En Önemli Doğal Kaynak İnsan Beynidir

Başlıktaki tümceyi kurarken, eğitilmiş insan beyninin “en değerli kaynak” veya “en kıt kaynak” olduğunu vurgulayan sözcükleri bilinçli olarak kullanmadım, bunların yerine, “en önemli” tanımlamasını seçtim. Çünkü, insan beyninin değerini doğumdan ölüme kadar geçen sürede aldığı öğrenimin bilimsel, lâik, sosyal ve kültürel niteliği belirlediğini düşünüyorum. O beyin, aldığı öğrenimin bilimsel ve lâik niteliğin en üst düzeyine yakınlığına ve kültürel zenginliğine göre Sokrates, Einstein, Mozart, Montaigne düzeyinde birçok insan ortaya çıkarabildiği gibi, o nitelikler yerine çok farklı ve şiddeti özendiren bilgiler yüklendiğinde de zorba, zalim, katil, sapık, terörist, Hitler zihinsel tapısına sahip insanlar üretebilir veya bu tür yaratıklara dönüştürülebilir. Yine öğrenimin niteliğine ve içeriğine bağlı olarak yoğun insan kitleleri yelpazesinin bu iki uç grubun arasında dağılan kümelere dönüştürür. Kümelerin nitelik yapılarına göre de toplumun uygarlık içindeki konumu belirlenir gözlemini yaşamım süresince edinmiş bulunuyorum.

İnsan beynini “doğal kaynak” olarak niteleme gereğini de şu nedenle duydum, enerji, maden, mineral ve verimli tarım toprakları, su kaynakları gibi doğal kaynakların coğrafyalar, ülkeler ve bölgeler arasındaki dağılımı son derece dengesizdir. Ancak insan beyninin ham halinin coğrafyalar, ülkeler ve toplumlar arasındaki dağılımının çok daha dengeli ve adaletli olduğunu söyleyebilirim. İnsan beyninin o ham haline başta aileler, eğitim-öğrenim kurumları, sonra aydınlar ve ülkeyi yönetenler bilimsel ve lâik eğitimin en nitelikli boyutlarını sürekli sunar ve sunulanın içeriğinin ve niteliğinin sürekli gelişmesine, yükselmesine de özen gösterirlerse, o beyinler ülkelerinin ekonomik ve sosyal gelişmesi için gereken diğer tüm doğal kaynakları kolayca bulur, işler ve toplumlarını ülkelerini dünyadaki en zengin ve en uygar ülkesi düzeyine taşırlar ve o konumu sürekli korumasını güven altına alırlar. Bu nitelikli beyinler kendi ülkelerine olduğu kadar insanlığa da büyük hizmetler sunabilirler. Bireylerinin bu niteliklere sahip oluş boyutu da, ülkelerin insan hakları, demokrasi, hukuk, sosyal ve ekonomik boyutlarda dünyanın örnek gösterilen ülkeleri arasında ilk sıralarında yer almasını ve o konumlarını korumasını sağlaya geldiğini gözlemleye geldim.

Dünyanın insan hakları, demokrasi, sosyal hukuk devleti, lâik toplum olma bakımından önde gelen birçok ülkesinin enerji, maden, mineral ve benzeri doğal kaynak fakiri olmalarına karşın en güçlü ekonomiler arasında yer aldığı ve teknoloji ile bilimsel gelişmelere önderlik ettiği görülmektedir.

Bu konuda bazı veriler sunarak değerlendirmelerime devam etmek istiyorum. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın yayınladığı İnsani Gelişme Raporu 2015 yer alan verilerinden seçtiğim bazıları ile yine aynı kaynaktan seçtiğim ülkelere ait bilgiler Tablo 1 A ve B yer almaktadır. Tablo 1 de yer alan verileri tek tabloda sunmak daha doğru olacaktı. Ancak, bu şekilde sunduğumda web sitesindeki görümü zor izlenebilecekti, o nedenle kolay izlenebilmesi için ikiye bölerek veriyorum.

Tablo 1 A dan da görüldüğü üzere, doğal kaynak yoksunu ülkeler, Tablo 1 B yi incelerken göreceğimiz üzere nüfuslarının çok büyük kesimine bilimsel ve lâik eğitim verme yanında yüksek düzeyde kültürel olanaklar sundukları için “İnsani Gelişme Endeksi’nin önde gelen sıralarında yer almaktadırlar.

Tablo 1 A yı inceleyen okurlar şu savı ileri sürebilirler; bu ülkeleri çoğu geçmişte sömürgecilik yapmış ve böylece biriktirdikleri haksız kazançlarla bu konuma ulaşmışlardır. Okurlar bu savlarında tümüyle haklıdırlar. Ancak bu sömürgeci ülkeler, sömürerek elde ettikleri kaynakları, “lâle devri” yaşayarak tüketmemişler, onun yerine önce sömürü düzenini sürdürebilmek için askeri güçlerine, sonra demiryolu, kara yolu, suyolu, havayolu, liman ve sanayi gibi ülkelerinin alt yapı yatırımları ile birlikte bilimsel araştırmaya ve eğitime ve kültürel zenginlikleri toplumlarına sunmaya harcamışlardır. Bu harcamaları sıra ile yapmak yerine çoğu kez eş zamanlı olarak yapmışlardır. Bu süreç içerisinde ülkelerindeki çalışma koşullarını iyileştirmeye, sosyal hakları geliştirmeye, hukuksal yapılarını iyileştirmeye ve geliştirmeye, demokratik yapıları güçlendirmeye, hukuktan eğitime oradan kültüre uzanan yelpazede lâik kurumları kurup güçlendirmeyi de sürdürmüşlerdir. Tablo 1 A ve B de yer alan ülkelerin birçoğu, petrol ve doğal gazı, maden ve mineralleri yer yüzüne çıkaracak ve işleyecek teknolojileri geliştirdikleri gibi, öğrenim yaşamımızda severek ve ilgilenerek değil de çoğunlukla geçecek not alacak düzeyde öğrenip, belki daha doğru deyimle ezberleyip geçtiğimiz “Element Tablosu”nda yer alan maddeleri kendi ülkelerinde olduğu kadar sömürdükleri ülkelerde de arayıp, bulup, nerelerde kullanabileceklerini keşfeden ülkeler olmuşlar ve insanlığın ortak bilgisine sunmuşlardır.

Tablo 1 A

Doğal Kaynak Yoksunu Gelişmiş Ülkeler ve

İnsani Gelişim Endeksleri (İ.G.E.) 2014 yılı

 

 

 

Ülkeler

 

 

 

Sıra

İçinde

Olduğu

İ.G.E.

Grubu

İnsani

Gelişme

Endeksi

(İ.G.E.)

Eşitsizlik

Düzeltmesi

Yapılmış

İ.G.E.

Norveç 1 Çok Yüksek 0.944 0.893
İsviçre 3 Çok Yüksek 0.930 0.858
Danimarka 4 Çok Yüksek 0.923 0.856
Hollanda 5 Çok Yüksek 0.922 0.861
Almanya 6 Çok Yüksek 0.916 0.853
İsveç 14 Çok Yüksek 0.907 0.846
İngiltere 14 Çok Yüksek 0.907 0.829
G. Kore 17 Çok Yüksek 0.898 0.751
İsrail 18 Çok Yüksek 0.894 0.775
Japonya 20 Çok Yüksek 0.891 0.780
Belçika 21 Çok Yüksek 0.890 0.820
Fransa 22 Çok Yüksek 0.888 0.811
İspanya 26 Çok Yüksek 0.876 0.775
İtalya 27 Çok Yüksek 0.873 0.773
Türkiye 72 Yüksek 0.761 0.641

Kaynak: Human Development Report 2015, Table 3 Inequality-adjusted Human Development Index sayfa 216-217.

Tablo 1 A da yer alan “Eşitsizlik Düzeltmesi Yapılmış İnsani Gelişme Endeksi” tanımlamasının anlamı, İGE verisinin hesaplanmasında kullanılan gelir, öğrenim ve ömür beklentisi gibi temel öğelerin her birinin dağılımındaki eşitsizlik etkisini gidermek üzere dağılım duyarlılığı yüksek bir endeksle çarpılarak düzeltilmesi sonucu bulunan değeri göstermesidir. Bu teknik açıklamanın UNDP’nin yayınında yer alan tanımı parantez içinde yer almaktadır (The Inequality-adjusted Human Development Index (IHDI) adjusts the Human Development Index (HDI) for inequality in the distribution of each dimension across the population. It is based on a distribution-sensitive class of composite indices proposed by Foster, Lopez-Calva and Szekely (2005), which draws on the Atkinson (1970) family of inequality measures. It is computed as a geometric mean of inequality-adjusted dimension indices).

