« Eski Home
Yükleniyor Yeni »

Referandum’da Anayasa Değişikliklerine Nelere Göre Oy Vereceğim 1

12 Eylül 2010 günü Anayasa değişikliklerine yönelik oyumu kullanmak için sandığa gideceğim. Sandıkta kullanacağım oyumun rengini belirlemek amacıyla önce değişiklik metnini okudum, şimdi basında çıkan yazıları okuyorum, okumaya devam edeceğim ve ayrıca bilgimi arttırmak için bazı küçük araştırmalar da yapıyorum. Şu ana kadar okuduklarımdan ve araştırmalarımdan elde ettiğim bilgileri web sayfamı ziyaret edenlerle de paylaşmak istiyorum.
Okurlara yazıya devam etmeden önce bir dakika durup, hafızalarını yoklayarak şu iki suale yanıt vermelerini öneririm. 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’nin açılışından bu güne kadar Türkiye’de kaç defa yeni anayasa yapılmıştır ve her bir anayasa yürürlükte kaldığı sürece boyunca kaç defa değiştirilmiştir? Çoğunuzun yanıt vermekte zorlandığınızı tahmin ediyorum. Zira ben de yazıya başlamadan önce, hazırlıklarımı yaparken, bu soruyu kendime sordum ve ben de yanıtlamakta zorlandım ve küçük bir araştırma yapma gereğini hissettim.  Önce bu araştırmamın sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kaç Anayasa Yaptık ve Kaç Defa Değiştirdik
1921 yılından bu yana ülkemiz dört defa anayasa yapmıştır. Seksen dokuz yılda dört anayasa.
Bunlar da sırasıyla(1);
- 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Gençler için, Teşkilat-ı Esasiye sözcüklerinin anayasa anlamında olduğunu belirtmekte fayda görüyorum.)
- 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu
- 1961 Anayasası
- 1982 Anayasası
Millî Mücadele döneminde çıkarılan 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, tam bir anayasa olmaktan çok o sıra dışı dönemin yönetim ve yasamanın kural gereksinimlerine yanıt vermek üzere yapılmış bir geçiş dönemi anayasasıdır. Bu özelliği ile de, Millî Mücadele tamamlanıp oluşan yeni devletin karakteri belirlendiğinde yerini yeni bir anayasaya bırakması kaçınılmazdı. Nitekim, 29 Ekim 1923 günü “Cumhuriyet”in ilanı ile birlikte Millî Mücadele sonrası Türkiye’nin nasıl bir devlet yapısında olacağı kesinleşmiş ve bir süre sonra da devletin yeni yapısına uygun bir anayasa yapılmıştır.  Dolayısı ile bu geçiş dönemi anayasası ve yürürlükte kaldığı süre göz önüne alındığında seksen altı yılda üç anayasa yapılmış oluyor.
Bu nedenlerle, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu gerçek anlamda ilk anayasa olarak kabul etmek gerekir.  1924 Anayasa’sı 1961 yılına kadar beş değişikliğe uğramıştır. Bunlardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti’nin “laik” bir devlet olduğunu belirten değişikliktir. 1924 Anayasa’sı 1928, 1931, 1934, 1937 ve yine 1937 de olmak üzere beş defa değişikliğe uğramıştır. Diğer bir deyişle 1924-1961 arasındaki 37 yılda beş değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliklerin hepsi tek partili dönemde yapılmıştır ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinde devletin karakteri için gerek duyulan tamamlayıcı düzenlemelerdir. Bu anayasa ile ilgili dikkat çeken diğer bir husus ise, çok partili dönemde ve özellikle on yıl süren Demokrat Parti iktidarı döneminde anayasa değişikliği yoluna gidilme gereksiniminin hiç duyulmamış olmasıdır. 1924 Anayasa’sının değişiklikleri ile diğer anayasaların değişikliklerinin içeriğine bu yazıda girmeyeceğim. Zira,  anayasa değişikliğinin içeriğine girmeksizin diğer verilerin ışığında dahi anayasa değişikliği konusunda net bir tavır belirlemeye yetecek düzeyde bilgi olduğunu göstermeye çalışacağım.
Anımsanacağı üzere, 1961 Anayasa’sı, 1960 askeri ihtilâli sonrasında yapılmıştır. Bu anayasa da yürürlükte kaldığı 1961-1982 arasındaki 21 yılda yedi defa değiştirilmiştir. Hukukçuların ve akademisyenlerin genel kanısı, 1961 Anayasası’nın özgürlükler açısından sahip olduğumuz en kapsamlı anayasa olduğu yolundadır.  Yapılan yedi değişikliğin yapılış tarihleri sırasıyla şöyledir; 1969, 1970 iki defa, 1971 iki defa, 1973 ve 1974. 
1980 askeri ihtilâli sonrasında yapılan 1982 tarihi Anayasa, 1980 öncesi yaşanan siyasi ve sosyal istikrarsızlık, çalkantı ve bunalımlara tepki niteliğinde bir anayasa olmuştur. 1982 Anayasası yürürlükte bulunduğu 1982-2010 arasındaki 28 yıl içerisinde on altı defa değişikliğe uğramıştır. Yukarıdaki bilgileri bir tablo şekilde derlemek gerekirse Tablo 1 deki görünüm ortaya çıkmaktadır.
