?p=685 . O yazımda genel bazı bilgiler sunduktan sonra tarihi süreç içinde kadınlara yönelik şiddet ve kötü davranışlar konusunda okuyup beğendiğim ve birçok şey öğrendiğim çok değerli on iki araştırmacının eserlerini özetle tanıtmış ve hem kadın hem de erkek okurlara anılan kitapları okumalarını önermiştim. Yazımı kutlamalardan bir ay önce yayınlamamın nedenini de okurların hiç değilse bir kitabı 8 Mart 2016 dan önce okuyabilmelerine zamanlarının olması düşüncesi idi.

Bu yıl 8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamaları nedeni ile söz konusu on iki kitaplık listeye yine beğeni ile okuyup, birçok şey öğrendiğim iki kitap daha eklemek istiyorum.

  1. Ferman

Bunlardan birincisi Mustafa Mutlu’nun Kırmızı Kedi Yayınlarından 2016 sonlarında çıkan “74. Ferman” isimli kitabıdır. Mutlu, kitabın kapağına şu notu düşmüş; “Bu romanda anlattıklarım keşke hayal ürünü olsaydı …” Kitap, Tanrı’ya erişmek, dualarını sunmak ve tapınmak (ibadet) için farklı yol ve yöntemler izleyen Irak’ın Sincar bölgesinde yaşayan Ezidilerin son yıllarda yaşamak zorunda bırakıldıkları zulüm, vahşet ve kıyımları anlatan bir romandır. Ancak kitabı okurken bu romanın gerçek olayların, roman yazış biçimi ile kurgulanıp sunulduğu güçlü duygusunu ediniyorsunuz. Kitaptan alıntılar yapmayacağım. Zira alıntılanacak birkaç cümle ve cümleler ne bütünün içerdiği üzüntüleri, ızdırapları ve vahşeti yansıtamayacaktır. Kitap, bir toplumun yaşamak zorunda bırakıldığı büyük bir trajediyi gerçekçi bir anlatımla okura aktarmaktadır. Kitabı okurken sıkça gözleriniz buğulanacak, yer yer gözyaşlarınıza engel olamayacaksınız ve bazı sayfalarda insanlık adına utanç duygularını yaşayacaksınız ve yer yer okumaya ara verip coğrafyamız üzerinde yerleşen ve belki de daha doğru bir sözcükle yerleştirilen kara bulutları hangi rüzgârların, hangi çıkar hesaplarının ve hangi bilgisizliğin ve bilinçsizliğin taşıdığını düşünüp sorgulama gereksinimin duyacaksınız. Kitapta bu karabasanı yaşayanların, yaşananların yarattığı yıkımları aşabilmek için yeri geldiğinde nasıl bilgece davranabildiklerini de gözlemleyebileceksiniz. Bu yaşanan trajedinin fizik ve ruhsal yaralarını onarmak ve sarabilmek için ülkemizin yetiştirdiği bir bireyin doktor olarak sergilediği çabalar, nitelikler ile özveriyi okudukça da onur, kıvanç ve gurur duyacaksınız. Ben kitabı anlattığım bu duygular ve sorgulamalar içinde okudum ve çok şey öğrendim.

Romanın aktardığı felaketlerin büyük bölümünü kaçırılan genç evli kadınlar, genç kızlar ve hatta 11-14 yaş arası kız çocukları yaşıyor. Erkek çocuklarının ise nasıl birer teröriste ve canlı bombaya dönüştürüldüğünü göreceksiniz.

Bu kısa tanıtımı okuyan bazı okurlar iyi de biz niçin bu hüzün verecek kitabı okumak isteyelim ki sorusunu sorabilirler. Onlara vereceğim yanıt, Irak’ta 2003 yılından bu yana, Suriye’de 2011 den beri yaşanan veya yaşatılan sorunların o toplumlarda yol açtığı yıkımları ve felaketleri görmezden gelerek, gözlerimizi kapayarak ülkemizde ve bölgemizde kadınlara, kız ve erkek çocuklarına yönelik şiddetin azalacağını ummak sadece safdillik olacaktır. Aynı şekilde ülkemizin ve yaşadığımız coğrafyanın teröristlerin yetiştiği, kolayca eylem yaptığı bir iklim olmasını önleyecek düşünce, strateji ve politika üretmekten uzak durmak olacaktır. Problemi anlamak, bir sorunu çözebilmenin en önemli aşamasıdır. Unutmayalım, ülkemizde aralıklarla yaşadığımız terör eylemleri, o ülkelerde yaşanan çok daha büyük boyutlu olayların serpintileridir.