Tablo 1 A da yer alan İGE ile eşitsizlik düzeltmesi yapılmış İGE arasındaki fark 0.100 den ne kadar düşük ise o ülkelerde eşitsizliğin toplumsal sıkıntı yaratması da o denli düşük olması beklenmektedir.

Tablo 1 B incelendiğinde de şu gözlemleri yapabiliriz. Aynı ülkelerin öğrenim görünümüne göz attığımızda, seçilen ülkelerin çok büyük çoğunluğunda hem kadınların hem de erkeklerin çok büyük bölümünün en az lise ve dengi düzeyde eğitim aldıklarını gözlemliyoruz. Diğer bir deyişle her iki cinsin beyinsel yeteneklerine bilimsel ve lâik ortamlarda önemli yatırım yapılmış olduğunu görüyoruz. Bu ülkelerin eğitimlerinin nitelikleri sürekli yükseltmek için sürekli arayış içinde oldukları da zaman serilerinde yer alan verilerindeki gelişimden gözlenebilmektedir.

Tablo 1 B

Doğal Kaynak Yoksunu Gelişmiş Ülkeler ve

Bazı İnsani Gelişim Endeksleri 2014 yılı

 

 

 

 

Ülkeler

 

 

Okulda Geçirilen

Ortalama yıl

Satın alma gücü paritesine göre tahmini 2011 yılı kişi başına milli gelir ABD doları Kadınların

İşgücüne

Katılımının

Erkek İşgücüne   oranı %

Parlamento

Üyesi

Kadınların

Oran (2014)

%

Kadın Erkek Kadın Erkek Kadın/Erkek Kadın/Toplam
Norveç 12.7 12.5 57,140 72,825 89.1 39.6
İsviçre 11.5 13.1 44,192 50,914 82.5 28.5
Danimarka 12.8 12.7 36,439 51,727 88.4 38.0
Hollanda 11.6 12.2 29,500 61,641 82.9 36.9
Almanya 12.9 13.8 34,886 53,290 80.7 36.9
İsveç 12.2 12.0 40,222 51,084 88.8 43.6
İngiltere 12.9 13.2 27,259 51,628 81.1 23.5
G. Kore 11.2 12.7 21,896 46,018 69.5 16.3
İsrail 12.5 12.6 22,451 39,064 83.8 22.5
Japonya 11.5 11.7 24,075 49,571 69.3 11.6
Belçika 10.6 11.1 31,879 50,845 80.1 42.4
Fransa 11.0 11.3 31,073 45,497 82.3 25.7
İspanya 9.4 9.8 24,059 40,221 79.8 38.0
İtalya 9.5 10.2 22,526 44,148 66.6 30.1
Türkiye 6.7 8.5 10,024 27,645 41.5 14.4

Kaynak: Human Development Report 2015 Table 4 ve 5 Gender Development Index sayfa 220-224.

Tablo 1 B söz konusu ülkelerde kadınların ve erkeklerin satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen milli gelirlerinin İsviçre hariç açık ara kadınlar aleyhine olmasını şaşırtıcı ve üzücü bir sürpriz olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gelir farkının bu ülkelerde temelde eğitim-öğrenim farlılığından kaynaklanmadığı da Tablodan anlaşılmaktadır. Geriye dört olasılık kalmaktadır. İlki yüksek ücretli işlerin ve görev kademelerinin yoğun olarak erkeklerin elinde olmasıdır. İkincisi, gelişmiş konumda olmalarına rağmen bu ülkelerde cinsel ayırımcılık etkisinin azaltılabilme sürecinin yavaş işlediği/işletildiği olasılığıdır. Üçüncüsü ise kadınların aktif politik yaşama ve işgücüne katılım oranlarının göreceli düşüklüğünün bu farkı yarattığı akla gelmektedir. Dördüncüsü ise bu ülkelerde çocuklu annelerin çalışma yaşamlarının bir bölümünde pay-zamanlı işleri seçiyor olmaları da bu sonucu yaratmada rol oynadığı akla gelmektedir. Bu dört unsurun bir arada ortak etkisi olma olasılığı da yüksektir. Daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler 2015 Human Development Report’a başvurabilirler.

Tablo 1 den kadınların parlamento üyesi olma oranlarının da kadınların işgücüne katılımına paralel bir görünüm gösterdiği de görülmektedir. Kadınların parlamento üyesi olma oranlarının düşük olduğu ülkelerin (İngiltere hariç) Japonya, Güney Kore ve İsrail gibi diğer ülkelerden kültürel farklılık gösterdikleri de gözlemlenebilmektedir.

İnsani Gelişme İndeksi sıralamasında 72 inci sırada yer alan Türkiye’nin konumu Tablo 1 B de yer alan verilerin doğal yansıması olduğu da çok açıktır. Ayrıca, Türkiye’deki eğitim içeriği ve kalitesinin de Tablo 1 de yer alan diğer ülkelerden geride olduğu da ileride göreceğimiz PISA ve TIMMS verilerinden açıkça gözlemlenecektir. Continue reading ‘En Önemli Doğal Kaynak İnsan Beynidir’

Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması

BirGün gazetesinin 27 Mart 2017 tarihli sayısında, Pazartesi Söyleşisi sayfasında, Meltem Yılmaz ile yapmış olduğum söyleşi “Ekonomi eskisinden daha kötü” başlığı ile yayınlandı. Söyleşide Yılmaz’ın sorularını yanıtlarken konuları geniş kapsamda ele aldım. Ancak, gazetenin söyleşiler için ayırabileceği alanın doğal olarak belirli bir sınırı vardı. O nedenle de açıklamalarımın geniş ölçüde bir özeti yayınlanabildi. Konuştuğumuz konularda daha fazla bilgi edinmek isteyen okurlar olabileceği düşüncesi ile görüşmenin kapsamlı boyutunu bloğumda yayınlamanın faydalı olacağını düşündüm. Bu arada, kapsamlı görüşme sırasında aklıma gelmeyen ancak konunun anlatılmasında yararlı olabilecek bazı düşüncelerimi de metne ekledim. Bu eklemelerin kolayca fark edilmesi için onları italik formu ile yazdım. Bu arada birkaç maddi hatayı da düzelttim.

Meltem Yılmaz (M.Y.) Ekonomi alanında Bakanlık görevinde bulunmuş, dünyanın en önemli ekonomi kuruluşlarında görev almış isimsiniz. Türkiye ekonomisinin çok partili sistemden bugüne inişlerini ve çıkışlarını nasıl işaretlersiniz?

Hikmet Uluğbay (H.U) Sayın Yılmaz, öncelikle bana düşüncelerimi okurlarınızla paylaşma olanağını verdiğiniz için teşekkür ederim. Okurlarınıza da okumak için ayıracakları zaman için teşekkür eder saygı sunarım.

Çok partili sisteme geçmeden önce, Cumhuriyet’in kuruluş döneminin ekonomik felsefesine kısaca değinmeden çok partili dönemi değerlendirmeye geçmek, hem o döneme haksızlık olur, hem de çok partili dönemi değerlendirmede noksanlıklara neden olur. Şunu unutmayalım, Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden Bağdat demiryolu, Hicaz demiryolu ve Aydın demiryolu hariç ne bir ulaşım altyapısı ne de endüstriyel bir sanayi altyapısı devralmıştır. T.C. Başbakanlık İstatistik Enstitüsü’nün (güncel adı ile TÜİK)1997 yılında yayınladığı Osmanlı Sanayii 1913, 1915 Yılları Sanayi İstatistikleri başlıklı belgenin 13 üncü sayfasında yer alan Tablo 1 Sanayi Müesseselerinin çeşitli şehirlere göre dağılımında 1915 yılı itibariyle tüm Osmanlı topraklarında önemlice sayılabilecek nitelikte 7 tuğla, 2 çimento fabrikası ve 3 adet pamuk ipliği imalatı ve pamuk dokuma kuruluşu yer almaktaydı. Gündüz Ökçün, “Osmanlı Sanayii 1913-1915 İstatistikleri” başlıklı kitabının 29 uncu sayfasında Osmanlı Devletinde 1915 yılında sanayi kuruluşlarının kullandığı toplam beygir gücünün 20,977 olduğunu belirtir. Bu rakamı David S. Landes’in “The Unbound Prometheus” isimli ve dilmize “Sınır Tanımayan Prometheus” olarak çevrilebilecek kitabının 292 inci sayfasında 1907 yılında Almanya, FRansa ve Belçikasanayilerinin kullandığı beygir güçlerine ilişkin olaraksırasıyla şu verilere yer vermiştir; 6,500,000; 2,474,000 ve 1,038,000. Bu sayılar Osmanlı Devletinin sanayi gücünü bütün çıplaklığı ile ortaya koymaya yeterlidir. Osmanlı Devleti, sanayi devriminin başlamasını sağlayacak yeterlikte lâik eğitim kurumlarını ve yurt içi sermaye birikimini oluşturamadığı için bu devrimi kaçırmış ve ayrıca Padişahlar tarafından hesapsızca verilmiş kapitülasyonlar nedeni ile de sonradan istese de sanayi atılımları yapamaz konuma gelmişti.