                       Tablo 1
1924-2010 dönemi Anayasa değişiklikleri
Anayasa          Yürürlük          Değişiklik Sayısı
1924                37 yıl                     5
1961                21 yıl                     7
1982            yürürlükte                16

Referanduma sunulan değişiklik de göz önüne alındığında, 1982 anayasasına yönelik değişiklik sayısı on yediye çıkacaktır. Unutmamak gerekir ki, bu değişikliklerden bazıları tek maddede değişiklik yaparken, büyük çoğunluğu birçok maddede değişiklik getirmiştir.
Şimdi 1982 Anayasası’nda yapılan değişikliklerin yapılış tarihlerini anımsayalım. 1987, 1993, 1995, 1999, yine 1999, 2001, yine 2001, (26.12.)2002, 2004, 2005, yine 2005, 2006, 2007, yine 2007, yine 2007, 2008, 2010. Bu yıl dizisine dikkatle bakıldığında, önce birkaç kez aynı yılda iki defa değişiklik yapıldığı görülür, sonra da, 1982 Anayasası’nda en çok değişikliğin, on değişiklikle, AKP iktidarı döneminde yapıldığı gözlemlenir. AKP iktidarı döneminde yapılan ilk anayasa değişikliği, Parti’nin genel başkanı R. T. Erdoğan’ın milletvekili seçilebilmesi için yapılmıştır. Seçilmesini engelleyecek, hükmü bulunduğu için milletvekili adayı olamıyordu. Kasım 2002 den Mayıs 2010 tarihine değin geçen yedi buçuk yılda on defa anayasa değişikliği yapılması, Cumhuriyet tarihimizin en yoğun anayasa değişiklik sürecini oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle, AKP döneminde ortalama dokuz ayda bir anayasa değişikliği yapılmış olmaktadır. 1924 anayasasında yapılan değişiklikler (37/5=7.4 yıl) ortalama yedi buçuk yılda bir ve 1961 anayasasında yer alan değişiklikler ortalama (21/7=3 yıl) üç yılda bir ve AKP öncesi 1982-2002 döneminde (21/7= 3 yıl) yine üç yılda bir anayasa değişikliği yapılmışken, bu aralık AKP döneminde (7.5/10= 9 ay) 9 aya inmiştir.
Bildiğim kadarı ile, Cumhuriyet döneminde bırakın anayasa değişikliklerini bir tarafa, çıkarılan hiçbir yasa bu kadar sık aralıklarla değişikliğe konu edilmemiştir. Bu durumu neyin göstergesi olarak yorumlamalıyız?
Anayasaların bazı hükümleri de elbette gelişen koşullara göre eskiyebilir ve günün gereksinimlerine yanıt vermeyebilir ve değiştirilirler. Ancak, anayasalar, devletin temel yapısına yönelik yasalar olduğu için bu değiştirme gereksinimlerinin çok seyrek olması en doğalıdır. Bizde görülen sıklıkla anayasa ve anayasa maddeleri değişikliğine demokrasi ile yönetilen dünya ülkelerinde hemen hiç rastlanmaz. Değişiklik süresini 9 aya indiren sıklıkla anayasa değiştirmek olsa olsa iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan birincisi, anayasa yapmayı bilmemektir ki, böyle bir iddiada bulunmak hukukçularımıza ve TBMM’ne veya Kurucu Meclis’lere karşı büyük haksızlık olur. İkinci olasılık ise, devletin temel yapısını, iktidarı mutlak güç konumuna taşıma arzusu olabilir. Böyle bir devlet yapısı da istikrarlı ve sağlıklı bir demokrasi olmaz.     Okumaya devam et ‘Referandum’da Anayasa Değişikliklerine Nelere Göre Oy Vereceğim 1′

Tarih ve Belgeler Ne Diyor?

Üçüncü “Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı”na katılan Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esad, Başbakan R.T. Erdoğan ile birlikte, yaptığı ortak basın konferansında “Türk kanı, Arap kanı bir kandır(1)” söylemini dile getirmiş. Ülkemizde Arap kökenden gelen vatandaşlarımız vardır. Arap ülkelerinde de Türk kökenliler yaşamaktadır. Türkiye’de yaşayan Arap kökenliler ile Arap ülkelerinde yaşayan Türk kökenliler bulundukları ülkelerin diğer kökenden gelen vatandaşları ile evlenmiş ve çocuk sahibi de olmuşlardır. Tarih boyunca yer alan bu evlilikler bile Türk kanı ile Arap kanını bir ve aynı kan yapmamıştır ve yapamaz. Suriye Cumhurbaşkanı’nın söylemini benimseyip benimsemedikleri Türk vatandaşlarına ve Arap ülkeleri vatandaşlarına ayrı ayrı sorulsa alınacak yanıtların çok büyük çoğunlukla “hayır böyle bir söylemi benimsemiyoruz” şeklinde olacağını tahmin ediyorum. O nedenle Beşşar Esad’ın söylemini “lâf ü güzâf” (boş söz) kabul edip üzerinde durmamak gerekiyordu. Ancak, Başbakan’ın, Esad’ın bu söylemini izleyen günlerde, Mehmet Akif Ersoy’un, “Türk Arapsız yaşayamaz; kim ki yaşar der, delidir. Arab’ın, Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir(2)” dizelerini dile getirince ve ülkemizde son yıllarda bir yandan Arap diğer yandan da Osmanlı hayranlığı yaratma eğiliminin hız kazandığını hatırlayınca, topluma Araplarla ilgili olarak yakın geçmişimizde yer alan bazı olaylarla ilgili bilgiler ile, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine ait belgelerde yer alan diğer bazı bilgileri sunmakta fayda olduğunu düşündüm.