Mustafa Mutlu’yu bu insanların trajedisini kamuoyunun dikkatine getirdiği için kutluyor ve teşekkür ediyorum. Umarım bu kitap bu coğrafyayı çıkarları için yangın yerine çeviren ülkelerin dillerine de kısa süre içinde çevrilir ve o toplumların insanlarının da bilgilenmesine ve bilinçlenmesine yol açılır.

Anadolu’da Kadın

Sizlere sunmak istediğim ikinci kitap A. Muhibbe Darga’nın Yapı Kredi Yayınlarından Ocak 2013 ayında çıkan “Anadolu’da Kadın” başlıklı kitabıdır. Kitabın alt başlığı “On Bin Yıldır Eş, Anne, Tüccar, Kraliçe” dir. Kitabın alt başlığından da görüldüğü üzere, Anadolu kadının yazılı tarih öncesinden erken Bizans dönemine değin kraliçelikten eşe uzanan yelpazede üstlendiği tüm rollerdeki öyküsü arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eserler ve yazılı belgeler eşliğinde dile getiren bilimsel bir araştırma kitabıdır. Ancak, genel okura da kolayca okuma olanağı verecek bir yazılıma sahiptir.

Bu kitabı edinip okumak sadece üzerinde yaşadığımız topraklardaki kadın tarihini kısmen öğrenmeyi sağlamayacak, aynı zamanda, ülkemizde bolca bulunan ören yerlerinde ve müzelerdeki zaman kapsüllerini çok daha iyi anlamaya da yardım edecektir.

Kitabın önsözünde, M.Ö. 2 binyılında, Anadolu kadının toplumdaki yerini ilk inceleyen kişinin, bir yabancı tarihçi değil, bir Türk kadın tarihçinin Prof. Dr. F. Kınal olduğunu öğrenmek ayrı bir mutluluk veriyor.

Kitaptan okurların ilgisini çekebilecek bazı alıntılar yaparak sizleri kitapla tanıştırmaya başlamak istiyorum. Alıntıların sonunda parantez içinde alıntıyı yaptığım sayfanın numarasını da belirteceğim. Kitap içerisinde bol miktarda, incelenen dönemlere ilişkin heykelcik ve heykellere yönelik görsellere de yer verilmiştir. Bu görseller okunan bilginin yaşama yansıyan boyutlarını vermektedir.

“Başlangıçta kendi neslini ‘yaratan’ olarak en yakınındaki kadını kutsadı. Kadın yani ‘ana’ olan doğuran dişi cins, hem yeni nesle can veriyor, hem de her türlü besin kaynağının son derece zor elde edildiği yaşam şartlarında göğüslerinden akan süt ile mucizevi bir şekilde hazır besin üretebiliyor, bununla dünyaya getirdiği insanı besleyip büyütebiliyordu. Kadın bedeninin genişleyip tekrar küçülebilmesi, yeni bir bedeni içinden çıkarabilmesi, belirli dönemlerde kanayan bedeninin ölmemesi, aksine sürekli yenilenmesi mucizeviydi. Kadının doğuştan gelen bedensel farklılıkları, erkek bedeninin yalın özellikleri karşısında daha üstün olduğunu gösteriyordu. İnsanlığı yaratanın ‘ana’ yani doğuran kadın olarak görülmesi çok normaldi. Ana Tanrıça kültüyle ilgili ilk inanç sistemi böylece ortaya çıktı (43).” Continue reading ‘8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek 2’

8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek

Yaklaşık bir ay sonra ülkemizde ve dünyada yeni bir “8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü “ kutlamaları yapılacak. Yine her yıl olduğu gibi alışılmış, sıradan ve içeriğine pek de inanılmayan politik mesajlar yayınlanacak, kadın örgütleri çeşitli etkinlikler düzenleyecek, günün anlamı vurgulanacak, kadınlara karşı artmakta olan şiddet olayları kınanacak. Sonra, 9 Mart günü, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde, 7 Mart günü nerede kalmıştık anlayışı ile toplumlarda ve ailelerde kemikleşmiş eski davranışlar ve uygulamalar ile kadına yönelik dayatma, hor görme ve zaman zaman da cinayetlere varan şiddete geri dönülecektir.

