Dış Ticaret Verilerinin Söylediklerini Anlamak

Türkiye’nin dış ticaret ve cari işlemler açıklarının 2002 yılından başlayarak ve yıllardır tırmanarak 2011 yılında akıl almaz boyutlara ulaşması üzerinde yurt içi ve yurt dışı basında çeşitli değerlendirilmeler yapılırken Hükümet yetkilileri de bu açıkların düşürülmesine ilişkin bazı önlemlerin alınacağını dile getirmeye başlamıştır. Başbakan Yardımcısı ve Hazine’den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan Ocak 2012 sonlarında yaptığı bir açıklamada, “(cari açıkta yapacağımızı yaptık, nasılsa artık düşmeye başladı ilgimizi başka alana çevirelim) böyle bir şey asla söz konusu değil. Cari açıkla mücadelede hem maliye politikası, hem para politikası, bankacılıkla ilgili düzenlemeler devam edecek” dedi[1].

2011 yılı dış ticaret açığının 105,879 milyon dolar olarak açıklanmasından sonra cari işlemler açığının da 77-82 milyar dolar aralığında gerçekleşebilecektir. Bu boyutlara ulaşmış dış ticaret açığı ile 80 milyar dolar dolayında gerçekleşmesi beklenen cari işlemler açığının sürdürülebilir olmadığı konusunda hemen herkes hem fikir görünmektedir.  

Bu düzeye ulaşan açıklar, ülkemizin karşısında birden bire çıkmadı. Ülkemiz izlediği ekonomik, mali ve özendirme politikaları ve dile getirilen söylemler ile bugüne ulaşacak yola kırmızı halı döşeye gelindi. İsterseniz, bu noktada basında geçmişte yer alan bazı bilgileri kısaca anımsayalım.

Milliyet Gazetesi’nin 5 Mart 2006 tarihli sayısında yer alan habere göre ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, “Onlarca yıl sürdürülemez ama 5-7 sene cari açığımız yüksek sürecek. Bundan tedirgin olmamak lazım. Ama kontrollü de olmak lazım. Cari açıklarla ilgili riskler gerçekte yüksek olsa döviz fiyatları artar. 60 milyar dolar borsaya ve devlet iç borçlanma senetlerine yatırım yapan yabancı var.[2]” Devlet Bakanının bu açıklamasından yaklaşık 11 ay sonra yine Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir habere göre, Başbakan Erdoğan “Cari açık her zaman bir yokluk değil. Eğer siz yere sağlam basıyorsanız, cari açık bazen teşvik edicidir. ‘Borç yiğidin kamçısıdır’ derler, ama yiğitsen kamçıdır. Ama yiğit değilsen felakettir.[3]”  değerlendirmesinde bulunmuştur.

Cari işlemler açıkları için 2006 ve 2007 yılında bu söylemler dile getirilmiş olsa da 2007 yılında iki önemli uyarı da yine resmi ağızlardan yapılmıştır. 2007 yılında cari işlemler açığına ilişkin endişe dile getiren açıklamalardan en önemli iki tanesi, Haziran ayında basında yer almıştır. Bunlardan birincisine göre T.C. Merkez Bankası “Mayıs Ayı Finansal İstikrar Raporu” yayınlamış ve rapora önsöz yazan o günkü Başkan Durmuş Yılmaz şu gözlemlerde bulunmuştur, “Yüksek cari açık 2006’da çok uzun vadeli yatırımlarla finanse edildi. Küresel likidite koşulları gelişen ülkeler aleyhine dönebilir. Cari açık dikkatle takip edilmeli, 2007’nin seçim yılı olması göz önüne alındığında, sıkı maliye politikası uygulamaları önemini koruyor. Dövize endeksli tüketici kredileri arttı. Kurlardaki artış bu kesimin borç yükünü artırır. Döviz geliri elde etmeyenler döviz cinsinden borçlanmaktan kaçınmalıdır. Firmaların kârlılık oranları arttı, borç ödeme kapasiteleri yükseldi ama döviz pozisyon açıkları geçen yıldan fazla. Türk parası değer kaybederse firmaların temerrüt riski artar, bu da bankalara kredi riski olarak yansır. Bankalar özellikle pozisyon açığı yüksek ve döviz geliri olmayan firmalara kredi kullandırırken daha ihtiyatlı davranmalı.[4]” Yine, Haziran 2007 de basında yer alan diğer haberlere göre, Devlet Bakanı Ali Babacan partisinin seçim beyannamesini değerlendirip soruları yanıtladığı bir görüşmede, diğer hususların yanında şu görüşleri de açıklamıştır; “Eğer Türkiye’nin mevcut ekonomik yapısında, güven ortamında bir değişiklik olur, yabancı sermaye girişi yavaşlarsa, borçlanmada vade kısalırsa, o zaman 200 km hızla giden arabanın önüne duvar çekilmiş olur. Araç da o duvara toslar. Aracın içindekilerin halini düşünmek bile istemiyorum.[5]” Babacan, aynı görüşmede, “Yargı reformunu gerçekleştiremediğimiz için artık ekonomi olumsuz etkileniyor. Geçen dönemde binamızı (bir) anlamda depreme karşı daha dayanıklı hale getirdik. … Ancak, mevcut yargı sistemimiz depreme dayanıklı binamızın altını oyuyor. Bunu Yatırım Danışma Konseyi’ne katılan yabancı CEO’lar da söylüyor.[6]