Cumhuriyet’in ekonomik düşüncesi ve temel hedefleri 17 Şubat-4 Mart 1923 arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresinde belirlenmiş ve 1930 lu yıllarda yapılan iki sanayi planı ile sürdürülmüştür. Türkiye’nin ekonomik gelişmesine temel olacak olan Etibank, Sümerbank, SEKA, Karabük Demir Çelik, uçak yapım sanayii ve diğer birçok sanayi kuruluşu ve liman inşaatları ile demiryolu ağının ülkeye yayılmasına yönelik önemli yatırımlar yapılmıştır. Etibank hem madencilik alanında girişimcilere kaynak sağlayacak bir banka, hem de bu alanda yatırım yapacak bir kurum olarak düşünülmüş ve yaşama geçirilmişti. Aynı anlayış Sümerbank’ın kuruluşunda da mevcuttur. Bu kuruluşların yatırımları gerçekleştirilirken dışarıdan borç da alınmamıştır. Bu kuruluşlar Türkiye’nin ilk ve önemli sanayi hamlesini başlatmasının yanında, yetiştirdikleri nitelikli teknotrat ve bürokratlarla geleceğin özel sektör kuruluşlarının nitelikli insan gücünü de yetiştirmiş oldular. Bütün bunlar yapılırken de Osmanlı Devleti’nden miras olarak aldığı Düyun-u Umumiye (Yabancı ülkelere olan) borçları ödenmeye başlanmıştır.

Bu döneme ilişkin olarak iki hususa daha değinmek isterim. İzmir İktisat Kongresi kararları özel girişimciliğe ve yabancı sermayeye karşı değildir. Yabancı sermaye Türk Yasalarına uymak ve Türk dilini kullanmak zorundadır. Ayrıca, ulusal girişimlerin sahip olacağı haklardan fazlasına sahip olmaları söz konusu değildir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Prof. Dr. Afet İnan’ın İzmir İktisat Kongresi kitabının dilini güncelleştirerek yeniden basmasında yarar görmekteyim. Böylece gençlerimizin Kuruluş dönemi ekonomik politikalarını kolayca anlamaları sağlanmış olacaktır. Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar, ekonomik gelişmenin, ülke içinde yaratılan katma değerin boyutu ile doğru orantılı olduğunu çok iyi biliyorlardı. O nedenle de sanayi kuruluşlarının yukarıda değinilen altyapısını bu bilinçle kurmuşlardır. Ancak bu dönemde yatırımların hemen hemen tamamı Devlet ve yeni kurulan kamu kurumları tarafından yapılmıştır. Bunun nedeni de, Cumhuriyet’in Osmanlı Devleti’nden yatırım yapacak girişimci de devralamamasıdır. Çünkü Osmanlı Devleti sanayi devrimi başaramadığı için bu kavramları anlayan ve uygulayabilecek yeterli sayıda insan da yetiştirememişti. Osmanlı Devleti döneminde hemen hemen tüm ekonomik etkinlikler, yabancı devlet şirketleri ve uyrukları ile Osmanlı vatandaşı olan Ermeni, Rum ve Yahudiler tarafından yürütülmekteydi. Kuruluş dönemine ilişkin olarak iki önemli gelişmeye daha değinmek isterim. Bunlardan ilki 1929 dünya ekonomik krizi ile 1939-1945 arasında yer alan II. Dünya Savaşı Türkiye’nin ekonomik atılımlarını son derece yavaşlatmıştır.1929 dünya ekonomik krizi Türkiye’nin GSYİH’nı 1930-1932 döneminde sırasıyla yüzde 23.8, 12.0 ve 15.8 oranlarında küçültmüştür. Benzeri şekilde 1944 ve 1945 yıllarında da GSYİH sırasıyla yüzde 27.6 ve yüzde 18.2 küçülmüştür. Savaşın ülkeye sıçramaması için alınan seferberlik önlemleri sonucu çok sayıda genç insan silah altına alındığı için tarımda çok büyük bir işgücü azalması olmuş ve bu askeri gücün gereksinimleri Devletin altyapı ve sanayi yatırımlarına ayırabileceği kaynağı son derece sınırlandırmıştır. Ancak bu sınırlamaya rağmen, tarımda katma değer yaratımının bilgi ve teknik bilgiyle gerçekleşeceğini ve bu üretimin birçok sanayi koluna ham madde vereceğini bilen kadrolar, Savaş yılları olmasına rağmen 1940 yılında Köy Enstitülerini kurmaya başlamışlar ve ülkenin dört bir yanına yaymayı sürdürmüşlerdir.

Çok partili dönemi ele alırken, politik gelişmelere değinmeden ekonomik boyutu ele alırsak konu çok büyük ölçüde havada kalır. O nedenle bu dönemdeki ekonomik gelişmeleri ele alırken önemli politik gelişmelere de kısaca değinmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. 1944 de başlayan çok partili dönemin ilk basamağı Demokrat Parti’nin iktidarda bulunduğu 1950-1960 arasıdır. Bu dönemde özel kesim yatırımları özendirilirken, yabancı sermayenin Türkiye’de yatırım yapması için de özendirici önlemler alındı, yasal düzenlemeler yapıldı. Yabancı sermaye özendirmeye yönelik bir örnek vermek isterim. 1954 yılında çıkarılan Petrol Kanunu yabancı sermayeye o dönemde petrol üreten birçok ülkeden çok daha fazla olanak sunmuştur. 1945 yılında Venezuela, ülkesinde çıkarılan petrolün, üretici şirketler ile Devlet arasında yüzde 50-50 paylaşılmasını kabul ettirmişti. Bu kural kısa sürede tüm petrol çıkaran ülkelerde uygulanmaya başladı. Hatta o tarihlerde İran petrollerini ulusallaştırdığı için Başbakan Musaddık bir seri komplo ile düşürüldükten sonra, bu yüzde 50-50 kuralı İran’a bile uygulandı. Ancak, ABD petrol uzmanının katkısı ile hazırlanan Petrol Kanununda bu ilkeye yer verilmedi. Başlangıçta özel bir şirket olarak kurulması düşünülen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı gelen yoğun tepkiler üzerine bir kamu kuruluşu olarak hizmete başladı. Bu dönemin diğer önemli ekonomik kararlarından birisi de Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce yapılan barajlardır. Ağırlıkla enerji üretimine ve sulama amacına yönelik bu baraj yapım hamlesi aynı zamanda Türk siyasetinin gelecek yıllarına önemli bir kişiyi de kazandırmıştır; Süleyman Demirel. Demokrat Parti’nin izlediği ekonomik politikalar, ilk yıllardaki tarımsal üretimlerdeki bolluk, Marshal Yardımı ve uluslararası kuruluşlardan sağlanan diğer dış yardımlarla birlikte ekonomik büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratmıştı. Ancak ne yazık ki tarımda verimliliği yükseltecek işgücünü yetiştirmekte olan Köy Enstitüleri de bu sırada kapatılmaya başlandı. Aynı şekilde uçak sanayii de bu dönemde kapatılmıştır. Bu yıllardaki tarımsal üretim bolluğunun da etkisi ile Demokrat Parti 1954 Genel Seçimlerini yüzde 57.7 oy oranı ile kazandı. Bu başarı sonrası ekonomik alanda daha özensiz politikalar izlendi, enflasyon süratle tırmandı. 27 Ekim 1957 Genel Seçimlerinde Demokrat Parti oyları yüzde 47.9 a geriledi. 1957 den itibaren döviz sıkıntısı daha belirginleşmeye başladı ve IMF ile görüşmeler sonrasında 4 Ağustos 1958 tarihinde dövizde katlı kur uygulamasına geçilerek TL ciddi ölçekte devalue edildi. Bu bağlamda doların değeri 2.80 TL düzeyinden dövizin kazanıldığı sektör ve harcandığı işlemlere göre 4.90-9.03 TL aralığında uygulanmaya konuldu. Ancak katlı kur düzenlemesi uygulamadaki teknik ve idari güçlükler nedeni ile çok kısa ömürlü oldu. Bu dönemde yabancı sermaye de Türkiye’de sanayileşmeye katkıda bulunacak önemli yatırımlar yapmamıştır. Ekonomideki olumsuz gelişmeler toplumsal tepkilere de yol açtığı için Başbakan Adnan Menderes Hükümeti, muhalefeti susturmak için TBMM Tahkikat Komisyonu’nu kurduğu gibi, Üniversitelerden akademisyenleri ve bazı kamu görevlilerini “görülen lüzum üzerine” gerekçeleri ile görevlerinden almaya başladı. Bu arada, Menderes Hükümeti Batı’dan beklenen ekonomik desteği alamayınca, Sovyetler Birliği ile yakınlaşma adımlarını atma eğilimi de gösterdi. Bütün bu gelişmeler nedeniyle, izleyen TBMM Genel seçimlerinde Demokrat Parti’nin iktidardan düşmesine kesin gözle bakılmaya başlanmıştı. Ancak 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi yapıldı.