Uluslararası Kadın Günü’nün tarihçesini öğrenmek için internette Türkçe olarak arama yapıldığında wikipediada şu açıklama ile karşılaşılmaktadır; “8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40,000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, ardından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10,000 i aşkın kişi katıldı. 26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonel’e bağlı kadınlar toplantısında Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Türkiye’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında ‘Emekçi Kadınlar Günü’ olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekânlardan sokaklara taşındı. ‘Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı’ programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle 1975 yılında ‘Türkiye 1975 Kadın Yılı’ kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. …[i]

Aynı arama İngilizce olarak yapıldığında yine wikipediada şu açıklama yer almaktadır; “(Bilinen) İlk Kadınlar Günü kutlaması 28 Şubat 1909 günü New York’ta yapıldı. Bu kutlama, Amerikan Sosyalist Partisi tarafından, 1908 yılında Uluslararası Kadın Tekstil İşçileri Sendikası’nın düzenlediği grevi anma amacıyla düzenlenmişti. Daha sonraları ileri sürülen iddiaların aksine 8 Mart günü böyle bir grev yapılmamıştı. 1910 yılının Ağustos ayında, Danimarka’nın Kopenhag kentinde toplanacak olan ‘Sosyalist İkinci Enternasyonal’ genel toplantısı öncesinde ‘Uluslararası Kadınlar Konferansı’ düzenlendi. Bu toplantıda, kısmen Amerikan sosyalistlerinden etkilenen Alman Sosyalist Luise Zietz herhangi bir tarih belirtmeksizin her yıl kutlanmak üzere ‘Uluslararası Kadın Günü’ önerisini ileri sürmüş, bu öneri sosyalist arkadaşı daha sonra komünist lider olan Clara Zetkin tarafından desteklendi. (17 ülkeden gelen 100 kadın)delege, bu öneriyi, kadınların oy kullanması dahil eşit haklarını gerçekleştirme düşüncesi ile kabul etti. İzleyen yıl, 19 Mart 1911 günü Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de bir milyonu aşkın kişi Uluslararası Kadın Günü’nü kutladı. Bu kutlamalar sırasında sadece Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda 300 gösteri yapıldı. Viyana’da kadınlar Ring Sokağında (Ringstrasse) Paris Komünü şehitlerini onurla anan pankartlarla gösteri yürüyüşü yaptılar. (Bu gösterilerde) Kadınlar oy ve kamuda görev alma haklarının verilmesini istedi. Çalışma hayatındaki cinsel ayırımcılığı protesto ettiler. …[ii]” İngilizce dilinde yapılan aramada Birleşmiş Milletler’in resmi sitesinde Uluslararası Kadınlar Günü sayfasında da yukarıda değinilen İngilizceden çevrilmiş metne yakın bir bilgi yer almaktadır. Bu metinde sadece 1908 yılında New York kentinde grev olmadığı iddiasına yer verilmemiştir.

Yukarıda Türkçe ve İngilizce dilinde wikipediadan derlenen bilgiler özet olarak sunuldu. Aralarında önemli fark bulunmasına rağmen bu farkların üzerinde durmayacağım. Çünkü bu yazıyı yazıp, kutlamalardan erken bir tarihte yayınlamak istememin nedeni farklıdır.

Bu yazı için hazırlıklara başladığımda ulaşabildiğim “kadın tarihi” konusundaki ilk kitap, İngiliz feminist Mary Wollstonecraft (1759-1797) tarafından 1792 yılında “Kadın Haklarını Savunma” (Vindication of Rights of Women) ismi altında yayınlanmıştır. Bu kitabın Türkçesi 2015 yılında İş Bankası yayını olarak “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” başlığı ile çıkmıştır. İkincisi ise, ABD’li Doktor William Alexander tarafından 1796 yılında Philadelphia’da iki cilt olarak yayınlanmış görünüyor. Kitabın özgün adı: “The History of Women- From the Earliest Antiquity to the Present Time” olup dilimize “Kadınların Tarihi-En Erken Antik Dönemden Günümüze” olarak çevrilebilir. Bu iki kitaptan daha önce kadın tarihi konusunda yayınlanmış kitaplar var ise, bunlara erişememek benim kusurum olmuştur, o nedenle de hem okurdan hem de varsa o kitapların yazarlarından özür dilerim. Wollstonecraft’ın 1792 de yayınlanan kitabının 10 uncu bölümü “Ulusal Eğitim” başlığını taşıması, bence kendi eğitim tarihimizi anımsadığımızda üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken bir husustur.