Geçmişi söylemleri ve verilerden algılanan riskleri ile kısaca anımsadıktan sonra şimdi cari işlemler açıkları ile dış ticarete ilişkin verilerin 2006-2007 dahil geçmişten günümüze nasıl bir gelişme gösterdiğine göz atabiliriz.

Tablo 1

2000-2011 döneminde dış ticaret ve açıkların

gösterdiği gelişmeler

(milyon dolar veya % olarak)

   

 

Yıllar

 

Dış

satım

 

Dış

alım

Dış satımın

Dış alımı

Karşılama %

 

 

DTA

 

 

CİA

2000

27,774.9

54,502.8

51.0

26,728

9,920

2001

31,334.2

41,399.1

75.7

10,065

+3,760

2002

36,059.1

51,553.8

69.9

15,495

626

2003

47,252.8

69,339.7

68.1

22,087

7,515

2004

63,167.2

97,539.8

64.8

34,373

14,431

2005

73,476.4

116,774.2

62.9

43,298

22,309

2006

85,534.7

139,576.2

61.3

54,041

32,249

2007

107,271.7

170,062.7

63.1

62,791

38,434

2008

132,027.2

201,963.6

65.4

69,936

41,954

2009

102,142.6

140,928.4

72.5

38,786

13,991

2010

113,883.2

185,544.3

61.4

71,661

47,101

2011

134,954.4

240,833.2

56.0

105,879

*70,241

  • 2011 yılı CİA rakamı Kasım sonu itibariyledir.

Kaynak: TÜİK veri tabanı dış ticaret istatistikleri ve TCMB veri tabanı.

2011 yılı dış ticaret açığının yaklaşık 105.9 milyar dolara ulaşması sonucunda cari işlemler açığının da 77-82 milyar dolar aralığında gerçekleşmesini bekliyorum. 2011 yılı cari işlemler açığı tahmini bu aralıkta beklememin nedeni, 2010 yılı Aralık ayı cari işlemler açığının 7,579 milyon dolar olarak gerçekleşmiş olmasıdır. 2010 yılı toplam cari işlemler açığının 47,101 milyon dolar olduğu hatırlandığında, 2011 yılı Aralık ayı cari işlemler açığının en az 2010 yılı düzeyinde olması halinde bile 2011 yılı açığının esasen 77.7 milyar dolar dolayında olması söz konusu olacaktır.  

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Babacan’ın Haziran 2007 tarihinde yaptığı açıklamalar içinde yer alan ve yukarıda alıntılanan “Eğer Türkiye’nin mevcut ekonomik yapısında, güven ortamında bir değişiklik olur, yabancı sermaye girişi yavaşlarsa, borçlanmada vade kısalırsa, o zaman 200 km hızla giden arabanın önüne duvar çekilmiş olur. Araç da o duvara toslar. Aracın içindekilerin halini düşünmek bile istemiyorum.” söylemi ışığında Tablo 1 deki verileri incelersek şu saptamaları yapabiliriz. 1) 2010-2011 yıllarında dış satımların dış alımları karşılama oranı 2006-2007 yılından geri durumdadır. 2) Dış ticaret açıkları 2010 yılında 2006 yılına göre (71,661/54,041=) yüzde 32.6 daha büyüktür. 2011 yılı dış ticaret açığı da 2007 yılına göre (105,879/62,791=) yüzde 68.6 daha yüksektir. 3) Cari işlemler açıkları 2010 yılında 2006 ya göre (47,101/32,249=) yüzde 46.1 ve 2011 yılında da (eğer cari işlemler açığı beklentimin en alt düzeyinde gerçekleşirse) 2007 ye göre (77,000/38,434=) yüzde 100.3 daha büyümüş olacaktır. Dolayısı ile dış ticaret verilerinin 2010 ve 2011 yıllarında 2006 ve 2007 yıllarına göre çok ciddi şekilde bozulduğu görülmektedir.

Tablo 1 ekonominin kriz yaşadığı yıllarda (2001 ve 2009) paradoks gibi görünse de dış ticaret verilerinde önemli iyileşmeler gözlemlenmektedir. Ancak 2001 krizinde cari işlemler açık değil fazla vermişken, 2009 yılında cari işlemler ciddi boyutta açık vermiştir. 2001 öncesi krizlerde de çoğunlukla cari işlemler fazla ile kapanmıştır. 2001 ve öncesindeki bu durum, yurt dışından kaynak akışında ciddi düşüşle de yakından ilgilidir. Çünkü o dönemlerde uluslararası likidite 2001 sonrası kadar bol değildi.