Bilgi sunmaya en tazesinden başlayıp tarihi belgelere uzanmanın en uygun sunum olacağı kanısındayım. 11 Haziran 2010 tarihli gazetelerde, Hamas’ın, Filistin Kurtuluş Örgütü ile arasındaki sorunların çözümü için Türkiye’nin arabuluculuk yapma önerisini reddettiği ve bu rolü Mısır’ın üstlenmesini istediğine ilişkin bilgiler yer almıştır(3). Basında yer alan bilgi aynen şöyledir; “El Masri El Yom’un haberine göre, Hamas denetimindeki Filistin Yasama Konseyi Başkan Yardımcısı Ahmet Bahr, ‘Filistinliler arasındaki uzlaşma sürecine yönelik arabuluculuk girişimlerinde Mısır’dan başka bir alternatifimiz yok. Biz FKÖ ile adil bir anlaşmaya varılması için sadece Mısır’dan yardım bekliyoruz.’ … Adını açıklamayan üst düzey bir Mısırlı diplomat ‘Daha önce de bazı bölgesel aktörler arabulucu olmak istedi, ama hiçbir şey değişmedi.(4)’” Bu bilgiyi değerlendirmek için bir hususu daha bilmek gerekmektedir. Mısır, yıllardan beri İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargoyu desteklemekte ve Gazze sınırındaki gümrük kapısını kapalı tutmakta idi. Türkiye’nin Başbakanı, Hamas’ı terör örgütü kabul etmediğini televizyon ekranlarında haykırıyor, ancak aynı kuruluş, topraklarına ambargo uygulamış bir başka ülkeyi iç siyasi ihtilaflarının çözümünde arabulucu olarak görmek istediğini açıkça söylüyor. Bu bilgiler bir şeyi açıklıkla ortaya koymaktadır; Arap ülkeleri kendi sorunlarının çözümünde Araplar dışında kimsenin söz sahibi olmasını istememektedir. Bu bugün böyle olduğu gibi, Osmanlı döneminde de böyle idi. Osmanlı Devleti yönetimindeki Arap şeyhlikleri arasındaki ilişkilere ait kitaplar incelendiğinde bu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Şimdi, yakın geçmişe yönelik bilgileri anımsamaya başlayabiliriz.
Türkiye’nin otuz yılı aşkın süredir başına dert olan bölücü terör örgütünü, “terör örgütü” olarak kabul eden kaç Arap ülkesi vardır ve kaç Arap ülkesi açıkça veya dolaylı yollardan bu terör örgütüne destek olagelmektedir? Beşşar Esad’ın babası döneminde Suriye, bölücü terör örgütü ve üst yönetiminin topraklarında üstlenmesine izin verip on binlerce yurttaşımızın yaşamını yitirmesine ve Güney Doğu Anadolu’nun sosyo-ekonomik bakımdan çöküntü yaşamasına neden olmuş mudur, olmamış mıdır? Aynı Suriye, bölücü terör örgütü başını Türkiye’ye teslim etmek yerine Suriye dışına çıkmasına yardım etmiş midir, etmemiş midir?
Suriye ve diğer Arap ülkeleri, bu hataları ve tarihte yer alanları yaptılar diye bu ülkeler ile elbette sonsuza dek soğuk ilişkiler içinde olamayız. Ülkemizin çıkarlarına uygun düştüğü ve ortak çıkarların buluştuğu noktalarda işbirliğini geliştirmek için birlikte çaba harcanabilir ve harcanmalıdır da. Geçmiş ilişkilerde yaşanan olumsuzlukları hafızalarımızda canlı tutmak düşmanlık sergilemek değil, yeniden aynı sorunları yaşamamak için gereklidir. Ancak bu karşılıklı çıkar ilişkilerinin geliştirilmesi, “Türk kanı, Arap kanı bir kandır” gibi garip ve yapay söylemlerinin gölgesinde geliştirilemez. Çünkü bu söylemin doğru ve samimi olmadığını, söyleyen dahil, herkes bilmektedir. Unutmamak gerekir ki, tarih şunu kesin olarak kanıtlamıştır; devletlerarası ilişkilerde her devlet kendi ulusal çıkarlarının sağlanmasında kendi lehine en uygun dengesizliği nasıl sağlayabilir arayışında olmuşlardır. Dost ve kardeş ülke söylemi tarihi doğru okuyan ülkelerin söylemlerinde yer almaz. Tarihi doğru okuyup doğru analiz eden ülkeler, “dost ve kardeş” türü kavramlara yatkın ülkeler için özel söylemler oluştururlar ve böylece onların gönlünü ederken kendi çıkarlarını en yüksek düzeye çıkarmanın da alt yapısını oluştururlar.   
Söz konusu söylemi dile getiren Beşşar Esad’ın ülkesindeki haritalarda Hatay ilimiz hangi ülkenin toprağı olarak gösteriliyor?