Benim bu yazıda sorgulamak ve okurların da sorgulamasını istediğim husus, ülkemizde Dünya Kadınlar Günü’nü ne denli bilgili ve bilinçli olarak kutladığımızdır. Diğer bir deyişle, Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarken, ülkemiz ve dünya tarihi boyunca kadınların karşı karşıya bırakıldığı zorluklar, dayatmalar, haksızlıklar, ayırımcılık, kıyımlar, şiddetler ve zulümleri biliyor muyuz, biliyorsak ne kadarını biliyor ve ne kadarını anımsıyoruz? Bu yazımla okurlara bilgiçlik taslamak niyetinde değilim. Çünkü, ben bu konudaki kendi cehaletimi gidermek için okuduğum bazı kitaplardan yapacağım çeşitli alıntılarla, henüz bu kitapları okuma fırsatını bulamamış insanlarımızı bu kitaplardan en az birini, 8 Mart 2016 Dünya Kadınlar Günü kutlamalarından önce okumaya özendirmeye çalışmaktır. Bu yazımı okuma fırsatını bulanlara da bir önerim olacak. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nden önce tanıttığım bu kitaplardan en az bir veya ikisini kendileri satın alıp okudukları gibi, eşlerine, kız ve erkek çocuklarına mutlaka okutmalarını isterim. Hatta ekonomik olanaklarının el verdiği boyutta, sevdikleri arkadaş ve dostlarından hiç olmazsa birkaçına bu kitaplardan hediye ederek onların da bu konuda bilgilenip bilinçlenmelerine katkıda bulunmalarını isteyeceğim.

Kitapları tanıtma sıralamam kitaplara verdiğim önem önceliklerimi göstermemektedir. Tanıtım sıralamamın temelinde, önce kendi ülkemizin kadın tarihi konusunda bilgi sunan bir kitabı tanıttıktan sonra, Avrupa kadın tarihine ilişkin bilgi veren kitapları tanıtarak dünya kadın tarihi konusunda bir bütünlük sağlamaktır. Daha sonra yeniden ülkemiz kadın tarihine yönelik olarak okuduğum kitapların tanıtılmasına geçilecektir. Bunu izleyecek şekilde kadınların dinler tarihindeki yeri konusunda bilgi veren bir kitabı tanıtıp, sonra da İslam dininde kadının durumunu incelemiş iki ilahiyatçının kitaplarına yer vereceğim. En sonda da günümüz Türkiye’sinde ve dünyasında kadının durumunu değerlendiren bir kitabı tanıtacağım.

Tanıtımları bitirdikten sonra da genel bir değerlendirme sunacağım.

Okur bu sunum bölümünden sonra, kitap başlıklarına ve yazarlara bakarak dilediği kitap tanıtımını okuyup son bölüme geçebileceği gibi, tanıttığım sıra ile tüm kitap tanıtımları okuduktan sonra hangi kadın tarihi konusunda bilgilerini pekiştirmek için hangi kitaptan başlayacaklarına karar vermeleridir. Benim önerim ikinci yolun seçilmesidir.

Kitapları lise bitirmiş kız çocuklarının yanında mutlaka erkek çocuklarına okutulmasını önemsiyorum. Çünkü, bu kitaplar erkek çocuklara da, hem cinslerinin tarih boyunca kadına yaptıkları baskı, dayatma, hatta zulüm, işkence ve şiddete varan davranışların kadınlarda açtığı bireysel ve toplumsal yaraları ve kötülükleri öğreterek, başta kız kardeşleri ve anneleri olmak üzere diğer kadınlara saygılı olma bilincini kazandıracağını ve gelecekte eşlerine sevgi yanında saygı duyma duygusunu pekiştireceğine inanıyorum.

  • “Osmanlı Kadın Hareketi” Serpil Çakır, Metis Yayınları

İlk basımı 1994 yılında yapılan bu araştırma kitabının dördüncü basımının ancak Kasım 2013 yılında yapılabilmiş olmasında hepimizin büyük kusuru ve vurdumduymazlığı olduğunu düşünüyorum. Düşünün ülkemizin kadın tarihi konusunda çok önemli yeri olan bu kitap 19 yılda sadece dört basım yapabilmiştir. Her basım 1,000 kitap olarak yapıldı ise 19 yılda 4,000 kitap okuyucuya sunulabilmiş demektir. Her basım 2,000 adet ise, okuyucuya sunulabilen 8,000 adet olmuştur.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2013 yılı için belirlediği hane halkı sayısı 20,220,578 dir. Bu durumda, Osmanlı Kadın Hareketi kitabının piyasaya sürülen sayısının 8,000 olduğunu ve kurumsal (kütüphaneler, özel/kamu kurumları) satın alması olmadığını ve son basımın tümünün satıldığını varsayarsak (20,220,578/8,000=2,527.6) yaklaşık 2,500 haneden sadece birinde bu kitabın bulunduğu sonucuna varabiliriz. Hesaplamayı bir başka türlü yaparsak, 2014 yılında ülkemizde 15 yaş üzeri kadın ve erkek nüfusu sırasıyla 29,532,327 ve 29,301,147 dir. Buna göre Osmanlıda Kadın Hareketi kitabı (29,532,327/8,000=3,691) yaklaşık 3,700 kadından birine veya kadınların sadece (8,000/29,532,327=0.00027089) on binde 2.7 sine ulaşabilmiştir. “Okunmuştur” yerine “ulaşabilmiştir” sözcüğünü kullanmamın nedeni, akademik değeri yüksek bu tür kitapların her satın alan tarafından baştan sona okunduğu konusunda emin olamamamdır. Kaldı ki, bu kitapların büyük çoğunluğunun Prof. Dr. Çakır’ın öğrencileri tarafından satın alındığı düşünüldüğünde öğrenci dışı insanlarımızın bu kitaba erişimi çok daha düşük oranlara inecektir. Benim yaptığım bu küçük hesaplamayı karamsar buluyorsanız, siz her kitabın en az 2 veya 3 kişi tarafından okunduğu varsayımına göre kendi hesabınızı yapın ferahlıya biliyorsanız ferahlayın.