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Babacan’ın 2007 yılı söyleminde duvara toslama için yabancı sermaye girişinin yavaşlaması, borçlanmada vade kısalması gibi bazı ek koşullar da sayılmıştır. Bu koşullardaki gelişmeleri biraz sonra incelemek üzere, şimdi dış ticaret verilerinden bazı tomografik kesitlere göz atalım. Continue reading ‘Dış Ticaret Verilerinin Söylediklerini Anlamak’

Ayaklar Yorganı Ne Zaman Aştı?

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 23 Aralık 2011 günü Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu’nda (TUSKON) yaptığı konuşmada, çeşitli konulara değindikten sonra Türkiye’de tasarrufların GSYİH’nın yüzde 12 sine düştüğünü ve bu oranın ülke tarihindeki en düşük düzey olduğunu belirtmiştir. Hazine Müsteşarlığı web sayfasında yer alan konuşmanın ilgili bölümünü aynen alıntılıyorum; “Şu anda değerli arkadaşlar, tasarruf oranımız yüzde 12’ye düşmüş durumda. Bu tarihi en düşük seviye, milli gelirimizin yüzde 12’si kadar tasarrufumuz var ama milli gelirimizin yüzde 22’si kadar yatırım harcamamız var. Aradaki fark zaten eşittir cari açık. Zaten cari açığın iktisattaki denklemi, yatırımlarla, tasarruflar arasındaki fark. Gelişmekte olan diğer ülkelere baktığımız zaman yüzde 30’lar mertebesinde tasarruf oranı görüyoruz ve yüzde 30’lar mertebesinde de yatırım görüyoruz. Aslında Türkiye’nin yaptığı yatırım harcaması özel sektör, artı kamu diğer gelişmekte olan ülkelerin altında ama tasarruf oranımız onunda altında.  Dolayısıyla bir tüketim ekonomisi, bir israf ekonomisi olmamamız gerekiyor. Baktığımız da şu an maalesef hane halkımızın yüzde 45’i aylık gelirinden daha fazla harcıyor. Geçen sene tüketici kredisi 43 milyar TL arttı sadece tüketici kredisi yani Türk halkı sadece tüketim amacıyla eskisine göre 43 milyar daha borçlanmış oldu bu yıl 50 milyarı da geçecek gibi görünüyor. Yani 43 eski rakam 43 milyonun üzerine 50 milyar. Dolayısıyla bizim işte bankacılıkla ilgili aman kredilere dikkat, aman işte tüketici kredilerinde şu tedbiri alalım, vergileri yükseltelim diye üzerinde durmamız biraz da bu sebeple mutlaka toplum olarak ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız gerekiyor.” Kalın harfli vurgulama, yayınlanan metinde olmayıp, benim tarafımdan yapılmıştır.

Başbakan Yardımcısı’nın bu açıklamaları, internet ortamındaki Haber Türk Gazetesi’nin 23 Aralık 2011 tarihli nüshasında “Ayaklar Yorganı Aştı!” başlığı altında yer almıştır. Bu haberden esinlenerek ben bu yazımda “Ayakların ne zaman yorganı aştığını” belirlemeye çalışacağım ve nedenlerine kısaca değineceğim. 

Başbakan Yardımcısı’nın yaptığı konuşmanın yukarıya alınan metni, niyet belki o olmasa da, cümlenin kuruluşundan ülke tasarruflarının aniden 2011 yılında yüzde 12 ye düştüğü gibi bir izlenim vermektedir. Oysa, ülke tasarrufları, bazı yıllar hariç tutulursa, 2002 yılından bu yana sürekli ve dikkat çekecek oranlarda düşegelmektedir. Diğer bir deyişle, gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu düşüşün süreceğine ilişkin ekonomik uyarılar ülkenin ekonomik veri tabanında kırmızı bir bayrak sallayarak yıllardan beri haykırıp durmaktadır. Ama aldıran olmamaktadır. Ülkenin ekonomik veri tabanında yer alan bu uyarılar diğer bazı bilgiler eşliğinde Tablo 1 de yer almaktadır.