M.Y. 1960’I diğer darbelerden ayrışan yapısı, ekonomi üzerinde bir etki yaratabildi mi?

H.U. Bana göre, 1960 Askeri Darbesi, Demokrat Parti’nin seçimle iktardan düşmesi fırsatının yitirilmesine yol açtığı için izleyen dönemdeki politik gelişmeler üzerinde belirgin olumsuz etkiler yaratmıştır. O nedenle de demokratik deneyim ve gelişim sürecini olumsuz yönde etkilemiştir. Zira deneyim veya tecrübe denilen birikimin gerisinde daima hatalar ve bunlardan alınan dersler vardır. Buna rağmen 1960 Askeri Darbesi ülkeye üç önemli şey kazandırmıştır. Bunlar ilki 1961 özgürlükçü Anayasa’sı ve iki kanatlı Parlamento yapısı, ikincisi Anayasa Mahkemesi ve üçüncüsü ise Devlet Planlama Teşkilatı’dır.

1960-1980 dönemi üzerinde de kısaca durmakta fayda görüyorum. Bu dönemde Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milî Selamet Partisi arasında birkaç kez, AP-MSP ve CHP-MSP koalisyonları kuruldu, bozuldu. Bu dönemin özellikle 1974 e kadar olan yılları, Türk ekonomisi bakımından büyük kazançların sağlandığı önemli bir aşamadır. Bu on dört yıllık sürede; ön hazırlıkları 1954 yılında başlamış olan “Ereğli Demir Çelik Fabrikasının yapımına 1961 yılında başlanmış ve kısa sürede bitirilmiştir. Keban Barajı 1965-1975 yılları arasında inşa edilmiştir. Şeydi Şehir Alimünyum Tesisleri ve Oyma Pınar Barajının yapımına 1967 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Petrokimya Kompleksinin yapımına 1965 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. İskenderun Demir-Çelik Tesislerinin inşaatına 1970 yılında başlanmış ve bir süre sonra tamamlanmıştır. Bu on dört yılda planlanan, yatırımına başlanan ve yapımı tamamlanan sanayi kuruluşlarını saymaya ve anlatmaya devam edersem diğer konuları görüşmek için yeterli süre kalmayabilir. Bu dönemde alınan dış borçlar, tüketim için değil, biraz önce saydığım döviz tasarruf ettiren ve kazandıran kuruluşların ve benzeri kamu kurumlarının üretim tesislerinin Türk ekonomisine kazandırmasında kullanılmıştır. Bu tesisler, ülkeyi sadece ürettikleri ürünleri satın almak için döviz ödemekten kurtarmamış aynı zamanda birçok yan sanayinin ihracat yapabilmesi için gereksinim duyduğu ham madde ve ara mamulleri üreterek ihracatın gelişmesine de çok önemli katkıda bulunarak ülkenin döviz gelirlerinin artmasına neden olmuşlardır. Ayrıca bu ve benzeri tesisler, gelişmesini sağladıkları yan sanayiler ile de istihdam yaratmanın yanında ülke içinde yaratılan katma değerin artması ile ulusal gelirin büyümesini de sağlamışlardır.

Ancak, 1973 yılında Arap-İsrail Yom-Kippur savaşında ABD’nin İsrail’I desteklemesi üzerine petrol üreten Arap ülkeleri petrol üretimlerini kısıp, başta ABD olmak üzere bazı ülkelere petrol ihraç ambargosu uygulamaları ile başlayan birinci petrol krizi ile uluslararası piyasalarda petrolün varil fiyatı 2.5 dolardan 11.6 dolara yükseltilmiş, daha sonra 1974 ikinci petrol krizi ile izleyen yıllarda petrol varil fiyatını 35 dolar dolayına doğru yükselmeye başlamıştır. Petrol fiyatlarındaki bu sıradışı artışlar, Türk ekonomisi üzerinde sarsıcı etkiler yarattı ve ödemeler dengesi sorunlarını aşabilmek için 1974 yılında yeni bir istikrar programı uygulamaya konulmasını gerektirdi ve doların değeri 9.00 TL’den 15.00 TL ye yükseltildi. IMF’nin parasal olarak da desteklediği İstikrar programı ortaya çıkan yeni bir dış sorun nedeni ile aksadı. Bu yeni sorun, Kıbrıs’ta Türklere karşı başlatılan yoğun baskılar ve kıyımlardı. Bu sürecin bir devamı olarak 1974 yılında Kıbrıs’ta Nicos Sampson darbesi yapıldı ve Türkler üzerinde çok ciddi baskı ve göçe zorlama yaşandı ve kıyımlar da arttı. Kıbrıs’taki bu gelişmeler Yunanistan’daki Cunta Hükümeti tarafından da desteklenmekteydi. Kıyımların artması üzerine Türkiye Garantörlük Anlaşması çerçevesinde İngiltere’yi de birlikte askeri müdahaleye davet etti. Üçüncü garantör ülke Yunanistan Ada’daki gelişmelere müdahale edilmesine karşı çıkıyordu. İngiltere’nin yanaşmaması üzerine, CHP-MSP koalisyon Hükümeti’nin TBMM’den de aldığı yetki ile Başbakan Bülent Ecevit 20 Temmuz 1974 de Kıbrıs’a Askeri çıkarma ile “Barış Harekatı” başladığını açıkladı. Bu harekat üzerine ABD, Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başladı. Türkiye üzerinde baskıları arttırmak için dış borçlanma olanakları da daraltıldı. Continue reading ‘Ekonominin 94 Yıllık Çıkışlı ve İnişli Yolculuğu ve Halk Oylaması’

Halkoylamalarında Sandığa Gitmeyen Seçmenlere Açık Mektup

TBMM 10 Ocak 2017 günü başladığı Anayasa değişikliklerini her gün sabahın erken saatlerine kadar toplantılarını sürdürerek nihayet 21 Ocak 2017 günü sabah karanlığında tamamlamış ve 339 oyla kabul edildikten sonra diğer formaliteler de tamamlanarak 16 Nisan 2017 günü halkoyuna sunulma aşamasına getirilmiştir. Halkoylamasına ilişkin takvimin işleyebilmesi için tamamlanması gereken işlemler de tamamlanmış ve oylama gününün gelmesi beklenmeye başlamıştır.

Geçmiş halkoylamalarında sandığa gidip kendi tercihini belirlemeyen, dolayısı ile fazla oyu alan tarafa bilerek veya bilmeyerek dolaylı destek olan bu seçmenlerimize bu mektubu yazmaya karar verdim. Bu yazımın son bölümünde aynı zamanda sandığa giden seçmenlerimize de bazı düşüncelerimi aktarmak istiyorum.

Halkoylamalarında sandığa gitmeyen seçmenler bu yazıyı okumaya başlamadan veya okuduktan sonra, 16 Nisan 2017 günü halkoylamasına konu olacak Anayasa değişikliğine ilişkin değerlendirmelerimi içeren “Halk Oylamasına Sunulan Anayasa Değişikliklerine İlişkin Düşünce ve Görüşlerim” başlıklı yazıma şu bağlantıdan erişebilirler; www.hikmetulugbay.com/?p=794

Böyle köklü ve kapsamlı bir yönetim/rejim değişikliğinin söz konusu olduğu durumda, kimsenin sandığa gitmeme gibi bir seçeneği, lüksü ve hakkı olamaz diye düşündüğüm için bu açık mektubu yazıyorum. O nedenle şimdiye kadar sandığa gitmekten pek hoşlanmayan siz seçmenlerimize açık bir mektup yazıp her birinizin oyunun, bir anlamda kapsamlı yönetim/rejim değişikliğinin oylanacağı son derece kritik halkoylamasında ülkemizin rejimini belirleme kararının alınmasında önemli rolünüz olduğunu anımsatmakta fayda gördüğüm düşüncesi ile bu ayrıntılı değerlendirmelerimi içeren yazıyı kaleme aldım.