Terör örgütüne hangi ülkeler yıllarca yataklık yaptı?
Türkiye’nin Kıbrıs’a yönelik politikalarında hangi Arap ülkeleri Birleşmiş Milletlerde Türk tezine uygun oy vermişlerdir? Hangi Arap ülkesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımış ve yıllardır bu ülkeye uygulanan ticari ambargoya karşı tavır almıştır? Sadece Libya Kıbrıs çıkarması sonrası konulan silah ambargosuna karşı Türkiye’ye bir süre destek olmuştur.
Bir gazetede, İskenderun Deniz İkmal Komutanlığı’na yönelik olarak bölücü terör örgütünün yaptığı saldırıyı Suriye sınırından sızan teröristlerin yaptığı haberi yer almıştır(5). Bu haberin doğru olup olmadığını hem ulusal makamlarımızın hem de Suriye’nin süratle araştırıp kamuoyuna bilgi vermesi gerekir.
Türkiye’nin Hamas’a destek vermeye devam ettiği ve Gazze’ye insani yardım gönderme girişimde bulunduğu günlerde hem yabancı basında hem de ulusal basında, “Suudi Arabistan’ın İran’ın nükleer tesislerine saldırıda hava sahasını İsrail’e kullandıracağına” ilişkin ayrıntılı bilgi içeren haberler çıkmıştır(6).” Bu haber Suudi Arabistan tarafından yalanlanmıştır. Ancak, yabancı basında İran’ın Fars ajansına atfen yer alan son bilgilere, İsrail savaş uçaklarının on gün kadar önce Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında bulunan Tabuk havaalanına indiği ve bu havaalanının İsrail’in İran’a yapacağı saldırıda üs olarak kullanılacağına ilişkin haber yer almaktadır(7). Aynı habere göre, ABD askeri birliklerinin Azerbaycan İran sınırında bulunduğu ve bu birliklerin bünyesinde İsrail askerlerinin olduğu da bildirilmektedir. Gazze’de süregelen çatışmalara rağmen Suudi Arabistan İsrail ile işbirliği yapmayı düşünebiliyorsa, Arap-İsrail ilişkilerinin çok bilinmeyenli denkleminde yer almaya kalkmadan önce çok ama çok düşünmek gerekir. Okumaya devam et ‘Tarih ve Belgeler Ne Diyor?’

Günümüzde oynanmakta olan bazı oyunları anlamak için tarihin tuttuğu ışık II

Bu başlık altında yazdığım ilk yazıda şu hususu vurgulamıştım; “Bu başlık altında yazmayı düşündüğüm bir seri ile şimdiye kadar okuduğum ve bilgime önemli katkıda bulunmuş olan tarihle ilgili bazı kitapları sizlere tanıtmaya çalışacağım. Bu kitaplar aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlatılan, yürütülen ve başarılan İstiklal Savaşı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ülke halkını hangi felaketlerden kurtardığını ve günümüze uzanan süreçte Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunları ve bu oyunların temelinde yatan çıkar hesaplarını da daha iyi algılama ve anlama imkânını da verecektir.”
Bu yazıda tanıtacağım kitaba ilişkin bilgileri sunmaya başlamadan önce kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Son yıllarda yeniden canlanan Osmanlı hayranlığına ve Cumhuriyet’in kazanımlarına sinsice karşı çıkma belirli bir ivme kazanmaya başladı. Bu gelişmede okullarda okutulan tarih kitaplarının yüzeysel bilgisinin sadece kahramanlık öyküleri ile dolu olmasının da küçümsenmeyecek bir katkısı vardır. Öğrencilere ve genel okur kitlesine, elbette tarihimizin övünülecek sayfaları sunulacaktır ve sunulmalıdır. Bu ulusun moral gücü ve özgüveni için gereklidir. Ancak tarih yazımını sadece bununla sınırlı tutar ve tarihimize yönelik eleştirilecek hususlara değinmez ve göz ardı edersek, bu kendimizi kandırmak olur. Onun da ötesinde tarihten ders alma olanağını tümüyle ortadan kaldırır ve geçmişte ödenen bedellerin yeniden ödenmesine de yol açar. Bana göre, topluma sunulmakta olan Osmanlı hayranlığı,  tarihimizin cilalı sayfalarına dayandırılmaya çalışılmakta ve bu arada Cumhuriyet kazanımları dolaylı yoldan da olsa gözden düşürülmeye çalışılmaktadır.  
Ülkemiz tarihine yönelik dünya standardında eser veren ve dünyaca ünlü sınırlı sayıdaki tarihçimiz dışında, ülkemizin arşivlerinin yanında tarih boyunca yakın ilişkilerimiz olan ülkelerin arşivlerine girerek eser verenlerin sayısı çok azdır. Ne yazık ki bu son derece kaliteli tarih kitapları orta öğrenim düzeyinde yardımcı kitap olarak dahi okutulmadığı gibi, genel okur kitlesine de pek ulaşamamaktadır. Bu durum söz konusu kitapların ilk baskı sayılarından ve ikinci baskıyı yapmadaki zaman aralığından kolayca görülebilmektedir.  