Benzeri hesaplamaları tanıtımını yapacağım diğer kitaplar için yapmayacağım. Dileyen okur yukarıdaki veriler ışığında kendisi yapabilir. Continue reading ‘8 Mart Uluslararası Kadın Günü Kutlamalarını Bilgi ve Bilinçle Hak Etmek’

Kitap Yasaklama Üzerine Düşünceler

Birkaç gün öncesine kadar yazılı ve görsel basında, İstanbul 12 nci Ağır Ceza Mahkemesi’nin Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklu bulunan gazeteci-yazar Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” isimli henüz basılmamış kitabının tüm nüshalarına el konulmasına karar vermesini ve bu karar üzerine de kitabın elektronik ortamdaki kayıtlarının silinmesine ilişkin haber ve yorumları dinleye ve okuyageldik. 30 Mart 2011 günü görsel ve 31 Mart 2011 günü de yazılı basında, bu kez Tanrı Bilimci Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın yazmakta olduğunu belirttiği Nurculuk ve Fetullah Gülen hakkındaki kitabına ilişkin belgelere ve notlarına el konulduğunu öğrendik. Aynı gün diğer bir Tanrı Bilimci Prof. Dr. Şahin Filiz’in evinin ve Üniversite’deki çalışma odasının arandığı ve bazı belgelerine el konulduğunu da haber aldık. Haberler bunlarla da sınırlı değildi, başka beş bilim adamlarının ev ve çalışma yerlerinde arama yapılmış ve bazı belgelere el konulmuştu[1].  

Yazılı ve görsel basında her iki konu hukuki yönleri de dahil bütün boyutları ile ele alındığından, ben burada bu konulara yeniden değinme yoluna gitmeyeceğim. Bu gelişmeler ışığında, tarih boyunca kitap yasaklamaları ve yakmaları ile bilim insanlarına yönelik baskılar konusunda yer alan gelişmeleri özetle inceleyip, kitap yasaklama konusunda söylenmiş bazı özlü ve anlamlı sözleri sizlerle paylaşacağım.

İnternet ortamında, yazı için bilgi toplamaya Türkçe ve İngilizce dillerinde giriştiğimde, ilginç bir görüntü ile karşılaştım. İngilizce dilinde yaptığım aramada “tarihte yasaklanmış kitaplar” sorusu karşılığında 2.5 milyon başlığa rastlarken, aynı araştırmayı Türkçe dilinde “yasaklanan kitaplar listesi” cümleciği ile denediğimde, neredeyse iki katı, 4.6 milyondan fazla başlıkla karşılaştım. Bu iki farklı sayı, bana göre, aslında önemli bir şeyin çok kaba bir göstergesiydi. İngilizce dili ile yazında, yasaklanan kitaplar konusu, Türkiye’ye göre daha az önemli konuma gerilemişti. Diğer bir aramayı, “kitap yasaklama hakkında özlü sözler” olarak yaptığımda, İngilizce aramamda 2.9 milyon başlıkla karşılaşırken, Türkçe sorgulamamda sadece 89,400 başlığa rastladım. Bu da toplumların kitap yasaklamaya yönelik tepki verme boyutu ve duyarlılığı konusuna bir nebze ışık tutabilir. Ancak hemen şu uyarıda bulunmalıyım ki, bu sayılar, çok kaba bir görüntü verseler bile çok anlamlı değildirler. Zira, bildiğiniz üzere arama motorları, yazdığınız sözcüklerden oluşan cümleciği, cümlecik olarak içeren tüm metinleri değil, cümleciğinizde bulunan sözcükler, tümüyle veya çoğunluğuyla herhangi bir metin içinde dağınık olarak bulunsalar bile sorunuzun yanıtı gibi listelerler. O nedenle de söz konusu sayılara fazlaca önem vermemek gerekir. Ben bu aramalarımda bulup incelediğim bazı dosyalardan ve çeşitli kitaplardan derlediğim bilgileri sizlerle paylaşacağım.