Tablo 1 in incelenmesinden de görüldüğü üzere, geçmişte de pek yüksek sayılmayacak ülke brüt tasarrufları 2002 yılından sonra hızla düşerek sürdürülemeyecek bir düzeye inmiştir. Bu gelişmeyi normal kabul etmek mümkün değildir. Başbakan Yardımcısı Babacan, ulusal gelirin yüzde 22 si düzeyinde yatırım olduğunu ve tasarrufların karşılamadığı bölümün de cari açığa yol açtığını ifade etmiştir. Tablo 1 e bakıldığında yatırımların öyle yüzde 22 düzeyinde istikrarlı bir görünümde olmadığı da görülmektedir. Yatırımlar 2002 den bu yana yüzde 14.9 ile 22.1 arasında dalgalandığı görülmektedir. Büyük ölçekte (yaş grubunun yüzde 20 sinden fazlası) genç ve eğitimli işsizin olduğu gelişme yolundaki bir ülkede yüzde 14.9-22.1 bandında dalgalanan bir yatırım hacmi ile genel olarak işsizliğe çare bulmak ve özel olarak da eğitimli işsizlere çalışma olanağı yaratmak olası değildir.

Kaldı ki, yüzde 14.9-22.1 arasında dalgalanan yatırımların yapısına bakıldığında, kamu kesiminde bölünmüş karayolları yapımının ve özel kesimde de verimlilik ve otomasyon sağlayacak ileri teknoloji yatırımlarının ağırlıklı olduğu görülür. Diğer bir deyişle yatırımların yapısı da işgücüne üretime dayalı yaygın iş olanağı yaratmaktan uzaktır.

Tablo 1

1995-2011 döneminde sabit fiyatlarla ekonomik büyümenin, ulusal tasarrufların, toplam yatırımların ve cari işlemler açıklarının izleye geldiği seyir

(GSYİH’nın yüzdesi olarak)

 Yıllar S.F.GSYİH BrütTasarruf ToplamYatırım  C.İ.A.
1995

7.19

21.1

23.5

-2.38

1996

7.01

20.9

21.9

-1.00

1997

7.53

21.3

22.3

-1.03

1998

3.09

22.9

22.1

0.80

1999

-3.36

18.7

19.1

-0.37

2000

6.77

17.0

20.8

-3.72

2001

-5.70

17.0

15.1

1.92

2002

6.16

17.3

17.6

-0.27

2003

5.26

15.1

17.6

-2.48

2004

9.36

15.7

19.4

-3.68

2005

8.40

15.4

20.0

-4.60

2006

6.89

16.0

22.1

-6.08

2007

4.67

15.2

21.1

-5.90

2008

0.66

16.1

21.8

-5.74

2009

-4.83

12.6

14.9

-2.33

2010

8.94

13.5

20.1

-6.58

2011 T.

6.59

12.9

23.1

-10.26

Kaynak: IMF World Economic Outlook Databases September 2011

Tablo 1 in ortaya koyduğu çarpıcı bir gerçek de, 2004 den başlayarak düşmeye başlayan ekonomik büyümenin sürekli azalarak 2009 yılında yüzde eksi 4.83 e inmesi de, yapılan yatırımların milli gelirde dengeli ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme dolayısı ile iş olanağı yaratmaya yetmediğidir.

Başbakan Yardımcısının üzerinde durmadığı husus, düşen tasarrufların temelinde tüketim harcamalarının artmasının olduğu ve artan tüketim harcamalarının da (değerli TL etkisi ile) dış alım mallarına yönelerek dış ticaret ve dolayısı ile cari işlemler açıklarını süratle büyüttüğüdür. Aynı zamanda, değerli TL Türkiye’deki ara malları sanayiini de olumsuz yönde etkilemiş ve sanayi üretimindeki dış alım ara malları payı önemli artış göstermiştir. Bana göre, cari işlemler açığını geniş ölçüde, yatırım-tasarruf açığı değil tüketim harcamaları ve sanayinin yerli üretime tercih ettiği dış alım ara malları büyütmüştür.  Continue reading ‘Ayaklar Yorganı Ne Zaman Aştı?’

Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim On Beşinci Ders Yılında

Aşağıda ki metin, 24 Kasım 2011 Günü, Ankara’daki Altı Rotary Kulübü’nün ortaklaşa düzenlendikleri Öğretmenler Günü kutlama etkinliğindeki Panel’de yapılan konuşmadır.

 

Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim On Beşinci Ders Yılında

İçinde bulunduğumuz ders yılı, zorunlu ve kesintisiz sekiz yıllık eğitimin 15 inci uygulanma yılıdır. Bu önemli günde ve yılda bana Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim konusunda düşüncelerimi açıklama onur ve ayrıcalığını verdiğiniz için teşekkürlerimi sunarım.