Fen bilimlerinde laboratuar ortamında deney yaparak, sonuçları analiz ederek ve sonuçta bir senteze ulaşarak öğrenme yöntemi, sosyal bilimler ve siyaset için geçerli değildir. Sosyal bilimciler ve siyasetçilerin laboratuarı tarihtir. Çağdaş Amerikan filozofu Allan Bloom’un (1930-1992) tarihle ilgili şu gözlemini okurlarla paylaşmak isterim; “Tarihe ihtiyacımız vardır, ama geçmişte ne olduğunu bize söylemesi veya geçmişi bize anlatması için değil, geçmişi canlı tutup bize açıklaması ve bir geleceği mümkün kılabilmesi için(1).” İşte bu nedenle özellikle politikacılar kendi tarihlerini olduğu kadar diğer ülkelerin tarihlerini de yakından incelemek ve bilmek durumundadır. Osmanlı Devleti’nde tarihi eleştirel olarak ve diğer ülkelerin arşivlerinden de yararlanarak yazma gelenek olmadığı için Atatürk, Cumhuriyet kuşaklarına nitelikli tarih bilgisi sunulabilmesi için Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmuş ve küçümsenmeyecek ekonomik olanaklara sahip olmasını da güven altına almıştır. Buna rağmen ülkemiz tarih yazını, sınırlı sayıdaki tarihçimiz dışında, çağdaş Avrupa ülkeleri ile A.B.D.’nin tarih yazılım düzeyinin gerisinde kalmıştır.
Topluma yeterli tarihi araştırma sunumu noksanına rağmen bazı politikacılarımız iç ve dış kaynaklar üzerinde yaygın okuma yaparak kişisel boşluklarını doldurup dünya satranç tahtasında durmaksızın oynanmakta olan büyük oyunda ulusal çıkarları olabildiğince korumaya çalışmışlardır. Bu sabır ve sebatı gösterip bilgi dağarcığını zenginleştiremeyen politikacılarımız ise ülkeyi deneme ve yanılma yöntemi ile yönetme yoluna giderek ciddi zikzaklar sergilemişler ve ülkeye bazen küçümsenmeyecek bedeller ödetebilmişlerdir.
Bu yazıda, sizlere doğrudan kapsamlı tarih kitabını tanıtmak yerine, Osmanlı Devleti’nin iz bırakan Sadrazamlarından Âli Paşa’nın “Siyasi Vasiyetnamesi”ni tanıştırmak istiyorum. Zira, Âli Paşa yönettiği devleti geldiği noktayı ve geliş nedenlerini oldukça yansız bir tutumla değerlendirmekte ve eleştirmektedir. Bu boyutuyla da çok öğretici bir içeriğe sahiptir. Âli Paşa’nın Fransızca yazmış olduğu “Siyasi Vasiyetnamesi” Fuat Andıç ve Süphan Andıç tarafından “Sadrazam Âli Paşa, Hayatı, Zamanı ve Siyasî Vasiyetnamesi” adı altında 2000 yılında yayınlanmıştır(2).
Kitap, Âli Paşa’nın yaşam öyküsünü ve içinde yetiştiği Osmanlı toplumu ve bu toplumun dünya ile ilişkileri hakkında genel bilgi verdikten sonra “Vasiyetname” metnini günümüz Türkçesi ile yayınlamaktadır. Ben sadece, “Vasiyetname”den okurları kitabı okumaya özendirecek kadar alıntı yapma yoluna gideceğim.
Âli Paşa, “Vasiyetnamesi”nin ilk sayfasında, Avrupa’nın, 18 Haziran 1815 günü, Fransız İmparatoru I. Napolyon’un kesin yenilgisine yol açan Waterloo savaşı sonrasındaki tutumunu açıklamıştır.  “Waterloo ile sona eren kanlı devreyi, uzun barış yılları takip etti. Birçok Avrupa devletleri teşkilatlandı, kuvvetlendi ve bu devletlerin sınırlarını genişletmek ihtirasları arttı. Bundan böyle gerek hükümdarların şahsi arzularını tatmin etmek, gerekse sanayi mallarına Pazar bulmak için bu devletler ya ticaret anlaşmaları yaparak diplomatik yollar arayacaklar veya harbe girerek nüfuzlarını genişleteceklerdi(s:59).” Âli Paşa içinde yaşanan yüzyılın tam bir emperyalist dönem olduğunu ve ekonomik olarak gelişmiş ülkelerin kaynak ve Pazar paylaşımı için savaşı göze almaktan kaçınmayacaklarını Vasiyeti’nin başlangıç kısmına koyarak okuyacaklara önemli bir uyarı yapmıştır.
Paşa, değerlendirdiği dönemde, Avrupa’nın Osmanlı topraklarını neden parçalamadıklarını da şöyle açıklamaktadır; “Memleketimize göz dikenler aralarında anlaşamıyorlardı. Bazıları topraklarımızı fethetmek istiyordu. Diğerleri ise, tek gayeleri kaynaklarımızı istismar etmek olduğundan, buna mani olmak için aralarında ittifaklar yapmak yoluna gidiyorlardı (s: 60).” Bu noktada okurlar, toprakları doğrudan işgal edip toprakları paylaşmak yerine neden bazı ülkelerin “kaynak istismarı”nı tercih ettiklerini sorgulayabilir. Buna benim vereceğim yanıt, işgalin her zaman yüksek maliyetli olduğu, buna karşılık yönetenlerin birbirleriyle çıkar ve nüfuz çekişmesi içinde olmalarının yarattığı siyasi zayıflık ve satın alınabilme olasılıklarından yararlanarak ülkenin ekonomik kaynaklarını en düşük maliyetle ele geçirebildikleri şeklinde olacaktır.