Herkesin oy vermeden önce, kendisine şu önemli soruları mutlaka sorması gerekir diye düşünüyorum. Anayasa değişiklikleri yaşam geçtikten sonra, ülkemizde demokratik yaşam, insan hakları, hukukun üstünlüğü, adil yargılanma, düşünceyi ifade özgürlüğü, seçim güvenliğin daha iyi konuma mı yoksa daha kötü durumuma mı gelecek? Terörün sona ermesi, ülkede iç barış, bireysel güvenlik ve huzur, ulusal güvenlik ve yaşam koşullarının iyileşmesi mi yoksa kötüleşme mi olacak? Ayrıca, işe alınmada yansızlık, işsizliği azaltılması, eğitimin kalitesinin iyileşmesi ve ailelerin geçim sıkıntısı azalacak mı yoksa artacak mı? Bu sorulara verdiğiniz yanıta göre, şu soruyu da kendinize sormanız gerekebilir; bu halkoylaması ile önerilen değişiklikler uygulamaya girdikten sonra yukarıda saydığım sorunları çözmez, daha da kötü duruma taşırsa, oy verdiğim bu anayasa hükümlerinin ortadan kaldırılması için TBMM yeni bir teklifi görüşülebilir mi ve bu görüşme sonucunda yeni bir halkoylaması yapılarak bana oyumu değiştirme fırsatı verilebilir mi? Bu soruya verdiğiniz yanıt ne olursa olsun mutlaka sandığa gidip ülkenin, toplumun ve aile bireylerinizin demokratik lâik, sosyal hukuk devletindeki yaşamlarını sürdürmeleri için tercihinizi mutlaka belirtmeniz gerekmektedir.

Siz sandığa gitmekten uzak duragelen seçmenlere neden özel olarak açık mektup yazmak gereksinimini duyduğumu merak etmiş olabilirsiniz. Bunun yanıtını hemen vereyim ki, yazıyı sonuna kadar okuma gereksinimi duyasınız. Yazıyı okumaya devam ettiğinizde Tablo 1 den de göreceğiniz üzere, sizler toplam kayıtlı seçmen sayıları içinde yüzde 32.49 oranı ile 2007 halkoylamasına katılmayan seçmenlersiniz. Aynı şekilde 2010 halkoylamasındaki oranınız da yüzde 26.29 dır. Sonucu etkileme boyunuz bu denli yüksek olduğu için sizlere, ülkemizin bu kritik dönemecinde, mektup yazmamak hem sizlere saygısızlık hem de yurttaşlık görevimi yadsımak olurdu.

Sandığa gitmekten uzak duragelen seçmenler doğrusu sizlerin kim olduğunuz ve seçmen profilinizin ne olduğunu tam olarak bildiğimi sanmıyorum. Eğitiminizin, mesleklerinizin, sosyal yapınızda hangi sosyal katmanın daha ağırlıklı olduğunu da bilmiyorum. Ama toplumun tüm katmanlarını ve kültür yelpazesini farklı oranlarda içerdiğinizi tahmin edebiliyorum. Bunun yanında bildiğimi sandığım veya varsaydığım üç boyutunuz var, birincisi, politikada sizlerin düşüncenizi ve beklentilerinizi karşılayacak kimsenin olmadığını düşünüyorsunuz, galiba kendinizden başkasını da pek beğenmiyorsunuz ve ayrıca politikayı kendi düzeyinizin altında bulduğunuz veya apolitikleştiğiniz için politikada rol almayı da düşünmüyorsunuz veya belki haklı olarak sizlere aktif politikada görev alabilmek için fırsat verilmediğini düşünüyorsunuz. Belki de benim gibi düşünenlerin birer oyu neyi değiştirebilir ki diye düşünüyorsunuz. O nedenle de seçim ve halkoylaması sandığına gitmeyerek birçok kez Türkiye’nin kaderi üzerinde bilerek veya bilmeyerek çok önemli etkiler yarata geliyorsunuz. İkincisi, sizin gibi düşünenlerin birlikte oluşturabileceği potansiyel gücün farkında olmadığınız için sizler gibi düşünen ve davrananlarla birlikte ülkenin gidişinde aktif rol almak için pek çaba da harcamıyorsunuz. Üçüncüsü kesinlikle Adalet ve Kalkınma Partisi’ni bilinçli olarak destekleyen seçmenleri de değilsiniz. Çünkü o parti, seçmenlerini sandığa götürmede en başarılı parti olduğunu 15 yıldır kanıtlaya geldi. Ancak Tablo 1 de yer alan verilerden de gördüğünüz üzere bazı seçimlerde bir bölümünüz sandığa giderek bu Parti’ye de oy vermiş görünüyorsunuz. Umarım bu gözlemlerimle sizlere haksızlık etmemiş ve sizleri yanlış tanımamış ve tanıtmamışımdır. Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız peşinen özür dilerim.

Tanımlamaya çalıştığım bu özelliklerinizle ve sandığa gitmeme tutumunuzla Türkiye’nin kaderini olduğu kadar, kendi yaşam kalitenizi ve çocuklarınınız ile torunlarınızın yaşayacağı hukuki ortam üzerinde farkında olarak veya olmayarak yarata geldiğiniz etkileri ve riskleri sizlere özetle anlatmaya çalışacağım. Bu yazdıklarımın temel amacı sizleri eleştirmek değildir. Size sahip olduğunuz gücü açıkça göstermek ve önümüzdeki halkoylamasında sandığa gitmenizin yaşamsal önemini gösterebilmektir. Zira biraz sonra verilerden de göreceğiniz üzere sandığa gitmeme boyutunuz halkoylamalarında tavan yapmaktadır.

İlk olarak sizlere 1999-2015 döneminde yapılan tüm milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile Anayasa değişikliğine ilişkin iki halkoylamasına ait oy kullanımlarını içeren bilgileri Tablo 1 de sunmak istiyorum. Ancak konumuz Ocak 2017 de yapılan son Anayasa değişikliklerinin halkoylamasına sunulması olduğu için Tablo 1 deki verilerden sadece halkoylamalarına ilişkin olanları değerlendirme yoluna gideceğim. Diğer seçimlerde sandığa gitmemenizin değerlendirmesini gelecek genel seçimler öncesinde yazmayı düşündüğüm yazıda ele alacağım.

Tablo 1

2002-2016 döneminde yapılan milletvekili seçimleri, halkoylamaları ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılımları

 

 

 

Seçim

 

 

Toplam

seçmen

sayısı

 

Toplam

Oy kullanan

seçmen

 

Sandığa

Gitmeyen

Seçmen

Ve (%)

Geçersiz

oy kullanan

seçmen

ve (%)

18.04.1999

TBMM

37,495,217 32,656,070 4,839,147

(12.91)

1,536,828

(4.10)

9.11.2002

TBMM

41,407,027 32,768,161 8,638,866 (20.86) 1,239,378

(2.99)

30.07.2007

TBMM

42,799,303 36,056,293 6,743,010

(15.75)

1,006,602

(2.35)

21.10.2007

Halkoylaması

42,690,252 28,819,319 13,870,933

(32.49)

651,658

(1.53)

7.05.2010

Halkoylaması

52,051,828 38,369,099 13,682,729

(26.29)

725,062

(1.39)

22.06.2011

TBMM

52,806,322 43,914,948 8,891,374

(16.84)

973,185

(1.84)

10.08.2014

C. Başkanlığı

55,692,841 41,283,627 14,409,214

(25.87)

737,716

(1.32)

7.06.2015

TBMM

56,608,817 47,507,467 9,101,350

(16.08)

1,344,224

(2.37)

1.11.2015

TBMM

56,949,009 48,537,695 8,411,314

(14.77)

697,464

(1.22)

Kaynak: Yüksek Seçim Kurulu web sayfası Seçim İstatistikleri tablolarından alınan rakamlarla düzenlenmiştir.

2007 Anayasa Değişikliği Halkoylaması

Bu Anayasa değişikliğine yol açan gelişme, 16 Mayıs 2007 günü 7 yıllık görev süresi sona erecek olan 10 ncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in yerine 11 inci Cumhurbaşkanı seçim işlemlerine Anayasa’nın 102 maddesinde belirlenen takvime uygun olarak başlanmıştı. Bu seçim sürecinde AKP adayı Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’den başka aynı Parti’nin Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay da adaylığını koymuştu. Ancak Ersönmez Yarbay ilk tur oylamasından önce adaylıktan çekildi. Böylece seçime “tek aday” ile başlandı.

Bu noktada okurlar dilerse, bu seçimlerle ilgili diğer konular yanında “seçim kavramını” da değerlendirdiğim ve 8 Temmuz 2007 tarihinde yayınladığım “Cumhurbaşkanlığı Seçim Tartışmalarında Gözden Kaçanlar” başlıklı yazıma dileyen okur www.hikmetulugbay.com/?p=45 bağlantısından erişip okuyabilir.