Sekiz yıllık değil, on iki yıllık zorunlu eğitim, Cumhuriyetin kuruluş felsefesi içinde çok önemli ve çok güçlü bir yer tutmaktadır. Bunun böyle olduğunu sizlere Atatürk’ün sözleri ile açıklamak isterim. Atatürk 31 Ocak 1923 günü, Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık dokuz ay önce, İzmir’de halka yaptığı konuşmanın bir yerinde şu düşüncesini açıklar; “Bir toplum, kendisini oluşturanlardan yalnız birisinin uygarlığın gereklerini kazanması ile yetinirse, o toplum yarıdan fazlası ile güçsüzlük içinde kalır. … Bizim toplumumuzun başarısız olmasının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan kaynaklanmaktadır. … Bu nedenle, bir toplumun bir uzvu çalışırken, diğer uzvu durgunluk içinde olursa, o toplum felç olmuş demektir. …  O nedenle, bizim toplumumuz için ilim ve fen lazım ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın kazanması gerekir.[1]

Görüldüğü üzere, Atatürk, daha Cumhuriyet’in ilanından dokuz ay önce, 1923 yılı başında halka yaptığı konuşmada kadın ve erkek için okuma yazma öğrenmeyi hedef olarak görmemektedir. O’nun öngördüğü, gelişmiş uygar bir toplum olabilmek için kadın-erkek herkesin ilim ve fen bilgisi ile donanmış olmasıdır.

Atatürk, aynı konuşmasının ilerleyen bölümünde ise şu gözlemde bulunur; “Örtünme, kadını hayatından, varlığından soyutlayacak şekilde olmamalıdır. Bu konuda son söz olarak diyorum ki, bizi analarımızın adam etmesi lâzım idi. Onlar edebildikleri kadar etmişlerdir. Fakat bugünkü seviyemiz, günümüzün temel gerekleri ve gereksinimlerine yetmez. Başka zihniyete, başka olgunlukta adamlara muhtacız. Bunları yetiştirecek olan, bundan sonraki annelerdir. Bu söylediklerim bağımsızlığını, şerefini, hayat ve varlığını sağlayıp ve sürdürmeyi ilke kabul eden yeni Türkiye Devleti’nin esaslarından birini oluşturması lâzımdır ve inşallah oluşturacaktır.[2]

Atatürk, gelecek kuşakları yetiştirecek annelerin sahip olması gereken yetenekleri ise, yukarıdaki konuşmasından yaklaşık 50 gün sonra 21 Mart 1923 günü Konya’da kadınlar ile yaptığı konuşmanın bir yerinde şöyle açıklamıştır; “Şunu söylemek istiyorum ki, kadınlarımızın genel görevler çerçevesinde üzerlerine düşenlerden başka kendileri için en önemli en yararlı, en çok fedakârlık isteyen bir görevleri de iyi anne olmaktır. Zaman ilerledikçe, bilim geliştikçe, uygarlık dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, çağın gereklerine göre çocuk yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü çocuklarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bu günün anaları için gerekli yeteneklerle donanmış çocuk yetiştirmek, çocuklarını bugünkü hayat için yeterli kişi haline getirmek, pek çok yüksek vasfa sahip olmayı gerektirir. O nedenle kadınlarımızın hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok çağdaş, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.[3]

Görüldüğü üzere, Atatürk, Cumhuriyet’in gelecek kuşaklarının nitelikli bir eğitime ve hayata hazırlanmanın temel aracı olarak okul öncesi dönem için anneleri görevlendirmiştir. Gerçekten de yaşamımızdaki ilk öğretmenlerimiz daima annelerimiz olmuştur. Atatürk bu annelerin öncelikle kendilerinin erkeklerden bile daha iyi eğitim almış olmalarını da mutlak zorunluluk olarak görmüştür. Atatürk, annelerin bilim ve fen bilgileriyle donanmış olmasını da büyük zorunluluk olarak görmüştür. Bilim ve fen konularında en düşük düzeyde bilgiye sahip olabilmek ise en az lise ve dengi teknik eğitimi ile mümkündür. O nedenle de Atatürk’ün öngörüsünü, kadınlara en az lise eğitimi verilebilmesi ve olabildiğince yükseköğrenime yönlenmeleri olarak anlamak gerekir.

Atatürk’ün 1923 yılında Türkiye için öngördüğü eğitim düzey ve kalitesine erişmek için Cumhuriyet kuşakları olarak gerekeni yapabildik mi? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için bazı verilere kısaca göz atmak uygun olacaktır.

Tablo 1 den de görüldüğü üzere, bırakınız bilim ve fen öğretmeyi, 15 yaş üzeri kadınların okur-yazarlık oranını yükseltmede dahi çok yavaş yol alınmıştır ve 2010 yılında hâlâ 3.1 milyon dolayında okur-yazar olmayan ve okur-yazar olup olmadığı bilinmeyen 1.3 milyon kadın nüfusumuz vardır.  Oysa uygar ülkelerde, kadınların okur-yazarlık oranları gündemden çoktan düşmüş ve halen kadınların en az lise dengi eğitim almışlarının çağ nüfusu içindeki payları yüzde 75-85 aralığında olmasına rağmen daha da yukarı çıkarılması için büyük çaba harcanmaktadır.