Âli Paşa, Fuat Paşa ile birlikte göreve geldiklerinde karşılaştıkları manzarayı da şöyle açıklamaktadır; “Hükümet ehliyetsiz memurların elindeydi. Askerimiz çok, fakat ordumuz yoktu. … bir ilim haline gelen silahlanmanın ve askeri stratejinin kahramanlık ve cesaretin yerini aldığı bir zamanda asker yetiştirmek için elimizde hiçbir imkan yoktu. … Eyaletlerimizle süratle haberleşmeyi sağlayabilecek imkânlardan da mahrumduk (s:61).”
“… saray görevlerine tayin edileceklerin ehliyeti ve saygıdeğer memurlardan olmasını Sultanımıza tavsiye ettik. Onların memleketin menfaatlerini koruyacak kimseler arasından seçti,. … Neticelerin çoğu zaman beklediğimiz gibi olmaması Sultanımızın aksi tesirler altında kalmasındandır (s:63).” Kamu görevinde çalışarak ulusal çıkarları koruyacak kişilerin seçiminde niteliklerin ön plana çıkması yerine yandaşlara öncelik verilmesi Osmanlı Devleti’nde özellikle duraklama döneminden sonra oldukça sık rastlanan bir durum olmuştur. Okumaya devam et ‘Günümüzde oynanmakta olan bazı oyunları anlamak için tarihin tuttuğu ışık II’

İşsizliğe Çözüm Üretmek Kimin Görevi?

Başbakan Yardımcısı ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın, (TUSKON) Türkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu Genişletilmiş Yönetim Kurulu toplantısında yaptığı konuşmadan basına yansıyan bir bölümü alıntılamak istiyorum; “Ancak, devlet yoluyla Türkiye’nin işsizlik sorununu çözemeyeceğimizi biliyoruz. Bir yılda 1 milyon 285 binlik artış, tamamen özel sektör tarafından gerçekleştirilen bir artış. Biz kamuya 20 bin, 30 bin, 40 bin kişi alarak Türkiye’nin işsizlik sorununu çözemeyiz. Asıl çözüm özel sektör(1).” Diğer bir gazetede Başbakan Yardımcısı’ndan yapılan alıntılar içinde şu cümleler de vardır; “Genel ekonomik büyüme, istihdam için temeldir. Sonuçta büyüme hızı istihdamı belirleyecektir.(2)”
Aynı toplantıda TUSKON Başkanının, 22 maddelik bir istihdam paketi hazırladıklarını ve bu paketi Başbakan Yardımcısı’na sunduklarını söyledikten sonra basına yansıyan bir ifadesini de alıntılamakta fayda görüyorum; “(Bu pakette) … istihdamın büyük bölümünü sağlayan ve işletmelerin yüzde 90 dan fazlasını oluşturan KOBİ’lere ayrı bir bakanlık ve banka kurulması önerisi de var(3).” 
Başbakan Yardımcısı’nın ifade ettiği, kamuya birkaç bin kişi alarak işsizliğin çözülemeyeceğine ben de katılıyorum. İstihdamın çok büyük ölçüde özel kesim tarafından yaratılması gerektiğine de inanıyorum. Ancak Başbakan Yardımcısı ile görüş birliğimiz burada sona eriyor. Zira özel sektörün istihdam yaratması geniş ölçüde Hükümetlerin izlediği ekonomik politikalara bağlı bulunmaktadır. Hükümet ekonomik büyümeyi istikrar içinde sürdürecek politikaları oluşturamıyor ise bunun sonucu elbette işsizlik olacaktır. Eğer özel kesim istihdam yaratamamış ve hatta işçi çıkarma kararı almaya başlamış ise dönüp bakılacak ilk yer Hükümetin ekonomik politikalarıdır. İşçi çıkarma (sermaye yoğun teknolojiye geçiş halleri hariç) özel kesimin küçülme baskısını yoğun hissettiği dönemlerde başvurduğu bir yöntemdir. Bu noktada bir hususun altını çizmekte de fayda görüyorum. Gelişmesini sürdüren ülkelerde Devlet de, özel kesim kadar olmasa bile istihdam yaratmak zorundadır. Zira gelişmesini sürdüren ülkelerde öğretmen, sağlık personeli, adli hizmetler gibi birçok alanda ciddi personel açıkları ve hizmet noksanı bulunur.
Bu saptamalardan sonra şimdi Başbakan Yardımcısı’nın TUSKON’da yaptığı konuşmadaki bazı saptamalarını veriler eşliğinde inceleyebiliriz.
“Büyüme hızı istihdamı belirleyecektir”
İlke olarak ekonomik büyümenin istihdamı artıracağı doğrudur. 2000 yılından 2009 sonuna kadar Türkiye’deki büyüme hızları istihdamı nasıl etkilemiştir? Bu sorunun yanıtını, Tablo 1 de yer alan veriler eşliğinde arayalım.