ABD’inde Amerikan Kütüphane Derneği diğer bazı derneklerle birlikte, 1982 yılından bu yana her yıl Eylül ayının son haftasını “Yasaklanmış Kitaplar Haftası” olarak ilan etmiştir. Bu dernek 1982 yılında, “Birinci Anayasa değişikliği ve kütüphane eylemcisi” Judith Krug’un girişimleri ile kurulmuştur. Bu derneğin kurulduğu yıl (Anayasa Mahkemesi olarak da görev yapan) ABD Yüksek Mahkemesi’nin bir davada (Board of Education, Island Trees School District v. Pico 1982) verdiği kararda geçen şu cümle, ”Yerel okul yönetimleri, içerdikleri fikirleri beğenmedikleri kitapları okul kütüphanesi raflarından kaldıramazlar…[2]” dikkat çekicidir. Bu kararın bu derneğin kuruluşu üzerinde etkisi olmuş mudur onu araştırmadım. Anılan hafta boyunca, okuma özgürlüğünü ve ABD Anayasası’na “inanç, düşünceyi ifade, basın ve toplanma özgürlüklerini kısıtlamaya yönelik olarak Yasama Organı tarafından yasa çıkarılamayacağı”na yönelik olarak 1791 tarihinde eklenen hükmü ve bunun önemini kutlama etkinlikleri yapılmaktadır. Bu etkinlikler çerçevesinde, bilgiye özgürce ve açık olarak erişimin yararları üzerinde durulurken, sansürün zararları ele alınmakta ve ABD’de güncel kitap yasaklama girişimlerine dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda; ABD’de tartışılan diğer bir başlık da, 11 Eylül’de ikiz kulelere ve diğer hedeflere saldırılardan sonra çıkarılan “Vatanseverlik Yasası” çerçevesinde kitap, bilgiye erişim ve elektronik ortamda iletişim konularında başlayan elektronik ortam izlemelerine yönelik olarak giderek artan kaygılardır. Bu hafta ve etkinlikleri konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler arama motorlarında “banned books week” diye arama yapabilirler.

İnternet ansiklopedisi Wikipedia’daki bilgilere göre, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) de “Yasaklanmış Kitaplar Haftası”nı kutlamakta ve bu bağlamda, yazdıkları, yaydıkları veya okudukları nedeni ile haksız işlemlere konu olan kişiler hakkında dikkatleri çekmektedir. Bu örgüt, kitap yasaklama konusunda ülkeler bazında da bilgiler açıklamaktadır. 

Kitap yasaklamanın tarihsel gelişimi

Kitap yasaklama neredeyse yazılı tarih kadar eskidir. Antik çağ Yunanistan’ında Sokrates, yaptığı konuşmalarda dile getirdiği düşünceleri nedeni ile yargılanmış ve M.Ö. 399 yılında baldıran zehiri içerek yaşamına son verme cezasına çarptırılmıştır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlar, bu sitede yer alan www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=94 den o konuyu işleyen yazıyı okuyabilirler. İlk kitap yasaklamalarının Çin ve antik çağ Yunan’ında yer aldığı bilgisi ışığında o döneme kısaca göz atarsak Çin’den örnek olarak şu dikkat çekici bilgiyi görürüz. M.Ö. 259-210 döneminde Çin Hükümdarı olan Shih Huang Ti’nin yaktırdığı kitaplar arasında Konfiçyüs okulundan gelen düşünürlerin eserleri azımsanmayacak bir hacim oluşturmuştur. Bugün, Shih Huang Tİ’nin adı sadece bu eylemi ile hatırlanırken, Konfiçyüs ve eserleri hemen her dile çevrilmiş ve çok okunanlar içinde hak ettiği yeri almıştır.

Hıristiyanlığın ortaya çıkması ve yayılmaya başlaması ve daha sonra da Roma Devleti’nin resmi dini olması ile birlikte kitap ve açıklanan düşünceleri yasaklama uygulamasının yaygınlaştığı görülmektedir. Bu bağlamda mutlaka anılması gereken bir olay ise, İskenderiye Kütüphanesi’nin aşama aşama yok edilişidir.