Bu noktada küçük bir parantez açmak isterim. 27 Nisan 2007 günü yapılan tek adaylı 1 inci Tur oylamaya o tarihte TBMM de olan 541 milletvekilinden sadece 357 sinin katılıp oy kullanması nedeni ile Anayasa’nın 102 maddesindeki “yeter sayı” tartışması gündeme gelmiştir. Bu tartışmalar sırasında AKP sözcüleri bu yeter sayı konusunun daha önce seçilmiş olan Cumhurbaşkanları seçim sürecinde gündeme gelmediği ve uygulanmadığı savını ileri sürmüşlerdir. Bu tartışmalar sonucunda 1 inci turda yeter sayı bulunmadığı için tur oylamasının iptali CHP tarafından Anayasa Mahkemesine götürülmüştür. Anayasa Mahkemesi’nin oylamayı iptal etmesi üzerine, TBMM, 31 Mayıs 2007 günü Cumhurbaşkanının halkoylaması ile seçilmesi ve görev süresinin 5 yıla indirilmesi ve tekrar seçilebilmesini de içeren küçük kapsamlı Anayasa Değişikliğini kabul etmiştir. Bu kanun 16 Haziran 2007 günü Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Yayınlanan kanunun “GEÇİCİ MADDE 19- On birinci Cumhurbaşkanı seçiminin ilk tur oylaması, bu Kanunun Resmi Gazetede yayımını takip eden kırkıncı günden sonraki ilk Pazar günü, ikinci tur oylaması ise ilk tur oylamayı takip eden ikinci Pazar günü yapılır.” hükmünü içermekteydi. Bu arada 367 yeter sayısının diğer cumhurbaşkanlığı seçimlerinde uygulanmadığı savına karşı da yine yukarıda erişim adresini verdiğim yazıma bakılabilir.

Bu gelişmeler yer alırken, AKP, TBMM’ne 24 Haziran günü erken seçime gitme önerisini getirmiştir. Yüksek Seçim Kurulu’nun gerekli hazırlıkların yapılabilmesi için zamana gerek olduğu uyarısı üzerine tarih ertelendi ve erken seçim 30 Temmuz 2007 tarihinde yapıldı.

30 Temmuz 2007 seçimleri sonucunda AKP341, CHP 112, MHP 70 ve Bağımsızlar 26 milletvekilliği kazandılar.

Seçim sonrasında TBMM ilk toplantısını 4 Ağustos 2007 günü yaptı ve 9 Ağustos 2007 günü de Meclis Başkanı’nı seçti. O sırada 10 ncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yeni Cumhurbaşkanı henüz seçilmediği için görevine devam etmekte idi. Diğer bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı boşluğu yaşamıyordu. Anımsayın biraz önce de yazdığım gibi TBMM 31 Mayıs 2007 günü Cumhurbaşkanı seçiminin halkoylaması ile yapılmasını öngören bir 5678 sayılı yasa ile Anayasa değişikliğini kabul edip kanunlaştırmıştır. Bu kanunun yukarıya alıntıladığım Geçici 19 uncu maddesinde de 11 inci Cumhurbaşkanının seçimine ilişkin halkoylaması takvimini de belirlemişti. Bu Anayasa değişikliğinin halkoylamasına sunulmasına ve 11 inci Cumhurbaşkanının seçilmesine ilişkin takvime ilişkin süreç te başlamıştı. İşte bu ortamda TBMM, Cumhurbaşkanı seçiminin halkoylaması ile yapılmasına ilişkin 5678 sayılı yasayı iptal etmeksizin Cumhurbaşkanı seçim sürecini başlattı. Abdullah Gül’ün 11 inci Cumhurbaşkanı seçildiği bu seçim sürecindeki 3 tur oylamalara ilişkin veriler Tablo 2 de yer almaktadır. Continue reading ‘Halkoylamalarında Sandığa Gitmeyen Seçmenlere Açık Mektup’

Halk Oylamasına Sunulan Anayasa Değişikliklerine İlişkin Düşünce ve Görüşlerim

TBMM 10 Ocak 2017 günü başladığı Anayasa değişikliklerini her gün sabahın erken saatlerine kadar toplantılarını sürdürerek nihayet 21 Ocak 2017 günü sabah karanlığında tamamlamış ve 339 oyla kabul ederek halkoyuna sunulma aşamasına getirmiştir. Halkoylamasına ilişkin takvimin işleyebilmesi için tamamlanması gereken işlemler de başlamıştır. TBMM gecenin gündüze karışması suretiyle acele ile ve içeriğinin yeterince tartışılması yapılmadan 21 Ocak 2017 günü çıkarılan yasa metni 20 gün gibi uzun süre TBMM de bekletildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından ancak 10 Şubat 2017 günü onaylanmış ve 11 Şubat 2017 Resmi Gazetede yayınlanarak halkoylaması sürecine girilmiştir. Buna göre, halk oylaması 16 Nisan 2017 Pazar günü yapılacaktır. Madem, TBMM den çıkan değişiklik metni 10 Şubat 2017 günü onaylanacak ve halkoylaması da 16 Nisan 2017 günü yapılacaktı, o zaman Anayasa değişikliğine ilişkin teklifinin içeriği neden TBMM’de yeterince tartışılmamıştır, sorusunun anlamlı bir yanıtının topluma açıklanmış bir metnine ben ulaşamadım. Bilmiyorum sizler ulaşabildiniz mi?

Halkoylamasına sunulacak Anayasa Değişikliklerine ilişkin düzenlemelerin TBMM’nde kabul edilen Cumhurbaşkanınca onanan ve 11 Şubat 2017 tarih ve 29976 sayılı Resmî Gazetede yayınlanan metninde yer alan ve önemli gördüğüm maddelerine ilişkin görüş ve değerlendirmelerimi aşağıda okurların bilgilerine sunuyorum. Sunuşumu başlıklar haline vermemin nedeni okuma kolaylığı sağlamak ve okura ilgilendiği değişiklikleri öncelikle okuyabilme olanağını vermektir.

1982 Anayasa metninde birçok Türkçe yazılım (imlâ) hatası vardı, Anayasa birçok kez değiştirildi ancak yazılım hataları aynen sürdürüle geldi

Kurucu Meclis tarafından 18.10.1982 tarihinde kabul edilen ve 7.11.1982 tarihinde Halkoylaması ile onaylanan Anayasa metninde; sayıların yazılışları (beşyüzelli), kesin hesap (kesinhesap), antlaşma (andlaşma), baş gösterme (başgösterme), göz önüne (gözönüne), Sayıştay’ca (Sayıştayca), başsavcı vekili (başsavcıvekili) ve Danıştay’a (Danıştaya) gibi sözcüklerin yazımında hatalar yer almaktaydı. O tarihten bu yana, yoğun olarak askeri cunta anayasası denilerek eleştirilere hedef olan Anayasa’da 18 defa değişiklik yapılma yoluna gidilmiştir. Anayasa’nın birçok maddesi değiştirilmiştir, ancak değiştirilen maddelerdeki yazılım hataları aynen korunmuştur.

Halkoylamasına sunulmuş bulunan değişiklik metninde de 1982 den beri değiştirilemeyen yazılım hataları aynen varlığını sürdürmektedir. Sanki 1982 Anayasa’sının yazılım hatalarının dokunulmazlığı özenle korunmak istenmektedir. Teklif metnindeki bu yazılım hataları Anayasa Komisyonu görüşmelerinde, TBMM Genel Kurul Görüşmelerinde ve Resmi Gazetede yayınlanan metinde aynen kalmıştır. Bu yazılım hatalarının öncelikle değişiklik teklifini veren AKP’nin milletvekillerince, sonra teklifi okuyup imzalayan AKP ve MHP milletvekillerince, daha sonra da AKP ve MHP’nin yönetim kadrolarınca fark edilip, teklif TBMM Başkanlığına sunulmadan düzeltilmesi gerekirdi. Bu aşamalarda yeterli hassas inceleme yapılmadan teklifin TBMM Başkanlığına gönderildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda TBMM Kanunlar Kararlar Dairesi Başkanlığı teklif metnini hukuki içeriği, hukuk dili ve Türkçe bakımından inceleyip gözlemlediği yanlışlar konusunda TBMM Başkanını uyarmaları gerekirdi. Bütün bunlar yapılmadığı gibi gerek Anayasa Komisyonu ve Gerek Genel Kurul müzakerelerinde de gerekli uyarıların yapılmadığı, yapıldı ise de dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu yazılım yanlışlarını maddeler itibariyle ve Resmi Gazetede yayınlanan metni esas alarak Tablo 1 de yer veriyorum.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüleceği üzere sayıların yazılışları, kesin hesap, antlaşma, baş gösterme, Sayıştay ve Danıştay gibi kurumları belirleyen sözcüklere ekler yazılım kurallarına aykırı olarak yazılmıştır.