Tablo 1

1935-2000 döneminde 15 yaş ve üzeri nüfus içinde okuma yazma

bilen ve bilmeyenlerin sayısındaki gelişmeler

  Yıllar   Cinsiyet Okuma-YazmaBilenler  ToplamınYüzdesi Okuma-YazmaBilmeyenler  ToplamınYüzdesi
1935 Erkek

1,369,739

30.8

3,075,392

69.2

1970 Erkek

7,360,530

71.0

3,012,150

29.0

2000 Erkek

22,557,170

94.4

1,332,477

5.6

1935 Kadın

404,951

8.0

4,643,775

92.0

1970 Kadın

3,752,2002

36.2

6,602,107

63.8

2000 Kadın

18,592,229

78.5

5,091,942

21.5

Kaynak: TÜİK İstatistik Göstergeler 1923-2009 sayfa 18 den düzenlenmiştir.

Şimdi de 8 Yıllık Kesintisiz Zorunlu Öğrenimin kız çocuklarımıza kazandırdıklarına kısaca göz atabiliriz. Bu konuda Tablo 2 düzenlenmiştir.

Tablo 2

Öğretim düzeyleri itibariyle  cinsiyet oranları

Öğretim yılı İlköğretim Ortaöğretim Yükseköğretim
1997/98

85.68

74.70

69.58

2002/03

91.10

*72.32

74.33

2009/10

98.91

88.59

**80.08

Artış

13.23

13.89

10.50

  • Bu rakamda bir hata olduğunu düşünüyorum. Zira bir önceki yıla ilişkin oran 75.87 ve bir sonraki yıla ilişkin oran ise 78.01 olarak kaynak belgede yer almaktadır.

** 80.08 oranı 2008/2009 öğrenim yılına aittir.

Kaynak: Millî Eğitim İstatistikleri, Örgün Eğitim 2009-2010, sayfa 10

 Tablo 2 nin incelenmesinden de görüldüğü üzere, Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz ilköğretim yasasının 13 yıllık uygulaması sonucunda, ilköğretimde her 100 erkek öğrenciye karşılık 1997/98 öğrenim yılında 85.68 kız öğrenci kayıtlı iken, bu oran 2009/10 öğrenim yılında 98.91 e ulaşmıştır. Diğer bir deyişle, Sekiz Yıllık Kesintisiz ve Zorunlu ilköğretim yasası ile 14 yaşa kadar olan kızlarımızın okullaşma oranları erkeklerle başa baş duruma gelmiştir. Bu durumun sonucu olarak, lise ve dengi okullar zorunlu olmamasına rağmen, lise düzeyi öğrenimde de her 100 erkek öğrenciye karşılık kız öğrenci sayısında da çok önemli artış yer almıştır. Bu noktada, liseye devam eden erkek öğrenci sayıları da aynı dönemde arttığı için kızların lise düzeyine devamlarında çok önemli gelişmeler yer almıştır. Benzeri artış üniversite düzeyinde de gerçekleşmiştir.   Bu noktada üzerinde durmak istediğim diğer bir husus da, orta öğrenimde okullaşmaya paralel olarak, 15-19 yaş arasında evlenen kızların sayısında da önemli düşüşler gerçekleşmiştir. 1990 yılında, 12-14 yaşlarında evlendirilmiş çocuk-kadın sayısı 10,484 ve bunların sahip olduğu çocuk sayısı 1,483 iken, buna ilişkin verilere son yayınlarda rastlayamıyoruz. Buna karşılık 15-19 yaş grubunda evli kadın sayısı 1990 yılında 463,481 iken, bu sayı 2001 yılında 167,252 ye ve 2010 yılında da 134,874 e düşmüştür.  11 veya 12 yıllık eğitim yasa ile zorunlu kılındığında, 15-19 yaş grubunda evlendirilen kız çocuklarının sayısında da çok ciddi düşüşlerin gerçekleşeceği kesindir.

Sekiz yıllık zorunlu eğitimin sağladığı diğer önemli bir işlev de, ülkemizdeki okur-yazarlığın işlevsel azalmasını önlemek olmuştur. Beş yıllık zorunlu eğitim döneminde, ilkokulu bitirenler, birkaç yıl gazete ve kitap okumadıkları takdirde, okuma-yazma yetilerini yitirmeye başlıyor ve işlevsel olarak okur-yazarlıklarını kaybediyorlardı. Üç yıl daha okula devam etmek ve daha üst düzeyde okuma alışkanlığı edinmek, işlevsel okur-yazarlık yitirme sürecinin uzamasına ve azalmasına da yol açmaktadır. Bu sorun 11 veya 12 yıllık zorunlu eğitimle tümden ortadan kalkabilecektir.

Tablo 2 den de görüldüğü üzere, Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz ilköğrenim başta kız öğrenciler olmak üzere, Türkiye’deki okullaşma oranlarını ciddi şekilde yükseltmiştir. Bu gelişmenin sayısal boyutlarını da Tablo 3 de göstermek istiyorum.