İskender’in, M.Ö. 323 yılında ölümünden sonra, parçalanan İmparatorluğu’nun Mısır bölgesi Ptolemeus Soter’in payına düşmüştü, Soter, İskender’in kurduğu ve ismini taşıyan kentte bayındırlık etkinliklerini sürdürdü ve bu kapsamda bir müze ve bir de kütüphane kurdu. Bu müze ve kütüphane izleyen yıllarda İskenderiye’yi çağının bilim ve araştırma merkezi haline getirdi ve sürekli bilim adamı ve filozof göçünü bu kente yönlendirdi. Bu da beraberinde kütüphanenin yeni ve çok değerli eserler kazanmasına yol açtı. İskenderiye Kütüphanesi’nin gelişmesi konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, ansiklopedilere bakabileceği gibi, Tübitak’ın yayınlarından Colin A. Ronan’ın “Bilim Tarihi” isimli eserinin ilgili bölümüne de göz atabilir. Aynı dönemde dünyanın hızla gelişen diğer bir önemli kütüphanesi de Bergama Kütüphanesi idi. M.Ö. 40 dolaylarında, Marcus Antonius’un Bergama Kütüphanesi’ndeki 200,000 tomar boyutundaki yazılı metinleri Mısır’a vermesi, Bergama Kütüphanesini çökertirken, İskenderiye Kütüphanesini daha da zenginleştirmiştir. Ancak, Palmira Kraliçesi Septimia Zenobia M.S. 269 yılında Mısır’ı işgal ettiğinde, yağmalamalar sırasında İskenderiye Kütüphanesi’nin bir bölümü yanmış ve yok edilmiştir[3].  Hıristiyanlığın yayılması Mısır’ı da kapsamıştı. İskenderiye Piskoposu Kiril zamanında, M.S. 415 yılında, İskenderiye’de yer alan ayaklanma, Piskopos’un da desteklemesi ile paganlara, Yahudilere ve Hıristiyanlığı farklı yorumlayan ve uygulayan Novatian’lara karşı kıyıma dönüşmüştü. Bu olaylar sırasında Kütüphane’nin Müdüresi değerli bir matematikçi, astronom ve yeni-Eflatuncu akımın öncülerinden olmakla ün kazanan bilim kadını Hipatia da vahşi bir şekilde öldürüldü, vücudu parçalandı ve yakıldı. Bu olaylar sırasında İskenderiye Kütüphanesi’nin çok değerli koleksiyonları da geniş ölçüde yakılmıştır[4]. Bu katliam ve İskenderiye Kütüphanesi’nin yok edilmesi insanlık tarihinin en utanç yüklü sayfalarından birisi olmuş ve insanlık var oldukça da bu yok ediş nefretle anımsanmaya devam edilecektir. Bu kütüphanenin yok edilişinin insanlığın gelişmesinde kaç yüzyıla mal olduğunu hesaplamak hiç de kolay değildir, ama ciddi bir maliyeti olduğu kesindir. Bu maliyet konusunda Fransız düşünür ve yazarı Michel de Montaigne’in(1533-1592) saptamasını paylaşmak isterim, “Dinimizin yasalarla egemen olmaya başladığı ilk zamanlarda, inanç çabasının, bir kişiyi her çeşit pagan kitaplarına saldırttığı, bu yüzden aydın kişileri eşsiz hazinelerden yoksun bıraktığı su götürmez. Bence bu kargaşanın bilimlere ve sanata verdiği zarar, barbarların çıkardığı bütün yangınlardan daha büyük olmuştur.[5]

İngiliz John Wycliff (1329-1383), dünyada yaşamın yüzbinlerce yıl önce ba Continue reading ‘Kitap Yasaklama Üzerine Düşünceler’

Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e Mektubu

Sizler bu sitede belirli aralıklarla günümüzü ve olaylarını anlamaya yardımcı olacak kitapları da tanıtmaya çalışıyorum. Bu bağlamda Osmanlı dönemine yönelik olarak Âli Paşa’nın Vasiyetnamesi, Sultan Abdülaziz’in Avrupa Seyahati gibi kitaplara değindim. Bu kitapları okumanın, Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerini daha iyi anlamamıza ve günümüz için ders çıkarmamıza yardımcı olacağına inanıyorum. Benzeri nitelikte diğer bazı kitapları da tanıttım ve tanıtmaya devam edeceğim.
Bu yazımda ise, bir kitabı değil, bir mektubu sizlere tanıtmaya ve bu mektubun tam metnini okumaya özendirmeye çalışacağım. Osmanlı Devleti’nin son döneminde yetiştirdiği Âli Paşa, Fuat Paşa, Mithat Paşa gibi nadir devlet adamlarından bir diğeri olan Mustafa Fazıl Paşa’nın (1829-1875), Sultan Abdülaziz’e gönderdiği mektubundan yapacağım bazı alıntıları sizlere sunmak istiyorum. Bu mektubu ben, dostum Ali Bilge’nin 24 yıldır büyük emek vererek yayınlaya geldiği ve ulusal ve uluslar arası boyutta saygınlık kazandırdığı,  “İktisat, İşletme ve Finans Dergisi”nin Ekim 1996 sayısında görüp okumuştum. Geçtiğimiz günlerde bu dergi, kütüphanemden kitap alırken tesadüfen elime geldi, yeniden göz attım ve başta genç kuşaklar olmak üzere okurların dikkatine sunmakta fayda gördüm. Aşağıda içinden bazı alıntılar yaptığım mektup metnini günümüz Türkçesi’ne çeviren kişinin Sarol Teber olduğu aynı dergideki sunuş yazısında yer almaktadır. Bu mektubun, Sarol Teber’in “Mehmet Nuri ve Reşat Beyler” isimli kitabında da yer aldığı İktisat, İşletme ve Finans dergisinde kayıtlıdır. 2004 yılında vefat eden Sarol Teber’i mektubu günümüze kazandırdığı için teşekkür ve rahmetle anıyorum.
“Padişah sarayına en güç giren şey doğruluktur. Onların çevresini sarmış bulunan kimseler, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Çünkü, bunlar, gözlerini olanca hırsları ile diktikleri hükmetme ve hükümette bulunma lezzeti içinde ve bunun tam ortasında yaşadıklarından, halkın çekmekte olduğu türlü sıkıntıları, eziyetleri yine o halkın tembelliğinin sonucudur şeklinde yorumlarlar.”
“Avrupalılar zannediyorlar ki Türkiye’de zulüm gören ve bela çeken, her fırsatta ve her şekilde hakarete uğratılanlar, sadece Hıristiyan asıllı milletlerdir. Halbuki durum hiç de öyle değildir. Müslümanlar ki -yabancı devletlerden hiçbirisi onları korumayı akıllarına bile getirmezler- bunlar Müslüman olmayan öteki milletlerden çok daha fazla ezilip harap olmuşlardır.”
“Belki yakın bir zamanda göreceğimiz geleceğin kötü gelişmeleri konusunda beni en çok korkutan şey –birçok esir milletlerde olduğu gibi- Osmanlı’larda da belirtilerini göstermeye başlayan ahlak düşkünlüğüdür ki, bu her gün daha fazla artmakta, derinleşmekte ve yayılmaktadır.”
“… dört yüz sene evvel, babalarımızın, … tarihte böylesine şanlı fetihlere nail olmaları, sadece din gayretinden ileri gelmemiştir. Belki, din gayreti ve askerlikteki üstün cesaretleri onların milli ahlaklarının bir ışık gibi yansımasından başka bir şey değildi. Evet, onlar, kendilerini yöneten amirlerine ve subaylara itaatli idiler; lakin bu itaat, kendileri tarafından, kendi istekleriyle belirlenmiş ve kabul olunmuş bir serbestlik içinde ve özgürlük temeline dayalı olduğu için her birinin kalbi ve aklı alabildiğine hürriyet havası içindeydi.”
“Gerçi, şu dünyada iyi ahlak, milletlerin nazarında her zaman ve başlı başına geçerli bir kuvvet değildir; kötülükler de zaman zaman hüküm ve fermanlarını yürütürse de, şurasını unutmamalıdır ki asıl ve esas olan birincisidir ve devletlerin onsuz ayakta durabilmesi kabil değildir.”
“Türkiye’de bir kamuoyu, halkta ortak bir duygu ve fikir birliği bulunmadığı için, birçok küçük memurlar, yolsuz tutum ve davranışlarından dolayı hiçbir zaman sorumlu tutulmazlar. … Sizin halkınız iki kısımdır; bunlardan bir kısmı zalimlerdir ki, hiçbir engelle karşılaşmadan akıllarına gelen zulmü yaparlar. Bir kısmı da mazlumlar, yani zulüm görenlerdir ki daima kötülük altında ezilirler. Birinci kısımdakiler sizin taşımakta olduğunuz büyük ve sonsuz güçten yararlanarak yapılmaması gereken her şeyi yapmaya cesaret ederler; ikinci kısımdakiler bu zalimlerin zulümleri altında ezile ezile, ister istemez, iyi ahlaktan uzaklaşırlar. Çünkü bu mazlumlar, o zalimlerin istedikleri her şeyi yapmalarını artık kanıksamışlardır. Eğer, onları sizin yüce katınıza şikayet etmeye kalkışacak olsalar, kendilerine derhal asi ve edepsiz damgası vurulacaktır.” Continue reading ‘Mustafa Fazıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e Mektubu’