Tablo 1 den de görüldüğü üzere, 2000-2009 döneminde ekonomi 2001 krizi bir tarafa bırakılırsa, yüzde 6 nın üzerinde büyümüştür. AKP iktidarının ilk yılında büyüme oranı bir puan kadar düşerek  yüzde 5.3 e gerilemiş ise de 2004 yılında yüzde 9.4 e sıçramıştır. 2004 ü izleyen yıllarda ise büyüme oranı giderek düşmüş ve nihayet 2009 da geçici verilere göre yüzde 4.7 oranında küçülmeye dönmüştür.  Tablo 1 den görüldüğü üzere, büyümenin yüzde 9.4 olduğu 2004 yılından 2009 yılı sonuna kadar geçen beş yılda istihdam (21,277-19,632=) 1,645 bin kişi artmıştır. Bu yıl başına ortalama 329 bin kişilik artış demektir. Tablo 1 e dikkatle bakıldığında ekonominin yüzde 4.7 oranında küçüldüğü 2009 yılında, nasıl olduysa (21,277-21,198=) 79 bin kişilik istihdam artışı olmuştur. 2009 yılındaki bu sürpriz istihdam artışı konusunda daha ayrıntılı değerlendirmelerimi görmek isteyen okurlar, bu sitede yer alan bir önceki yazım “2009 Yılında Türkiye Ekonomisi Ne Kadar Küçüldü?” başlıklı yazıma göz atabilirler. Aynı sürede işsiz sayısındaki artış da (3,471-2,385=) 1,086 bin düzeyindedir.  
                                   Tablo 1
            2000-2009 döneminde G.S.Y.İ.H.  ve
                      istihdam değişmeleri
Yıllar           GSMH %       İstihdam (000)    İşsiz (000)
2000             6.8                  …                      …
2001            -5.7               21,524              1,967
2002             6.2               21,354              2,464
2003             5.3               21,147              2,493
2004             9.4               19,632              2,385
2005             8.4               20,067              2,388
2006             6.9               20,423              2,328
2007             4.7               20,738              2,376
2008             0.7               21,194              2,631
2009            -4.7               21,277              3,471
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.

Tablo 1 den de görüldüğü üzere, Türkiye’de izlenen ekonomik politikalar istikrarlı bir büyüme sağlamaktan çok (yüzde 9.4 büyümeden yüzde 4.7 küçülmeye) istikrarlı bir büyüme oranı düşüşüne yol açmıştır. Dolayısı ile de işsizliği azaltamamış, aksine sürekli arttırmıştır. Başbakan Yardımcısı’nın söylediği gibi, “büyüme hızı istihdamı belirlemiştir.” Ama işsizliği çözecek yönde değil.
Türkiye’deki işgücünün 2001-2009 döneminde izlediği seyir Tablo 1 den yeterince net görülememektedir. Bu fotoğrafı daha net olarak görebilmek için Tablo 2 düzenlenmiştir. Okurların dikkatini Tablo 1 den de çekmiştir, istihdam sayısı 2001-2003 döneminde 21 milyonun üzerinde iken 2004 yılında 19.6 milyona inmiştir. Üstelik de ekonominin yüzde 9.4 oranında büyüdüğü bir ortamda. Benzeri garip gelişmeler Tablo 2 de de yer aldığı görülecektir. Bu garip görüntünün nedeni 2007 yılında yapılan “Adrese Dayalı Nüfus Sayımı”dır. TÜİK, bu sayımın ortaya koyduğu sonuçları, nüfus sayısı bakımından 1986 yılına kadar geri götürmüşken, işgücünün durumuna ilişkin verileri sadece 2004 yılına kadar geriye doğru uyarlamıştır. Aslında TÜİK’in bu uyarlama işini aynen nüfus verilerini geri götürdüğü 1986 yılına geri götürmesi doğru olurdu. Bu yapılamadı ise hiç olmazsa bir önceki nüfus sayımı olan 2000 yıla kadar geri götürmesi beklenirdi. TÜİK’in bunu yapmamış olması 2000-2007 arasında seri değişimlerinde kesintiye yol açmış ve ekonomik mukayeseleri güçleştirmiştir. Üstelik geriye uyarlama işlemini, ekonomik büyüme oranının yüzde 9.4 olduğu yılda durdurulması ciddi garipliklerin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Bunun en tipik örneği ekonomik büyümenin yüzde 9.4 olduğu yılda istihdam (21,147-19,632=) 1,515 bin kişi düşmüş görünmektedir. Aynı şekilde 2004 yılında kayıt dışı istihdam da (10,943-9,843=)1,100 bin kişi düşmüş görünmektedir. Böylece ekonominin yüzde 9.4 büyüdüğü yılda kayıt içi ve kayıt dışı istihdam (1,515 + 1,100=) 2,615 bin kişi düşmüş görünmektedir. Sadece bu örnek dahi istatistik verilerinde seri değişikliğine gidilirken nasıl özenli olunması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu özen gösterilmediği taktirde bilimsel araştırma yapanlar müşkül durumda bırakılmaktadır. Bu tür araştırmaların yapılamaması da akılcı politika üretme arzusunda olan politik kadroların işini çok güçleştirmektedir. Bu değerlendirmelerden sonra Tablo 2 yi konumuz açısından değerlendirmeye başlayabiliriz. 