Tablo 3 den de görüleceği üzere 1997/98 öğrenim yılından 2009/10 öğrenim yılına geçen süre zarfında ilköğretim, lise ve dengi ile üniversite öğrencilerinin sayısında çok ciddi artışlar yer almıştır. Bu gelişme Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz ilköğretimin yol açtığı çok önemli bir gelişmedir. 1997 yılında Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim yasası çıkmamış olsa idi, elbette yine öğrenci sayılarında artışlar yer alacaktı, ancak o artışların Tablo 3 deki sayıların uzağında kalacağı da bir gerçektir.

Tablo 3

Eğitim düzeylerine göre örgün öğretim öğrenci sayıları

Yıllar Okul tipi Erkek Kız
1997/98 İlköğretim

5,000,886

4,083,749

2009/10 İlköğretim

5,632,328

5,284,315

Öğrenci Artışı  

631,442

1,200,566

1996/97 Lise ve dengi

1,579,612

1,042,982

2009/2010 Lise ve dengi

2,302,541

1,937,598

Öğrenci Artışı  

722,929

894,616

1997/98 Üniversite

793,497

528,848

2009/10 Üniversite

1,932,205

1,561,614

Öğrenci artışı  

1,138,708

1,032,766

Kaynak: Millî Eğitim İstatistikleri 2009-2010, ÖSYM ve MEB Sayısal Veriler Millî Eğitim 1999 dan yararlanılarak düzenlenmiştir.

Tablo 2 ve 3 özellikle kız öğrenci sayılarındaki artışlar bakımından çok çarpıcı bir resim ortaya koymaktadır. Atatürk’ün kadınların da en az erkekler kadar öğrenim görmeleri arzusu, 8 Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim yasasının, çok büyük bir gecikme ile, ancak 1997 yılında yaşama geçirilebilmesi ile bir ölçüde yerine getirilebilmiştir. Elbette alınacak daha çok yol vardır. Öncelikle 11 veya 12 yıllık öğrenimin zorunlu olmasını sağlayacak yasa çıkarılmalıdır. Bu yasa çıkarıldığında Türkiye’nin çocuk evlilikleri konusundaki sorunu da akılcı şekilde çözümlenmiş olacaktır. Continue reading ‘Sekiz Yıllık Zorunlu ve Kesintisiz İlköğretim On Beşinci Ders Yılında’

Mülkiye’den Mezuniyetin 50. Yılı

Aşağıda okuyacağınız metin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin 4 Aralık 2011 kutlama törenlerinde sınıf arkadaşlarım tarafından bana görev olarak verilen 1961 mezunları adına yaptığım konuşmadır.