Tablo 1

Anayasa Değişikliği Metnindeki yazılım hataları

11 Şubat 2017 tarih ve 29976 Sayılı Resmî Gazetede yayınlanan metin

Madde Yazılım hatası İmlâ Kılavuzu
Madde 2- Milletvekili sayısı “beşyüzelli”, “altıyüz” beş yüz elli ve altı yüz
Madde 3- Seçilme yaşı “yirmibeş”, “onsekiz” yirmi beş ve on sekiz
Madde 5- TBMM’nin görev ve yetkileri kesinhesap, andlaşmaları kesin hesap ve antlaşmaları
Madde 8- Cumhur-başkanının yetkileri andlaşmaları antlaşmaları
Madde 12- Olağanüstü hal yönetimi Başgöstermesi, onyedinci baş göstermesi, on yedinci
Madde 14- Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç on üç
Madde 15- A. Bütçe ve kesinhesap Kesinhesap, yetmişbeş, ellibeş, yirmibeş, kesinhesap, kesinhesap, Sayıştayca kesin hesap, yetmiş beş, elli beş, yirmi beş, kesin hesap, Sayıştay’ca
Madde 16- 2709 sayılı kanun Anamuhalefet, onyedi, onbeş ana muhalefet, on yedi, on beş
Madde 17- 2707 sayılı kanuna eklemeler Danıştaya Danıştay’a

 

Fakat bu kez değişiklik metni, 1982 Anayasa’sına yeni yazılım hatası da eklemiştir. Tablo 1 de Madde 2 ve Madde 3 de yer alan yazılım hatalı sayılar ayrıca tırnak içine (“”)alınmıştır. 1982 Anayasa’sında tırnak içine alınmış sözcük veya sözcükler yoktur. Türk Dil Kurumu’nun 1996 Basımı İmlâ Kılavuzu’nda tırnak işaretinin açıklaması şöyledir: “Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır.[1]” Tablo 1 de yer alan yazılım hatalı sözcükleri sadece dipnottaki Kılavuz’dan kontrol etmedim, ayrıca Türk Dil Kurumu’nun web sitesindeki elektronik ortamdaki Sözlük dosyasından da kontrol ettim.

Burada hemen bir noktaya açıklık getirmeliyim. Anayasa metninde ve değişikliklerindeki yazılım hatalarını saptamak için Türk Dili uzmanı olmak ve İmlâ Kılavuzu’na sözcük ve sözcük bakmaya gerek yok. Bu metinleri bilgisayarınıza indirdiğinizde, bilgisayarda yüklü bulunan yazılım programı, bu sözcüklerin altına hemen kırmızı çizgi çekiyor. Dolayısı ile bu metinler daha yazılırken taslak halinde iken bile bu hataları hemen görüp düzeltmek mümkündü. Ayrıca, bilgisayardaki söz konusu program, düşük cümlelerin altına da yeşil çizgi çekiyor. Gerek 1982 ve gerek 2017 değişikliğindeki düşük cümleler konusuna girmeyeceğim dileyen okur anılan metinleri bilgisayarına indirir ve kendi gözlemini yapar.

Hukuk Fakültelerinde okuyan öğrenciler Anayasa Hukuku dersini öğreten akademisyenlere “ülkemiz hukukunun temel belgesinde bu kadar çok yazılım hatası ve cümle düşüklüğü bulunmasını ve maddelerde bu kadar çok değişiklik yapılmasına rağmen yazılım hatalarının korunmasını nasıl açıklıyorsunuz” sorusunu yönetse ne cevap verirler acaba? Soruyu sizler yanıtlayın.

Bu gözlemlerden sonra şimdi de 16 Nisan 2017 günü halkoylamasına konu olacak madde metinleri üzerindeki değerlendirmelerime geçebilirim.

Yargı Yetkisi Maddesine “ve tarafsız” sözcüklerinin eklenmesi

İlk değişiklik önerisi, Anayasa’nın Yargı Yetkisini düzenleyen maddesine yöneliktir. Anayasa’daki mevcut madde hükmü şudur: “MADDE 9.Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” Bu maddeye “bağımsız” sözcüğünden sonra “ve tarafsız” sözcükleri eklenecektir. Halen yürürlükte olan Anayasa’nın 138 inci maddesi Mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin hükümleri içermektedir. 139 uncu madde ise Hakimlerin ve Savcıların Teminatına ilişkindir. 141 inci madde ise Duruşmaların Açık ve Kararların Gerekçeli Olması ilkesini içermektedir. Ayrıca, Mahkemelerin kararlarına itiraz edilebildiği gibi Yargıtay’da temyiz edilebilmektedir. Bütün bu düzenlemeler yargının bağımsız olması kadar tarafsız olmasına da yöneliktir. Bütün bu süreç mahkemelerin tarafsızlığını sağlayamıyorsa 9 uncu maddeye eklenecek “ve tarafsız” sözcükleri tarafsızlığı nasıl sağlayabilir? Hâkim ve Savcıların atanmasını, görev yerlerinin değiştirilmesini ve görevden alınabilmesine, özlük haklarına ilişkin yasal düzenlemeler mahkemelerin bağımsız olması kadar tarafsız olmasını da belirleyen temel kurallardır. Bu konularda yapılan yasal düzenlemeler bu tarafsızlığı sağlayamadığı sürece 9 uncu maddeye eklenecek ifade bana göre tüm değişiklikler için eklenmiş tatlandırıcı bir düzenleme olmaktan öte bir anlam taşımayacaktır.

Milletvekili sayısının 550 den 600 e çıkarılması

İkinci değişiklik Anayasa’nın, “MADDE 75. – (Değişik: 17.5.1987 – 3361/2 md; 23.7.1995 – 4121/8 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beş yüz elli milletvekilinden oluşur.” Maddesindeki 550 sayısını 600 e çıkarmakta ve bu sayılar yukarıda değindiğim yazılım hataları ile sözcüklerle ifade edilmektedir. TBMM’nde görev yapacak milletvekili sayısının 550 den 600 e çıkarılması en önemli etkisi değişiklik kanununun 10 uncu maddesi ile değiştirilen ve Cumhurbaşkanı yardımcıları ile Bakanlar hakkında verilecek soruşturma önergelerinin işleme alınmasına ve yüce divana sevk kararının alınmasına ilişkin gerekli karar sayılarını daha yüksek düzeye çıkaracaktır. Bunun sonucu 550 milletvekilinin olduğu mecliste başbakan ve bakanlar için soruşturma önergesi 55 milletvekili tarafından verilip işleme alınırken, 106 inci maddede bu sayı Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için soruşturma önergesini imzalayacakların sayısını, 600 milletvekilli bir Meclis’te, 301 milletvekilinin imzasına çıkarmaktadır. Bu ise TBMM’nin Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların icraatları nedeniyle soruşturma yöntemi ile denetleyebilmesini çok zor bir duruma getirecektir. Soruşturma sonucu Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan için kurulacak Komisyon Yüce Divan’a sevk edilme önerisini getirirse, bu kararın alınabilmesi 550 milletvekilinin olduğu Mecliste 276 milletvekilinin kabul oyu ile sağlanabilecekken, Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde Yüce Divan’a sevk kararı 360 milletvekilinin oyu ile alabilecektir. Cumhurbaşkanı için bu karar sayıları 301 ve 400 e çıkmış olacaktır.

Milletvekili seçilme yaşının 25 ten, 18 e indirilmesi

Üçüncü değişiklik Anayasa’nın milletvekili seçilme yeterliliğini belirleyen maddesinin birinci ve ikinci fıkralarında değişiklik yapmaktadır. Anılan maddenin birinci fıkrası halen şöyledir: “MADDE 76. – (Değişik : 13.10.2006 – 5551/1 md.) Yirmi beş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.” Burada belirlenmiş olan 25 yaşın, 18 yaşa indirilmesi önerilmektedir. Bu bana göre, bu düzenleme değişiklikleri süsleme maddelerinden birisidir. 2011 yılında TBMM’ye seçilen en genç milletvekilinin yaşı 27 dir[2]. Haziran 2015 de seçilen en genç 6 milletvekilinin yaşlara dağılımı şöyledir; 26 yaş 1 kişi, 27 yaş 1 kişi, 28 yaş 2 kişi ve 29 yaş 2 kişidir[3]. Milletvekili seçilme yaşının 18 yaşın bitmesine indirilmesinden yararlanabilecek kişilerin sayısının gelecek seçimlerde en iyimser tahminle bir iki kişiyi aşmayacağı açıktır. TÜİK’in 2013 İstatistik Yıllığına göre, ülkemizdeki 18-24 yaş aralığındaki nüfusu 8 milyon kişinin üzerindedir. Gelecek ilk milletvekili seçimlerinde 18-24 yaş arası 8 milletvekili seçilse, şans milyonda birdir. 1 milletvekili seçilse şans 8 milyonda birdir. Bu şanslılar kimler olabilir acaba? Dolayısı ile seçilme yaşının 18 e indirilmesinin Türkiye’nin demokratikleşmesi ve demokrasinin gelişip güçlenmesine ve TBMM’de yapılacak tartışmaların niteliğine bir katkısının olmayacağını düşündüğüm için de bu değişiklik fıkrasını süsleyici bir düzenleme olarak görmekteyim.

Aynı maddenin mevcut ikinci fıkrası şöyledir: “ (Değişik : 27.12.2002 – 4777/1 md.) En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler.”