                                   Tablo 2
2001-2009 döneminde işgücünün durumu (000 ilavesiyle)
            15 Yaş     İşgücü                                          Kayıt dışı
Yıllar       üzeri       Arzı         İstihdam        İşsiz          istihdam
2001    47,158    23,491       21,524        1,967          11,382
2002    48,041    23,818       21,354        2,464          11,133
2003    48,912    23,640       21,147        2,493          10,943
2004    47,544    22,016       19,632        2,385            9,843
2005    48,359    22,455       20,067        2,388            9,666
2006    49,174    22,751       20,423        2,328            9,593
2007    49,994    23,114       20,738        2,376            9,423
2008    50,772    23,805       21,194        2,631            9,220
2009    51,686    24,748       21,277        3,471            9,328
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.   

Tablo 2 den de hesaplanabileceği gibi 2004-2009 döneminde 15 yaş ve üzeri nüfus 4,142 bin kişi artmışken, bu sayının yüzde 66 sı olan 2,732 bin kişi işgücü arzına girebilmiştir. Bu düşük oranın nedeni, bu sitede daha önce yayınlanmış bulunan “İşsizlik oranını kadınlar mı yükseltiyor?” başlıklı yazımda da açıkladığım üzere, kadınların işgücüne katılım oranının son derece düşük olmasıdır. İşin diğer bir ilginç yanı ise, aynı dönemde istihdam 1,645 bin kişi artmasıdır. Diğer bir deyişle 2004-2009 döneminde 15 yaş ve üzeri nüfus 4,142 bin kişi artmasına rağmen bunun ancak yüzde 39.7 si istihdam edilebilmiştir. Bir başka açıdan bakıldığında 15 yaş üzeri nüfusun yüzde 60.3 ü üretecek konumda olmasına rağmen izlenen politikalar nedeni ile tüketici olarak kalmıştır.  
Tablo 2 de dikkatli gözlerden kaçmayacak bir husus da istihdam 2004-2009 döneminde 1,645 bin kişi artarken, kayıt dışı istihdam da (9,843 – 9,328=) 515 bin kişi azalmış olmasıdır. Bu durumda istihdamdaki net artış (1,645 – 515=) 1,130 bin kişi düzeyinde kalmıştır.  Tablo 2 nin ortaya koyduğu diğer bir gerçek ise, 2004-2009 döneminde resmen kabul edilen işsiz sayısının da 1,086 bin kişi artmış olmasıdır. Resmen kabul edilen işsiz sayısın nispeten düşük görünmesinin temel nedeni de işgücüne katılım oranının ülkemizde gelişmiş ülkelere göre çok düşük gösterilmesidir. Özellikle kadınların kentlerdeki işgücüne katılımının sosyal baskılar nedeni ile düşük kalması da bu oranın küçük düzeyde olmasını etkileyen en önemli faktördür.
Başbakan Yardımcısı’nın gözlemlediği gibi, 2004-2009 döneminde büyüme hızının hızla düşmesi ülkemizdeki işsizliği besleyen önemli bir unsur olmuştur. Büyüme hızının düşmesinden ve işsizliğin artmasından özel kesimi sorumlu tutmak yukarıda sunulan bilgilerin yanında aşağıda sunulacak verilerin ışığında pek de sorumlu ve tutarlı bir tavır olamaz.
İzlenen döviz kuru politikasının işsizlik üzerindeki etkisi
2002 yılı sonundan bu yana izlenen döviz kuru politikası ile Türkiye’den çok yabancı ülkelerde istihdam yaratılmıştır. Bu görüşümü netleştirmek için şu açıklamayı yapmak durumundayım; ihracat ülkemizde istihdamı artırırken, ithalat mal ve hizmet aldığımız ülkelerdeki istihdamı yükseltir. Bu konudaki değerlendirmelerimi de Tablo 3 de yer alan veriler eşliğinde yapmak isterim.
                                   Tablo 3
  2000-2009 döneminde dış ticaretteki gelişmeler
                         (milyon dolar olarak)
 Yıllar      İhracat      İthalat         Fark       İhr./ith. %
2000      27,775     54,502   -  26,727          51.0
2001      31,334     41,399   -  10,065          75.7
2002      36,059     51,554   -  15,495          69.9
2003      47,253     69,340   -  22,087          68.1
2004      63,167     97,540   -  34,373          64.8
2005      73,476   116,774   -  43,298          62.9
2006      85,535   139,576   -  54,041          61.3
2007    107,272   170,063   -  62,791          63.1
2008    132,027   201,964   -  69,937          65.4
2009    102,129   140,926   -  38,797          72.5
03-09                                -325,324
Kaynak: Hazine Müsteşarlığı online veri tabanı.

Tablo 3 den de görüldüğü üzere, AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana izlenen kur politikalarının sonucunda dış ticaret açığı bir yıldan diğerine hızla yükselmiştir. 2003-2009 döneminde verilen dış ticaret açıklarının toplamı 325.3 milyar doları bulmuştur. Bunun anlamı 2003-2009 döneminde dış ticaret nedeni ile ülke dışında 325.3 milyar dolarlık üretim yapılacak şekilde istihdam yaratılmıştır. Ülkemizde işsizliği bir türlü azaltılamaması hatta artmasının nedeni izlenen politikalar nedeni ile ülke içinden çok ülke dışında istihdam yaratılmış olmasıdır. Okumaya devam et ‘İşsizliğe Çözüm Üretmek Kimin Görevi?’