Mülkiye’den Mezuniyetin 50. Yılı

Değerli Rektör ve Dekanlar, saygın Bilim Öğretenler, Mülkiyeliler Birliği’nin değerli başkanı, Sevgili Öğrenciler ve 54 yıllık Dostlar ve saygıdeğer eşleri,
Büyük bir heyecanla kapısından adımlarımızı attığımız 1950 li yılların ikinci yarısından bu yana yaşamımıza ve kişiliğimize yön veren “Mülkiye” kurumuna mezuniyetlerinin ellinci yılını tamamlamış 1961 çıkışlılar olarak yeniden dönmenin büyük mutluluğunu yaşama ve sizlerle paylaşma fırsatını bizlere veren Fakülte yönetimine ve öğrencilerine gönülden teşekkürlerimizi sunarız.
1961 Mülkiye çıkışlılar adına sizlere hitap etme görev ve sorumluluğunu bana verdikleri için de değerli sınıf arkadaşlarıma teşekkürlerimi sunuyorum.
1961 çıkışlılar olarak sizinle üzerinde konuşabileceğimiz birçok konu var. Bunların içerisinden ben, bu elli yıl içerisinde bizler ve bizim kuşağımızın zaman zaman bedel ödeyerek öğrendiklerinden bazılarını genç kuşaklara aktarmayı seçtim. Umarım bu seçimim hem sizlerin hem de sınıf arkadaşlarımın beğeni ve onayını alır.
Her sabah uyandığınızda, yaşam size 16-17 saatlik bir nakit sunar. Bu zamansal parayı nasıl kullanacağınıza siz karar verirsiniz. Yalnız bu zamansal paranın kullanmadığınız bölümünü, daha sonra kullanmak üzere yaşamın banka hesabına tasarruf olarak yatıramayacağınız gibi, yanlış yerde harcadıklarını da geri almak mümkün olmadığı gibi, bu harcamayı geri alma çabalarınız da yine aynı sınırlı kaynaktan yeniden ödeme yapmak anlamına gelir.
Her üniversite öğrencisi, okul bittiğinde iyi bir gelir elde edeceği ve huzur içinde çalışabileceği bir iş bulma heyecanı yaşar. İş bulma uğraşınızdaki en önemli husus, vereceğiniz ilk izlenimdir. Şunu unutmayın, iş için görüştüğünüz kimselerin her birine, “ilk izlenim vermek için asla ikinci bir şansınız olmayacaktır.(1) ” Vereceğiniz ilk izlenim bilginizden çok, kişiliğinize yönelik olacaktır. Yanlış bir ilk izlenim yıllarca peşinizi bırakmayabilir.
Unutmayın, gülümsemeyi bilen bir yüz, asık bir surattan çok fazla kapıyı sizlere açacaktır.
Kalp kırmamaya özen gösterin, ama kırdı iseniz bunu onaracak tek araç özür dilemektir. Sürekli kırılan bir kalbi ise onarmak olası değildir.
İş yaşamınıza başlamak, yeni bir okula, hayat okuluna başlamak olacaktır. Diplomalarınız, sadece, sizlerin bu okula kabul edilmeniz için bir giriş belgesinden başka bir şey değildir. Hayat okulundaki başarınızı üniversitede öğrendiklerinizin üzerine ne kadar kısa sürede ve hangi kalitede bilgi koyduğunuz ile çok bilinmeyenli denklem çözme yetenekleriniz belirleyecektir. Çünkü iş yaşamınız ve toplum içindeki yaşamınız her zaman karşınıza çok bilinmeyenli denklemlerle veya birleşik kaplar kuramını kullanarak çözebileceğiniz problemleri ardı ardına çıkaracaktır.
Her insan doğal olarak ihtiras sahibidir. Hırs insanları başarıya götüren araçlardan sadece bir tanesidir. Unutmayın siz hırsınızı denetlediğiniz sürece, o size hizmet eden sadık bir kölenizdir, ancak hırslarınızın sizi denetlemesine izin verdiğiniz andan sonra, o sizin için çok zalim bir efendiye dönüşür (2) ve yalnız sizin değil ailenizin de yaşamını karartabilir.
Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek, kaliteli çalışmayı bilmek kadar kaliteli dinlenmeyi bilmekle de doğrudan ilişkilidir. Kaliteli dinlenmeye, en az bir güzel sanat dalıyla ilgilenerek ulaşabilirsiniz. Bu uğraş, sizi, yaşamınızda karşılaşacağınız birçok stresli sorunlara çözüm üretebilmeye de hazırlayacaktır. Zira güzel sanatlarla uğraştığınız anda, beyninizin yorulmuş ve problem çözme sorunu yaşayan bölümüne dinlenme ve kendini yenileme fırsatı vermiş olursunuz. Açılış bölümünde dinlediğimiz üç soprano ve bir piyanist günümüze güzel bir renk ve huzur katmadı mı?
Hayat yolunu birlikte yürüyeceğiniz yaşam arkadaşınızı sadece sevmek yetmez, birlikte mutluluk kozasını örmeniz gerekir. Mutluluk kozasının harcını karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü birlikte oluştururlar.
Çocuklarınızın eğitim çağı geldiğinde çocuklarınızın yanında, ekonomik olanaklarınız el verdiği ölçüde, ekonomik olanakları yeterli olmayan ailelerin çocukları için de öğrenim anne ve babası olmaya çalışın, bu çabanızın boyutu çocuklarınızın yaşayacağı toplumun yapısını da belirleyecektir. Çocuklarınızın eğitimi tamamlandığında, rahatlayacak bütçelerinizden ekonomik olanağı olmayan yeni gençlere burs kaynağı ayırmayı unutmayınız. Bu bir anne baba olmanın yanında, bir Mülkiyeli olmanın ve bunların da ötesinde Cumhuriyet kuşağı olmanın moral yükümlülüğüdür.
Şunu asla unutmayınız ki, sizlerin diplomalarınız ve ekonomik kazançlarınız üzerinde, sizin gibi okula devam etmesi gerekirken, ekonomik olanakları el vermediğinden okula gidemeyip sanayi sitelerinde, sokaklarda ve tarlalarda çalışarak ödedikleri vergiler ile sizlerin okuduğunuz kurumların oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunan akranlarınızın alın teri ve gözyaşlarının hakkı vardır. Bu hakkı ödemenin tek yolu, yeni yeni çocukların aynı kaderi paylaşmamasına yapacağınız bilinçli katkılardır.
Şu anda sizler de geçmişte bizlerin yaptığı gibi, öğretmen ve akademisyenler ile eğitim kurumlarının yaşamınızdan çıkacağı için sevinç duyuyor olabilirsiniz. Bu yaşamda yapılan en büyük hatalardan biridir. Öğretmenlerin, akademisyenlerin ve eğitim kurumlarının sorunları, yaşam boyu sizlerin de sorunu olmaya devam etmelidir. Zira, kesinlikle kendinizden çok daha kaliteli eğitim almasını isteyeceğiniz çocuklarınızı ve torunlarınızı yine öğretmenler ve akademisyenlerin yaşama hazırlayacaklarını asla hatırdan çıkarmayınız. Continue reading ‘Mülkiye’den Mezuniyetin 50. Yılı’