Değişiklik önerisi, bu fıkrada altı çizili ve vurgulanmış olan yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar” ifadesinin “askerlikle ilişiği olanlar” şeklini almasını öngörmektedir.

Halen yürürlükte olan fıkrada ifade edilen “yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar”ın milletvekili seçilemeyeceğine ilişkin düzenleme net, kolayca anlaşılır ve sorunsuz uygulanabilir bir ifadedir. Diğer bir deyişle, askerlik yükümlülüğünü yerine getirmemiş erkek vatandaşlar diğer şartları karşılamış olsalar bile milletvekili seçilemeyeceklerdir. Yanlış anlamaya ve yoruma gerek yoktur. Yapılan “askerlikle ilişiği olanlar” ifadesi değişikliği ise durumu karmaşık ve sorunlu hale getirmektedir. Halen yürürlükte olan 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun 2 inci maddesi şu hükmü taşımaktadır; “Madde 2 – (Değişik: 22/1/2015 – 6586/12 md.) Askerlik çağı her erkeğin nüfus kayıtlarında yazılı olan yaşına göredir ve yirmi yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününden başlayarak kırk bir yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününde bitmek üzere en çok yirmi bir yıl sürer.

Bu süre, Genelkurmay Başkanlığının göstereceği lüzum, Millî Savunma Bakanlığının teklifi ve Bakanlar Kurulu kararıyla beş yıla kadar uzatılabilir veya kısaltılabilir.”

Askerlik Yasanın ilgili maddesi de askerlik çağına ilişkin süreyi de şöyle tanımlamıştır; “Madde 3 – Askerlik çağı, yoklama devri, muvazzaflık ve yedek olmak üzere üç devreye ayrılır.”

Askerlik Yasasının bu maddelerine göre erkek vatandaşlar 20 yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününden 41 yaşına girdiği yılın Ocak ayının birinci gününe kadar askerlik çağındadır. Diğer bir deyişle askerlikle ilişiği olan kişilerdir. Dolayısı ile 18 yaşını bitiren erkekler bir yıl içinde askerlik çağına girmiş olacaklardır. Bu kişilerin askerlikle ilişkilerinin kesilmesi ise aynı yasanın 14 üncü maddesinde düzenlemiştir. Anılan maddenin konumuzla doğrudan ilgili hükümleri şöyledir. “Madde 14 – (Değişik: 22/5/2012 – 6318/4 md.) Yükümlülerin sağlık muayenelerinin yapılarak askerliğe elverişli olup olmadıkları, öğrenim durumları, meslekleri ve niteliklerinin belirlenmesi işlemine yoklama denir.

Askerlik çağına gireceklerin kimlik bilgileri İçişleri Bakanlığınca her yıl ekim ayında Millî Savunma Bakanlığına bildirilir.

Askerlik çağına girenler ile bunlarla işleme tabi olanların yoklaması, her yıl 1 Ocak günü başlar ve o yıl askerlik çağına giren doğumluların silahaltına alınacağı ilk celp ve sevk tarihinin bitimine kadar devam eder.

(Değişik dördüncü fıkra: 3/10/2016-KHK-676/48 md.) Yükümlülerin sağlık muayeneleri Türk Silahlı Kuvvetleri sağlık yeteneğine ilişkin yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre yapılır. Bu muayeneler, askerlik şubesinin bulunduğu yerde öncelikle varsa kayıtlı olduğu aile hekimi tarafından, yoksa en yakın resmi sivil sağlık kuruluşunda tek tabip tarafından yapılır. Aile hekimlerince veya resmi sağlık kuruluşunca hakkında karar verilmeyenler Sağlık Bakanlığınca belirlenen en yakın yetkili sağlık kurullarına sevk edilir.

(Değişik beşinci fıkra: 3/10/2016-KHK-676/48 md.) Yükümlüler hakkında ertesi yıla bırakma, sevk geciktirmesi veya askerliğe elverişli değildir kararlı sağlık raporlarını tanzim etmeye yetkili makam, Sağlık Bakanlığınca belirlenen yetkili sağlık kuruluşu sağlık kuruludur. …

Geçici sağlık kurulunca karar verilemeyen yükümlüler askerlik şubelerince Sağlık Bakanlığınca belirlenen en yakın yetkili sağlık kurullarına sevk edilirler.

Yoklama döneminde düzenlenen her türlü sağlık kurulu raporu, Millî Savunma Bakanlığının onayını müteakip kesinleşir.

Askere sevk edileceklerin sınıflandırma işlemleri, Millî Savunma Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikte belirtilen usul ve esaslara göre yapılır.”

Görüldüğü üzere, bir erkek vatandaşın askerlikle ilişkisi bütün bu aşamalarda vardır. Dolayısı ile bu maddeye göre, bir erkek vatandaşın askerlikle ilişkisinin kesilmesi, ancak, tanımlanan sağlık muayenesi sonucunda askerliğe elverişli olmadıklarının belirlenmesi, askerlik görevlerini bitirmiş olmaları veya aynı kanunun bedelli askerliği düzenleyen maddelerindeki yükümlülükleri yerine getirmiş olmaları halinde mümkün olacaktır.

Bu durumda, halkoylamasına sunulan bu değişiklikle, bana göre, bir sorun çözülmüş olmamakta, sorunsuz mevcut hüküm sorunlu hale dönüştürülmektedir. Zira, adayların listeleri Yüksek Seçim Kurulu’na verildiğinde askerliğini henüz yapmamış olanlarla ilgili iddialar gündeme getirilecek ve Yüksek Seçim Kurulu’na itirazlar ileri sürülecektir. Bu tür bildirimler, YSK’yı çalışamaz konuma bile getirebilir. Bugüne değin yaşanmayan sorunlar her seçim öncesinde yaşanır hale gelecektir.

Milletvekili ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı gün yapılması

Milletvekili seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimlerinin aynı gün yapılacağına ilişkin değişiklik üzerinde burada ayrıca durmayacağım. Konuyu, Cumhurbaşkanı’nın partili olmasına izin veren maddeyi değerlendirirken ele alacağım.

Yedek Milletvekilliği (Anayasa Komisyonu Görüşmeleri sırasında çıkarıldı)

İlk teklifte bulunmasına rağmen TBMM’deki görüşmelerde değişiklik metninden çıkarılan “yedek milletvekilliği” üzerinde kısaca durmak istiyorum. Okurlar oylanacak metinden çıkarılmış, neden üzerinde durup sözü uzatıyorsunuz diyebilirler. Ancak bu düzenleme hazırlanan Anayasa değişiklik önerilerinin yeterince tartışılmadan ve uzman hukukçuların tartışmasına izin verilmeden getirilmesinin sakıncalarını ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu düzenleme, tartışmalarda ileri sürülen ve milletvekili adaylarının can güvenliğine değin uzanan endişeler nedeni ile metinden çıkarılmasa idi, Parlamenter demokrasinin tansiyon ölçmesini sağlayan ara seçim mekanizmasına da son verilmiş olacaktı.

TBMM’nin görev ve yetkilerinin bir kısmının Cumhurbaşkanına geçmesi

Anayasa değişikliği için halkoylamasına sunulacak metnin 6 ıncı maddesi ile, TBMM’nin görev ve yetkilerini düzenleyen 87 inci maddesinde çok köklü bir değişiklik yapılmaktadır. Halen yürürlükte olan 87 inci maddenin metni şöyledir. “II. Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri A. Genel olarak MADDE 87. – (Değişik: 3.10.2001-4709/28 md., 7.5.2004-5170/6 md.)Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve bakanları denetlemek; Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek; bütçe ve kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir. ”

Halkoylamasına sunulacak değişiklikle, metindeki altı çizili ve vurgulu bölüm TBMM’nin görev ve yetkileri içinden çıkarılmaktadır. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerine ilişkin yeni düzenlemeyi incelerken göreceğimiz üzere, Başbakanlık görevi ortadan kaldırılmakta ve ona ait tüm görev ve yetkiler de Cumhurbaşkanına geçmektedir. Bu ifadenin Anayasa metninden çıkarılması ile demokratik gelenek ve yapılanmamıza çok köklü ve sorunlara yol açabileceğini düşündüğüm değişiklikler getirilmektedir. Hükümetlerin TBMM’de ilk denetimi, kurulan Hükümet’in programını TBMM’de okuduktan sonra yapılan güven oylaması ile başlar. Cumhurbaşkanı tarafından kurulacak hükümetler TBMM’de Hükümet Programını okumayacakları gibi güvenoyu da istemeyeceklerdir. Kaldırılan bu hüküm ile hükümetlerin ve bakanların, TBMM’de “Soruşturma” ve “Gensoru” gibi denetimi ileride ilgili maddesinde de değerlendirileceği üzere hemen hemen imkânsız duruma gelmektedir. Continue reading ‘Halk Oylamasına Sunulan Anayasa Değişikliklerine İlişkin Düşünce ve Görüşlerim’